2,486 research outputs found
The triple zero graph of a commutative ring
Let R be a commutative ring with non-zero identity. We define the set of triple zero elements of R by TZ(R)=ainZ(R)ast:b,cinRbackslash0abc=0abneq0acneq0bcneq0. In this paper, we introduce and study some properties of the triple zero graph of R which is an undirected graph TZGamma(R) with vertices TZ(R), and two vertices a and b are adjacent if and only if abneq0 and there exists a non-zero element c of R such that acneq0, bcneq0, and abc=0. We investigate some properties of the triple zero graph of a general ZPI-ring R, we prove that diam(TZGamma(R))in0,1,2 and gr(G)in3,infty
Semi -ideals of commutative rings
summary:Let be a commutative ring with identity. A proper ideal is said to be an -ideal of if for , and imply . We give a new generalization of the concept of -ideals by defining a proper ideal of to be a semi -ideal if whenever is such that , then or . We give some examples of semi \hbox {-ideal} and investigate semi -ideals under various contexts of constructions such as direct products, homomorphic images and localizations. We present various characterizations of this new class of ideals. Moreover, we prove that every proper ideal of a zero dimensional general ZPI-ring is a semi -ideal if and only if is a UN-ring or , where is a field for . Finally, for a ring homomorphism and an ideal of , we study some forms of a semi -ideal of the amalgamation of with along with respect to
The critical interpretation of Abdurrahman Kâmil Yetkin and short surah between Fil-Nâs
Bu çalışmada Osmanlı Döneminin Amasya şehrindeki son âlimlerinden, Millî mücadele dönemini destekleyen ilk vâizlerden biri olan Abdurrahman Kâmil Yetkin'in hayatı ve Milli Kütüphane 06 Mil Yz A 8579/11 numarada "Mevâ'iz" ismi ile kayıtlı el yazması eserin 5424-5471 sayfalarında yazılı Fil-Nâs arasındaki kısa surelerin tahkik çalışması yapılmıştır. İlk bölümde yazarımızın hayatı, eserleri hakkında bilgi verilip, ikinci bölümde adı geçen eser tahkik edilip asıl kaynakları belirtilmiştir. Amasya, Osmanlı döneminde şehzadelerin yetiştiği siyasi önemi olan bir şehir olmasının yanı sıra ilim, kültür, sanat açısından da zengin bir geçmişe sahiptir. Mecdîzâdeler olarak bilinen, Yetkin ailesi de kuşaklar boyu bu ilmi zenginliğe katkı sağlamıştır. Abdurrahman Kâmil Yetkin hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemini idrak etmiş ve bu süreçte ilmi, toplumsal ve siyasi yönde çok önemli roller üstlenmiş, Amasya'nın son dönem önemli âlimlerindendir. Müderrislik, vaizlik ve müftülük gibi önemli görevlerde bulunmuş, Millî mücadelede vaazları ile halkı mücadeleye teşvik etmiştir. Ayrıca, ömrünün son demlerine kadar ilim ile iştigal etmiş, birçok talebe yetiştirmiş ve eser kaleme almıştır. Milli kütüphanede mahfuz eserleri gün yüzüne çıkarılmayı beklemektedir. Bu eserler; vaaz, tefsîr, hâtırat, nebiler tarihi, ahlak, şiir ve nesir gibi çok çeşitli alanlarda yazılmıştır. Bizim tahkik ettiğimiz eser de tefsir alanındaki eserlerinden biri olup, Fil-Nâs arası kısa sûrelerin tefsirini içermektedir.In this study, the life of Abdurrahman Kâmil Yetkin, one of the first scholars who supported the last National Struggle period of the Ottoman period in Amasya, and the short suras between the Surahs Fil-Nâs written on pages 5424-5471/11 of his interpretation, which is registered under the name "Mevâ'iz" in the manuscript no. 06 Mil Yz A 8579 among his manuscript works, have been analyzed. In the first part, information about the life and works of our author is given, and in the second part, the aforementioned work is analyzed and its main sources are indicated. Amasya has a rich history in terms of science, culture and art as well as being a politically important city where princes were raised during the Ottoman period. The Yetkin family, known as Mecdîzâdeler, contributed to this scholarly richness for generations. Abdurrahman Kâmil Yetkin is one of the most important scholars of the last period of Amasya, who realized both the Ottoman and Republican periods and played very important roles in the scientific, social and political aspects of this process. He held important positions as a muderris, preacher and mufti, and encouraged the people to fight in the national struggle with his sermons. In addition, he was engaged in science until the end of his life, raised many students and wrote many works. Many of his works hidden in the library of manuscript works are waiting to be unearthed. These works were written in various fields such as preaching, interpretation, memoirs, history of the Prophets, ethics, poetry and prose. The work we have analyzed is one of his works in the field of interpretation
Clinical and epilepsy characteristics in Wolf-Hirschhorn syndrome (4p-): A review
Wolf–Hirschhorn syndrome (WHS) is araredisorderwithan estimated prevalence being around 1 in 50,000 births. The syndrome is caused by the deletion of a critical region (Wolf–Hirschhorn Syndrome Critical region- WHSCR) on chromosome 4p16.3. WHS is clinically characterized by pre-and postnatal growth restriction, hypotonia, intellectual disability, craniofacial dysmorphismand congenital fusion anomalies. The clinical aspects are variable due to the deletion size.Consistently, epilepsy is one of the major concerns for parents and professionals caring for children with WHS. Seizures tend to occur in over 90% of patients, with onset within the first 3 years of life, and a peak incidence at around 6–12 months of age. Approximately 20% of patients had the first seizure onset within the first 6 months of age, almost 50% at 6 to 12 months of age and about 25% later than 12 months of age. The main types of epileptic seizures occurring in patients with WHS were generalized tonic–clonic seizures (around 70%). These were followed by tonic spasms (20%); focal seizures with impaired awareness (12%) and clonicseizures in 7% of patients.Seizures are often triggered by fever, followed by infections of various systems. Particularly, half of WHS patients experience status epilepticus in the first years of life, which can be fatal. Due to limited number of reports on the topic of EEG abnormalities in epilepsy among WHS patients, it is difficult to determine whether there are any characteristic deviations for WHS. Although more than 300 persons with WHS have been reported in the literature, there is sparse knowledge about epilepsy and methods of its anti-seizure medication (ASM) management with an assessment of their effectiveness. The purpose of this systematic review is to briefly summarize achievements and advances in the field of epilepsy in Wolf-Hirschhorn syndrome
Çalışan Kadının Din ve Vicdan Özgürlüğü
<p>ÖZ</p>
<p>Bu çalışma öncelikle Türkiye’deki kadınların çalışma hayatına dâhil edilmesi ve ekonomik bağımsızlıklarını elde etmesi amacına küçük de olsa hizmet edebilmesi doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Kadınların iş hayatında din veya inancın açığa vurulmasından dolayı karşılaştığı kıyafet ve eşit ibadet yeri problemleri 1982 Anayasası ile korunan din ve vicdan özgürlüğü kapsamında ele alınmıştır.</p>
<p>Türkiye’de bu çalışmayı yapmanın risklerinin farkında olmakla beraber, dünya genelinde ve Türkiye’de çoğulcu, özgürlükçü mahkeme kararlarının, uygulamalarının gündeme gelmesi beni bu çalışmayı yapmaya itti. Çalışmayı tamamladığım dönemde bu hak ve özgürlüğün korunması yolunda birçok adım atıldığını ve artık noktalanması gereken bir tartışma olduğunu düşünmüştüm. Ancak tezin yazıldığı dönemden bugüne kadar geçen zaman zarfında hala Türkiye’de bizim için önemli olan laiklik ilkesinin tartışıldığını ve dünya genelinde sınırlamaların tekrardan gündeme geldiğini gördüm. Bu, dini görünürlüğün sınırlandırılması tartışmasının devam edeceği anlamına geliyordu. Çalışmayı tamamladıktan sonra ortaya çıkan COVID-19 Pandemi süreci ile bu sorun bambaşka bir boyuta taşındı. Dünya genelinde istihdam oranları ve kadınların istihdamı ciddi oranda düşerken dini temelde ayrımcılık, yabancı düşmanlığı arttı.1 Dolayısıyla çalışmış olduğum dezavantajlı grubun ayrımcılığa uğrama ihtimali de arttı. Türkiye özelinde hukuki anlam- da din ve vicdan özgürlüğü bakımından kadınların özgürlüğünü sınırlayan düzenlemeler kalkmıştır. İbadet yeri konusunda ise yalnızca mevzuat değişikliği ile halledilebilecek olan eşitlik problemi bulunmaktadır. Bu çalışmada da bunlara ilişkin tüm hukuki süreç verilmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Bir devrin kapandığı düşünülse de içinde yaşayan herkesin tespit edebi- leceği gibi toplumda gittikçe artan bir kutuplaşma ortamı bulunmaktadır. Ülkede yaşanan ekonomik sıkıntılar bu ortamı olumsuz olarak etkilemekte- dir. Ancak toplumdaki kutuplaşmanın bedelini yine Müslüman kadınlar ödemektedir. Kamuda serbestliğin kalkması ve buna paralel olarak özel sek- tördeki esneklik (veya muhafazakarların özel sektörde hâkim olmaya başla- ması) ile Müslüman kadınların görünürlüğü artmıştır. Bu görünürlüğün artması ile belli bir partiye mensup olma önyargısı ile karşı karşıya kalan bu kadınlar, özellikle kamuda işe alındıklarında liyakatsiz olarak görülmektedir- ler. Özel sektörde ise hala profesyonel bir görüntü vermedikleri düşünüldüğü için işe alınmada tercih edilmemektedirler. Hukuki olarak birtakım hakları elde etmiş olsalar da sosyolojik açıdan başka problemler ortaya çıkmaktadır. Bu da yalnızca hukuk kuralı koymanın veya bir özgürlüğü hukuki olarak sağlamanın her zaman yeterli olmayacağını bize göstermektedir. Devletin pozitif yükümlülüğü bu noktada önem kazanmaktadır. Kentli kadınlar gü- nümüzde sokakta dini kıyafetlerinden dolayı sözlü veya fiziki saldırıya uğramaktadır. Bu saldırıların en çarpıcı örneklerinden biri de İstanbul Teknik Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Neşe Nur Akkaya’nın Nişantaşı’nda bir parkta otururken uğradığı sözlü ve fiziksel saldırıdır. Daha sonra ceza davasına da konu olan olayda Akkaya, arkadaşıyla otururken kendisine "Ben sizden rahatsız oluyorum. Gaziosmanpaşa'ya gidin. Burada yaşayamazsınız. Buradan gidin." denerek darp edilmiştir. Tez savunmasındaki hocalarımın ve bu konuyla alakadar olan meslektaşlarımın bana sorduğu soru, bu tarz kısıtlamaların tekrar gündeme gelip gelmeyeceğidir. Çoğu uzman artık böyle bir uygulamanın gündeme gelmeyeceğini ifade etse de bu konuda ben maalesef olumlu bir yaklaşım sergileyemeyeceğim. Daha sıkı koruyucu tedbirler alınmadıkça Türkiye’de aynı sınırlayıcı yaklaşımın tekrar gündeme gelmesi kolay olmamakla birlikte mümkündür. Çünkü Türkiye’de özellikle kadının dini kıyafeti siyasetin gündeminden bir türlü kurtulamamış ve salt bir özgürlük meselesi olamamıştır. Çalışan kadının din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin sınırlamalara bakıldığında mahkemelerin ve idare uygulamalarının gerekçesinde dini kıyafet giymeyi-sembol taşımayı tercih eden kadınların tarafsızlık bariyerine takıldığı gözükmektedir. Temel problem, kıyafetin ya da sembolün tercih edilme- sinin tek başına tarafsızlığa aykırı olacak biçimde başkalarının hak ve özgürlüklerini etkileyebilecek potansiyel bir unsur olarak görülmesidir. Bu da sınırlamanın çok genel, soyut ve katı bir biçimde uygulanması ile hakkın özünü zedeleyecek bir yaklaşımdır. Anayasa Mahkemesi’nin de ifade ettiği gibi “Bir dinin herhangi bir dışa vurum davranışının tek anlamının laik dev- lete dini bir meydan okuma olarak yorumlamak ise, bu dinin mensuplarının kendi eylemlerini tanımlama kapasitesini yok saymak anlamına gelir.” Hal- buki dışa vurumun sınırlanmasında başkalarının hak ve özgürlüklerini etkileyen somut fiillerin varlığı ve somut gerekçelerin varlığı gereklidir.</p>
<p>Çalışmada din veya inancı fark etmeksizin cinsiyetlerinden dolayı dezavantajlı olan kadınların dini dışa vurumları ile beraber kesişimsel ayrımcılığa uğraması göz önünde bulundurularak hukuki süreç analiz edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca Türkiye’ye karşı da başvuru yapılabilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve İnsan Hakları Komitesi (İHK) dışında çalışan kadın- lara yönelik zengin içerik ve özgün yaklaşımlara sahip olan Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) ve Federal Almanya Anayasa Mahkemesi (BVerfG) kararlarına da karşılaştırılmalı biçimde yer verilmiştir. Çalışmanın basılması için tekrardan düzenlenmesinde plan üzerinde fazla değişiklik yapılmamış ve yalnızca içerik güncellenmiştir.</p>
Exocrine Pancreatic Insufficiency in Diabetic Population: Fecal Elastase Assay
Bu çalışmada Diabetes Mellituslu (DM) hastalarda fekal elastaz (FE) düzeylerini ölçerek var olan pankreas ekzokrin yetmezliği (PEY) saptamak ve PEY in DM süresi, glisemik kontrol ve DM komplikasyonları ile olan ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışmamız prospektif, kesitsel ve olgu-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. T1D, T2D ve kontrol grubunun verileri karşılaştırılmıştır. Fekal elastaz (FE) düzeyine göre 100 μg/g altında olanlara ağır, 100-200 μg/g arasında olanlara hafif-orta PEY tanısı konmuş, 200 μg/g üzerine olanlar ise normal olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya T1D li 42 hasta (17 erkek, 25 kadın), T2D2li 97 hasta (45 erkek, 52 kadın) ve sağlıklı 23 kişi (7 erkek, 16 kadın) olmak üzere toplam 162 olgu dahil edilmiştir. T1D grubunda %50 (21 hasta) hafif-orta PEY saptanırken, %19,9 (N=7) ağır yetmezlik saptandı. T2D grubunda ise %49,5 (48 hasta) hafif-orta ve %21,7 (21 hasta) ağır yetmezlik saptandı. Kontrol grubunda ise %21,7 (N=5) oranında hafif-orta yetmezlik ve % 4,4 (N=1) oranında ağır yetmezlik saptandı. FE seviyesi hem T1D (173,81±84,0 μg/g) hem de T2D Grubu nda (163,9±78,8 μg/g), Kontrol Grubu na göre (258,5±85,4 μg/g) daha düşük seviyelerde iken (hepsi için p0,05). DM yılı ile FE seviyeleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır (r=-0,169, p=0,047). FE seviyeleri ile
74
HbA1c, açlık plazma glukozu, amilaz, C-peptid ve lipaz seviyeleri arasında ise anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (hepsi için p>0,05). Çalışmamız sonucuna göre FE seviyesinin DM hastalarında sağlıklı bireylere göre belirgin seviyede düştüğü, DM süresi uzadıkça FE düzeyinin azaldığı, uzun DM süresi ve kötü glisemik kontrol birlikteliğinde FE düzeyinin daha düşük olduğu ve FE düzeyi ile DM komplikasyonları arasında ilişki olmadığı saptanmıştır.The aim of this study was to determine the presence of exocrine pancreatic insufficiency (EPI) by measuring fecal elastase (FE) levels in patients with diabetes mellitus (DM), and to explore the association of EPI with DM duration, glycemic control, and DM complications. This study was designed as a prospective, cross-sectional, and case-control study. The data of the T1D, T2D, and Control groups were compared. FE levels of 200 μg/g were classified as mild-to-moderate EPI, severe EPI, and normal; respectively. A total of 162 patients comprising 42 patients (17 males, 25 females) with T1D, 97 patients (45 males, 52 females) with T2D, and 23 healthy patients (7 males, 16 females) were included in this study. In the T1D Group, 50% (21 patients) had mild-moderate EPI, and 19,9% (N=7) severe EPI. In the T2D Group, 49,5% (48 patients) had mild-moderate and 21.7% (21 patients) had severe PEI. In the Control Group, mild-moderate insufficiency was found in 21,7% (N=5), and severe insufficiency in 4,4% (N=1) of the patients. FE levels were lower in the both T1D (173,81±84,0 μg/g) and T2D (163,9±78,8 μg/g) Groups than in the Control Group (258,5±85,4 μg /g (p0,05). There was a negative correlation between DM duration and FE levels (r=-0,169, p=0,047). On the other hand, there was no significant correlation between FE levels and HbA1c,
fasting plasma glucose, amylase, c-peptide, and lipase levels (all for p>0,05). According to our results; FE levels seem to be decreased in DM patients compared to the control subjects. In addition, FE levels were found to be decreased with prolonged DM duration and poor glycemic control. However, FE level and DM complications were not correlated
Search for a W ' boson decaying to a tau lepton and a neutrino in proton-proton collisions at root s=13 TeV
A search for a new high-mass resonance decaying to a tau lepton and a neutrino is reported. The analysis uses proton-proton collision data collected by the CMS experiment at the LHC at root s= 13 TeV, corresponding to an integrated luminosity of 35.9 fb(-1). The search utilizes hadronically decaying tau leptons. No excess in the event yield is observed at high transverse masses of the tau and missing transverse momentum. An interpretation of results within the sequential standard model excludes W' boson masses below 4.0 TeV at 95% confidence level. Existing limits are also improved on models in which the W' boson decays preferentially to fermions of the third generation. Heavy W' bosons with masses less than 1.7-3.9 TeV, depending on the coupling in the non-universal G(221) model, are excluded at 95% confidence level. These are the most stringent limits on this model to date. (C) 2019 The Author(s). Published by Elsevier B.V
Non-cognitive Causes of Imprecision in Consecutive Interpreting in Diplomatic Settings in Light of Functionalism
AbstractThe translation literature is replete with discussions on the need of precision in interpretation. However, the functional theories, for instance, emphasize the role of function rather than precision, as being of primary importance. This study is aimed to highlight this priority in diplomatic settings where imprecise renderings may be needed by consecutive interpreter for subject-specific reasons. These causes are, mainly, non-cognitive, and classified into 3 groups in the paper, namely, commissioner-, commission- and commissionee-originated causes. It is suggested that in the consecutive interpreting of “sensitive” diplomatic texts, precision is not necessarily a norm. Though the research was made with Turkish-English language pair, the general conclusion of the unsuitability of maintaining blind faith in precision can readily be applied to any other language pair in the process of interpreting, in such sensitive settings
Monitoring of hydrogen sulfide concentration in the atmosphere near two geothermal power plants of Turkey
This study was designed to measure H2S concentrations near GPPs in Aydin and Manisa over different time intervals to address potential health hazards and odor problems for human populations. Measurements of H2S concentrations with a Radiello (R) and Thermo 450i (R) were carried out in a GPP (25 MWe) in Aydin, Turkey. The exposure times of the Radiello (R) were selected based on the ambient air quality standards suggested by WHO, Turkey and Iceland legislations. The 30 min average concentration remained below the detection limit of the Radiello (R). The 14 days average concentration measured by Thermo (R) 450i was 52.5 mu g m(-3) while the same concentration measured by Radiello (R) was 51.40 +/- 0.30 mu g m(-3). H2S concentrations measured by Thermo (R) 450i and Radiello (R) were lower than the limit reported by WHO (100 mu g m(-3)). Both the passive sampling and continuous measurement values were consistent for H2S and were commonly expressed as concentrations averaged over specific time intervals. However, when the sampling periods exceeded 14 days, differences began to occur between passive sampling and continuous measurements. For monitoring of H2S concentrations near two GPPs, additional sampling was carried out from July 15-29, 2019 in Aydin (6 sites), and during April 12-16, 2019 (1st period) and April 26 to May 10, 2019 (2nd period) in Manisa (10 sites), as well as in a background area (1 site). The air H2S concentrations in Aydin and Manisa, where the power plants are concentrated, ranged 11.2-66.7 mu g m(-3). The concentrations were determined as 0.61 mu g m(-3) and 0.60 mu g m(-3) in the background area
Sinematografik terörizm: Özgün propaganda yöntemleri ve film teknikleriyle bir terör örgütünün gösterge bilimsel analizi (DAEŞ örneği)
<p>11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD ve Batılı müttefikleri Ortadoğu'yu terörün kaynağı olarak belirleyip binlerce kilometre uzaklıktan bu bölgeye sayısız askeri operasyon düzenlenmeye başlamıştır. Bölgenin tarihsel ve mezhepsel anlamda kırılgan bir yapıda olması, iç çatışmaların ve mezhep kavgalarının da etkisiyle kontrol edilemez bir hal almıştır. Uzun yıllar süren ve günümüzde de devam eden çatışma ortamı bölge halkının yaşadığı zulüm, mağduriyet ve kamplaşma neticesinde farklı etnik grupların kendileri gibi inanan ve düşünen bazı silahlı gruplara katılarak can ve mal güvenliklerini sağlama refleksi göstermesine sebep olmuştur. Terör örgütleri yaşanan bu mağduriyeti iyi değerlendirerek, örgüte katılımı artırmış, düşman profillerini belirlemiş ve üyelerini eyleme geçmeye teşvik etmiştir. 2014 yılında örgütün halifelik ilan etmesiyle 2018 yılına kadar geçen sürede özellikle Irak ve Suriye bölgesinde geniş çapta eylemler düzenleyen en büyük terör örgütlerinden biri olan DAEŞ de etkili propaganda stratejisi ve sosyal medya gibi çeşitli medya araçlarının kullanımıyla küresel ölçekte tanınan bir terör örgütü olmuştur. DAEŞ'in ürettiği propagandif video içeriklerinin sinematografik estetiğe sahip oluşu ve sinema seyircisinin yabancılık çekmeyeceği biçimde hazırlanmış olması, çalışmanın inceleme alanına girmektedir. DAEŞ'in üretmiş olduğu bu videoların çözümlenmesi çalışmanın asıl amacını teşkil etmektedir. Örgütün ürettiği videolardan amaçsal örneklem metoduyla seçilen örnekler Christian Metz'in özgül kodlar ve kültürel kodlar kavramları ve Roland Barhtes'ın düzanlam, yananlam, metafor, metonimi ve mit kavramlarıyla çözümlemeye tabi tutulmuştur. Yapılan çözümlemeler neticesinde DAEŞ'in bu yayınları sayesinde yalnızca silahla değil, video materyalleriyle de bir tür sinematografik terör uyguladığı, tehdit, korkutma ve sindirme politikaları izlediği, taraftar kazanma amacı güttüğü sonucuna ulaşılmıştır.</p>
- …
