Hacettepe University Institutional Repository
Not a member yet
20712 research outputs found
Sort by
Performance Evaluatıon Of Pensıon Funds In Turkey, Comparıson Of Interest-Free And Interest Bearıng Pensıon Funds
Individuals can gain additional income during their retirement periods by directing their savings in the pre-retirement period to long-term investments through the private pension system. Private pension system operates on a voluntary basis in Turkey. Savings of individuals are invested in funds managed by pension companies.
In Turkey, private pension activities started in 2003 in order to reduce the burden of the social security system. These activities are designed to complement the system, not as an alternative to the system. In order to expand private pension activities to wider masses, it was aimed to include people who refrain from interest bearing instruments in the system. In this regard, legislative changes were made in 2008. As a result of the aforementioned changes, the participation pension system started to operate in Turkey, the funds that were not initially within the financial system due to lack of interest-free products were transferred into the system and more people were able to benefit from the private pension system.
The aim of this study is to measure the performance of interest bearing and interest-free funds within the "Voluntary Pension Funds", which operate uninterruptedly in the period of 2017 January - 2021 June (4.5 years); on the basis of fund groups, by using various measurement techniques to make comparative analysis. It is revealed that participation pension funds have shown a rapid growth in Turkey, but they offer less portfolio diversity to their participants compared to interest-bearing pension funds. Interest-bearing funds are exceeding interest-free ones in terms of the number and size of funds.
The returns of the funds were examined for 6 different fund types both on an annual basis and in a cumulative 4.5-year period. In the 4.5-year period, the average returns of interest-free funds are higher than interest-bearing funds in all groups, except for gold funds.
In the analysis, funds were also analyzed their risk levels. In the analyzed period, interest-free funds provided better returns on average than interest-bearing funds in all risk groups. While the high-risk group provides the highest return, the lowest return belongs to moderate risky interest-bearing funds.
According to the legislation, the participants have the right to change the fund composition and shift the pension company. Participants can take positions according to market conditions in fund selection.
It is insufficient to evaluate funds solely on their past return performance. There are various methods to measure the performance of funds. Within the scope of the study, funds performance analysis was conducted by using Sharpe, Treynor and Jensen (Alpha) Criteria.
In the final part of the study, pension companies were scored on an annual basis by the risk groups. Return, Sharpe and Treynor Jensens alpha measures were deployed for scoring the funds. The final scores of the companies were reached by the annual scores weighted with the volume of the funds.Bireysel emeklilik ile kişiler, emeklilik öncesi dönemde yaptıkları tasarrufları uzun vadeli yatırımlara yönlendirmekte ve böylece emeklilik dönemlerinde ek gelir elde etmektedirler. Ülkemizde bireysel emeklilik gönüllülük esasına dayanmaktadır. Kişilerin birikimleri, emeklilik şirketleri tarafından yönetilen emeklilik fonlarında değerlendirilmektedir.
Ülkemizde, bireysel emeklilik faaliyetlerine sosyal güvenlik sisteminin yükünü azaltmak amacıyla 2003 yılında başlanmıştır. Söz konusu faaliyetler, sisteme alternatif olarak değil sistemi tamamlamak üzere kurgulanmıştır. Bireysel emeklilik faaliyetlerinin daha geniş kitlelere yayılabilmesi için faiz hassasiyeti bulunan kişilerin sisteme dâhil edilmesi amaçlanmış ve bu doğrultuda 2008 yılında mevzuat değişiklikleri yapılmıştır. Bahse konu değişiklikler neticesinde katılım emeklilik sistemi ülkemizde faaliyet göstermeye başlamış, faiz hassasiyeti nedeniyle yastık altında duran fonlar sisteme aktarılmış ve daha çok kişinin bireysel emeklilik sisteminden yararlanabilmesine olanak sağlanmıştır.
Bu çalışmanın amacı, 2017 Ocak - 2021 Haziran (4,5 yıllık) döneminde kesintisiz faaliyet gösteren “Gönüllü Emeklilik Fonlar” dâhilindeki, faizli ve faizsiz fonların, fon grupları bazında, performanslarını çeşitli ölçüm tekniklerinden yararlanarak ölçmek ve karşılaştırmalı analizlerini yapmaktır.
Çalışma sonucunda, katılım emeklilik fonlarının ülkemizde hızlı bir büyüme gösterdiği ancak faizli emeklilik fonlarına kıyasla katılımcılarına daha az portföy çeşitliliği sunduğu tespit edilmiştir. Fon sayılarına ve büyüklüklerine bakıldığında faizli fonların faizsizlere kıyasla daha fazla olduğu görülmüştür.
Çalışmada incelenen fonların getirileri, yıllık ve kümülatif 4,5 yıllık dönemde 6 ayrı fon grubu için incelenmiştir. 4,5 yıllık dönemde, altın fonları dışında tüm gruplarda faizsiz fonların ortalama getirilerinin faizlilere göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir.
Çalışma kapsamında, fonlar ayrıca üç risk seviyesine göre ayrılarak da incelenmiştir. İncelenen dönem aralığında, tüm risk gruplarında, faizsiz fonların faizlilere göre ortalamada daha iyi getiri sağladığı gözlemlenmiştir. En yüksek getiriyi yüksek riskli grupların sağladığı, ortalama en düşük getirinin ise orta düzeyde risk alan faizli fonlara ait olduğu tespit edilmiştir.
Mevzuat gereği, katılımcıların fon dağılım değişikliği ve emeklilik şirketi değiştirme hakları bulunmaktadır. Katılımcılar, fon seçiminde piyasa koşullarına göre pozisyon alabilmektedirler.
Fonları, yalnızca geçmiş getiri performanslarına göre değerlendirmek yetersiz kalmaktadır. Fonların performansını ölçmek için literatürde çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Çalışma kapsamında, fonların “Sharpe Ölçütü”, “Treynor Ölçütü” ve “Jensens (Alfa) Ölçütü” kullanılarak detaylı performans analizleri yapılmıştır.
Çalışmanın son kısmında, emeklilik şirketleri, risk grupları bazında; “Getiri”, “Sharpe”, “Treynor” ve “Jensens (Alfa)” ölçümlerine göre puanlanmıştır. Fonların yıllık puanları, hacimleri ile ağırlıklandırılmış ve şirketlerin nihai puanları oluşturulmuştur
Radyoloji Uzmanlık Eğitimini Organ Sistemi Radyolojisine veya Görüntüleme Yöntemine Dayalı Yürüten Programların İncelenmesi
Radyoloji uzmanlık eğitimi rotasyon düzenlerinin incelenmesiRadiology is a branch of science that uses imaging in the diagnosis, treatment and follow-up processes of diseases and traumas. Radiologists are trained to use and interpret all diagnostic imaging modalities. The new modalities that have started to be used with technological developments have led to an expansion in the field of radiology responsibility. It is controversial whether imaging methods or organ-based systems should be taken as a basis in the structuring of radiology specialty training programs. The aim of this thesis study is examining and determining the advantages and disadvantages of two specialization programs (namely organ system-based and modality-based). The research is a descriptive study. In our study, we contacted 28 radiology units to collect information and opinions about rotation patterns and their underlying factors. While 25 out of 28 faculties have an organ system-based rotation order, 3 of them execute their programs based on imaging methods. The 2 most important factors that influence the rotation patterns were determined as the number of research assistants and faculty members. The advantages of the programs based on organ system radiology are that they can provide a higher quality resident training, offer a focused education with defined scope and boundaries, include a more systematic theoretical study plan, and provide algorithmic and detailed learning using all modalities about the relevant system. While no significant advantage is reported in imaging-based programs, the most reported disadvantages are inability to think in harmony with other examinations, lack of system-based training, inability to complete organ-based body systematic training, and insufficient practice for each system.Radyoloji hastalıkların ve travmaların tanı, tedavi ve izlem süreçlerinde görüntülemeyi kullanan bir bilim dalıdır. Radyologlar tüm tanısal görüntüleme yöntemlerini (modaliteler) kullanmak ve yorumlamak için eğitim alırlar. Teknolojik gelişmelerle birlikte kullanılmaya başlayan yeni modaliteler, radyoloji sorumluluk alanlarında da genişlemeye yol açmıştır. Radyoloji uzmanlık eğitim programlarının yapılandırılmasında görüntüleme yöntemlerinin mi yoksa organa dayalı sistemlerin mi esas alınacağı tartışmalara neden olmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı; her iki şekilde program yürüten uzmanlık programlarının rotasyon düzenlerinin incelenmesi ve avantaj-dezavantajlarının belirlenmesidir. Araştırma, radyoloji uzmanlık eğitiminde yürütülen eğitim programlarının rotasyon düzenleri ve katılımcı görüşleri üzerine betimsel bir çalışmadır, 28 radyoloji birimine ulaşılarak bilgi ve görüşler toplanmıştır. 28 fakülteden 25’i organ sistem temelli rotasyon düzenine sahipken, 3’ü görüntüleme yöntemine dayalı programlarını yürütmektedir. Rotasyon düzenlerini belirleyen en önemli 2 etken, araştırma görevlisi/asistan sayısı ile öğretim üyesi sayısı olarak belirlenmiştir. Katılımcılar organ sistemi radyolojisine dayanan programların avantajlarını; daha kaliteli bir asistan eğitimi verebilmeleri, kapsamı ve sınırları belirlenmiş, odaklanmış bir eğitim sunabilmeleri, daha sistematik teorik çalışma planı oluşturabilmeleri ve ilgili sistem hakkındaki tüm modalitelerin kullanıldığı algoritmik ve detaylı öğrenmeyi sağlayabilmeleri olarak bildirmiştir. Katılımcılar görüntüleme yöntemine dayalı programlarda önemli bir avantaj bildirilmezken en çok bildirilen dezavantajlar diğer tetkikler ile uyumlu düşünememe, sistem bazında eğitim eksikliği, organ bazlı vücudun sistematik eğitiminin tamamlanamaması, her sisteme ait yeterli pratik yapılamamasıdır
Yüksek Asa Skoruna Sahip ERKP Endikasyonu Olan Hastalarda ERKP’nin Güvenliliğinin Değerlendirilmesi
ERCP (Endoscopic Retrograde Cholangiopancreatography) is an invasive procedure performed under sedation and is considered a relatively safe procedure. Since its first description in 1968, it has been an invaluable method for the diagnosis and treatment of pancreaticobiliary diseases. However, despite adhering to technological advances, educational programs, and safety protocols, ERCP has been associated with a higher rate of complications than most other endoscopic procedures; pancreatitis, cholangitis, bleeding, perforation are common complications. For this reason, it is recommended to use scoring systems that will provide risk estimation before the procedure. The ASA scoring system, which is known to accurately predict perioperative/postoperative morbidity and mortality, is also used in endoscopic procedures performed under sedation. And a higher ASA score is assumed to be associated with more adverse events. In this study, the safety of endoscopic retrograde cholangiopancreatography was investigated in patients over the age of 18 who were categorized according to ASA class.
Between November 2018 and April 2021, 517 patients [341 (49.9%) female, median age 56.5 (18-95)] who underwent ERCP 683 times for various indications at Hacettepe University Hospital Medical Faculty Endoscopy Unit were included in the study. Demographic data, comorbidities, admission/service unit, ERKP indication, ERKP findings, procedures and complications after ERCP were analyzed of the patients. The patients included in the study were divided into two groups according to their ASA score; Group 1 includes patients with an ASA score of 1-2, while group 2 includes patients with an ASA score of 3-4-5. While 506 procedures with an ASA score of 1-2 were recorded in group 1, 177 procedures with an ASA score of 3-4-5 were included in group 2. In the statistical analyzes performed, the mean age of group 1 was lower than group 2 [53.38 ±16.89 x 65.44 ±14.85 and p=<0.001]. When both groups are evaluated in terms of comorbidities, there are higher rates of comorbidity in group 2 patients compared to group 1 [255 (50.4%) x 164 (92.7%) and p=<0.001]. When both groups are compared, patients diagnosed with malignant disease are usually in group 2 [51 (10.1%) x 85 (48%) and p=<0.001]. The hospitalization period of the patients in group 1 was shorter than the patients in group 2 [ 8.76±7.54 x 12.80±10.53 and p=<0.001]. Adverse events after ERKP were reported in 95 of 683 procedures; however, there weren't statistically significant difference between the two groups [65 (12.8%) x 30 (16.9%) and p=0.175]. The most common complication in both groups were reported as cholangitis [32 (6.3%) x 14 (7.9%) and p=0.331]. While acute pancreatitis was seen in 12 (2.3%) patients after the procedure in group 1, it was not seen in group 2. While bleeding was detected in 5 (0.9%) patients in group 1, it was detected in 7 (3.9%) patients in group 2; although there is no statistically significant difference, it is a borderline value (p=0.055). Perforation was detected at 5 (0.9%) patients in group 1 and 1 (0.5%) patient in group 2; there was no statistically significant difference (p=0.677). Sepsis was detected at 7 (%1,3) patients in group 1 and 3 (%1,6) patients in group 2; there was no statistically significant difference (p=0.766). No procedural death occurred after ERCP.
Twenty patients who were followed up died due to different reasons not related to the procedure, depending on the course of the current acute diseases. As expected, these patients were included in group 2.
Despite the advances in ERKP techniques, post-procedure complications are still not completely prevented. One study demonstrated an increased risk of any adverse event or serious adverse event in patients undergoing esophagogastroscopy and colonoscopy in correlation with the ASA score, but this association did not occur in ERKP; however, while evaluating the sedation-related and nonspecific complications of ERCP in this study, the specific complications were not evaluated. For this reason, the specific complications of ERCP were evaluated in our study. In our study, in which 683 patients who underwent ERCP were analyzed retrospectively, it was observed that high ASA score did not lead to a significant difference in morbidity and mortality.
Thus, we wanted to state that adverse events are independent of the ASA score, and that ERCP can be performed safely, especially in the high-risk patient group. Therefore, ERCP may be safer than alternative invasive procedures and may be preferred primarily in patients with high ASA scores.ERKP (Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi) invaziv bir prosedür olup sedasyon altında yapılan bir işlemdir ve nispeten güvenli bir prosedür olarak kabul edilir. 1968'deki ilk tanımından bu yana, pankreatikobiliyer hastalıkların teşhis ve tedavisi için çok değerli bir yöntem olmuştur. Bununla birlikte, teknolojik gelişmelere, eğitim programlarına ve güvenlik protokollerine uyulmasına rağmen, ERKP diğer endoskopik prosedürlerin çoğundan daha yüksek oranda komplikasyon ile ilişkilendirilmiştir ; pankreatit, kolanjit, kanama, perforasyon sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Bu yüzden işlem öncesi risk tahmini sağlayacak skorlama sistemlerinin kullanılması önerilmektedir. Perioperatif/Postoperatif morbidite ve mortaliteyi doğru bir şekilde öngördüğü bilinen ASA skorlama sistemi sedasyon altında yapılan endoskopik prosedürlerde de kullanılmakta olup yüksek ASA skorunun daha fazla advers olay ile ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Bu çalışmada 18 yaş üstü ASA sınıfına göre kategorize edilmiş hastalarda, özellikle yüksek ASA skoru olanlarda, endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografinin güvenliliği araştırıldı.
Çalışmaya Kasım 2018-Nisan 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Tıp Fakültesi Endoskopi Ünitesi’nde çeşitli endikasyonlarla tanı ve tedavi amaçlı 683 kez ERKP işlemi yapılan 517 hasta [341 (%49.9) kadın, ortanca yaş 56.5 (18-95)] dahil edildi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, başvuru/yatış birimi, ERKP endikasyonu, ERKP bulguları, yapılan işlemler ve ERKP sonrası gelişen komplikasyonlar incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalar ASA skoruna göre iki gruba ayrıldı ; grup 1 ASA skoru 1-2 olan hastaları kapsarken grup 2 ise ASA skoru 3-4-5 olan hastaları kapsamaktadır. Grup 1’de ASA skoru 1-2 olan 506 işlem kayıt altına alınırken grup 2’de ASA skoru 3-4-5 olan 177 işlem çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan istastistiksel analizlerde grup 1’nin yaş ortalaması grup 2’ye göre daha düşüktür [53.38 ±16.89 x 65.44 ±14.85 ve p=<0.001]. Her iki grup eşlik eden komorbidler açısından değerlendirildiğinde ise grup 1’e göre grup 2’de yer alan hastalarda daha yüksek oranlarda komorbid mevcuttur [255 (%50,4) x 164 (%92,7) ve p=<0.001]. Her iki grup karşılaştırıldığında özellikle malign hastalık tanısı olan hastalar grup 2’de daha fazladır [51 (%10,1) x 85 (%48) ve p=<0.001]. Grup 1’de yer alan hastaların yatış süresinin grup 2’de yer alan hastalara göre daha kısa olduğu dikkat çekmektedir [ 8.76±7.54 x 12.80±10.53 ve p=<0.001]. ERKP sonrası advers olaylar 683 işlemin 95’inde rapor edildi fakat gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı [65 (%12,8) x 30 (%16,9) ve p=0.175]. Her iki grupta da en sık görülen komplikasyon kolanjit olarak rapor edildi [32 (%6,3) x 14 (%7,9) ve p=0.331]. Grup 1’de işlem sonrası 12 (%2,3) hastada akut pankreatit görülürken grup 2’de ise hiçbir hastada görülmedi. Kanama grup 1’de 5 (%0,9) hastada saptanırken grup 2’de 7 (%3,9) hastada saptandı; istatistiksel olarak anlamlı fark olmamakla beraber sınırda bir değerdir(p=0.055). Perforasyon grup 1’de 5 (%0,9), grup 2’de 1 (%0,5) hastada gelişti; istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkmadı (p=0.677). Sepsis grup 1’de 7 (%1,3), grup 2’de 3 (%1,6) hastada izlemde gelişti; istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.766).
ERKP sonrası işleme bağlı ölüm gerçekleşmedi. İşlem yapıldıktan sonra mevcut hastalıkların seyrine bağlı olarak işlem kaynaklı olmayan sebeplerle 20 hasta kaybedildi. Bu hastalar beklenildiği gibi ASA skoru yüksek olan gruptaydı.
ERKP tekniklerindeki ilerlemelere rağmen işlem sonrası gelişen komplikasyonlar halen tamamen engellenememiştir. Daha önce literatürde bu yönde yapılan bir çalışmada özofagogastroskopi ve kolonoskopi yapılan hastalarda herhangi bir advers olay veya ciddi advers olay riskinin ASA skoru ile korele arttığı kanıtlanmıştır ancak bu ilişki ERKP’de ortaya çıkmamıştır ; bu çalışmada ERKP’nin sedasyonla ilgili ve nonspesifik komplikasyonları değerlendirilirken spesifik komplikasyonları değerlendirilmemiştir. Çalışmamızda bu sebeple ERKP’nin spesifik komplikasyonları değerlendirilmiştir.
ERKP uygulanan 683 hastanın dahil edilerek retrospektif olarak incelendiği çalışmamızda ASA skorunun yüksek olmasının morbidite ve mortalite üzerinde anlamlı farka yol açmadığı görülmüştür. Böylece gelişen komplikasyonların ASA skorundan bağımsız olduğu, yüksek riskli hasta grubunda da ERKP’nin güvenle yapılabileceğini göstermek istedik. Dolayısıyla ERKP alternatif invaziv girişimlere göre daha güvenli olabilir ve ASA skoru yüksek hastalarda öncelikli olarak tercih edilebilir
İşlevsel Ömrünü Tamamlamış Endüstri Mirası Yapılarında Uyarlanabilir Yeniden Kullanım: Silo Yapıları
Industrial buildings, with their architectural language, spatial fiction and environmental
features, carry the traces of their periods not only in terms of architecture but also in
socio-cultural terms, and for these reasons, they are assets worth protecting. In this study,
adaptive reuse has been proposed as a method of preserving industrial heritage structures
that have completed their functional life, and their re-activity in the life cycle by creating
a resource for new functions is processed. Industrial heritage structures are represented
by silo structures and the concept of adaptive reuse is evaluated through silos. In the
industrial development period, silos are symbolic structures that represent an era, as they
have a function in which agriculture and industrial cultures are synthesized. In the study,
it is aimed to evaluate the adaptation of the silo structures, which are recommended to
be preserved by reuse, with different functions, through space arrangements.
The hypothesis of the study is the idea that the incompatibility between the old function
and the new function will have a better representation power in the re-use construct, as
an opposition to the prediction that the new function to be given in the reuse of the
buildings is close to the original function. Within the scope of this view, the reuse of silo
structures has been discussed over the accommodation function. The effect of this
incompatibility on the adaptation of accommodation function, which is shaped according
to the human being at the center and all needs of the user, and silo structures, whose
original function is a machine and where human use is very limited, is discussed. Bringing
the silo structures, which are not at human scale, to the appropriate scale with the
accommodation function has been evaluated through space arrangements. The
evaluation was made through the detailed analysis of Silo Erlenmatt from Switzerland and
Eskişehir TMO Silo from Turkey, which are examples of reused silos with accommodation
function. In the evaluation, it was concluded that the existing layout of the silos created
references for the accommodation function, and the incompatibility between the
functions with an intervention approach that preserves the original character of the
building offers various advantages in reuse.Endüstri yapıları sahip oldukları mimari dil, mekânsal kurgu ve çevresel özellikler ile sadece
mimari olarak değil sosyokültürel anlamda da dönemlerinin izlerini taşırlar ve bu
sebeplerle korunmaya değer varlıklardır. Bu çalışmada, işlevsel ömrünü tamamlamış
endüstri mirası yapılarını koruma yöntemi olarak uyarlanabilir yeniden kullanım önerilmiş
ve yeni işlevlere kaynak oluşturarak yaşam döngüsünde tekrar aktif olmaları işlenmiştir.
Endüstri mirası yapıları silo yapıları ile temsil edilmiş ve uyarlanabilir yeniden kullanım
kavramı silolar üzerinden değerlendirilmiştir. Endüstriyel kalkınma döneminde, tarım ile
endüstri kültürlerinin sentezlendiği bir işleve sahip olmasıyla silolar bir dönemi temsil eden
simgesel yapılardır. Çalışmada yaşatılarak korunması önerilen silo yapılarının yeniden
kullanım yoluyla farklı işlevler ile adaptasyonunun mekan düzenlemeleri üzerinden
değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Çalışmanın hipotezini yapıların yeniden kullanımında verilecek yeni işlevin, özgün işleve
yakın olması öngörüsüne karşı bir görüş olarak, eski işlev ile yeni işlev arasındaki
uyumsuzluğun yeniden kullanım kurgusunda temsil gücünün daha iyi olacağı düşüncesi
oluşturur. Savunulan bu görüş kapsamında silo yapılarının yeniden kullanımları konaklama
işlevi üzerinden ele alınmıştır. Merkezinde insan olan ve tüm gereksinimleri kullanıcısı olan
insana göre şekillenen konaklama işlevi ile, özgün işlevi bir makine işleyişinde olan ve insan
kullanımının çok kısıtlı olduğu silo yapılarının adaptasyonunda bu uyumsuzluğun etkisi ele
alınmıştır. İnsan ölçeğinde olmayan silo yapılarının konaklama işlevi ile uygun ölçeğe
getirilmesi mekan düzenlemeleri üzerinden değerlendirilmiştir. Değerlendirme,
konaklama işleviyle yeniden kullanılan silo örnekleri olan İsviçre’den Silo Erlenmatt ve
Türkiye’den Eskişehir TMO Silosu’nun detaylı analizi üzerinden yapılmıştır.
Değerlendirmede siloların mevcut düzeninin konaklama işlevi için referanslar
oluşturduğu, yapının özgün karakterini koruyan bir müdahale yaklaşımı ile işlevler
arasındaki uyumsuzluğun yeniden kullanımda çeşitli avantajlar sunduğu sonucuna
ulaşılmıştır
BERT Modelleriyle Türkçe Twitter Verilerinde Saldırgan Dil Tespiti
As insulting statements become more frequent on online platforms, these negative statements create a reaction and disturb the peace of society. Identifying these expressions as early as possible is important to protect the victims. Offensive language detection research has been increasing in recent years. Offensive Language Identification Dataset (OLID) was introduced to facilitate research on this topic. Examples in OLID were retrieved from Twitter and annotated manually. Offensive Language Identification Task comprises three subtasks. In Subtask A, the goal is to discriminate the data as offensive or non-offensive. Data is offensive if it contains insults, threats, or profanity. Five languages datasets, including Turkish, were offered for this task. The other two subtasks focus on categorizing offense types (Subtask B) and targets (Subtask C). The last two subtasks mainly focus on English. This study explores the effects of the usage of Bidirectional Encoder Representations from Transformers (BERT) models and fine-tuning methods on offensive language detection on Turkish Twitter data. The BERT models that we use are pre-trained in Turkish corpora. Our fine-tuning methods are designed by considering the Turkish language and Twitter data. The importance of the pre-trained BERT model in a downstream task is emphasized. In addition, experiments with classical models are conducted, such as logistic regression, decision tree, random forest, and support vector machine (SVM).Online platformda hakaret içeren ifadeler arttıkça bu saldırgan ifadeler tepki yaratarak toplumun huzurunu bozmaktadır. Bu ifadelerin erken tespit edilmesi mağdurların korunması açısından önemlidir. Saldırgan dil tespit araştırmaları son yıllarda artmaktadır. Bu konudaki araştırmaları kolaylaştırmak amacıyla Saldırgan Dil Tanımlama Veri Kümesi (OLID) oluşturulmuştur. OLID verileri Twitter’dan toplanmış ve manuel olarak etiketlenmiştir. Saldırgan Dil Tanımlama Görevi üç alt görevden oluşur. Alt Görev A'da amaç, verileri saldırgan veya saldırgan olmayan olarak ayırt etmektir. Hakaret, tehdit veya küfür içeriyorsa veriler saldırgandır. Bu görev için Türkçe dâhil beş dilde veri seti hazırlanmıştır. Diğer iki alt görev, saldırı türlerinin (Alt Görev B) ve hedeflerin (Alt Görev C) sınıflandırılmasına odaklanır. Son iki alt görev için sadece İngilizce veri seti bulunmaktadır. Bu çalışma, Dönüştürücülerden Çift Yönlü Kodlayıcı Gösterimleri (BERT) modellerinin ve ince ayar tekniklerinin kullanımının Türkçe Twitter verilerinde saldırgan dil tespiti üzerindeki etkilerini araştırmaktadır. Kullandığımız BERT modelleri Türkçe ile ön eğitime tabi tutulmuştur. İnce ayar teknikleri ise Türkçe dili ve Twitter verileri göz önüne alarak hazırlandı. Çalışmamızda önceden eğitilmiş BERT modelin hedef görev üzerindeki önemi vurgulandı. Ayrıca lojistik regresyon, karar ağacı, rastgele orman ve destek vektör makineleri (SVM) gibi klasik modeller kullanılarak deneyler yapıldı
BT VE MRG İLE DEĞERLENDİRİLEN İNSAN KOKLEAR KANAL UZUNLUĞU VE KAFA BOYUTU ARASINDAKİ İLİŞKİ
Adalılar, İ., The Relation Between Human Cochlear Duct Length And Head Size assessed by MRI and CBCT, Hacettepe University Graduate School of Health Sciences Audiology Department of Audiology Master of Science Thesis, Ankara, 2022. The cochlea differs in length and shape among individuals and this might be due to the fact that it is affected by spatial constraints. The head size may restrict the cochlea which is located in the temporal bone, and individuals with smaller head sizes may have shorter cochlear duct lengths (CDL). On the other hand, normal-hearing participants with longer CDLs have an increase in low-frequency sensitivity. Therefore, not only the CDL but also auditory outcomes are thought to be significantly affected by cochlear structures and the factors affecting CDL may also affect outcomes of cochlear implantation. The head in which the cochlea is located and develops together, as well as, the body height in the human body are structures that continue to grow until certain periods after birth. Despite differences in the developmental process, the cochlea, head, and height may have a genetic makeup that is interconnected and affect one another. Hence, these growing parts of the body may influence the CDL during the development process. The present study was conducted with the aim of finding any relations between mentioned structures. It consisted of a study group that contained 112 postlingual-deafened adult participants who were cochlear implant users. Cone Beam Computed Tomography (CBCT) images of the cochlea and Magnetic Resonance (MR) images of the head were performed for each participant in the present study group. CDLs were determined via CBCT, head size measures were determined by 3D conversion via MRI, and the body height was completed. In terms of CDL, head size, and height: females had smaller averages than that males. The results of this study showed that CDL had not any significant correlation with head size but a weak correlation with height. Similar to the literature, the height and the head size showed statistically significant relationships with each other. Only CDL which was measured in the cochlea, may not be sufficient to demonstrate the effect of head size on the cochlea. Future studies might look at the links between the cochlear shape and its surroundings by using micro-CT.Adalılar, İ., BT VE MRG ile değerlendirilen insan koklear kanal uzunluğu ve kafa boyutu arasındaki ilişki, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Odyoloji Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2022. Koklea bireyler arasında uzunluk ve şekil olarak farklılık gösterir ve bunun sebebi kokleanın uzamsal kısıtlamalardan etkilenmesi olabilir. Kafa boyutu, temporal kemikte bulunan kokleayı kısıtlayabilir ve kafa boyutu daha küçük olan bireylerin daha kısa koklear kanal uzunluğu (KKU)’na sahip olması olasıdır. Bunun dışında, daha uzun KKU’ya sahip normal işiten katılımcılar daha fazla alçak frekans duyarlılığına sahiptir. Bu nedenle, sadece KKU’nun değil, işitsel sonuçların da koklear yapılardan önemli ölçüde etkilendiği ve KKU’yu etkileyen faktörlerin koklear implantasyon sonuçlarını etkileyebileceği düşünülmektedir. Kokleanın bulunduğu ve birlikte geliştiği kafa ve vücut boy uzunluğu doğumdan sonra belirli dönemlere kadar büyümeye devam eden yapılardır. Gelişim sürecindeki farklılıklara rağmen, koklea, kafa ve vücut boy uzunluğu birbiriyle bağlantılı ve birbirini etkileyen genetik yapıya sahip olabilir. Bu nedenle, vücudun bu büyüyen kısımları, gelişim sürecinde KKU’yu etkileyebilir. Bu araştırma, bahsedilen yapılar arasındaki herhangi bir ilişkiyi bulmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma, koklear implant kullanıcısı olan 112 postlingual işitme kayıplı yetişkin katılımcının yer aldığı bir çalışma grubundan oluşmuştur. Çalışma grubundaki her katılımcı için kokleanın Koni Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntüleri ve kafanın Manyetik Rezonans (MR) görüntüleri elde edilmiştir. Koni Işınlı BT ile belirlenen KKU, 3 boyutlu dönüştürülen MR görüntüleri ile belirlenen kafa boyutu ölçümleri ve vücut boy uzunluğu çalışmaya dahil edildi. KKU, kafa büyüklüğü ve boy varyasyonları için kadınların ortalamaları erkeklerden daha kısa bulundu. Bu çalışmanın sonuçları, KKU’nun kafa boyutu ile anlamlı bir korelasyona sahip olmadığını, ancak boy ile zayıf bir korelasyona sahip olduğunu göstermektedir. Literatürde olduğu gibi, vücut boy uzunluğu ve kafa büyüklüğü birbirleri ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler göstermektedir. Kokleadan sadece KKU ölçülmüştür ve bu, kafa boyutunun koklea üzerinde etkisini göstermek için yeterli bir parametre olmayabilir. Gelecekteki çalışmalarda, mikro-BT aracılığıyla koklear şekil ve kokleayı çevreleyen yapılar arasındaki ilişkiler incelenebilir
Resimli çocuk Kitaplarının 5 yaş çocuklarının bakış açısı alma becerisi ve dil gelişimine etkisi
This research is conducted to examine the effect of Language Development and Perspective Taking Education on the language and perspective taking skills of 5 years old children. Pre-test post-test quasi-experimental design with placebo and control groups was used in this study. In experimental group 14 children, in control group 13 children and in placebo group 12 children are in this study group of the research. Criterion sampling was used and accordingly, children whose mother’s maternal level was high school and below were included in the study. Data were collected by TEDIL, Perspective Taking Test for Children (CBT) and Personal Information Form. The Picture Story Assessment Scale was used to select storybooks. The training prepared with picture storybooks was applied in experimental group, painting activities were applied in placebo group and no application was done to the children in control group. Data were analyzed with Kruskal Wallis H test, Mann Whitney U and Wilcoxon Signed Rank test. A significant difference was observed in post-test TEDIL total score and sub-test scores, the CBT total score and perceptual, cognitive and affective perspective taking scores of children in experimental, control and placebo groups. As a result of this research, it was seen that training prepared with picture storybooks was effective in developing children’s perspective taking and language scores, and it was concluded that this effect was large.Bu araştırma Dil Gelişimi ve Bakış Açısı Alma Eğitimi’nin 5 yaş grubu çocukların dil ve bakış açısı alma becerilerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmada plasebo ve kontrol gruplu ön-test son-test yarı deneysel desen kullanılmıştır. Deney grubu 14 çocuk, kontrol grubu 13 çocuk ve plasebo grubu 12 çocuk araştırmanın çalışma grubunu oluşturmaktadır. Çalışmada ölçüt örnekleme yapılmış buna göre anne eğitim düzeyi lise ve altı olan çocuklar araştırmaya dâhil edilmiştir. TEDİL, Çocuklar İçin Bakış Açısı Alma Testi (ÇBT) ve Kişisel Bilgiler Formu kullanılarak veriler toplanmıştır. Hikâye kitaplarının seçiminde Resimli Öykü Kitaplarını Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Deney grubunda bulunan çocuklara resimli hikâye kitaplarıyla hazırlanan eğitim, plasebo grubunda bulunan çocuklara boyama etkinlikleri uygulanmış, kontrol grubunda bulunan çocuklara herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Veriler Kruskal Wallis H testi, Mann Whitney U testi ve Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi ile analiz edilmiştir. Araştırmada deney, kontrol ve plasebo grubu çocukların son test TEDİL toplam puanlarında ve alt test puanlarında, ÇBT toplam puan ve algısal, bilişsel, duygusal bakış açısı alma puanlarında anlamlı farklılaşma olduğu ortaya çıkmıştır. Araştırma sonucunda resimli hikâye kitaplarıyla uygulanan eğitimin çocukların bakış açısı alma ve dil puanlarını arttırmada etkili olduğu ve bu etkinin geniş olduğu görülmüştür
Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa'nın Raporlarından Weimar Cumhuriyetine Bakmak (1925-1933)
The Republic of Turkey is the result of nearly four years of the independence struggle against the victorious states of the Ottoman Empire Anatolian lands after the end of the First World War in 1918. On July 24, 1923, Turkey introduced itself to the world as a fully independent state with the Lausanne Peace Treaty. The Republic emerged despite many internal and external problems. She was going through a painful birth. Inside and outside, an image from the Ottoman Empire had to be corrected, as well as riots and economic hardships. The Republic of Turkey, which gave birth to political, economic, and sociological trauma, had a historical mission: to create a democratic society integrated into the West, fully independent of Anatolian lands.
Undoubtedly, the Republic represented Western values for Mustafa Kemal and his friends; Although the struggle for independence was fought against the West, Mustafa Kemal worked for a fully independent nation-state in accordance with the European model. For these reasons, diplomatic contacts with the Western world were vital. In 1914, relations with the West, which was suspended with the start of the First World War, entered a new era with the proclamation of the Republic; From 1924, the Republic of Turkey began appointing ambassadors to Europe's critical capitals such as London, Paris, Berlin, Vienna, and Rome. Accordingly, Sinop MP and Retired General Kemalettin Sami Pasha was appointed to Berlin.
The Weimar Republic, which was proclaimed after the dissolution of the German Empire after the First World War, was undoubtedly among the states of great importance to Turkey. Kemalettin Sami Pasha, who was appointed ambassador to Berlin, was tasked with following the new republic and preparing reports on it. The Weimar Republic was a brand-new experiment in democracy for Germany, which hosted elections that would decide Europe's fate in the future. It was the last exit for the Germans before the Nazis, but they failed in this experiment. For these reasons, Kemalettin Sami Pasha's role as Ambassador to Berlin was very critical. During his tenure, Kemalettin Sami Pasha met with many politicians who sealed the fate of Europe and reported their views to the Turkish Foreign Ministry. Thanks to the Ambassador to Berlin, the Republic of Turkey has learned firsthand about the unstable administrations, economic crises, and impending Nazi danger in Germany.Türkiye Cumhuriyeti, 1918’de Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu topraklarında savaşın galip devletlerine karşı verilen yaklaşık dört yıllık bir bağımsızlık mücadelesinin sonucudur. Türkiye 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’yla kendisini dünyaya tam bağımsız bir devlet olarak tanıtmıştır. Cumhuriyet pek çok iç ve dış soruna rağmen ortaya çıkmıştı. Sancılı bir doğum süreci geçiriyordu. İçeride ve dışarıda Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma düzeltilmesi gereken bir imajın yanı sıra isyanlar ve ekonomik sıkıntılarla baş edilmesi gerekiyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi bir misyonu vardı: Anadolu topraklarından tam bağımsız Batı’ya entegre olmuş bir demokrasi toplumu yaratmak. Hiç kuşkusuz Cumhuriyet, Mustafa Kemal ve arkadaşları için Batılı değerleri temsil ediyordu; her ne kadar bağımsızlık mücadelesi Batı’ya karşı verilse de Mustafa Kemal Avrupa modeline uygun tam bağımsız bir ulus devlet için çalışmıştı. Bu sebeplerden dolayı Batı dünyasıyla diplomatik temaslar hayati önem arz ediyordu. 1914’ten 1918 yılına geçen sürede Osmanlı İmparatorluğu’nun ilişkileri İtilaf devletleriyle askıya alınmıştı. Savaşın kaybedilmesiyle müttefikleriyle olan ilişkileri de kesintiye uğramıştı. 1924 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’nın Londra, Paris, Berlin, Viyana ve Roma gibi kritik başkentlerine büyükelçiler atamaya başlamıştı. Bu doğrultuda Berlin’e Sinop Milletvekili ve Emekli Orgeneral Kemalettin Sami Paşa atanmıştı. Alman İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşından sonra dağılmasına müteakiben ilan edilen Weimar Cumhuriyeti de kuşkusuz Türkiye’nin büyük önem verdiği devletler arasındaydı. Berlin’e elçi olarak görevlendirilen Kemalettin Sami Paşa’nın görevi yeni cumhuriyeti takip etmek ve hakkında raporlar hazırlamaktı. Weimar Cumhuriyeti ileride Avrupa’nın kaderini belirleyecek seçimlere ev sahipliği yapan Almanya için yeni bir demokrasi deneyiydi. Bu sebeplerden ötürü Kemalettin Sami Paşa’nın Berlin Büyükelçiliği görevi oldukça kritikti. Kemalettin Sami Paşa görev yıllarında Avrupa’nın kaderini çizen pek çok siyasetçiyle görüşmüş ve görüşlerini Türk Dışişleri Bakanlığı’na raporlamıştı. Berlin Büyükelçisi sayesinde Türkiye Cumhuriyeti, Almanya’da kurulan istikrarsız yönetimleri, ekonomik krizleri ve yaklaşan Nazi tehlikesini birinci ağızdan öğrenmişti
Diyetin Total Fitokimyasal İçeriğinin Saptanmasına Yönelik Araç Geliştirilmesi
Doğan, F., Development of a Tool fort he Determination of Total Phytochemical Content of Diet, Hacettepe University, Graduate School of Health Sciences, Nutrition Sciences Program Master Thesis, Ankara, 2022. The aim of this study is to create a tool that can measure the phytochemical content of the diet, and to comparatively evaluate the phytochemical index and total antioxidant capacity of the diet in healthy individuals. This research consists of two stages. In the first stage, literature review of phytochemicals and 24-hour retrospective food consumption record for 100 adult individuals were evaluated and the phytochemical content detection tool of the diet was developed. In the second stage, individuals (233 females, 195 males) responded to online questionnaire that included general characteristics, general nutritional status, general health conditions, tool for determining the phytochemical content of the diet, and a 24-hour retrospective food consumption record. The phytochemical index intake value of individuals according to the frequency of food consumption is lower in men (20.69 ± 12.80) than in women (27.31 ± 15.93). According to the food consumption record, the phytochemical index intake value is higher in men (60.30 ± 62.39) than in women (54.71 ± 38.23). The values obtained from both the frequency of food consumption and the food consumption record were above 20 points determined according to the Western diet. In this study, FRAP and ORAC values were used in the calculation of total antioxidant intake of the diet. In healthy individuals, the relationship was found between the phytochemical index (DPİ) of the diet calculated from the 24-hour retrospective food consumption record and the phytochemical content detection tool data of the diet created (r=0.412; p<0,001). Iron ion-reducing antioxidant power calculated in the frequency of food consumption with phytochemical index determined from the nutrient consumption frequency survey that individuals responded to 1 (FRAP1) (r=0.475; p<0,001), iron ion reductive antioxidant power 2 (FRAP2) (r=0.527; p<0.001), capacity to absorb hydrophilic oxygen radical (HORAC) (r=0.536; p<0,001), lipophilic oxygen radical absorption capacity (LORAC) (r=0.438; p<0.001) and total oxygen radical absorption capacity (TORAC) (r=0.537; p<0,001) purchases were compared. Iron ion reductive antioxidant power calculated in the food consumption record with phytochemical index determined from the nutrient consumption frequency questionnaire answered by individuals 1 (FRAP1) (r=-0.131; p=0.014), iron ion reducing antioxidant power 2 (FRAP2) (r=0.-0.132; p=0.014), capacity to absorb hydrophilic oxygen radical (HORAC) (r=-0.107; p=0.046) and total oxygen radical absorbing capacity (TORAC) (r=-0.131; p=0.014) were correlated. In this study, a 24-hour retrospective food consumption record and the frequency of nutrient consumption developed to determine phytochemical content were applied to determine the nutritional status of individuals. When the comparison of energy and nutrient intakes determined between the nutrient consumption frequency survey and the nutrient consumption record answered by individuals was examined, it was determined that there was a statistically significant difference between both macro and micronutrient intakes.Doğan, F., Diyetin Total Fitokimyasal İçeriğinin Saptanmasına Yönelik Araç Geliştirilmesi, Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beslenme Bilimleri Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2022. Bu çalışmanın amacı diyetin fitokimyasal içeriğini ölçebilecek bir araç oluşturmak, oluşturulan bu araç ile sağlıklı bireylerde diyetin fitokimyasal indeksi ve total antioksidan kapasitesini karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Bu araştırma iki aşamadan oluşmuştur. İlk aşamada fitokimyasallar hakkında literatür taraması ve 100 yetişkin bireye 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı yapılarak diyetin fitokimyasal içerik saptama aracı geliştirilmiştir. İkinci aşamada yetişkin bireyler (233 kadın, 195 erkek) internet üzerinden genel özellikleri, genel beslenme durumları, genel sağlık durumları, diyetin fitokimyasal içeriğinin saptanmasına yönelik araç ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydını içeren bölümleri yanıtlamıştır. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre bireylerin besin tüketim sıklığına göre fitokimyasal indeks alımı değeri erkeklerde (20,69 ± 12,80) kadınlardan (27,31 ± 15,93) daha düşüktür. Besin tüketim kaydına göre ise fitokimyasal indeks alımı değeri erkeklerde (60,30 ± 62,39) kadınlardan (54,71 ± 38,23) daha yüksektir. Bu değerlere bakıldığında hem besin tüketim sıklığında hem de besin tüketim kaydından elde edilen değerler Batı diyetine göre belirlenen 20 puanın üstünde olduğu görülmüştür. Yapılan bu çalışmada diyetin total antioksidan alımı hesaplamasında FRAP ve ORAC değerleri kullanılmıştır. Sağlıklı bireylerde 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydından hesaplanan diyetin fitokimyasal indeksi (DPİ) ve oluşturulan diyetin fitokimyasal içerik saptama aracı verileri arasında ilişki saptanmıştır (r=0,412; p<0,001). Bireylerin yanıtladıkları besin tüketim sıklığı anketinden saptanan fitokimyasal indeks ile besin tüketim sıklığında hesaplanan demir iyonu indirgeyici antioksidan güç 1 (FRAP1) (r=0,475; p<0,001), demir iyonu indirgeyici antioksidan güç 2 (FRAP2) (r=0,527; p<0,001), hidrofilik oksijen radikalini absorbe etme kapasitesi (HORAC) (r=0,536; p<0,001), lipofilik oksijen radikal absorbans kapasite (LORAC) (r=0,438; p<0,001) ve total oksijen radikalini absorbe etme kapasitesi (TORAC) (r=0,537; p<0,001) alımlarının karşılaştırılması sonucunda korelasyon gözlenmiştir. Bireylerin yanıtladıkları besin tüketim sıklığı anketinden saptanan fitokimyasal indeks ile besin tüketim kaydında hesaplanan demir iyonu indirgeyici antioksidan güç 1 (FRAP1) (r=-0,131; p=0,014), demir iyonu indirgeyici antioksidan güç 2 (FRAP2) (r=-0,132; p=0,014), hidrofilik oksijen radikalini absorbe etme kapasitesi (HORAC) (r=-0,107; p=0,046) ve total oksijen radikalini absorbe etme kapasitesi (TORAC) (r=-0,131; p=0,014) alımlarının karşılaştırılması sonucunda korelasyon gözlenmiştir. Bu çalışmada bireylerin beslenme durumunu saptamak için 24 saat geriye dönük besin tüketim kaydı ve fitokimyasal içerik saptamak için geliştirilen besin tüketim sıklığı uygulanmıştır. Bireylerin yanıtladıkları besin tüketim sıklığı anketi ile besin tüketim kaydı arasında saptanan enerji ve besin ögesi alımlarının karşılaştırılması incelendiğinde hem makro hem de mikro besin ögeleri alımları arasında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır
Kırsal ve Kentsel Alanlarda Akıl Hastalığı ve Delilik Olgusu
This research comparatively examines how individuals living in rural and urban areas define the phenomenon of normal-abnormal, insanity and mental illness, and how they relate and interact with individuals who are characterized as such.Within the scope of the research, it is aimed to understand how the stigma, exclusion and social acceptance processes of individuals who are described as insane or mentally ill in relation to the relationship dynamics and culture of the place they live.The research was carried out in Ankara and Samsun's Elmaçukuru Village.These places were chosen because they are places where urban and rural features are seen intensely.Since Ankara is both a metropolitan and capital city, urban relations are visible, and Elmaçukuru Village is a place where rural relations are more intense because it is an isolated mountain village far from the city center.In-depth interviews were conducted with 16 people in total, with 8 participants from the city and the village.In addition, participatory observation was made in Elmaçukuru Village, which constitutes the rural area of the research.As a result of the research, depending on the village and city relationship dynamics, the definitions of mental illness and insanity of individuals, the nature of the relationships they have established, and the conditions of exclusion and social acceptance of individuals have been reached.Bu araştırma, kırsal ve kentsel alanlarda yaşayan bireylerin normal-anormal, delilik ve akıl hastalığı olgularını nasıl tanımladıkları ve bu şekilde nitelendirilen bireylerle nasıl ilişki ve etkileşim kurduklarını köy ve kent bağlamında karşılaştırmalı olarak ele almayı amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında, bireylerin yaşadıkları mekânın ilişki dinamikleri ve kültürüyle ilişkili olarak deli ya da akıl hastası olarak nitelendirilen bireylerin damgalanma, sosyal dışlanma ve kabul süreçlerinin nasıl olduğunun anlaşılması hedeflenmektedir. Araştırma, kentsel alan olarak Ankara ve kırsal alan olarak ise Samsun’un Elmaçukuru Köyü’nde gerçekleştirilmiştir. Kentsel alan olarak Ankara’nın tercih edilmesinde hem büyükşehir hem de başkent olması sebebiyle kentsel ilişkilerin yoğunluğu, kırsal alan olarak Elmaçukuru Köyü’nün tercih edilmesinde ise, şehir merkezine uzak, izole bir dağ köyü olması sebebiyle kırsal ilişkilerin yoğunluğu etkili olmuştur. Nitel araştırma yönteminin uygulandığı araştırmada kentten ve köyden 8’er katılımcı olmak üzere toplamda 16 kişiyle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Ayrıca araştırmanın kırsal sahasını oluşturan Elmaçukuru Köyü’nde katılımlı gözlem uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda köy ve kent ilişki dinamiklerine bağlı olarak, bireylerin akıl hastalığı ve delilik tanımlarına, kurdukları ilişkilerin mahiyetine ve damgalanmış bireyleri toplumsal dışlama ve kabul süreçlerine ilişkin anlamaya dönük sonuçlara ulaşılmıştır