Eastern Mediterranean University Open Journal Systems (OJS)
Not a member yet
216 research outputs found
Sort by
Stalking as a Form of Violence Against Women and Its Representation in Films
Amaç: Israrlı takip, kadına yönelik şiddetin sıkça görünmez kılınan, romantik mitlerle meşrulaştırılan biçimlerinden biridir. Medya ve popüler kültürde failin takip, gözetleme ve kontrol davranışları “aşk” ya da “kıskançlık” gibi temalarla sunulmakta, bu da şiddetin normalleşmesine ve sağlıksız ilişki kalıplarının içselleştirilmesine yol açmaktadır. Bu çalışma, ısrarlı takibi çok disiplinli bir yaklaşımla ele alarak, hukuki boyutunu, fail-mağdur dinamiklerini ve medya temsillerini incelemeyi amaçlamaktadır.
Metodoloji: Çalışmada literatür taraması ve niteliksel içerik analizi yöntemleri benimsenmiştir. Israrlı takibin psikolojik etkileri ve hukuki düzenlemeleri incelenmiş; You”, “Doğduğun Ev Kaderindir (My Home My Destiny)”, and “Sleeping with the Enemy (Yatağımdaki Düşman)” yapımları üzerinden medya temsilleri analiz edilmiştir.
Bulgular: Israrlı takip mağdurlarında yoğun kaygı, travma sonrasi stres bozukluğu, sosyal geri çekilme gibi ciddi sonuçlar görülmektedir. Failler eylemlerini genellikle “aşk”, “koruma” ya da “kıskançlık” söylemleriyle gerekçelendirirken, mağdurlar korku ve kafa karışıklığı yaşamakta, yardım aramada gecikebilmektedir. Türkiye’de 2022 yılında ayrı suç olarak tanımlanan “ısrarlı takip”, birçok ülkede de cezalandırılmaktadır. Medya analizinde, olumsuz örnek olarak incelenen “You” ve “Doğduğun Ev Kaderindir” dizilerinde ısrarlı takip romantize edilirken, olumlu örnek olarak incelenen “Sleeping with the Enemy” yapımı, bu şiddeti açıkça travmatik ve tehditkâr olarak sunmaktadır.
Tartışma: Medya, ısrarlı takibi romantikleştirdiğinde şiddet görünmez hâle gelmekte ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği derinleşmektedir. Temsiller, yalnızca yansıma değil, toplumsal algıyı şekillendiren güçlü araçlardır. Türkiye’de yasal düzenleme yapılmış olsa da uygulamada sübjektif yorumlar ve ısrarlı takibin medyada yanlış temsili mağdurun korunmasını zorlaştırmaktadır.
Sonuç: Israrlı takip, önemli etkileri olan bir şiddet türüdür. Medya üreticileri bu eylemleri “aşk” ve “koruma” olarak sunmaktan kaçınmalı, denetleyici kurumlar toplumsal cinsiyet duyarlılığıyla değerlendirme yapmalı, hukuk uygulayıcıları mağdur odaklı hareket etmelidir. Gençlere yönelik medya okuryazarlığı ve toplumsal cinsiyet eğitimleri desteklenmelidir.
Purpose: Stalking is a frequently invisible form of violence against women, often legitimized through romantic myths. In media and popular culture, perpetrators’ behaviors of pursuit, surveillance, and control are commonly framed under themes such as “love” or “jealousy,” which contributes to the normalization of violence and the internalization of unhealthy relationship patterns. This study aims to examine stalking from a multidisciplinary perspective by analyzing its legal dimensions, perpetrator–victim dynamics, and media representations.
Methodology: The study employs literature review and qualitative content analysis. It investigates the psychological effects and legal frameworks of stalking and analyzes media portrayals through the productions You, Doğduğun Ev Kaderindir (My Home My Destiny), and Sleeping with the Enemy.
Findings: Victims of stalking often experience severe consequences, including heightened anxiety, post-traumatic stress disorder, and social withdrawal. Perpetrators typically justify their actions with narratives of “love,” “protection,” or “jealousy,” while victims experience fear and confusion, which may delay help-seeking. In Turkey, stalking was criminalized as a separate offense in 2022, and it is similarly punishable in many other countries. Media analysis shows that in You and Doğduğun Ev Kaderindir, stalking is romanticized, whereas Sleeping with the Enemy depicts it as clearly traumatic and threatening.
Discussion: When media romanticizes stalking, the violence becomes invisible and gender inequality deepens. Media representations are not merely reflective but actively shape societal perceptions. Although legal reforms exist in Turkey, subjective interpretations in practice and distorted media portrayals hinder effective victim protection.
Conclusion: Stalking is a form of violence with significant consequences. Media producers should avoid framing such behaviors as “love” or “protection,” regulatory authorities should evaluate content with gender sensitivity, and legal practitioners must adopt a victim-centered approach. Media literacy and gender equality education, particularly for young audiences, should be promoted
Çokkültürcülük ve Feminizm: Ayelet Shachar’ın Dönüştürücü Uyum (Transformatıve Accommodatıon) Çerçevesi Bağlamında Liberalizmi Yeniden Düşünmek
This paper examines the multifaceted perspective of multicultural feminism, focusing on the complex identities and cultural contexts of women. Emerging at the intersection of third-wave feminism and multiculturalism theory, this perspective challenges the universalizing model of women presented by orthodox liberal feminism, arguing that it neglects the significance of cultural context and the distinctive experiences of women from minority groups. Multicultural feminism advocates for anuanced approach between individual rights and group belonging, enabling women to (re)define themselves and achieve liberation while preserving both their individual rights and cultural identities. Ayelet Shachar, a prominent figure in multicultural feminism, has developed the concept of “transformative accommodation,” which aims to foster gender equality while upholding cultural diversity. This conceptual framework proposes a structure based on shared authority between state and group authorities in the judicial and public service spheres, offering a comprehensive perspective for women’s empowerment and the realization of their rights. This study investigates how multicultural feminism, particularly through Shachar’s theoretical contributions, provides a crucial conceptual framework for rethinking the relationship between religion and state, thereby facilitating the construction of a more inclusive and pluralistic society. It further demonstrates how this perspective offers a novel approach to the struggle for gender equality.Bu makale, kadınların çok boyutlu kimliklerini ve kültürel bağlamlarını merkeze alan çokkültürcü feminist perspektifi, özellikle Ayelet Shachar başta olmak üzere feminist teorisyenlerin kavramsal katkıları çerçevesinde ele almaktadır. Üçüncü dalga feminizm ile çokkültürcülük teorisinin kesişim noktasında gelişen bu yaklaşım, evrenselci liberal feminizmin tek tip kadın anlayışı ve özgürleşme modelini eleştirerek, kültürel bağlamların ve azınlık gruplarına mensup kadınların özgün deneyimlerinin önemini vurgular. Çokkültürcü feminizm, kadın hakları ile kültürel aidiyet arasında adil bir denge kurmayı hedefleyerek, kadınların bireysel haklarını ve kültürel kimliklerini bir arada koruyabilecekleri çoğulcu tanıma ve uyum modellerine olanak tanır. Bu bağlamda, çokkültürcü feminizmin öncü isimlerinden Ayelet Shachar’ın “dönüştürücü uyum” kavramı, kültürel çeşitliliği korurken kadınların eşitlikçi bir yaşam sürmesini de hedefler. Bu kavram dolayımında, yargı ve kamusal hizmet alanlarında devlet ve grup otoriteleri arasında yetki paylaşımına dayalı bir yapı önerilerek, kadınların güçlenmesi ve haklarının gerçekleşmesine yönelik alternatif liberal bir perspektif ortaya konur. Makale, çokkültürlü feminizmin, özellikle Shachar’ın kavramsal çerçevesi üzerinden din-devlet ilişkilerini yeniden değerlendirerek, daha kapsayıcı ve adil bir toplum inşası teklifini derinlemesine incelemektedir
İdeolojinin Gölgesinde Kadın: Kuzey Kore’de Kadın Hakları
Described as a \u27closed box\u27 in the international system, North Korea is characterized by a governing ideology that penetrates every aspect of life: Juche. Conceived as a philosophy of self-sufficiency, Juche helps North Korea maintain its authoritarian system. In this authoritarian and closed society, women are probably the most disadvantaged group. Indeed, North Korea is one of the world\u27s worst human rights violators. The position of North Korean women, who were shaped as political actors, representatives of the revolution, and founding elements during the founding period of the country, has evolved in a completely different direction today. In the official discourse, women and mothers are used synonymously, but it is often stated that women should devote themselves entirely to the ideology and the leader\u27s guidance. In addition to ideology, the hierarchical order of the Confucian system of thought that has influenced East Asian societies is also behind this idea. In these societies, a woman is obliged to obey her husband and is a mother. While the international community is preoccupied with the threat of North Korea becoming a nuclear power, the rights of North Korean women are ignored. The fact that the majority of North Koreans who defect today are women reveals the seriousness of the situation. This study examines how women\u27s rights in North Korea are shaped within the framework of the Juche ideology. The study will focus on evaluating the discrepancy between the rights officially granted to women and how these rights are implemented in practice, while also analyzing the status of women under the influence of ideology. It aims to uncover the struggle of North Korean women, who are portrayed as integral to the socialist system, in their fight against oppression.Uluslararası sistemde ‘kapalı bir kutu’ olarak nitelendirilen Kuzey Kore’de hayatın her alanına sirayet eden bir yönetim ideolojisi hakimdir: Juche (주체). Bir kendine yeterlik felsefesi olarak kurgulanan Juche, Kuzey Kore’nin otoriter sistemini muhafaza etmesine destek olmaktadır. Bu otoriter ve kapalı toplum yapısında muhtemelen en dezavantajlı grubu kadınlar oluşturmaktadır. Nitekim, Kuzey Kore dünyanın en ağır insan hakları ihlallerinin gerçekleştiği ülkelerden biridir. Ülkenin kuruluş döneminde bir siyasi aktör, devrim temsilcisi ve kurucu unsur olarak şekillenen Kuzey Kore kadınının konumu, günümüzde bambaşka bir yöne evrilmiştir. Resmi söylemde kadın ve anne özdeş olarak kullanılmakla birlikte, kadınların kendilerini tümüyle ideolojinin ve liderin yönlendirmelerine adaması gerektiği sıklıkla ifade edilmektedir. Muhtemelen bu düşüncenin arka planında ideolojinin yanı sıra, Doğu Asya toplumlarını etkisi altına alan Konfüçyüsçü düşünce sisteminin hiyerarşik düzeninin de etkisi vardır. Zira, bu toplumlarda kadın, eşine itaat etmekle mükellef ve bir anne olarak varlık kazanmaktadır. Uluslararası toplum Kuzey Kore’nin nükleer güç sahibi olması tehdidiyle meşgulken, Kuzey Koreli kadınların hakları göz ardı edilmektedir. Günümüzde iltica eden Kuzey Korelilerin büyük bir kısmının kadın olması, durumun ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Bu çalışmada, Kuzey Kore’de kadın haklarının Juche ideolojisi çerçevesinde nasıl şekillendiği incelenmektedir. Bilhassa kadınlara resmi olarak sağlanan haklar ile pratikteki uygulamaların farklılaşması ve ideoloji kıskacında kadının statüsü değerlendirilerek, sosyalist yapının bir parçası olarak sunulan Kuzey Koreli kadınların baskılarla mücadelesi ortaya konmaya çalışılacaktır
Ekofeminist Bir Perspektiften “Masumiyetin Sonu”: Outlying Islands ve Ellen\u27ın Özgürleşmesi
Patriarchal practices such as racism, class discrimination, marginalization, oppression, and objectification, along with the exploitation of nature and women, have become increasingly discussed and researched in recent years. In Western culture, nature and women have historically been conceptualized in a way that devalues everything associated with women, nature, emotions, animals, and the body, while elevating everything linked to men, reason, humans, culture, and logic. David Greig’s play Outlying Islands tells the story of two young scientists sent to a remote Scottish island in 1939, under the shadow of war, to study the island’s biodiversity, alongside the island’s caretaker uncle and a female character. The play provides a rich foundation for an ecofeminist analysis, addressing themes of scientific inquiry, human-nature relationships, female emancipation, and the patriarchal desire to control nature and women. Centered on the conflict between nature, humanity, and the modern world, the play positions the harsh climate and environmental conditions as pivotal elements in the narrative.The portrayal of a remote island used as an experiment by the government highlights the ecofeminist critique of patriarchal ideologies that commodify nature through a disposable lens. In this study, the female character, who represents a more intuitive and embodied connection with nature compared to the male scientists, will be analyzed through an ecofeminist lens. Val Plumwood’s philosophy of dualism will serve as the primary framework for examining the opposing binaries in the play and decoding its ecofeminist message. From an interdisciplinary perspective, this study will analyze how patriarchal domination of women and nature manifests and its consequences within the fictional narrative set in a real geographical context. The aim of this research is to provide a conceptual and comprehensive understanding of ecofeminism while contributing to feminist and ecological literature through the analysis of a theatrical work.Ataerkil uygulamalardan olan ırkçılık, sınıf ayrımcılığı, sınırlandırma, baskı ve nesneleştirmenin yanında doğanın ve kadının sömürülmesi son yıllarda üzerinde daha çok konuşulan ve araştırılan bir alan olmuştur. Batı kültüründe doğa ve kadın tarihsel olarak kavramsallaştırılmış sonuç olarak da kadınla, doğayla, duyguyla, hayvanlarla ve bedenle ilişkilendirilen her şey değersizleştirilmiş, bunun yanında erkekle, akılla, insanla, kültürle ve mantıkla ilişkilendirilen her şey ise yüceltilmiştir. David Greig’in Outlying Islands isimli oyunu, 1939’da savaşın gölgesinde, İskoçya’nın uzak bir adasında, adanın biyolojik çeşitliliğini araştırmak üzere gönderilen iki genç bilim insanı ve adanın kullanım hakkı olan amca ile kadın karakter arasında geçen bir hikâyedir. Oyun bilimsel araştırma, insan-doğa ilişkileri, kadının özgürleşmesi ve ataerkil düşüncenin doğayı ve kadını kontrol etme arzusu bağlamında ekofeminist bir analiz için zengin bir zemin sunar. Issız bir adada geçen hikâyesiyle oyun doğa, insan ve modern dünyanın çatışmasını merkezine alır. Oyunda sert iklim ve çevre koşulları olay örgüsünün sürükleyici bir karakteri olarak karşımıza çıkmaktadır. Oyunda gözlerden uzak bir adanın hükümet tarafından deney olarak kullanılması, doğayı kullan-at bakış açısıyla bir meta olarak gören ataerkil düşünceye karşı çıkan ekofeminist yaklaşımın ilgi alanıdır. Bu çalışmada erkek bilim insanlarına kıyasla doğayla daha sezgisel ve somutlaşmış bir bağı temsil eden kadın karakter ekofeminist bir mercekle analiz edilecektir. Analiz için çalışmada Val Plumwood’un düalist felsefesi kullanılarak karşıt ikilikler ele alınacak ve oyunun ekofeminist mesajı çözümlenmeye çalışılacaktır. Disiplinler arası bir bakış açısıyla gerçek bir coğrafyada, kurgusal karakterler ve olay örgü-süyle, kadını ve doğayı tahakküm altına almaya çalışan ataerkil bakış ve sonuçları analiz edilecektir. Çalışmanın amacı kavramsal ve genel anlamda ekofeminizmi tanımak ve bir tiyatro oyununun analizi yoluyla feminist ve ekolojik yazına katkı sağlamaktır
Toplumsal Cinsiyet, Mekân ve Kadın Girişimciliği: İstanbul Kadıköy\u27de Bir Vaka Çalışması (2018-2023)
This study explores the evolving dynamics of women’s entrepreneurship in Kadıköy, Istanbul between 2018 and 2023, focusing on how structural inequalities, spatial context, and socio-economic crises shape women’s entrepreneurial trajectories. Based on two rounds of in-depth interviews with thirteen women entrepreneurs, the research highlights the persistent challenges posed by limited institutional support, gendered expectations, and economic volatility, particularly during the COVID-19 pandemic and the subsequent inflationary period. While entrepreneurship is often framed as a pathway to empowerment, the findings show that it simultaneously reproduces precarity through unpaid care responsibilities, gendered moral norms, and spatially contingent access to opportunities. Women’s strategies of resilience such as resource-sharing and adapting business models, reflect individual ingenuity, but also reveal the lack of systemic support for gender-equitable entrepreneurship. The study emphasizes the importance of intersectional and place-based approaches to understanding how gender, class, and space interact to shape entrepreneurial agency in neoliberal and patriarchal contexts.Bu çalışma, 2018 ile 2023 yılları arasında İstanbul’un Kadıköy ilçesinde kadın girişimciliğinin değişen dinamiklerini incelemekte; yapısal eşitsizliklerin, mekânsal bağlamın ve sosyo-ekonomik krizlerin kadınların girişimcilik rotalarını nasıl şekillendirdiğine odaklanmaktadır. On üç kadın girişimciyle yapılan iki tur derinlemesine görüşmeye dayanan araştırma, özellikle COVID-19 pandemisi ve onu izleyen enflasyon dönemi sırasında sınırlı kurumsal destek, toplumsal cinsiyet temelli beklentiler ve ekonomik dalgalanmaların yarattığı kalıcı zorlukları ortaya koymaktadır. Girişimcilik sıklıkla güçlenmeye giden bir yol olarak sunulsa da, bulgular bunun aynı zamanda karşılıksız bakım sorumlulukları, toplumsal cinsiyetle kurgulanmış ahlaki normlar ve mekâna bağlı fırsatlara erişim yoluyla kırılganlıkları yeniden ürettiğini göstermektedir. Kadınların dayanıklılık stratejileri, kaynak paylaşımı ve iş modellerini uyarlama gibi, bireysel yaratıcılıklarını yansıtsa da, toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı girişimciliğe yönelik sistemsel destek eksikliğini de gözler önüne sermektedir. Çalışma, neoliberal ve ataerkil bağlamlarda toplumsal cinsiyet, sınıf ve mekânın girişimcilik öznesini nasıl biçimlendirdiğini kavrayabilmek için kesişimsel ve mekâna dayalı yaklaşımların önemini vurgulamaktadır
Gilman, Charlotte Perkins, (2023). Erkeğin ve Kadının Dini Babalarımızın İnancı ve Annelerimizin İşi Üzerine Bir Çalışma
Güzellik ve Gençlik İdeallerinin Kadın Bedeni Üzerinden Yeniden İnşası: Kolajen Temalı Reklam Filmlerine Eleştirel Bir Bakış
It is argued that women’s representations in advertisements are constructed with a focus on the body and presented to consumers accordingly. In this context, the aim of this research is to reveal how beauty and youth ideals, constructed through collagen products, are framed in advertisements in accordance with gender ideology. Additionally, the study seeks to demonstrate that these advertisements also create a new inequality among women based on class differences. In thisregard, advertising is treated as a cultural concept, and the body is considered as a phenomenon shaped by social norms andgender ideologies. The study examines advertisements from four different collagen brands, with data collected through document analysis and analyzed using the descriptive research method. To further uncover the social and cultural contexts of these data, a semiotic analysis method was employed. The research found that these advertisements, which are constructed around the female body, reproduce gender inequality. Moreover, it was identified that not all women have equal access to these products, highlighting another form of inequality. The study is significant in demonstrating that the female images constructed in these advertisements reflect the existing representations of women in society and the media, and in making the class-based inequalities among women more visible.Reklamlarda kadın temsillerinin beden odaklı kurgulanarak tüketicilere sunulduğu düşünülmektedir. Bu bağlamda araştırmanın amacını, kolajen aracılığıyla inşa edilen güzellik ve gençlik ideallerinin toplumsal cinsiyet ideolojisine uygun olarak reklamlarda nasıl kurgulandığını ortaya koymak oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra çalışma, bu reklamların kadınlar arasında sınıfsal farklılıklara dayalı yeni bir eşitsizliğe de neden olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, reklam kültürel bir kavram, beden ise toplumsal normlar ve cinsiyet ideolojileri ile şekillenen bir olgu olarak ele alınmıştır. Dört farklı kolajen markasının reklamlarının incelendiği çalışmada veriler doküman analizi ile elde edilmiş ve betimsel araştırma yönteminegöre de analiz edilmiştir. Bu verilerin toplumsal ve kültürel bağlamlarını da ortaya koymak için göstergebilimsel çözümleme yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada kadın bedeni üzerinden kurgulanan bu reklamlarda, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yeniden üretildiği tespit edilmiştir. Ayrıca her kadının ürünlere ulaşma noktasında eşit şartlarda olamayacağı gerçeğinin başka bir eşitsizliği de ortaya çıkardığı bulgulanmıştır. Çalışmaya, ilgili reklamlarda kurgulanan kadın imgelerinin toplumda var olan ve medyada sunulan kadın temsillerinin birer yansıması olduğunu göstermesi ve bu reklamların kadınlar arasındaki sınıfsal farklılıklara dayalı eşitsizlikleri daha görünür kılması açısında da önem atfedilmektedir
Nuri Bilge Ceylan Sinemasında Toplumsal Cinsiyet: Kış Uykusu Üzerinden Nitel Bir İnceleme
Motion pictures, as objects of sociological inquiry, constitute a significant field of cultural production for examining the construction, reproduction, and representation of gender, primarily due to their capacity to reach broad audiences. In this con-text, the present study aims to explore the phenomenon of gender through an analysis of Nuri Bilge Ceylan\u27s film Winter Sleep. Employing document analysis—a qualitative research method—the study utilizes the Gender Phenomenon Analysis Form to systematically examine representations of gender roles about themes such as occupational choices, spatial positioning, daily life practices, and personality traits of the film\u27s characters. The findings indicate that female characters are predominantly portrayed as individuals excluded from decision making processes, with limited agency in both social and spatial contexts. In contrast, male characters are constructed around notions of power, authority, and intellectual superiority, occupying more central and dominant positions within the narrative. By addressing how gender perceptions are constructed and perpetuated through cinematic discourse, this study seeks to contribute to a deeper understanding of gender dynamics and foster critical awareness of gender representations in film.Sosyolojik çözümlemelere konu olabilecek sinema filmleri, sahip oldukları geniş kitlelere ulaşma potansiyeliyle toplumsal cinsiyetin inşası, yeniden üretimi ve temsili süreçlerinin incelenmesinde önemli bir kültürel üretim alanı olarak öne çıkmaktadır. Bu doğrultuda yürütülen bu araştırma, Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu adlı filmi üzerinden toplumsal cinsiyet olgusunu irdelemeyi amaçlamaktadır. Bu araştırmada, nitel araştırma yöntemlerinden biri olan doküman analizi kullanılmış; Toplumsal Cinsiyet Olgusu İnceleme Formu aracılığıyla filmdeki karakterlerin meslek tercihleri, mekânsal konumlanmaları, gündelik yaşam pratikleri ve kişilik özellikleri gibi temalar üzerinden toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin temsiller sistematik biçimde incelenmiştir. Filmde kadın karakterlerin karar alma mekanizmalarından büyük ölçüde dışlanan, toplumsal ve mekânsal hareket alanları kısıtlanmış bireyler olarak temsil edildiği; buna karşın erkek karekterlerin güç, otorite ve entelektüel üstünlük gibi nitelikler etrafında yapılandırılarak daha baskın ve merkezi rollerle konumlandırıldığı belirlenmiştir. Bu araştırma, toplumsal cinsiyet algısının sinema yoluyla nasıl inşa edildiğini ve yeniden üretildiğini tartışarak, toplumsal cinsiyet olgusuna dair farkındalık yaratmayı hedeflemektedir
Kadına Yönelik Şiddet Üzerine Bir Karşılaştırmalı Anayasa Yargısı İncelemesi
Combating violence against women stands as one of the most critical social objectives of the 21st century. The United Nations highlights this issue through various instruments, particularly the Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women (CEDAW). This study examines the treatment of violence against women as a violation of human rights by supranational judicial oversight mechanisms, with a focus on the framework of judicial dialogue. Supranational oversight mechanisms, when addressing cases of violence against women, interpret norms of a similar nature in a consistent manner byengaging in judicial dialogue with one another. Through this interaction, universal standards for monitoring and addressing such violations are developed. These standards, in turn, influence subsequent national and supranational legal frameworks. Key decisions such as the European Court of Human Rights’ Opuz v. Turkey, the Inter-American Court of Human Rights’ Cotton Field Decision, and the Inter-American Commission on Human Rights’ Lenahan Report underscore that violence against women constitutes a gender-based human rights violation and affirm the positive obligations of states in this context. This study demonstrates that the interactions and judicial dialogue established between supranational judicial bodies have a transformative impact on the protection of human rights globally.Kadına yönelik şiddetle mücadele, 21. yüzyılın en önemli toplumsal hedeflerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler, bu soruna özellikle Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Sözleşme (CEDAW) başta olmak üzere çeşitli araçlar yoluyla dikkat çekmektedir. Bu çalışma, kadına yönelik şiddetin insan hakları ihlali olarak ele alınmasını, ulusüstü yargısal denetim mekanizmaları bağlamında ve yargısal diyalog çerçevesinde incelemektedir. Kadına yönelik şiddet vakalarını değerlendirirken ulusüstü denetim mekanizmaları, benzer nitelikteki normları, yargısal diyalog yoluyla birbirleriyleuyumlu bir şekilde yorumlamaktadır. Bu etkileşim, bu tür ihlallerin denetim ve ele alınmasında dikkate alınması gereken evrensel standartların geliştirilmesini sağlamaktadır. Geliştirilen bu standartlar, daha sonra hem ulusal hem de ulusüstü yasal çerçeveleri etkilemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Opuz/Türkiye Kararı, Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’nin Cotton Field Kararı ve Amerikalılar Arası İnsan Hakları Komisyonu’nun Lenahan Raporu, kadına yönelik şiddetintoplumsal cinsiyete dayalı bir insan hakları ihlali olduğunu ve devletlerin bu bağlamdaki pozitif yükümlülüklerini vurgulamaktadır. Bu çalışma, ulusüstü yargısal organlar arasında geliştirilen etkileşimlerin, insan haklarının korunmasında dönüştürücü bir rol oynadığını amaçlı örnekleme yöntemi kullanarak ortaya koymaktadır
“Lohusa” Filmi Üzerinden Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Sinemaya Yansıması
Motherhood, childbirth, and caregiving are social phenomena shaped by the genderbased division of labor, determining, reproducing, and justifying many norms that define women\u27s position. From this perspective, this study aims to analyze the film "Lohusa," released in 2023, through topics related to gender. "Lohusa," a comedy watched by a total of 2,128,245 people in cinemas, can be defined as a woman\u27s film, but while it questions the naturalized roles of motherhood and caregiving on one hand, it also serves to naturalize and reproduce the position of motherhood on the other. In this sense, while cinema, as a product of the cultural industry, fulfills the function of approving the existing order, it can also bring to the agenda social issues and phenomena that are not often addressed in popular culture products. Therefore, cinema can be defined as an influential popular culture product with both justifying and transformative power. In the study, using the content analysis method, specific themes were identified from the film, and through these themes, the topics of motherhood, fatherhood, and caregiving within the framework of the genderbased division of labor were analyzed in detail. As a result, although the film "Lohusa" is significant for addressing a topic that has not been widely explored in Turkish cinema from a female perspective, it remains superficial in its approach and lacks depth in defining and addressing the topic as a social issue. Additionally, the film fails to break free from justifying and reproducing certain characteristics attributed to women and men related to gender roles.Annelik, doğum, bakım gibi sosyal olgular toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü temelinde biçimlenmiş olgular olarak kadının konumunu belirleyen, yeniden üreten ve meşrulaştıran birçok normu içinde barındırmaktadır. Buradan hareketle bu çalışma, 2023 yılında vizyona giren “Lohusa” filminin toplumsal cinsiyetle ilişkili olan bu konular üzerinden bir analizini yapmayı amaçlamaktadır. Sinemalarda toplamda 2.128.245 kişinin izlediği bir komedi filmi olan “Lohusa” filmi bir kadın filmi olarak tanımlanabilse de bir taraftan kadının doğal göreviymiş gibi meşrulaşan annelik ve bakımı sorgularken diğer taraftan da kadının annelik konumunu doğallaştırma ve yeniden üretme işlevi de görmektedir. Bu anlamda sinema bir kültür endüstrisi ürünü olarak var olan düzeni onaylama işlevini yerine getirirken bazen de popüler kültür ürünleri içinde çok fazla dile getirilmeyen olguları ve toplumsal sorunları da gündeme taşıyabilir. Bu yüzden sinemayı hem meşrulaştırıcı hem de dönüştürücü gücü olan etkili bir popüler kültür ürünü olarak tanımlamak mümkündür. Çalışmada, içerik analizi yöntemi kullanılarak film içinden belli temalar oluşturulmuş ve bu temalar üzerinden toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü çerçevesinde, annelik, babalık, bakım konularının filmde nasıl ele alındığı ayrıntılı biçimde analiz edilmiştir. Sonuç olarak “Lohusa” filmi Türkiye sinemasında daha önce çok fazla işlenmemiş bir konuyu kadın gözünden ele alması itibariyle önemli görülmekle birlikte konuyu ele alış biçimi açısından yüzeysel ve konuyu toplumsal bir sorun olarak tanımlayabilme ve ele alabilme açısından oldukça eksik kalmıştır. Ayrıca film, toplumsal cinsiyet rolleri ile ilgili kadın ve erkeğe yüklenen bazı özellikleri de doğallaştırması açısından düzeni meşrulaştırıcı ve yeniden üretici konumundan kurtulamamaktadır