Biruni University Institutional Repository
Not a member yet
2908 research outputs found
Sort by
Gen Bilgisi Destekli İlaç Tedavisinin Neresindeyiz?
Son yıllarda kardiyovasküler hastalık insidans ve prevalansında gözle görülür bir artış yaşanmaktadır¹²³⁴. Dünyada, bulaşıcı olmayan hastalıklara (BOH) bağlı ölümlerin %44’ü (17,9 milyon) kalp ve damar hastalıklarına, %22’si (9 milyon) kanserlere, % 9’u (3,8 milyon) astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalıklarını içeren kronik hava yolu hastalıklarına, % 4’ü (1,6 milyon) diyabete bağlıdır5. BOH’a bağlı ölümler, 2000 yılında 31 milyon iken, 2012 yılında 38 milyon olmuştur. Bu rakamın 2030 yılında 52 milyon olacağı tahmin edilmektedir6.
Türkiye’deki durum da farklı değildir. Ne yazık ki, iskemik kalp hastalığı, inme kaynaklı Engelliliğe Uyarlanmış Gün Kaybı (DALY)’na uğrayan hasta sayısı açısından, Türkiye’de en ön sıralarda yerini almaktadır
Bu noktada kullanılan ajanlar arasında bulunan aspirin: düşük dozlarda bir siklooksijenaz-1 (COX-1) inhibitörü olarak, insan trombositlerinde tromboksan A2’ye (TXA2) bağlı trombosit agregasyonunu inhibe eder. Ancak iskemik komplikasyonların önlenmesinde ikinci bir antitrombositer ajanın tedaviye eklenmesinin trombosit aktivasyonunun daha da baskılanması sonucu ileri bir fayda sağladığı gösterilmiştir 2,4,8,9 .
Bu bağlamda zamanla, çok sayıda antitrombositer ajan geliştirilmiştir. Bunların çoğu oral müstahzarlar olarak P2Y12 inhibitörleri şeklinde sınıflandırılırlar. Bu sınıf ilaçlar adenozin difosfatın (ADP) P2Y12 reseptörlerine bağlanmasını selektif olarak inhibe ederek, glikoprotein GPIIb/IIIa kompleks aracılı trombosit aktivasyonunu ve buna bağlı trombosit agregasyonunu engellerler. Bu ilaçların başında klopidogrel, tikagrelor ve prasugrel, silostazol ve dipiridamolden söz edilebilir.
Türkiye’de perkütan koroner girişim yapılan (stentli veya stentsiz) veya koroner arter bypass cerrahisi uygulanmış hastalar ile GİA veya minör iskemik inmede aspirin ile birlikte en sık kullanılan P2Y12 blokörü klopidogreldir (Şekil 2). İskemik olay başlangıcından 21 gün sonra genellikle bu ilaçla monoterapi olarak tedaviye devam edilmektedir.
Koroner artere stent takılan, akut korner sendrom tanısı ile hastaneye yatan miyokard enfaktüslü veya anstabil anginalı hastalar, kalp kapak protezi bulunan hastalar, koroner arter hastalığı, tıkayıcı periferik arter hastalığı veya serebral iskemik olay (iskemik inme) belgelenmiş hastalara: klopidogrel, gerek kısa süreli ve gerekse koşulların sağlanması durumunda, 12 ay süre ile reçete edilebilmekte ve gerektiğinde tekrarlanabilmektedir.
Klopidogrel bir ön ilaçtır. Karaciğerde aktif metabolitine biyotransforme olduğundan, ilk geçiş etkisi bu ön-ilacın etkili olabilmesi için olmazsa olmazdır. Karaciğerde bu ilacı aktif formuna dönüştüren enzim sitokrom (CYP) P450 P2C19’dur. Ancak klopidogrele yanıt büyük ölçüde tek nükleotid polimorfizminden (SNP) etkilenmektedir. SNP taşıyan hastalarda klopidogrelin etkisi ya ortadan kalkar, ya azalır ya da aşırı artarak kanamalara sebebiyet verebilecek boyutlarda ortaya çıkabilir 4.
Klopidogrel ve Tek Nükleotid Polimorfizmi (SNP)
Klopidogrelin etkisi, yukarıda da söz edildiği şekilde, kromozomal değişikliklerin olaya karıştığı karmaşık bir arka plana sahiptir. İnsanda ilaç metabolize edici enzimler yaygın bir şekilde onuncu kromozomda bulunmaktadır (10q24)10,11 . Bu ön ilacın metabolik yazgısı da CYP2C19 enzimini kodlayan gen olan kromozom 10q24’teki gen ekspresyonuna büyük ölçüde bağlıdır. Ancak bu gen CYP2C19 da ortak bir tek nükleotid polimorfizmine (SNP) sahip olup, düşük enzimatik aktiviteye sahip bir protein sentezine yol açar12 . Birkaç çalışma, CYP2C19’daki bu düşük aktiviteye neden olan genetik varyasyonun, klopidogrelin metabolik aktivasyonunun azalması, antitrombosit etkisinin azalması ve kardiyovasküler olay risklerinin (örn. stent trombozu v.b.) artması ile sonuçlanabileceğini göstermiştir 4,13 .
CYP2C19 SNP Prevalansı
CYP2C19 geni, kromozom 10’un (10q24) uzun kolunda ve ağırlıklı olarak karaciğerde ve daha az oranda ince bağırsakta eksprese edilen 490 amino asitlik bir proteini kodlamaktadır. En yaygın fonksiyonel olmayan allel olan CYP2C19*2, Avrupalılarda ve Afrikalılarda yaklaşık %15 ve Asyalılarda yaklaşık %30’luk bir alel frekansına sahiptir 13. CYP2C19*2 aleli (681G>A), proteinin erken sonlanmasına neden olan ve hatalı çalışan bir enzimi kodlar 13.
Türkiye’de bu hastaların neredeyse %’99 una karaciğerde metabolize olarak aktif hale geçen klopidogrel reçete edilmektedir (Şekil 2). Yani Asyalılarda yaklaşık %30’luk bir tahmini minör alel frekansına (MAF) sahip olan CYP2C19*2 aleli (681G>A)13 göz önüne alındığında tekrarlayan stent tromboz riskindeki artışa yol açabileceği büyük bir problem olarak karşımızda durmaktadır.
Türkiye’de klopidogrel, %94 oranında reçetelendirilmesine rağmen, CYP2C19*2 aleli (681G>A) taşıyan hastaların oranının yapılan çalışmalardan genellenerek oldukça yüksek olabileceği tahmin edilmektedir. Bu hastaların zayıf metabolize edici veya ultra-hızlı metabolize edici olabilecekleri düşünüldüğünde genotip belirlenmeden uygulanacak tedavinin istenen sonuçlar oluşturmayabileceği göz önüne alınmalıdır 12,4,13 .
Türkiye’de yaklaşık 3 milyon hastanın çoğu klopidogrel tedavisi altında
Tüm bu bilgileri özetlediğimizde Türkiye’de 3 milyona yakın hastanın neredeyse %’94 üne karaciğerde metabolize olarak aktifleşen klopidogrel reçetelendirilmektedir (Şekil 2). Asyalılarda yaklaşık %30’luk bir tahmini minör alel frekansına (MAF) sahip olan CYP2C19*2 aleli (681G>A)13 göz önüne alındığında tekrarlayıcı stent tromboz riski önemli bir problem olarak karşımıza çıkabilir. SNP analizleri yapılmadan uygulanacak tedavinin bazı riskleri beraberinde getirebileceği bilinmektedir. Ama tüm dünyada daha henüz gen verisi ile yönlendirilmiş bir tedavi algoritması yoktur. Bunun son derece elzem olduğu aşikardır. Bu testlere harcanacak para, tedavi maliyetlerinin fersah fersah altında olacak ve Türkiye’de mortalite nedenleri arasında birinci sırada yer alan iskemik kalp hastalıkları, inme v.b. kardiyovasküler olayların rasyonel tedavisine büyük katkı sağlayacaktır
The care process of newborns diagnosed with COVID-19 and the experiences of their mothers: A phenomenological study
ABSTRACT Objective: This study was conducted to determine care process of newborns diagnosed with COVID-19 and experiences of their mothers diagnosed with COVID-19. Methods: This phenomenological study was conducted with qualitative design in the III-level neonatal intensive care unit of a tertiary hospital. A semi-structured interview form was used during the interview. The interview was recorded on a tape recorder. Content analysis was used to analyze the data. Results: Appropriate nursing interventions were applied according to the symptoms of the newborns. Three main themes were determined as “Emotions and thoughts about her newborn and her loved ones”, “Thoughts about the health sector” and “Thoughts about the future”. Conclusion: The mothers had negative emotions and thoughts such as trauma, fear of loss, sadness, helplessness, longing, social isolation, stigma and positive emotions and thoughts such as attachment, social support and value. The mothers had positive thoughts about the health sector such as value, satisfaction and trust. The mothers had negative thoughts about the future such as worry and social isolation and positive thoughts such as hopeÖZ Amaç: Bu çalışma, COVID-19 tanılı yenidoğanların bakım sürecini ve COVID-19 tanılı annelerinin deneyimlerini belirlemek amacıyla yapıldı. Yöntem: Bu araştırma nitel tasarım olarak fenomenolojik tipte üçüncü basamak bir hastanenin III. düzey yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yapıldı. Görüşme sırasında yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanıldı. Görüşme ses kayıt cihazına kaydedildi. Verilerin analizinde içerik analizi kullanıldı. Bulgular: Yenidoğanın semptomlarına göre uygun hemşirelik girişimleri uygulandı. Annelerin “Yenidoğan ve sevdikleriyle ilgili duygu ve düşünceleri”, “Sağlık sektörü ile ilgili düşünceleri” ve “Gelecek ile ilgili düşünceleri” olmak üzere üç ana tema belirlendi. Sonuç: Annelerin travma, kayıp korkusu, üzüntü, çaresizlik, özlem, sosyal izolasyon ve damgalanma gibi olumsuz duygu ve düşünceleri ile bağlanma, sosyal destek ve değer gibi olumlu duygu ve düşüncelerinin olduğu görüldü. Annelerin sağlık sektörü hakkında değer, memnuniyet ve güven gibi olumlu düşünceleri vardı. Gelecekle ilgili ise annelerin, endişe ve sosyal izolasyon gibi olumsuz, umut gibi olumlu düşünceleri vardı
Molecular Biology and Genetic : Advanced Applications in Health and Biotechnology
Moleküler Biyoloji ve Genetik bilim alanında yeni teknolojiler, baş döndüren yeni gelişmeler, moleküler bakış açısını sağlık ve yaşam bilimlerinin merkezine oturtmuştur. Kitap bu alandaki temel bilgiler ile birlikte, güncel yaklaşımlar ve uygulama alanları hakkında da bilgi vermektedir. Moleküler biyoloji ve Genetik dünyasına giriş anahtarı olan DNA molekülünden başlayarak, hücrede meydana gelen moleküler süreçler genetik uygulamaların anlatımında her başlığın kendi içinde organize bir akış sağlaması hedeflenmiştir.
Kitap temel kavramlardan yeni nesil dizileme teknolojilerine, İnsan genom projesinden bireysel tıp uygulamalarına, omik yaklaşımlardan epigenetik mekanizmalara, yapay zekanın tıptaki uygulamalarına biyogüvenlik süreçlerinden kanser genetiğine kadar 29 başlıkta, ülkemizin değerli bilim insanlarının tecrübelerini ve literatürdeki son bilgileri sade bir dil ile okuyucuya sunmaktadır. Elbette ki bilgiye ulaşmanın bir tuş uzakta olduğu bir çağdayız. Ancak konunun uzmanları tarafından güvenilir bir süzgeçten geçirilerek metodolojik olarak derlenmiş böylesi bir içeriğin kıymetli olduğuna inanıyor ve kaynağa başvuran her okuyucu için pozitif katkı sunacaktır.
Bu eser, lisans ve lisans üstü öğrenciler, uzmanlar, klinisyen ve akademisyenler dahil olmak üzere Moleküler Biyoloji ve Genetik biliminin insan sağlığı üzerindeki uygulamalarına ilişkin bilgi arayan herkes için bir kaynak oluşturacaktır
Ascending aortic coarctation-an atypical location in a non-takayasu arteritis female patient
Coarctation of the aorta is a well-known congenital cardiovascular disorder that typically occurs within proximity to the ductus arteriosus. The ascending aorta, distal descending aorta, and abdominal aorta are segments which are prone to development of an atypical coarctation. The etiologies of atypical cases are usually associated with various types of vasculitis syndromes or underlying genetic disorders. In this report, we present a 24-year-old female patient with an ascending aortic coarctation which developed secondary to an atherosclerotic process
Investigation of the effectiveness of teaching imitation skills in children with ASD through a model presented in the digital environment
ÖZET Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), sosyal, iletişimsel ve bilişsel sorunlarla görülen ve yaşam boyu süren nörogelişimsel bir bozukluk olarak tanımlanmaktadır. OSB olan çocuklar genellikle göz temasından kaçınmakta, bebeklik döneminde isme tepki vermekte, yüz ifadelerini algılamakta ve taklit becerilerinde sınırlılıklar gösterebilmektedir. Taklit becerilerinin, bebeklik ve erken çocukluk döneminde yeni beceri ve kavramları öğrenme ve başkalarıyla sosyal-duygusal etkileşimde bulunma işlevi vardır. OSB olan çocuklar, tipik gelişim gösteren çocuklara göre taklit becerilerinde yaşadıkları sınırlılıklar nedeniyle becerileri öğrenmede ve bireylerle sosyal etkileşime girmekte ciddi gerilikler sergileyebilmektedir. Teknolojinin güncel olarak yaygınlaşmasıyla, OSB olan bireylerin eğitimleri konusunda yeni uygulamalar denenmektedir. Bu araştırmada dijital ortamda sunulan model aracılığıyla taklit becerilerinin öğretiminin OSB olan çocuklarda etkililiğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma, 2022 yılında Afyonkarahisar ilinde Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanısı olan, 3-6 yaş arasında 3 erkek çocuk ile yürütülmüştür. Araştırmada tek denekli araştırma desenlerinden katılımcılar arası çoklu başlama düzeyi modeli kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler sonucunda, dijital ortamda sunulan model aracılığıyla taklit becerilerinin öğretiminin 8-10 hafta sürede Otizm Spektrum Bozukluğu tanısı almış çocukların taklit becerilerini öğrenmeleri üzerinde etkili olduğu ve bu becerinin farklı kişilerde genellenebildiği tespit edilmiştir. Araştırma süreci sona erdiğinde yapılan izleme oturumlarında katılımcıların ikinci, dördüncü ve altıncı haftada kazanılan bu beceriyi sürdürebildiklerini görülmüştür. Uygulama sonrasında araştırmanın sosyal geçerlik verileri elde etmek amacıyla değerlendirilen ebeveyn görüşleri de yapılan uygulamanın etkili olduğu yönündedir.ABSTRACT Autism Spectrum Disorder (ASD) is defined as a lifelong neurodevelopmental disorder seen with social, communicative and cognitive problems. Children with ASD usually avoid eye contact, react to the name in infancy, perceive facial expressions and show limitations in their imitation skills. Imitation skills have the function of learning new skills and concepts in infancy and early childhood and interacting social emotional with others. Children with ASD may exhibit serious setbacks in learning skills and social interaction with individuals due to the limitations they experience in imitation skills compared to children with typical development. With the current spread of technology, new applications are being tried on the education of individuals with ASD. In this study, it was aimed to examine the effectiveness of teaching imitation skills in children with ASD through the model presented in the digital environment. The research was carried out with 3 boys between the ages of 3-6 who were diagnosed with Autism Spectrum Disorder (ASD) in Afyonkarahisar in 2022. In the study, multiple baseline model among participants, one of the single-subject research designs, was used. As a result of the data obtained from the research, it was determined that the teaching of imitation skills through the model presented in the digital environment has an effect on learning the imitation skills of children diagnosed with Autism Spectrum Disorder in 8-10 weeks and it has been detected that these skills can be generalized to different people. In the monitoring sessions held when the research process ended, it was seen that the participants were able to maintain this skill gained in the second, fourth and sixth weeks. Parental opinions evaluated in order to obtain social validity data of the research after the application are also that the application is effective
On solitary wave solutions for the extended nonlinear Schrodinger equation via the modified F-expansion method
Abstract
Because the importance of the optical wave propagation in fibers, we seek for the optical travelling wave solutions and effect of the third-order dispersion parameter for the extended nonlinear Schrodinger equation (NLSE) which is used to describe the femtosecond(fs) pulse propagation in optical fiber. We have used the modified F-expansion method because it is effective, sufficient and offers more solutions for this kind of problems. First, we obtain the nonlinear ordinary differential form (NODE) by using the wave transformation on the investigated extended nonlinear Schrodinger equation. Then, we propose the modified F-expansion method to get solution of the equation as the NODE form, and by calculating the balancing constant over the NODE form. By substituting the proposed solution function and its derivatives in the NODE form, we obtain an algebraic equation system over this NODE. With the solution of this system, we obtain the appropriate solution sets for the undefined parameters, and then, using the appropriate sets, the proposed solution function, the F-expansion solution functions, and the wave transform, together, we obtain the solution functions of the investigated problem. In order to contribute to the physical interpretation of the problem, 3D, 2D and contour graphs of the obtained solution functions were plotted and interpreted. The problem has not been examined by considering two different situations with the effect of third order dispersion parameter as in this study, before. In this respect, the results obtained in the study are new, and it is believed that they will contribute to the studies in this field
The effect of organizational agility on crisis management process and organizational resilience: Health sector example
ABSTRACT
This study aims to use a structural equation model to reveal the effect of organizational agility on
crisis management and organizational resilience in health organizations. The study was conducted with a sample of 1208 healthcare professionals working in different positions in public
health institutions in Istanbul, located in the Marmara region of Türkiye, using the correlational
research design, which is one of the quantitative research methods. Structural Equation Model
(SEM) estimation results revealed that organizational agility had a positive, significant effect on
crisis management (β = 0.592, p < 0.01) and organizational resilience (β = 0.643, p < 0.01).
Considering the coefficient values of organizational agility for the study sample, organizational
agility has a greater effect on organizational resilience than on crisis management. A positive, significant relationship was found at 55% (r = 0.550, p = 0.000) between organizational agility
and crisis management, at 56.6% (r = 0.566, p = 0.000) between organizational agility and organizational resilience, and at 67.1% (r = 0.671, p = 0.000) between crisis management and organizational resilience. The results of Sensitivity Analysis in Structural Equation Modeling
showed that there was a high sensitivity between organizational agility and crisis management
and a stronger correlation between organizational agility and resilience. The study concludes
with recommendations that are expected to contribute to the literature and improve organizational agility, organizational resilience, and the crisis management process in health organizations
Effect of reflexology on decreasing postoperative pain and anxiety after total abdominal hysterectomy
Surgical patients experience both postoperative pain and anxiety, as they try to cope with pain. Despite technological advances, pharmacological methods are inadequate for decreasing postoperative pain and anxiety. Reflexology has been implemented and considered effective in these areas in many countries. The aim of this study was to determine the effect of reflexology on decreasing postoperative pain and anxiety after a hysterectomy. The study was an intervention randomized study. The population of the investigation is all patients who had a hysterectomy between February 2012 and December 2014 in the Istanbul University Obstetrics and Gynecology service. The sample was 100 women chosen after a power analysis (minimum: 74) (experimental: 54, control: 46) within the population of the investigation who agreed to participate in the study. Using a table of random numbers, patients in the sample were divided into groups. Data was collected using the patient information and vital signs form, State-Trait Anxiety Inventory (STAI-I), Visual Analog Scale (VAS) Pain and Anxiety Scales, and BRIEF pain inventory. All women in the groups had similar sociodemographic, obstetric, and pain characteristics, past experience of illness, and characteristics related to their hysterectomy. All of the patients in the reflexology group stated that reflexology helped them feel better. The reflexology group compared with the control group had lower than the average VAS pain and VAS and STAI anxiety at all assessment times. Reflexology is effective in reducing anxiety and pain
P-075 Erişkin hastada intraoral bölgede langerhans hücreli histiyositoz: olgu sunumu
Langerhans hücreli histiyositoz (LHH), kemik iliği kaynaklı histiyositlerin aşırı proliferasyonuyla
karakterize hematolojik bir hastalıktır. Etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte inflamatuar,
bakteriyel, viral ve genetik faktörlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Yetişkinlerdeki insidansı
milyonda 1-2 vaka olarak bildirilmektedir. Klinik bulgularının çok çeşitli olması nedeniyle hastalığın
teşhisi zor olabilmektedir. Bu olgu sunumunda nadir görülen bu hastalığın ağız içinde görülen
lezyonları aracılığıyla teşhisi sunulmaktadır. Bilinen herhangi bir hastalığı ve ilaç kullanımı
bulunmayan 27 yaşındaki erkek hasta, yaklaşık 2 aydır damak bölgesinde şiddetli ağrı, dişlerde
mobilite, çiğnemede zorluk şikayetiyle kliniğimize başvurdu. İntraoral muayenede özellikle posterior
bölgelerde yoğun plak birikimi, şiddetli yumuşak doku kayıpları, dişlerde mobilite, sol maksiller
molarların palatinalinde ülseratif lezyonlar görüldü. Radyografik muayenede ise posterior bölgelerde
şiddetli kemik rezorpsiyonları gözlendi. Yapılan hemogram ve serolojik testler sonucunda anormal bir
bulguya rastlanmadı. Sol maksiller molar dişlerin palatinal bölgesinden insizyonel biyopsi alındı.
İmmunohistokimyasal incelemede histiyosit benzeri hücrelerde CD1a ile güçlü yaygın boyanma
görüldü ve LHH tanısı konuldu. Hasta hematolojiye yönlendirildi. Hematolog tarafından pozitron
emisyon tomografisi/ bilgisayarlı tomografi istendi ve primer lezyonun yayılımı saptanmadı.
Hematolog onayını takiben dental tedavilere sol mandibular bölgede posterior diş çekimleri ve cerrahi
doku eksizyonu ile başlandı. Çekilen dişler ile bağlantılı kemik içi lezyonların histopatolojik
incelemesi sonucu LHH tanısı tekrarlandı. Ardından diğer kadranlarda da tedaviler tamamlandı. Postoperatif takibe alınan hastanın şikayetlerinin azaldığı ve 4 aylık takip sürecinde yara iyileşmesinin
normal seyrettiği görüldü. LHH en sık kemik ve deri tutulumu göstermekle birlikte pek çok organ ve
sistemde de görülebilir. LHH'nin klinik semptomları genellikle organ işlev bozukluğunun ikincil
sonucu olarak görülmektedir. Oral bölgede hastalığa bağlı görülen semptomların çeşitli periodontal
hastalıklara veya malignitelere benzerliği nedeniyle ayırıcı tanısının yapılması oldukça önemlidir. Bu
vakada plak tutulumunun daha fazla olduğu posterior bölgelerde lezyonların ortaya çıkması, etiyolojide
bakteriyel yükün etkisinin olabileceği görüşünü desteklemektedir. Hastalığın ilk semptomlarının oral
bölgede ortaya çıkabilmesi de erken teşhiste diş hekimlerinin kritik bir rol oynadığını göstermektedir
The effect of professional belonging in midwives on their attitudes towards medical errors
Özet
Mesleki aidiyet, çalışan bireylerin mesleğine yönelik düşünce ve davranışlarının
belirlenmesinde iş verimini pozitif yönde etkileyen bir kavramdır. Bu araştırma, ebelerin
mesleki aidiyeti ve tıbbi hataları arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve
ilişki arayıcı tipte Ağustos 2022-Ocak 2023 tarihleri arasında kamu hastanelerinde
çalışan ve çalışmayı kabul eden 475 ebenin katılımı ile oluşturuldu. Katılımcılara
“Tanıtıcı Bilgi Formu”, “Ebelik Aidiyet Ölçeği” ve “Tıbbi Hatalarda Tutum Ölçeği”
uygulandı. Ebelerin yaş ortalaması, 27.58±5.49’dur. Ebelerin %70.4’ünün lisans
mezunu, %97.4’ünün lisans ve üzeri eğitimlerinin olduğu, %64.5’inin evli olduğu,
%93.6’sının çekirdek aile tipinde olduğu ve %24.4’ünün de gelirinin giderinden düşük
olduğu saptandı. Evli olan ebelerin eşlerinin; %35.5’inin lisans ve üzeri eğitimleri
olduğu ve %64.5’inin çalıştığı saptandı. Ebelerin aidiyet toplam, duygusal aidiyet,
mesleki rol ve sorumlulukları yerine getirme, mesleki gelişme ve olanakları
değerlendirme, meslekte görev ve yetki sınırı puanlarında, gebelik sayısı, düşük sayısı,
doğum sayısı ve yaşayan çocuk sayısına göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı
(p>0.05). Ebelerin, tıbbi hataya yaklaşım puanlarının; meslekten memnun olanların
puanları (x=3.70), meslekten memnun olmayanların puanlarından (x=3.86) istatistiksel
olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (t=-2.28; p=0.02<0.05; d=0.23; η2
=0.01). Sonuç
olarak ebelerin mesleki aidiyet düzeylerinin yüksek olduğu, duygusal aidiyet, mesleki
rol ve sorumlulukları yerine getirme, mesleki gelişme ve olanakları yerine getirme ve
mesleki aidiyet duygusunun anlamlı bir şekilde arttığı bulundu. Sonuçların ebelerin
mesleki aidiyet düzeyleri ve tıbbi hatalarla ilgili farkındalığı arttırmak amacıyla daha
fazla çalışma ile desteklenmesi önerilmektedir