79054 research outputs found
Sort by
Pandemi krizinden kaynaklanan dijital dönüşüm kapsamında gündeme gelen insan kaynakları (İK) ve bilgi teknolojileri (BT) pratiklerinin kalıcılaştırılması: Otomotiv sektöründe nitel bir araştırma
Son beş yılda ortaya çıkan pandemi krizi, hızlı, derin ve benzersiz etkileri olması
nedeniyle birçok açıdan dünyanın dikkatini çekmiştir. Pandemi krizinin olumsuz
etkileriyle başa çıkmak için değişime yanıt veren dijital teknolojilere ve çevik yapılara
olan ihtiyaç artmaktadır. Dijital dönüşüm ve dijital dönüşüme eşlik eden kültürel
dönüşüm pandemi sonrasında yeni normal olarak adlandırılmıştır. Teknolojik açıdan
başta yüksek hızlı sanal sunucular (bulut bilişim), büyük veri analitiği ve yapay zekâ
gibi dijital dönüşüm trendleri örgütsel öncelik haline gelmiştir. Örgüt kültürü açısından
değişime hızlı cevap veren dinamik yönetim biçimiyle (çevik/yalın, Scrum, Kanban)
otonom ekipler halinde örgütlenmenin avantajları örgütsel liderler tarafından
anlaşılmıştır. Dijital dönüşüm, (geleneksel olarak örgütün sadece bir destek fonksiyonu
olarak görülen) Bilgi Teknolojileri (BT) departmanını dijital dönüşümün etkileştiricisi
haline getirirken İnsan Kaynakları (İK) departmanını da insan kültür dönüşümünün
lideri haline getirmiştir. Değişime hızlı yanıt veren çapraz işlevli otonom ekipler için
örgütlenme yapılırken BT ve İK arasındaki çapraz fonksiyonlu iş birliği dönüşümü
hızlandırmak ve dönüşümün başarı oranını artırmak için önemli bir faktör haline
gelmiştir. Çünkü dünya çapında dijital dönüşüm girişimlerinin başarı oranı yalnızca
%10'dur. Dolayısıyla BT ve İK departmanları arasındaki çapraz fonksiyonlu iş birliği,
dijital dönüşüm sürecindeki zorluklarla baş etmek için adeta bir zorunluluk haline
gelmiştir. Başlıca dijital dönüşüm zorlukları sanılanın aksine teknolojik değil sosyal ve
kültürel nedenlerden dolayı ortaya çıkmaktadır. Yeni dijital dönüşüm normlarının eski
çalışma tarzıyla hızlı entegrasyonu sırasında ortaya çıkan örgütsel çatışmalardan ve
gerginliklerden kaynaklanmaktadır. BT ve İK ekiplerinin dijital dönüşümden
kaynaklanan örgütsel çatışmalarla ve gerginliklerle etkili bir şekilde baş edebilmesi için
öncelikle BT ve İK operasyonlarının dönüşümü sağlanmalıdır. Dijital dönüşüm
normlarının mevcut BT ve İK pratikleriyle entegrasyonu sırasında ortaya çıkan
çatışmaları hafifletmek için potansiyel bir çözüm, yeni normların kuramsal bir
yaklaşımla normalleşmelerini sağlamaktır. Bunun için Normalleşme Süreci
Kuram’ından (NSK) yararlanılmıştır. NSK kullanılarak, BT ve İK uygulamalarını
etkileyen değişikliklerin rutin iş süreçlerine uygulanmasını, yerleştirilmesini,
entegrasyonunu ve sürdürülmesini sağlayan kolaylaştırıcılar belirlenebilmiştir. Bu
tezde, pandeminin yarattığı olağanüstü dönemde ortaya çıkan çalışma ilişkileri, çalışma
ve yönetim biçimleriyle başa çıkmak için gerçekleştirilen dijital dönüşümün BT ve İK uygulamaları üzerindeki normalleşme ve sürdürülebilirlik yönündeki etkileri
tartışılmıştır. Bu görüşün nedeni, çoğu insanın pandemi sırasında ortaya çıkan tüm yeni
çalışma biçimlerini pandemi döneminin bir parçası olarak görmesi ve pandemi sona
erdiğinde eski çalışma düzeninin tekrar geri döneceği gerçeğinde yatmaktadır. Bu
nedenle, bu çalışmanın çıkış noktasının, bu pandemi döneminde ortaya çıkan
çalışma/yönetim biçimlerinin pandemi sonrası döneme taşınabileceği ve ortaya çıkan
"yeni normalin" normalleştirilebileceği savı olduğudur. Araştırmanın amacı
pandemideki hızlandırılmış dijital dönüşüm nedeniyle BT ve İK pratiklerini etkileyen
değişikliklerin rutin iş süreçlerine uygulanmasını, yerleştirilmesini, entegre edilmesini
ve sürdürülmesini kolaylaştıran faktörleri Normalleşme Süreci Kuramı’nın (NSK)
yapılarıyla tespit etmektir. Araştırma yöntemi olarak doküman analizi ve nitel çoklu
vaka çalışması yapılmıştır. Veri analizi kapsamında ilk aşamada, doküman analizi
kapsamında araştırma konusu ile ilgili güvenilir dokümanlar seçilerek içerik analizi
uygulanmıştır. İkinci aşamada, araştırmacının not defterine kaydettiği tüm verilere
içerik analizi yapılmıştır. Araştırmanın süreç ve işlemleri detaylı olarak yazılmıştır.
NSK merceğinden temaların ve alt temaların ortaya çıkarılmasında, araştırmacı tüm
verileri incelemiş ve kod defteri oluşturarak ortak temalara ve alt-temalara karar
vermiştir. Elde edilen bulgulardan dönüşen BT ve İK pratiklerinin normalleşmesini ve
sürdürülmesini kolaylaştıran temel faktörler arasında; yönetimin değişimlerle ilgili
gerekçeleri çalışanlara net bir şekilde iletmesi, çalışanların dönüşen rollerin net bir
şekilde tanımlanması, dönüşen pratikleri uygulamak için bilgi ve beceri eksikliklerinin
giderilmesi ve uygulanan pratiklerin çalışanlar tarafından yeniden yapılandırma
amacıyla değerlendirilmesi gibi çabaların normalleşmeyi kolaylaştırdığı görülmüştür.
Diğer yandan, dönüşen BT ve İK pratiklerinin normalleşmesini ve sürdürülmesini
zorlaştıran temel faktörlerden bazıları dönüşen pratiklerin dönüşüm nedenlerinin ve
amaçlarının çalışanlar ve yöneticiler tarafından farklı algılanması, özellikle İK
çalışanlarının dönüşen İK pratiklerinin meşruiyetini sorgulamasıdır. BT çalışanları
açısından ise dönüşen BT pratiklerinin gerektirdiği etkili iletişim ve iş birliği kültürünün
oluşturulduğuna dair güçlü bir kanıta ulaşılamamıştır
The impact of climate change on precipitation intensity and energy flow, and the evaluation of soil erosion at the national scale in Türkiye
Küresel ısınma ve baraberinde yaşanan iklim değişikliğinin küresel su döngüsü ve yerel yağış eğilimlerini de etkilemesi, olağan dışı iklim olaylarının daha da yoğunlaşması ve daha fazla sel ve kuraklığa yol açması muhtemeldir. Buna bağlı olarak su kaynaklı toprak erozyonunun ana itici gücü olan yağış şiddetinin artması beraberinde toprak kaybını da artıracaktır. Artan toprak kaybı ise küresel ölçekte ikinci büyük karbon deposu olan arazilerin, iklim değişikliği ile mücadeledeki rolünü zayıflatacaktır. İklim değişikliği nedeniyle bölgeler arasında oluşacak yağış miktarı ve yoğunluğundaki olası artış da su erozyonunun daha şiddetli ve hızlı bir şekilde gerçekleşmesine neden olacaktır. Bu doğrultuda çalışmanın amacı küresel iklim değişikliğinin bir sonucu olarak yağış şiddeti ve enerji akışı üzerindeki etkilerinin erozyon açısından Türkiye ölçeğinde değerlendirilmesidir. Araştırmanın özgün yönü, yağış erozivitesinin değişkenliğini ve iklim değişikliğinin enerji üzerindeki etkilerini incelemektir. Aylık ve yıllık yağış verileri analiz edilerek, yağışın aşındırma gücünde ileriye dönük zamansal ve mekânsal değişiklikler öngörülmeye çalışılmıştır. Elde edilen bulguların, arazi yönetimi uygulamalarına, toprak koruma stratejilerine ve iklim değişikliği ile mücadele politikalarına önemli katkılar sağlaması beklenmektedir. Bu bağlamda, panel veri analizi ile yapılan değerlendirmeler sonucunda, Doğu, Güneydoğu ve İç Anadolu Bölgeleri ile Karadeniz Bölgesinde yağışın aşındırma gücünde yakın gelecekte (2025-2049) ortalama %36 oranında artış öngörülürken, orta gelecekte (2050-2074) bu oran %10 ve uzak gelecekte (2075-2099) ise %11 olarak belirlenmiştir. Rastgele orman algoritması ile yapılan değerlendirmelere göre ise Akdeniz, Ege ve Karadeniz Bölgelerinde ortalama olarak yağışın aşındırma gücünde yakın gelecekte (2025-2049) %60 oranında artış öngörülürken, orta gelecekte (2050-2074) bu oran %76 ve uzak gelecekte (2075-2099) ise %80 olarak belirlenmiştir. İklim değişkenleri değiştikçe yağışa bağlı erozyonun değişmesi beraberinde toprak koruma politikalarının da güncellenmesini gerektirmektedir. Bu bakımdan ileri aşamada karar süreçleri açısından, iklimsel farklıları kapsayacak şekilde mikro-klimatik etkileri gözeten yerel modelleme çalışmalarıyla Türkiye'nin farklı bölgelerine özgü öngörülerin yapılması önerilmektedir
Küreselleşen dünyada televizyon haberlerinde dezenformasyon
Neredeyse insanlık tarihiyle oluşan ve süregelen iletişim, zamanla teknolojik bir takım ilerlemelerle birlikte geniş bir kapsama kavuşmuş, kitle iletişimine dönüşmüştür, farklı ve daha kapsamlı bir hal almıştır. Toplumların bu bakımdan hem siyasi, bunun yanında kültürel ve hem de ekonomik dinamiklerinin şekillenmesini, biçim değiştirmesini, dönüşüp değişmesini ve gelişmesini sağlayan medya da aslında demokratik birtakım ülkelerde değerli ve önemli bir güç, yeni bir kuvvet halini almıştır
Similes and metaphors in seasonal poems
"Mevsim Konulu Şiirlerde Teşbih ve Mecazlar", XIII-XX. yüzyıllar arasında yaşamış şairlerinin şiirlerinin incelenmesiyle oluşturulmuş bir çalışmadır. Çalışma, "Giriş" ile "Mevsim Konulu Şiirler", "Teşbihler" ve "Mecazlar" olmak üzere üç bölüm ve "Sonuç"tan oluşmaktadır. Tezin "Giriş" başlığı altında araştırmanın konusu, amacı, önemi ve yönteminden bahsedilmiş; teşbih ve mecazların belâgat içerisindeki yeri ve önemine değinilerek anlatılan teorik bilgiler, mevsim konulu şiirlerden alınan beyitlerle örneklendirilmiştir. "Mevsim Konulu Şiirler" başlıklı birinci bölümde incelenen şiirlerden hareketle bahâriyye, şitâ'iyye, hazâniyye ve temmûziyyelerin özelliklerine değinilmiştir. Tezin "Teşbihler" başlıklı ikinci bölümü ve "Mecazlar" başlıklı üçüncü bölümü, çalışmamızın inceleme kısımlarını oluşturmaktadır. Bu bölümlerde mevsim konulu şiirler, "Giriş" başlığı altında ele alınan teşbih, istiâre, mecaz-ı mürsel ve kinâye bahisleri doğrultusunda tasnif edilmiştir. "Sonuç" başlığı altında mevsim konulu şiirlerin yüzyıllara, şairlere ve nazım biçimlerine göre dağılımı hakkında bilgi verilmiştir. Bu şiirlerde, teşbih ve mecazların nasıl kullanıldığı ve hangi kavramlar etrafında yoğunlaştığı ortaya konulmaya çalışılmıştır."Similes and Metaphors in Seasonal Poems" is a study created by analyzing the poems of poets who lived between 13th-20th centuries. The study consists of "Introduction" and three parts: "Seasonal Themed Poems", "Similes" and "Metaphors" and "Conclusion". Under the title "Introduction" of the thesis, the subject, purpose, importance and method of the research are mentioned; theoretical information is explained by referring the place and importance of similes and metaphors in rhetoric and is exemplified with couplets taken from poems about the season. In the first section titled "Seasonal Themed Poems", the characteristics of bahâriyye, şitâ'iyye, hazâniyye and temmûziyye are mentioned based on the poems analyzed. The second part of the thesis titled "Similes" and the third part titled "Metaphors" constitute the analysis parts of our study. In these sections, seasonal themed poems are classified in line with simile, metaphor, metonymy, and allegory which are discussed under the title of "Introduction". Under the title "Conclusion", is informed about the distribution of season-themed poems according to centuries, poets and verse forms. In these poems, it has been tried to reveal how metaphors and similes are used and around which concepts they are focused on
Amerikan dış politikasında “ötekinin” çevrelenmesi: askeri endüstriyel kompleksin rolü (1945-2020)
Soğuk Savaş sona erdiğinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) karşı uyguladığı çevreleme politikasının da biteceği düşünülüyordu. Oysaki ABD, Soğuk Savaş’tan sonra da çevreleme politikasını devam ettirdi. Bu, çevrelemenin yalnızca Soğuk Savaş'a özgü bir kavram/politika olmadığını ortaya koymaktadır. Çevreleme politikasının mimarı olarak görülen George F. Kennan dahi çevrelemenin 1946 yılında yeni bir kavram olmadığını, yeni olanın çevrelemenin SSCB ve ABD-SSCB ilişkilerinde kullanımı olduğunu dile getirmiştir
The use of mobile phones in the integration process of immigrant women: Case study of Uyghur women living in Türkiye
Bu çalışma, Türkiye'de yaşayan göçmen Uygur kadınlarının bütünleşme süreçlerinde cep telefonu kullanımının oynadığı rolü incelemektedir. Bütünleşme kavramı, göçmenlerin ev sahibi toplumla sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi alanlarda etkileşime girerek topluma katılım süreçlerini ifade etmektedir. Dijitalleşmenin giderek artan etkisi, göçmenlerin entegrasyon deneyimlerini de dönüştürmekte ve yeni fırsatlar sunmaktadır. Bu bağlamda, cep telefonları göçmen kadınlar için sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda sosyal bağlarını güçlendiren, ekonomik fırsatlar yaratan ve kültürel uyumlarını destekleyen bir araç haline gelmiştir. Araştırma kapsamında, nitel yöntem benimsenmiş ve yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla Uygur göçmen kadınların deneyimleri analiz edilmiştir. Görüşmeler, cep telefonlarının dil öğrenimi, ekonomik faaliyetlere katılım, sosyal ağların oluşturulması, dijital aktivizm, sosyal destek mekanizmalarına erişim ve psikolojik dayanışma gibi alanlarda nasıl kullanıldığını ortaya koymuştur. Bulgular, cep telefonlarının göçmen kadınların topluma daha hızlı uyum sağlamalarına yardımcı olduğunu, dijital platformlar aracılığıyla sanal toplulukların oluşması, göçmen kadınların psikolojik destek ve dayanışma ağlarına erişimini artırmaktadır. Bununla birlikte, bu teknolojik araçların etnik grup içinde kalmayı teşvik ederek sosyal ayrışmaya da yol açabileceği belirlenmiştir. Sonuç olarak, dijital teknolojiler ve mobil iletişim araçları, göçmen kadınların bütünleşme süreçlerini hem kolaylaştırıcı hem de karmaşık hale getiren çift yönlü bir etkiye sahiptir. Eğitim ve iş dünyasında dijital platformların sunduğu fırsatların artırılması, göçmen kadınların sosyal katılımını teşvik edebilir. Ayrıca, psikolojik destek sunan dijital girişimlerin güçlendirilmesi, göçmen kadınların topluma uyum süreçlerinde önemli bir rol oynayabilir. Çalışma, dijital teknolojilerin entegrasyon politikalarında nasıl daha etkin bir şekilde kullanılabileceğine dair öneriler sunarak, göçmen kadınların sosyal, kültürel ve ekonomik katılımını desteklemeyi amaçlamaktadır
Commercial partnerships in the old Assyrian period
Anadolu eski çağlardan beri insanoğlu tarafından mesken edilmiş, kültürel
açıdan zengin bir coğrafyadır. Anadolu’nun eski yerleşim yerlerinden Kültepe,
Acemhöyük ve Alacahöyük merkezlerinden ortaya çıkarılan Erken Tunç Çağı’nın son
dönemlerine tarihlenen arkeolojik malzemeler, Eski Asur Devleti’nin Anadolu
krallıkları ile kurduğu ilişkiler hakkında bizlere fikir vermektedir. Bu karşılıklı ilişkiler
sonucunda, çivi yazısı Anadolu’ya ulaştıysa da çivi yazısının Anadolu yerlileri
tarafından kullanılması uzun zaman almıştır. Anadolu’da yazının kullanımı Orta Tunç
Çağı’nda başlamaktadır (çivi yazısının icadından yaklaşık 1200 yıl sonra). İlk yazılı
kaynaklar, Kültepe kazıları sonucunda bulunmuştur. Bu belgeler, yaklaşık MÖ 1975
1723 yıllarına tarihlenir ve bu dönem “Asur Ticaret Kolonileri Dönemi” olarak
isimlendirilmektedir
The linguistic process in learning Hindi
Kültürel çeşitliliğiyle tanınan Hindistan, dil çeşitliliğiyle de birlikte bugün karşımıza birçok çalışma alanını sunmaktadır. Bu bağlamda Hindistan'da en çok konuşulan dil olan yüz milyonlarca konuşucuya sahip Hindīnin birçok alanda çalışılmaya ve araştırılmaya uygun bir dil olduğunu söylemek mümkündür. Hint-Avrupa dil ailesine ait olan Hindī dili, Sanskrit diline dayanan dilsel yapısını korumakla birlikte Farsça, Arapça, Türkçe ve İngilizce gibi birçok dille etkileşime girerek yüzyıllar içerisinde şekillenmiştir ve bugün farklı ülkelerden birçok insan, farklı amaçlar doğrultusunda Hindī dilini öğrenmektedir. Bilindiği üzere her konuşucu, hedef dilini öğrenirken anadiline bağlı olarak farklı bir dil öğrenim sürecinden geçmektedir. Bu çalışmadaysa Türkçe konuşucularının Hindī öğreniminde nasıl bir dilbilimsel süreçten geçtikleri incelenmiştir. Hindī ve Türkçe arasındaki alfabetik, fonetik, sözcüksel, semantik, sözdizimsel ve biçimbilimsel gibi birçok benzerlikler ve farklılıklar bu tezde araştırılarak iki dil arasındaki dilsel ilişki ortaya konulmuştur. Hindī dilinin yabancı dil olarak öğreniminde hangi konuların hangi sırayla izlenebileceğinden, ne tür tekniklerin faydalı olabileceğinden ve hangi kaynaklardan yararlanılabileceğinden de bahsedilmiştir. Öte yandan Devanāgarī yazı sistemine dair transliterasyon sorunu ele alınmıştır ve farklı tipte transliterasyonların neye hizmet ettiklerine ve nasıl yararlı kullanılabileceğine dair bilgiler sunulmuştur. Türkçe ve Hindī konuşucularının el yazmaları karşılaştırılmış ve Devanāgarī yazı sistemi uluslararası fonetik alfabeyle (IPA) bazı bölümlerde gösterilmiştir. Ayrıca, çalışma içerisinde diğer Hint dillerinden verilen örneklerle birlikte Kuzey Hint dilleri ve Hindī arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmek de mümkün hale gelmiştir
Psikopatolojiye giden yolda benlik kurgularının ve duygu düzenleme stratejilerinin rolü
Psikopatoloji, bireylerin yaşam kalitesini ve ruh sağlığını derinden etkileyen çok boyutlu bir olgu olarak hem bireysel hem de toplumsal seviyede yoğun bir araştırma konusu olmuştur. Bu kapsamda, benlik kurguları, bilişsel duygu düzenleme becerileri ve kişilerarası duygu düzenleme becerileri, psikopatolojinin önemli yordayıcılarıdır. Bu üç bileşen, bireyin kendisi ve sosyal çevresiyle olan etkileşimlerinde önemli bir rol oynar ve ruh sağlığını anlamak için kritik bilgiler sunar. Benlik kurguları, bireylerin kendilerini ve sosyal çevrelerini nasıl algıladıklarını ve bu algıların ruh sağlığına yaptığı etkileri tanımlar. Dengeli Bütünleşme ve Ayrışma Modeli (Balanced Integration and Differentiation Model, BID Model), özerklik ve ilişkililik boyutlarını bir arada ele alarak bireylerin psikolojik dayanıklılığına önemli bir perspektif sunar (İmamoğlu, 1998). Bununla birlikte, bu modelin psikopatoloji ile ilişkisi hakkında sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır
Factors affecting life satisfaction and migration tendency of young farmers for sustainable production in agriculture: TRA2 VE TR61 regions research
Bu çalışmada TRA2 ve TR61 bölgelerinde genç çiftçilerin yaşam memnuniyeti ve göç etme eğilimini etkileyen faktörler incelenmiştir. Bu çalışmayla genç çiftçilerin yaşam koşulları ile yaşam memnuniyeti ilişkisinin incelenmesi, iş doyumu ve yaşam memnuniyeti ilişkisinin incelenmesi, kırsal alan algısının ve göç etme eğilimlerinin incelenmesi, çiftçiliği sürdürme tercihlerini etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve karşılaştıkları dezavantajların incelenmesi amaçlanmıştır. Sosyoekonomik gelişmişlik endeksine göre en gelişmiş ve en az gelişmiş alt bölgeler olan TR61 ve TRA2 bölgelerinden tarımsal nüfus ve tarımsal üretim potansiyeli dikkate alınarak bölgeyi temsil gücü kuvvetli olan Antalya ve Iğdır illeri Gayeli Örnekleme Yöntemi ile seçilmiştir. Çalışma kapsamında tabakalı örnekleme yoluyla hesaplanan Antalya'da 142, Iğdır'da 130 genç çiftçiyle yüz yüze yapılan anketlerle veriler toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, faktör analizi ve ki-kare bağımsızlık testlerinden yararlanılmıştır. Bulgulara göre yapılan iş karşılığında takdir edilme ve yapılan iş karşılığında alınan ücret düşük iş doyumuna, çiftçiliğin daima meşgul etmesi ve işini yaparken kendi yöntemlerini kullanabilme ise yüksek iş doyumuna yol açmaktadır. Kırsal yaşam tarzının istek ve beklentilerle uyuşması ile çiftçiliğin bireye uygunluğu yaşam memnuniyetini etkileyen önemli değişkenlerdir. Bulgular Iğdır'daki çiftçilerde göç etme isteğinin Antalya'ya göre 1,7 kat daha fazla olduğunu, özellikle 34 yaş ve altındaki gençler arasında eğitim olanaklarından ve sosyal olanaklardan, çiftçilikten ve çiftçiliğin sağladığı olanaklardan, köyde yaşamaktan memnun olmayan, güvende hissetmeyen, çiftçiliği severek ve isteyerek yapmayan ve kırsal yaşamın istek ve beklentilerine uymadığını belirten gençlerin göç etme isteği fazla olduğunu göstermektedir. Kırsal göçün negatif etkilerini önlemeye yönelik oluşturulacak politikalarda, bölgeler arası farklılıkları dikkate alan, merkezi bir yaklaşım yerine gençleri sürece dahil eden bir yaklaşım önerilmektedir.In this study, the factors influencing the life satisfaction and migration tendencies of young farmers in the TRA2 and TR61 regions were examined. The objectives of this research include investigating the relationship between the living conditions of young farmers and their life satisfaction, exploring the relationship between job satisfaction and life satisfaction, examining perceptions of rural areas and migration tendencies, identifying factors influencing the preference to continue farming, and analyzing the disadvantages faced by young farmers. Considering the agricultural population and production potential, the provinces of Antalya and Iğdır, which strongly represent their regions, were selected through Purposive Sampling from the TR61 and TRA2 regions, the most and least developed subregions according to the socioeconomic development index. Data were collected through face-to-face surveys with 142 young farmers in Antalya and 130 in Iğdır, calculated via Stratified Sampling. Descriptive statistics, factor analysis, and chi-square independence tests were employed in data analysis. According to the findings, low job satisfaction is associated with the lack of appreciation and low wages for the work done, whereas high job satisfaction is linked to being constantly engaged of farming and being able to use one's own methods in their work. The compatibility of the rural lifestyle with desires and expectations, and the suitability of farming to the individual, are significant variables affecting life satisfaction. The research findings indicate that the desire to migrate among farmers in Iğdır is 1.7 times higher compared to those in Antalya. This is particularly true among young people aged 34 and under who are dissatisfied with educational and social opportunities, farming and its benefits, living in the village, who do not feel safe, do not enjoy farming, and who find that rural life does not meet their desires and expectations. In policies designed to mitigate the negative impacts of rural migration, an approach that incorporates young people into the process, rather than a centralized strategy, and takes into account regional differences is recommended