79054 research outputs found
Sort by
The concept of the political, structure of political unity and forms of enmity: A Schmittian reading of Türkiye (1973-1980)
1970'li yıllar, Türkiye siyasi tarihinde en çalkantılı dönemlerden biridir. Bu dönemde 12 Mart sürecinden çıkışla birlikte sivil siyaset, CHP-MSP Hükümeti ile tekrar başlamıştır. CHP-MSP Hükümeti döneminde 1974 Genel Af Kanunu ve Kıbrıs Barış Harekâtı gibi önemli iki hadise gerçekleşmiştir. 1975'ten itibaren ise Milliyetçi Cephe iktidarları döneminden başlayarak 12 Eylül darbesi ile sonlanan süreçte özellikle aşırı politizasyon ve ideolojik kitlelerin militan mücadeleleri döneme damga vurmuştur. 1970'lerin ortalarından itibaren görülebilecek diğer baskın tema ise devletin egemenlik ve karar kapasitesindeki fragmantasyondur. Tüm bu olgular, dönemi Carl Schmitt'in kavram seti çerçevesinden analiz edilebilir bir araştırma nesnesi kılmaktadır. Bu dönemi basit bir kronolojik tarihsel anlatı biçiminde değil de Schmittyen kavramsal okuma ekseninde anlamaya çalışmak hem tarihsel olgulara yeni bir yorum getirmeyi hem de dönemin dinamiklerini kavramayı güçlendirecek bir düşünsel şablon çıkarmayı mümkün kılar. Bu bakımdan Türkiye'nin 1973-1980 arası dönemini incelerken Schmitt'e ait "siyasal olan" kavrayışı çerçevesinde dost-düşman karşıtlığının kategorik unsurları olan üç adet düşmanlık formu, siyasal birlik/devlet ile içsel ilişkisi dâhilinde analize tabi tutulmuştur. Schmitt'in "iç düşman" adını verdiği, bir halkın kamusal düşmanını ifade eden ve yer yer egemen hukuk aracılığıyla hukuksal haklardan tecrit etme biçiminde işleyen iç düşmanlık, 1974 Genel Affı çerçevesinde TCK'nın 141.-142. maddeleri üzerinden yürütülen hukuki izolasyon bağlamında analiz edilmiştir. Komünist mahkûmları Genel Af'tan mahrum etme ve hukuk yoluyla izole etme, Schmitt'in iç düşman formuna denk düşer mi sorusu sorguya açılmıştır. Yine bu dönemde Schmitt'in siyasal birlik adını verdiği devletin karar kapasitesi sorgulanmıştır. Devam eden süreçte Kıbrıs çıkarması, bu kez "dış düşman" çerçevesinde sorguya açılmıştır. Schmitt'in geleneksel düşman adını da verdiği dış düşman formunda siyasal birliğin karar kapasitesi incelenmiş ve "siyasal olan"ın izi sürülmüştür. Son olarak CHP-MSP Hükümeti'nin dağılmasından, MC Hükümetlerinin uzun süre iktidarda olduğu 1980 yılına kadar uzanan süreç, toplumsal grupların "ahlaki kötü" metaforları çerçevesinde Schmitt'in "mutlak düşman" adını verdiği düşmanlık formu ile ilişkilendirilmiştir. Mutlak düşmana dair imge ve metaforlar dönemin sosyokültürel araçları, basın-yayın üzerinden incelemeye tabi tutulmuştur. Mutlak düşmanlık, Schmitt'in haklı savaş adını verdiği iç savaşa sebep olan bir düşmanlık formudur. Türkiye'nin 1980'e doğru ilerleyen döneminde mutlak düşmanlık, toplumsal grupların şiddet sarmalına girerek bir iç savaş atmosferi yaratmalarına neden olacaktır. Yoğun ahlaki ve normatif kategorilerle doldurulmuş mutlak düşmanlık kapsamında topumsal gruplar arasındaki iç savaş hali, 1980'e doğru siyasal birliğin egemenlik ve karar kapasitesini yıkıma uğratmıştır. Aynı zamanda mutlak düşman kategorisinin incelenmesi, dönemin Türk sağının ve Türk solunun 'öteki' kurgularındaki benzerliği göstermesi bakımından dönemin bir zihniyet haritasını çıkarmayı da mümkün kılmaktadır
Can artificial intelligence produce art? A political investigation
İçinde bulunduğumuz çağ yapay zekanın gündelik hayatta açık erişime sunulması ile pek çok farklı disiplin içerisinde yapay zeka kullanımına rastladığımız bir çağdır. Bu disiplinlerden birinin estetik olması sonucunda yapay zeka sanat üretme iddiasını da ileri sürer. İddia, sanatın salt biçimsel olduğu düşünülerek bu üretimlere bakıldığında haklıymış gibi görünse de, sanat ve estetik tarihi perspektifinden bakıldığında bu kavramlarının tarih içerisinde katettiği yolun ve estetik ile politika arasındaki ilişkilerin gözardı edilmesine sebep oluyor görünmektedir. Bu tezde amacımız sanat ve estetik kavramlarının tarih içerisinde yaşadığı dönüşümlerle estetik ve politika arasındaki bağları aktararak yapay zeka üretimlerinin sanat olma iddiasının politik alanda ne ifade ediyor olduğunu göstermektir. Bu sebeple ilk olarak sanat tarihi anlatısı içerisinde sanat kavramının izini sürerek kavramın tarih boyunca kimi zaman sadece işlevsel ürünler üretmek, kimi zaman işlevden azade, biçimsel olarak güzele ulaşmak kimi zamansa bunların ötesinde bir imgeler aleminin yolunu açarak görme biçimini değiştirmek olduğunu, bu kırılımların hangi durumlar sonucunda yaşandığını göstereceğiz. Ardından estetik kuramlara geçerek ilk olarak Kant'ın bu dönemde yargı yetisi ile biçimsel olanda beğeni yargısıyla ifade ettiği güzel deneyimini, bunu yaparken sensus communis kavramına nasıl ulaştığını ve güzelden bahsederken sensus communisten vazgeçilmesinin mümkün olmadığını aktaracağız. Arendt'in buradan politik felsefe okumasını aktararak sanat eserinden bahsedildiğinde seyirci ve aktör ikiliğinden vazgeçilemeyeceğini, seyircinin aktörün eyleminin yargılayıcısı olduğunu ancak totaliter rejimlerde bu yargılamanın olacağı özgür zeminin ortadan kaldırıldığını ifade edeceğiz. Hemen peşinden Lyotard'da seyirci – aktör ikiliğine tekrar değineceğiz fakat bu sefer postmodern toplumda seyirci ve aktör sürekli olarak değişen ve yeni uzlaşılar vaadeden, bu sebeple artık Kant'ın yüce deneyimine sığınan toplumlar ve sanatçılar karşımıza çıkacak. Bu dönemde Lyotard sınırsız sayıda uzlaşı vaadinin totaliter meta anlatıları yıkıma sürüklediğini iddia eder. Peşinden inceleyeceğimiz Ranciére ise Lyotard'ın bu argümanlarının estetik ile politik olan arasındaki ilişki etiğe indirgemesi sebebiyle eleştirerek sanattan bahsedilebilmesi için duyulurun yeniden kurgulanması gerektiğini vurgular. Bunun mümkün olabilmesi için uyuşmazlığın bir koşul olduğunu belirten Ranciére, uzlaşı vaadinin değil, uyuşmazlığın hem estetik hem de politika için geçerli olduğunu, totaliter bir rejimde uyuşmazlığın değil aksine boşluk bırakmayan bir uyumluluğun hakim olduğunu iddia eder. Bu aktarımların ardından son bölüme geçtiğimizde ilk olarak yapay zekanın estetik ürünler üretmesi sürecini anlayabilmek için bu alanda kullanılan makine öğrenimi yöntemlerini inceleyeceğiz. Hemen ardından bu yöntemlerin sonucunda ilk olarak yapay zekanın sadece istenen görselleri üretebilecek ve bunların tüketimlerinin nasıl arttırılabileceğini hesaplayabilecek bir tasarımcı olarak kullanılabileceğini sanat tarihi anlatısı içerisinde güzel sanat ile zanaat bahsinde belirlediğimiz kırılımlara ve günümüzde sanatın özgür bir yargılama alanı olarak kuramsallaştırılmasına dayanarak aktaracağız. Peşi sıra yapay zekanın sanat üretme iddiasının seyirci ve aktör arasında paylaşılan rolleri belirsizleştirdiğini göstererek, yapay zekanın bir sanat yaratıcısı yani aktör olma iddiasının hem Ranciére'de belirttiğimiz uyuşmazlık koşulu hem de Arendt'te belirlediğimiz vita activa ile vita contemplativa arasındaki ayrıma dayanarak özgür bir yargılama için gereken boşluğu ihlal ettiğini göstereceğiz. Sonuç olarak, yapay zekanın sanat üretme iddiasında bu boşluğun mümkün olmadığını göstererek ve dahası bu iddiayı görünür kılarak totaliter bir tavırla estetik alanına yapılan bu mümdahaleyi ifşa ettiğimizi iddia edeceğiz.We are living in an era that artificial intelligence (AI) is open acess for many different disciplines in everyday life. Since one of those disciplines is aesthetics, AI claims to generate art. Although, this claim seems justified when these productions are examined by considering art purely formal, it seems to overlook the connections between aesthetics and politics, as well as the historical evolution of concepts from the perspective of history of art and aesthetics. The aim of this thesis is to explore the transformations of the concepts art and aesthetics throughout history and their links to politics, in order to demonstrate what claim of AI productions to be art means in politics. Therefore, first of all we will follow the concept of art through history of art. That will show that sometimes art has meant to produce functional products, sometimes it has meant to reach the most beautiful form and sometimes it has meant to open a gap for our gaze to find the world of ideas. We will emphasize in which circumstances these breakdowns occured. Then, we will move on to aesthetic theories starting with Kant and his critique of judgment. In Kant's opinions we will find taste and beautiful can only exist with sensus communis. Next, we will examine how Arendt finds political philosophy in Kant's critique of judgment. She will show us that we cannot drop spectator and actor when we are examining arts. In totalitarian regimes, she will claim that there cannot be any freedom for judgement. Then with Lyotard, we will mention about actor and spectator again but this time. He will claim that in the postmodern society there are many different spectator and actors that are constantly changing and promises many different consensuses. He will cal art in this society as art of sublime. However Ranciére will criticize Lyotard's numerous consensuses because he claims that in order to talk about politics and freedom, there need to be dissensus, not consensus. He assumes having consensus all over means to be in a totalitarian regime. Eventually we will examine the most common machine learning systems that are used for open access imge productions of AI. That will indicate that generating many different images for users is not producing art, but design. This will lead us to examine why is AI is assumed to generate art. In order to examine this claim, we will discuss about the spectator and actor in terms of AI. This discussion will indicate that this claim of AI generating art is a totalitarian interference to art which is the area of critical thinking referring to Arendt's, Lyotard's and finally, Ranciére's claims about art and politics
Neoliberal Regime of Uncertainty, The Entrepreneur-human and New Nihilism
Bu çalışmada, öncelikle, bir belirsizlik rejimi olarak tanımlanacak olan neoliberalizmin nasıl bir
“girişimci-insan” figürü üzerinde yükseldiğine ve bu figürün inşasında kişisel gelişim [self-help] ideolojisi ve
psikoloji disiplininin nasıl kritik bir rol üstlendiğine odaklanılacaktır. Günümüzde girişimci-insanın piyasa
rekabetinin dalgalanmalarına uyarlanabilecek bir “belirsizlik aktörü”ne dönüşümünde, neoliberal değerler ve
hedeflerle uyumlu bir kişisel gelişim ideolojisinin nasıl bir zemin sağladığı ele alınacaktır. Daha sonra ise,
kendisinin girişimcisi olmaya yönlendirilen ve mutlak performans ve haz alma buyruğunun gölgesinde sürekli
kendini aşmaya çağırılan neoliberal öznenin, bu çağrıyı yerine getiremediğinde bir nihilist varoluşa
sürüklendiğine dikkat çekilecektir. Beşeri anlam arayışının, kişisel gelişim ideolojisi aracılığıyla, nasıl bireyci
ve temelde psikolojikleştirici bir mecraya hapsolduğu, “kendine yatırım yapma” düsturuyla şekillenen
girişimcilik etiğinin, kolektif dayanışma ve eylem biçimleri yaratabilmenin nasıl önüne geçtiği ve nihayetinde
söz konusu arayışın döngüsel olarak nasıl daha fazla kaygı ve depresyon ürettiği ortaya konulacaktır.
Çalışmanın sonunda ise, özellikle sosyal medya ve internet teknolojileri üzerinden, anlamsızlığın kabulünün
mizah, ironi ve parodileştirmeyle karakterize olan ve “yeni nihilist döngü” olarak adlandırdığımız bir durum
yarattığı önerilecekti
Anısına / In Memoriam Prof. Dr. Volker Michael STROCKA
2024 yılı mart ayına kadar sağlıklı olan Profesör Strocka, 14 Ağustos’ta hızlı gelişen amansız bir hastalığın ardından Freiburg’ta hayata gözlerini kapattı ve 27 Ağustos’ta ailesi, akrabaları, öğrencileri, dostları ve meslektaşlarının katıldığı Freiburg-Littenweiler’deki St. Barbara Kilisesi’nde düzenlenen cenaze töreniyle ebediyete uğurlandı. 2023 yılı sonuna kadar bilimsel olarak aktif olan ve çok kısa bir süre içerisinde aramızdan ayrılan değerli bilim insanı ve Türk dostu Prof. Dr. Volker Michael STROCKA hem 1967 yılından itibaren Türkiye’de gerçekleştirmiş olduğu önemli kazı ve araştırmalarla (Ephesos ve Menderes Nysası) hem de Türk bilim insanlarına vermiş olduğu değer ve bilimsel destekle hatıralarımızda özel bir yer edinmiştir
Eosinophilic Esophagitis in Children and Medical Nutrition Treatment
Eozinofilik özefajit (EoÖ), özefagus disfonksiyonu ve eozinofil baskın inflamasyonla ilişkili semptomlarla
karakterize bir hastalıktır. Beslenme sorunları, mide bulantısı, kusma gibi spesifik olmayan semptomlar
gösterebilmektedir. Bu semptomlarla karakterize özofagus histolojisinde ≥ 15 eozinofil/büyük büyütme alanı (HPF)
görülmesi ile tanısı konulmaktadır. Hem genetik hem de çevresel faktörler hastalığın gelişimine katkıda
bulunmaktadır. Çocuklarda eozinofilik özofajitin artan prevalansı dikkatleri çevresel maruziyetlere çekmiştir. İlk
olarak, besin alerjenleri EoÖ'yi tetiklemektedir. Bu bağlamda önerilen çeşitli diyet yöntemleri elemental diyet,
ampirik eliminasyon diyetleri ve alerji testine dayalı eliminasyon diyetleri olmak üzere üç ana gruba ayrılmaktadır.
Elemental diyette çocuğa protein içermeyen amino asit bazlı bir formül verilmektedir. Bu yönüyle alerjen içermemesi
ve besin öğesi açısından eksiksiz oluşu çocukta herhangi bir malnütrisyona neden olmamaktadır. Ampirik
eliminasyon diyetleri ise alerjen özelliği yüksek gıdaların diyetten çıkarılmasını içermektedir. Bu bağlamda süt,
yumurta, buğday gibi besinler diyetten elimine edilmektedir. Bu tedavi yönteminde hem uygulamayı kolaylaştırmak
hem de yapılan endoskopi sayısını azaltmak için dört gıda eliminasyon diyetleri ya da tekli ve ikili eliminasyon
diyetleri de araştırılmaktadır. Alerjen testine dayalı eliminasyon diyetlerinde farklı yöntemlerle çocuğun alerjik
reaksiyon gösterdiği besinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Kuvvetle şüphelenilen ve test sonucu pozitif çıkan besin
veya besinler diyetten elimine edilmektedir. Her üç diyet tedavisi de etkilidir ancak elemental diyet, ampirik
eliminasyon diyetleri ve alerji testine yönelik eliminasyon diyetlerle karşılaştırıldığında histolojik remisyonda daha
üstündür. Tüm tıbbi beslenme tedavileri incelendiğinde avantajları, dezavantajları değerlendirilerek çocuğa en uygun
tıbbi beslenme tedavisi uygulanmalıdır
Bibliometric Analysis of Articles on Sustainable Health in the Context of Children and Parents
Amaç: Sürdürülebilir sağlık bireylerin ve toplumların sağlığını çevresel, ekonomik ve sosyal açıdan dengeli ve uzun
vadeli bir şekilde korumayı ve geliştirmeyi amaçlayan bir yaklaşım olmakla birlikte çocuk ve aile bu kavram
içerisinde önemli bir yere sahiptir. Bu yüzden geçmişten günümüze yapılan çalışmalara bütüncül bakış açısı
kazandırma ve çalışmaların eğilimlerinin incelenmesi bakımından içerisindeki eğilimlerinin incelenmesi önemli
görülmektedir. Bu araştırmanın amacı, sürdürülebilir sağlığı çocuk ve ebeveyn bağlamında ele alan makalelerin
bibliometrik analiz yöntemiyle incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın verileri, Web of Science veri
tabanından elde edilmiştir. Web of Science üzerinden "sustain*" AND "health*" AND "child*" AND "parent*"
anahtar kelimeleri ile arama yapılmıştır. Arama sonucunda İngilizce dilinde ve makale türünde olan araştırmalar veri
setine dâhil edilmiştir. Toplamda 4000 makale araştırmanın verilerini oluşturmaktadır. Veriler Bibliometrix R-paketi
üzerinden analiz edilerek yayın yılı, dergi, ülke, anahtar kelimeler, sık kullanılan kavramlar boyutlarında
görselleştirilmiştir. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda, ilgili alanda yayınlanan makale sayısının 1983’ten
itibaren artış gösterdiği (yıllık %14.44), konuyla ilgili en fazla yayın yapan dergilerin sırasıyla BMC Publich Health
(119 makale), Pediatrics (80 makale) ve Plos One (79 makale) olduğu, en fazla yayının Amerika Birleşik Devletleri
(8510 makale), Avustralya (2203 makale), Birleşik Krallık (1785 makale) ve Kanada’da (1640 makale) yapıldığı
belirlenmiştir. Makalelerde kullanılan ortak anahtar kelimelerin ise yaygın olarak çocuk, ergen, sağlık, ebeveynler,
çıktılar, müdahale, etki, bakım, program, fazla kilo, mental sağlık, fiziksel aktivite olduğu belirlenmiştir. Sonuç:
Araştırmadan elde edilen sonuçlar göz önüne alındığında sürdürülebilir sağlık bağlamında daha fazla çalışmanın
yapılmasına ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Ayrıca sürdürülebilir sağlık konusunda çalışacak araştırmacılar bu
araştırma doğrultusunda çalışacakları konulara yön verebilirler. Farklı değişkenleri ele alan farklı dillerde yapılmış
araştırmaların bibliometrik analizlerinin yapılması önerilmektedir
Comparison of islamic sufism and indian mysticism: Case study of chakra and letâif
İSLÂM TASAVVUFU VE HİNT MİSTİSİZMİ MUKAYESESİ LETÂİF VE ÇAKRA ÖRNEĞİ ÖZVEREN Aysun Doktora Tezi Temel İslâm Bilimleri (Tasavvuf) Ana Bilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Ahmet Cahid HAKSEVER Haziran-2024, 410 sayfa Hint mistisizminde yoga, meditasyon (dhyana) ve çakra kavramlarına dair fiziksel ve psikolojik sağlık alanında pek çok çalışma yapılmıştır. İslâm tasavvufunda letâif terminolojisi için de tasavvuf alanında araştırmalar mevcuttur. Soyut manalar içeren letâif ve çakraların birlikte ele alındığı tanımlanmaları, kökeni, mahiyeti ve işlevlerine yönelik sağlık ve teoloji alanında karşılaştırmalı bir çalışma mevcut değildir. İnsanın ezelî yaşantısında bildiği günümüzde ise unuttuğu manasını anlamaya yönelik metafizik uygulamalar fiziksel, psikolojik ve ruhsal anlamda insanı tatmin edebilir mi? Bu soru çalışma kapsamında tasavvuf düşüncesinde letâif konusunu sistemleştiren Hindistan Nakşbendiyye sûfilerinden İmâm-ı Rabbânî ve Müceddidîye temsilcilerinin eserlerinde incelenmiştir. Ayrıca manayı tatmin amaçlı uygulanan yoga-dhyana ve çakra konusu Hint kutsal metinleri Upanişadlar ekseninde Adi Shankara, Madhvacharya, Ramanuja'nın eserlerini yorumlayan takipçileri Swami Vivekananda, Swami Parmeswaranand ve S. Radhakrishnan'ın çalışmaları ve Patanjali'nin yogasutraları çerçevesinde araştırılmıştır. Hint Mistisizminde fiziksel ve ruhsal bedenin arındırılmasıyla kurtululuşa (mokşaya) ulaşılmaya çalışılmaktadır. Kurtuluş arayışı metotlarından özellikle yoga ve dhyana yöntemlerinde çakraların aktivasyonu önemli bir yere sahiptir. Hint mistisizmine göre enerji bedeninde kuyruk sokumundan başlayıp başın tepesinde sona eren yedi adet merkez çakra bulunur. Tasavvufî seyr ü sülûk yöntemlerinden zikrin uygulandığı letâif merkezleri İmâm-ı Rabbânî sistematiğinde beşi bedende beş tanesi de emr âleminde olmak üzere on adettir. Hint mistisizmindeki anahata (göğüs çakra), acna çakra (efendi çakra, üçüncü göz) ve kalp çakra (hrit) çakrası tabir edilen ruhsal enerji merkezlerinin aşkın varlığa ulaşmada önemli rolleri bulunmaktadır. Tezimizde İslâm tasavvuf literatüründe yer alan manevi arınma merkezleri kabul edilen kalp latîfesinin (gönlün), göğsün ortasındaki ahfâ ve alındaki nefs-i natıka latîfelerinin çakralarla lokalizasyon ve işlevsellik açısından benzer ve farklı yönleri var mıdır? Çeşitli metotlarla bu enerji merkezleri aktifleşerek tasavvufta fenâfillah, bekâbillah, Hint mistisizminde ise mokşaya ulaşmadaki rolleri çalışmada araştırılmıştır. İslâm tasavvufundaki Hâkk'a vasıl olmak için uygulanan yöntemlerden zikrin sonucunda elde edilen saf bilinç ve huzurluluk halinin, yoga-dhyana gibi yöntemlerle yaşanılan veya ulaşılan hal ile benzerlik ve farklılıkları karşılaştırmalı şekilde incelenmiştir
Evaluation of audience culture in music performance in terms of music education
Bu tez çalışmasında izlerkitlenin müzik performansına katılım durumları ve izlerkitle profilinin türlere göre (klasik Batı müziği, çoksesli Türk müziği, Türk halk müziği, Türk sanat müziği ve sanal konserler) değişen müzikal beklentileri ve estetik algıları belirlenerek bunların müzik eğitimi süreçlerine sağladığı katkılar ortaya konmaktadır. İzlerkitle kültüründe belleğin mekâna ihtiyaç duyduğu, mekâna ve müzik türüne göre performans ritüellerinin ve dinleme davranışlarının değişiklik gösterdiği tespit edilmiştir. Müzik performansı sırasında beğeniyi ifade etme araçları içinde alkış pratiğiyle birlikte bis ve istek parça ritüellerinin öne çıktığı görülmekte, bunların yanı sıra ıslık çalma, bağırma, şarkılara eşlik etme gibi pratikler de yer almaktadır. Tekrarlama edimiyle kültürel bellek arasındaki ilişki, izlerkitle kültüründe de varlık göstermekte, seyircinin müzik zevkinin tekrarlama bağlamında aşinalık hissi üzerinden şekillendiği saptanmıştır. Marcel Mauss'un hediyeleşme kavramı ve Randall Collins'in etkileşim ritüeli teorisi ışığında bis ve istek parça ritüellerinin içeriği ve etkileri anlamlandırılmış, izlerkitle kültürü bağlamında üstlendikleri roller irdelenmiştir. Müzik performansı sırasında ritüeller, ortak eylemler ve bedensel bir arada bulunuşlukla birlikte ortaya çıkan kolektif coşkunun, dayanışmayı ve aidiyeti arttırdığı, sosyal bağları güçlendirdiği, ritüellere riayet edilmediğinde yabancılaşma ve dışlanmayla birlikte aidiyet duygusunun zedelendiği, bunun sonucunda hayal kırıklığı ve öfke duygusunun dışa vurulduğu tespit edilmiştir. İzlerkitle kültürü ve dinleme davranışı bağlamında ortaya konan tüm bu sonuçlar, müzik eğitimi uzmanlarının görüşleriyle değerlendirilmiş, bu sonuçların müzik eğitimine katkıları üzerinde durularak "eğitim ve kültür", "emek ve saygı" kategorileri altında uygulayıcılara ve eğitimcilere öneriler sunulmuştur
God, evil, and existentialism
Bu çalışmanın konusu, varoluşçuluk açısından kötülüğün ne anlama geldiği ve kötülüğün varoluşsal tecrübesinin insanın varoluşu ve Tanrıya yaklaşımı açısından sonuçlarının ne olduğudur. Geleneksel din felsefesinde Tanrı'nın varlığı ve sıfatlarıyla ilgili bir sorun olarak daha çok teolojik düzlemde tartışılan kötülük bu çalışmada, insanın varlığı, yaşamı ve Tanrı'ya yaklaşımını etkileyen bir fenomen olarak ele alınmaktadır. Bu tezin hipotezi, kötülüğün varoluşsal tecrübesinin bazı örneklerinin insanın varoluşu ve Tanrı'yla ilişkisi bakımından yapıcı bir yönü olabileceğidir. Bu çalışmada öncelikle varoluşçu felsefede öne çıkan anlamsızlık, yabancılaşma, kaygı, sonluluk, suçluluk ve umutsuzluk kavramları, kötülük tecrübesiyle ilişkisi bakımından incelenecek ve varoluşçu filozofların birey merkezli kötülük anlayışlarının bu hipotezi desteklediği gösterilmeye çalışılacaktır. Ayrıca kötülük tecrübesinin yapıcı yönlerini ortaya koymak üzere, modern psikolojinin travma sonrası gelişim ve dini başa çıkma gibi teorilerinden yararlanılacaktır. Din felsefesi alanında kötülüğün varoluşsal tecrübesinin anlamı ve bu tecrübenin Tanrı inancıyla ilişkisi üzerine sistematik ve bütüncül bir çalışmaya rastlamak zordur. Bu tez, din felsefesi literatüründeki bu önemli boşluğu doldurmayı ve kötülük tartışmalarında kötülüğün insanın varoluşu ve Tanrı'ya yaklaşımı üzerindeki etkilerini önceleyen varoluşçu perspektifi vurgulamayı amaçlamaktadır
Classification of brain tumor grades using convolutional neural networks
Beyin, insan vücudundaki diğer organların tüm işlevlerini kontrol eden ve merkezi sinir sisteminin kontrol merkezi olan en önemli organdır. Beyin tümörü, beyinde oluşan anormal hücrelerin büyümesiyle ortaya çıkan ölümcül bir hastalıktır. Bazı beyin tümörleri kötü huylu iken (kanserli), bazıları ise değildir (kanserli olmayan veya iyi huylu). 2020 yılında dünyada tahmini 308.102 kişiye beyin tümörü teşhisi konmuştur (Anonymous 2020). Beyin tümörlerinin varlığını tespit etmek için kullanılan en yaygın yöntem, hastanın beyninin MR görüntülerini incelemektir. Tümör hücrelerinin heterojen yapısı nedeniyle sınıflandırılması radyologlar için zorlu bir görevdir (Noreen vd. 2020). Üstelik, büyük miktarda veri ve farklı spesifik beyin tümörü türleri için bu yöntem zaman alıcıdır ve insan hatalarına eğilimlidir (Abiwinanda vd. 2019). Bu tez çalışmasında, beyin tümörlerinin evrelerini sınıflandıran basit bir evrişimsel sinir ağı (CNN) inşa edilmesi amaçlanmıştır. Ortaya çıkan CNN yardımıyla sisteme girdi olarak verilen bir MR görüntüsündeki beyin tümörünün evresinin tespit edilmesi bilgisayar destekli bir programla mümkün olacaktır. Sinir ağı sistemleri iki ve üç evrişim tabakalı olmak üzere MATLAB programı kullanılarak oluşturulmuştur. Farklı mini yığın sayıları seçerek iki adet iki evrişim tabakalı ve bir adet üç evrişim tabakalı mimariler elde edilmiştir. Mimarilerin parametreleri ilk önce deneme-yanılma yöntemiyle elde edilmiş daha sonra doğruluk değerini maksimize edebilmek amacıyla, optimal filtre boyutu ve filtre sayısını verecek şekilde genetik algoritmalar optimizasyon tekniği kullanılmıştır. Bu ağlardan başka, transfer öğrenme kullanarak literatürde verilen üç popüler ağ mimarisi (AlexNet, SqueezeNet ve GoogLeNet) daha eğitilmiştir ve tüm ağların performans ölçütleri kıyaslanmıştır