Mütefekkir
Not a member yet
230 research outputs found
Sort by
Sahâbî Büdeyl b. Verkâ‘ el-Huzâî’nin Hayatı
Budayl b. Warqāʾ was one of the valuable companions of the Prophet. He had a home in Mecca and he was from the tribe of Khuzāʿa which was a prominent tribe in the history of Mecca. The tribe of Khuzāʿa conveyed the news in Mecca to the Prophet, therefore, the members of Khuzāʿa tribe were mentioned as close friends and confidants of the Prophet in our sources. There is no clear information about the father, mother, and wives of Budayl. He had six boys whose names could be identified. All of them became Muslim and they participated in important activities. He acted as the negotiator in the treaty of Ḥudaybiyya before becoming a Muslim and kept both sides away from war with his words. There is controversy about the date of his conversion to Islam (before or after the conquest of Mecca) but it seems more appropriate that he became a Muslim after the Hudaybiyya treaty. In this period, an invitation letter which was sent by the Prophet that mentions his name is thought to be effective on his being a Muslim. Budayl was in the committee whom reported to the Prophet about the attack of the tribe of Banū Bakr to the tribe of Khuzāʿa. He participated in the conquest of Mecca and battles of Ḥunayn and Tabūk and he had important missions. He participated in the farewell pilgrimage with the Prophet and he announced his orders to the people. Budayl who narrated three hadith from the Prophet, died before the Prophet.Büdeyl b. Verka, Hz. Peygamber’in değerli sahâbîlerden bir tanesidir. Mekke’de evi bulunan Büdeyl, Mekke şehrinin tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Huzâa kabilesindendir. Huzâalılar, Mekke’deki haberleri Hz. Peygamber’e iletmişlerdir. Bu sebeple kaynaklarımızda Huzâalılar, Hz. Peygamber’in müttefiki, sırdaşları ve yakın arkadaşları olarak geçmektedir. Büdeyl’in babası, annesi ve eşleriyle ilgili net bilgiler söz konusu değildir. Adı tespit edilebilen altı erkek çocuğu vardır. Çocuklarının hepsi Müslüman olmuştur ve önemli faaliyetlere katılmışlardır. Büdeyl, Müslüman olmadan önce Hudeybiye Antlaşması esnasında elçilik görevi yürütmüştür. Zekâsı ve hatipliği dikkat çeken Büdeyl, sözleriyle iki tarafı savaştan uzak tutmuştur. Mekke’nin fethi öncesinde veya sonrasında onun Müslüman olduğuna dair rivayetler olmasına rağmen, Hudeybiye Antlaşması sonrasında Müslüman olduğuna dair rivayetler daha isabetli görünmektedir. Bu dönemde Hz. Peygamber’in onun adını özellikle zikrettiği bir davet mektubu, onun Müslümanlığında etkili olsa gerektir. Bekiroğullarının Huzâalılara baskınını Hz. Peygamber’e haber veren heyette Büdeyl de vardır. Mekke Fethi, Huneyn ve Tebük gazvelerine katılmış ve önemli görevler yapmıştır. Hz. Peygamber ile Veda haccına katılmış, onun emirlerini insanlara duyurmuştur. Hz. Peygamber’den üç hadis rivayet eden Büdeyl, Hz. Peygamber’den önce vefat etmiştir
Endülüs’ün Büyük Filozofu İbn Bâcce
İbn Bâcce İslam felsefesinin ve Meşşâî geleneğin öne çıkan filozoflarındandır. Endülüs’ün önemli filozoflarından biri olan İbn Bâcce’nin düşünceleri İslam Felsefesinin yanında Batı aydınlanmasına da tesir etmiştir. Yaptığı Aristo yorumları nedeniyle Latincede Avenpace ve Avempace olarak bilinir. Tıp, felsefe, edebiyat, astronomi, matematik, tabiat ilimleri ve musiki alanında ciddi bir eğitimi olan İbn Bâcce, aynı zamanda hafız olup, İslami disiplinlerde uzmandır. Meşşâî geleneğe mensup olmakla birlikte kendine özgün fikirleri de olan İbn Bâcce, bir dönem Gırnata ve doğum yeri olan Sarakusta’da vezirlik yapmıştır. Talebesi İbn Tufeyl’in (ö. 581/1185) belirttiği üzere vezirlik ve saray tabipliği görevinden dolayı felsefi fikirlerini yazmakla yeterince ilgilenememiştir. Murabıtlar devletinde yöneticilik yaptığı sırada devlet ve halk arasındaki ilişkileri, gelenek ve görenekleri, diğer devletlerle olan irtibatı, üretim ve tüketim ilişkilerini gözlemlemiştir. Ayrıca hekim olduğu için insan ve yetilerini ayrıntılı analiz etmiştir. Görüşlerinden dolayı, kendisini dinsizlikle itham edenler arasında dönemin âlimlerinden Feth b. Hakan el-Kaysi (ö. 529/1135), meşhur tabip Ebü’l-Alâ İbn Zühr (ö. 470/1078), İbnü’s-Sîd el-Batalyevsî (ö. 521/1127) de vardı. Bundan dolayı İbn Bâcce’nin vefat nedeninin zehirlenme olduğu iddia edilmiştir
Akıl Anlayışları ile Temel İlkeleri Arasındaki İlişki Açısından Bir Mu‘tezile-Eş‘ariyye Mukayesesi
One of the most fundamental problems of religious thought is the relationship between reason and revelation. It's called the religion-science relationship too. This problem is one of the determining factors in the formation of Islamic thought traditions. The relationship between reason and revelation is a very important issue that not only affects the formation of sects but also reveals all of their basic principles. The scholars of Mu‘tazilah, one of the founding traditions of Islamic thought, preferred to understand revelation through this basic principle because they thought that understanding religion correctly would be possible through the interpretive power of reason. This attitude led Mu‘tazilite thinkers to an abstract understanding of God and emphasized the human wisdom and freedom. On the other hand, Ash‘arites, the greatest tradition of Islamic thought, established a direct relationship between understanding of religion and being text-centered. In other words, they limited the interpretation of the mind with the possibilities of evidence of the word. According to Ash‘ari thinkers, when we leave the understanding of the religious texts to pure reason, it is thought that the servant would determine his own expectations and desires as religion. They also established a God-realm relationship consistent with their attitude and thought that the correct understanding of religion would be possible by depositing all positive attributes befitting to God. The article in which the main frame is drawn will be based on the principles of divine unity (tawhid), justice and retribution (al-wa’d wa al-wa’id).Dini düşüncenin en temel problemlerinden biri akıl-nakil, diğer bir isimlendirme ile bilim-din ilişkisidir. Bu problem, İslâm düşünce geleneklerinin oluşumunda belirleyici etkenlerin başında gelir. Akıl-vahiy ilişkisi mezheplerin teşekkülünü etkilemesinin yanı sıra onların temel ilkelerinin tümüne sirayet eden çok önemli bir meseledir. İslâm düşüncesinin kurucu unsurlarından biri olan Mu‘tezile ekolü, dinin doğru anlaşılabilmesinin aklın yorumlayıcı gücü ile mümkün olacağını düşündüklerinden, nassı da bu temel ilke üzerinden anlamayı tercih ettiler ve bu tavır Mu‘tezile kelamcılarını soyut bir tanrı anlayışına ve insan aklını ve özgürlüğünü vurgulayan bir düşünsel yapıya götürdü. Buna mukabil İslâm düşüncesinin önemli bir geleneği olan Eş‘ariyye ise dinin anlaşılması ile metne sadık kalma arasında doğrudan bir ilişki kurdu. Diğer bir ifade ile aklın yorumlamasını lafzın delalet imkânları ile sınırladı. Dini metinlerin anlaşılması tamamen saf akla bırakıldığında kulun kendi beklentilerini ve arzularını din olarak belirleyeceğini düşünen Eş‘arî kelamcılar kendilerine göre tutarlı bir tanrı-âlem ilişkisi kurdular ve dinin doğru anlaşılması için, ilâhî zâta yakışan olumlu tüm sıfatlarla Allah’ın tavsif edilmesi gerektiğini düşündüler. Böylece çerçevesi çizilen bu makale özellikle tevhid, adalet ve el-va‘d ve’l-vaîd ilkeleri üzerinden yapılacaktır. Zira ekollerin farklılıklarına bu esaslar konusundaki görüşler önemli miktarda işaret etmektedir
Tanrı’yla Kavgalı Adam: Josê Saramago’da Tanrı, Din ve İnsan, Osman Zahid Çifçi
Tanrı’yla Kavgalı Adam, edebiyatçı kimliği ile öne çıkan nobel ödüllü Josê Saramago’nun eserlerinin sahip olduğu felsefi muhteva göz önünde bulundurularak; yazarın Tanrı, din ve insan konusundaki görüşleri hakkında bütüncül bir bakış açısı ortaya koymak maksadıyla kaleme alınmıştır. Son yıllarda ülkemizde geniş okuyucu kitlesine ulaşan Saramago, ‘edebiyatı felsefe için bir imkân olarak’ görerek felsefi-edebi türden eserlerinin arka planında; insanın varoluşu, özgürlüğü, anlamı ve Tanrı konuları üzerine sorgulamalar yapmıştır. Tanrı’yla Kavgalı Adam eserinde Çifçi, Saramago’nun romanları hakkında genel bilgiler verdikten sonra onun eserlerinde Tanrı, din ve insan konularına bakış açısına, eleştirilerine ve bu eleştirilerin altında yatan felsefi problemlere kısaca değinmektedir. Ayrıca bu eleştirilerin kaynağını oluşturan Eski Ahit ve Yeni Ahit metinlerine ve bilhassa Hıristiyan terminolojinin tercih edildiğine dikkat çekmektedir. Bu sayede Tanrı’yla Kavgalı Adam, Saramago’nun dinden ziyade dini elinde tutanlar ile hesaplaşma serüveni konusundaki eserlerinden yola çıkan bir iz sürümü sunmaktadır. Bu iz sürüm Saramago’nun eleştirilerinin kaynağını oluşturan kötülük problemi ve irade gibi konular hakkında ipuçları vererek, gelecek bölümlerde daha ayrıntılı olarak ele alınacak bu konular için okuyucuyu hazırlamaktadır. Ülkemizde bilhassa “Kabil” ve “İsa’ya Göre İncil” eserleri ile yoğun eleştiri alan yazarın, diğer eserlerinde ele aldığı konuları ve temel eleştiri yönlerini bu bölüm sayesinde daha bütüncül görmek mümkündür
Çankırı’nın Tarihsel Depremleri (1875-1900)
Although earthquakes are natural phenomena, they deeply affect the history of cities and countries. Today, Çankırı, which is located in places with first and second-degree earthquake risk, has been exposed to many earthquakes in historical periods as it is nowadays. It has been determined that 20 earthquakes occurred in the period of twenty-five years covering the years between 1875-1900. These include mild earthquakes as well as earthquakes that cause damage and loss of life, and aftershocks continue for days. During the said period, Çankırı experienced its biggest earthquake on September 28, 1881 in terms of damage and casualties. In this article, in the Çankırı and its districts, earthquakes that occurred in the last quarter of the century of XIX, were handled using archival documents, newspapers, and existing literature of the period; It has been tried to contribute to both the Ottoman natural disasters literature and the history and seismicity of Çankırı by revealing the frequency and magnitude of earthquakes in the region and the studies carried out after the disasters.Depremler, birer doğa olayı olmakla birlikte, şehirlerin ve ülkelerin tarihlerini derinden etkilemektedirler. Günümüzde birinci ve ikinci derecede deprem riski taşıyan yerler arasında bulunan Çankırı ili, bu günlerde olduğu gibi, tarihsel dönemlerde de çok sayıda depreme maruz kalmıştır. Bu çalışmada 1875-1900 yılları arasını kapsayan yirmi beş yıllık süreçte 20 depremin meydana geldiği tespit edilebilmiştir. Bunlar içerisinde hafif şiddetli depremler olduğu gibi hasar ve can kayıplarına sebep olan, artçı sarsıntıları günlerce devam eden depremler de bulunmaktadır. Bahsi geçen süreçte Çankırı, hasar ve zayiat bağlamında en büyük depremini, 28 Eylül 1881 tarihinde yaşamıştır. Bu makale çalışmasında Çankırı ve ilçelerinde 19. yüzyılın son çeyreğinde meydana gelen depremler, dönemin arşiv belgeleri, gazeteleri ve mevcut literatürden faydalanılarak ele alınmış; bölgede ne sıklıkla ve büyüklükte depremlerin yaşandığı, afetler sonrasında yapılan çalışmalar ortaya konulmak sûretiyle hem Osmanlı doğal afetler literatürüne hem de Çankırı’nın tarihine ve depremselliğine katkıda bulunulmaya çalışılmıştır
Evhadüddîn-i Merâgî’nin Gazellerinde Sâkî Mefhumu
Sâki, one of the most important elements of the assembly means the one who serves drink in Arabic. Sometimes it is the person who provides the peace and order of the assembly, sometimes the lover who draws attention, and sometimes he is an authority on his own. In the mystical sense, he is a real master. In the spring seasons, the assembly, which is usually filled with drinks and entertainment, established in beautiful places such as grass, countryside and rose garden, is called bezm. Lovers, jurists, musicians and poets gathered in these councils, drank and had fun. Sometimes this assembly was set up in taverns, houses and lodgings, everyone who participated in this assembly would sit side by side and in a circle. Sâkî who is an indispensable element of this assembly and the task of delivering a drink and serving drinks, even ensuring the order of this assembly, offered a drink to everyone in the councils with a large glass in his hand. There was also music and raks(dance) in the council. This council lasts until morning, incense flashes, pleasant scents spread, and candle burned. Evhadüddîn Merâgî who is one of the poets of sufism of 8th/14th century, wrote about fifteen thousand couplet poetry with the different verse such as ode, ghazal, mathnawi, have used the meaning of saki, duties of the saki, from the beauty of saki and from the beauty elements of saki at his poems. In the study, the couplets of Evhadî related to saki were determined. The sample brought from the ghazals of how the poet used the concept of was examined with couplets. In the footnote next to the headings, the page number and the couplet number of the similar examples in the poet's Diwan are given.Meclisin en önemli unsurlarından olan sâkî; Arapça’da içki sunan anlamına gelmektedir. Sâkî bazen meclisin huzur ve düzenini sağlayan kişi, bazen dikkatleri üzerine çeken sevgili, bazen de kendi başına bir otoritedir. Tasavvufî manada ise sâkî mürşit kişidir. İlkbahar mevsimlerinde, genellikle çimen, kır ve gül bahçesi gibi güzel yerlerde kurulan içki ve eğlence dolu olan meclislerde sevgili, sâkî, çalgıcı ve şairler toplanır, içip eğlenirlerdi. Bazen de bu meclis meyhanelerde, evlerde ve tekkelerde kurulur, meclise katılan herkes yan yana ve daire şeklinde yere otururdu. Bu meclisin vazgeçilmez unsurlarından olan ve kadeh dağıtıp içki sunmakla hatta bu meclisin düzenini sağlamakla görevli olan sâkî, elindeki büyük kadehle meclisteki herkese içki sunardı. Mecliste ayrıca musiki çalar ve raks yapılırdı. Bu meclis sabaha kadar sürer, tütsüler yanıp etrafa hoş kokular yayılır ve mum yanardı. VIII./XIV. yüzyıl Fars edebiyatı sufî şairlerden olan kaside, gazel, mesnevi nazım türleriyle yaklaşık on beş bin beyit şiir kaleme alan Evhadüddîn-i Merâgî de şiirlerinde sâkî mefhumunu kullanmış, sâkîden ve görevlerinden, sâkînin güzelliğinden ve sâkîye ait güzellik unsurlarından şiirlerinde bahsetmiştir. Çalışmada Evhadî’nin sâkî ile ilgili beyitleri tespit edilmiş, şairin sâkî mefhumunu nasıl kullandığı gazellerinden getirilen örnek beyitlerle gösterilmiştir. Başlıkların yanındaki dipnotta şairin Dîvân’ındaki ilgili benzer örneklerin sayfa numarası ve beyit numarası verilmiştir
Cemâleddin Aksarâyî’nin Fıkhî Konuları Çözümleme Metodu: el-Es’ile ve’l-ecvibe Kitabı Örneğinde
Muhammad b. Muhammad b. Muhammad b. Fahraddin al-Rāzī (d. 791/1389) is a versatile scholar who has specializes in the religious and rational sciences. He has teached and wrote his works in Arabic, Persian and Turkish languages belonging to various fields such as tafseer, hadith, Islamic law, morality and medicine. In addition to this, he has held the important duties, he worked such as Qadi (Muslim judge) and qadi 'asker (judge of the army). The fact that he undertook these tasks clearly shows that he is a great faqīh (jurist). In addition to his works that can be considered as independent works in the field of fiqh, such as Hashiyah alâ Sharh-i Majma’i’l-bahrain and Sharhu Ghāyeti'l-qusvā, in the work of al-As'ilah wa al-Ajwibah, he also did not neglect to mention the fiqh analysis of the verses and hadiths about ahkam. Although the main aim of the book was the solution of the verses and hadiths that seem generally contradictory, in this book indirectly addressed some fiqh issues. In this article, after giving a brief information about the life and scientific personality of Aksarayī, we will evaluate his method in the solutions of fiqh issues.Aksarâyî olarak bilinen Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Fahreddin er-Râzî (ö. 791/1389) aklî ve naklî ilimlere hâkim olan çok yönlü bir âlimdir. Tefsir hadis, fıkıh, ahlak ve tıp gibi birçok ilimde tedriste bulunup Arapça, Türkçe ve Farsça olmak üzere farklı dillerde eserler telif etmiştir. Bunların yanı sıra kadılık ve kazaskerlik gibi çok önemli görevlerde de bulunmuştur. Söz konusu görevleri üstlenmiş olması ise onun büyük bir fakîh olduğunu açıkça göstermektedir. Fıkıh ilminde Hâşiye ‘alâ Şerhi Mecma‘i’l-bahreyn ve Şerhu Gâyeti’l-kusvâ gibi müstakil sayılabilecek çalışmalarının dışında müşkil âyet ve hadisler kapsamında hazırladığı el-Es‘ile ve’l-Ecvibe adlı eserinde de ahkâm ile ilgili âyet ve hadislerin fıkhî çözümlemesine değinmeyi ihmal etmemiştir. Her ne kadar söz konusu kitabın asıl kaleme alınma hedefi genel anlamda müşkil veya çelişkili görünen âyet ve hadislerin çözümü olsa da dolaylı olarak fıkhî bazı konulara da değinmiştir. Bu makalede Aksarâyî’nin hayatı ve ilmi kişiliğiyle ilgili kısa bir bilgiye yer verildikten sonra sözü geçen eserinde değindiği fıkhî çözümlemeler aktarılıp metot açısından değerlendirilecektir
El-Hansâ’ Bint ‘Amr: Eski Arap Şiirinde Öncü Bir Mersiye Şairi Hanım
al-Khansā’ (Tumādir) bint ‘Amr, a seventh-century tribeswoman of the Arabian Peninsula, was one of the most influential poets of the pre-Islamic and early Islamic periods. al-Khansā’, of the tribe of Sulaym, was undoubtedly the most powerful elegiac poetess of her time. In the pre-Islamic society, the role of a female poet, such as al-Khansā’ was to compose elegies for the tribesmen who fell in the battlefield. Her extraordinary fame rests in mainly on her elegiac poetry composed for her two brothers, Sakhr and Mu‘āwiya, who were killed in tribal skirmishes of Banū Sulaym with Banū Murra and Banū Asad predating Islam. She came to Medina in 629 with a deputation from her clan and met the Islamic Prophet Muhammad and fervently embraced the new religion. Her poetry was recorded by Muslim scholars who needed to study undegenerated Arabic in order to explicate Islamic texts. The significance of al-Khansā’, apart from her undeniable poetical talent, was originated from her instrumentality in raising elegiac tradition to the level of qarīd poetry instead of sadj‘ or radjaz. Her methodology, which assured her a superiority in this genre, became stereotyped in the rithā’ poetry after her. The secure position of al-Khansā’, as a female figure within the Arabic literature is extremely unique. In this study, the elegiac poetry of al-Khansā’ and her poetical style are examined with a scientific method. In addition to this, a number of examples of her outstanding poems are given.Yedinci yüzyıl Arap Yarımadası’nda yaşamış olan Hansâ (Tumâdir) bint ‘Amr, İslam öncesindeki ve İslam’ın ilk yıllarındaki en etkili şairlerden birisidir. Suleym kabilesine mensup olan Hansâ, mersiye sahasında, hiç kuşkusuz ki, zamanının en güçlü kadın şairidir. İslam öncesi toplumunda kadın şairlerin üstlenmiş olduğu rol, Hansâ örneğinde olduğu gibi, savaş meydanında şehit düşen kabile üyeleri için mersiye şiirleri nazmetmeleridir. Onun olağanüstü şöhreti, ağırlıklı olarak, Benû Suleym ile Benû Murra ve Benû Esed arasında gerçekleşen kabile çatışmalarında, İslamiyet’ten önce öldürülen kardeşleri Sahr ve Mu‘âviye için nazmettiği ağıtsal şiirlere dayanmaktadır. 629 senesinde, aşiretinin gönderdiği bir heyetle birlikte Medine’ye gelmiş, burada İslam Peygamberi Hz. Muhammed ile buluşmuş ve büyük bir hevesle yeni dini benimsemiştir. Onun şiirleri, İslâmî metinleri tefsir edebilmeleri için bozulmamış Arapçayı tetkik etmeleri lazım gelen Müslüman âlimlerce tedvin edilmiştir. Yadsınamaz şiirsel yeteneği bir kenara bırakıldığında, Hansâ’nın edebiyat sahasındaki ehemmiyeti, mersiye geleneğini, sec‘ yahut recez formlarının yerine, karîd nazmı seviyesine yükseltmesinden kaynaklanmaktadır. Bu sanat türünde ona üstünlük sağlayan metodolojisi, onun ardından risâ’ şiirlerinde klişeleştirilecektir. Hansâ’nın bir kadın figürü olarak Arap edebiyatında elde ettiği sağlam konum, son derece benzersizdir. Bu çalışmada Hansâ’nın mersiye şiirleri ve şiirsel üslubu bilimsel bir yöntemle incelenmiştir. Bunun yanı sıra onun öne çıkan birkaç şiirinden örnekler sunulmuştur
Bir Vakit Namazı Terk Edenin Durumuyla İlgili Bazı Rivayetlerin Kritiği
The importance of performing compulsory prayers which is the second of the five pillars of Islam and the fact that the person will be subjected to some penalties if she/he abandons it are stated in various sources. However, in this context, it is very important to study the authenticity of the punishment related narrations that expressed among the public concerning the state of the one who abandons prayer. The punishments that are expressed to frighten people, even though, have an intention to guide them to pray must be based on the Qur'an or the Sahih Sunnah. Otherwise, this situation brings with it some big problems such as deciding on behalf of Allah (c.c.) or lying on behalf of the prophet (pbuh). In addition to this, expressing such punishments may have a negative effect on people, on the contrary to the expected positive effect and can cause them to even move away further from prayer. For that reason, this research aims to examine the source reliability of the narrations which indicating the amount of punishment expressed in certain numbers, such as the punishment for leaving one daily prayer is to burn in the hellfire for eighty years. Thus, it will be tried to determine the unfounded narrations in this regard that should not be respected. Also, another purpose of this research is identifying other narrations that are in the main hadith sources about the status of those who abandoned prayer at a time and conveying the authentic information on this subject to people. Finally, both matters are considered to be extremely important.İslâm’ın beş şartından ikincisi olan farz namazların eda edilmesinin ehemmiyeti ve terk edilmesi durumunda kişinin bazı cezalara maruz kalacağı çeşitli kaynaklarda belirtilmiştir. Ancak bu bağlamda, bir vakit namazı terk edenin durumuyla ilgili daha çok halk arasında ve kimi çevrelerde dile getirilen birtakım ceza içerikli rivayetlerin sıhhatinin incelenmesi son derece önemlidir. Zira namaz kılmalarını sağlamak niyetiyle de olsa insanları korkutarak uyarmak için ifade edilen cezaların Kur’ân yahut sahîh sünnetle sâbit olması zorunludur. Aksi halde bu durum Allah (c.c.) adına karar verme yahut peygamber adına yalan söyleme gibi büyük bir problemi beraberinde getirmektedir. Ayrıca bu tür cezaların dillendirilmesi, kimi zaman umulan olumlu tesirin aksine insanlar üzerinde negatif bir etki bırakıp onların namazdan daha çok uzaklaşmalarına sebep olabilmektedir. Bu vesileyle araştırmada, özellikle bir vakit namazı terk etmenin cezasının seksen yıl cehennem ateşinde yanmak olduğu gibi belli rakamlarla ifade edilen ceza miktarları belirten rivayetlerin kaynak değerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Böylece bu konuda asılsız olduğu tespit edilen rivayetlere itibar edilmemesi gerektiği ortaya konulmaya çalışılacaktır. Ayrıca bir vakit namazı terk edenin durumuna dair temel hadis kaynaklarında aslı bulunan başka rivayetler varsa bunların da tespit edilerek bu konudaki sahih bilginin insanlara aktarılması araştırmanın bir başka amacıdır. Son olarak her iki hususun da son derece önemli olduğu düşünülmektedir
İmam-ı A‘zam Ebû Hanîfe’nin Muâmelât Alanında Yalnız Kaldığı Bazı Görüşler ve Görüşlerin Analizi
Imam Abu Hanifa was one of the most influential figures in the history of the Islamic thought and fiqh. Thus his life and his works were checked in detail by scholars. The importance of his studies for Islamic fiqh and thought is so clear that almost all the scholars approve this fact. However, Abu Hanifa was also criticized due to his perspectives and interpretations. It is interesting that most of the critiques done by his opponents are weak as the works defending the works or philosophy of Abu Hanifa refutes these critiques. The clearest critique is about why he stands alone in some fiqh issues. Having been left alone in fiqh issues, Abu Hanifa was subjected to be criticized by even his own students, the other three imams, and their students. However, when all sides were examined and Abu Hanifa’s works investigated in detail, it is visible that all accusations related to Imam Abu Hanifa were nothing but mistakes. Using some powerful signs sunnah, ijma, qiyas, qawl al-sahabi (the words of the companions), and urf (customs) to strengthen his ideas Imam Abu Hanifa always explained his perspectives or theories through valid evidence or clues. In this article, some of his views about muâmelât which he left alone were examined.İmam Ebû Hanîfe İslam düşünce ve fıkıh tarihinde derin izler bırakan ender şahsiyetlerden biridir. Bu nedenle onun hayatı, düşünce yapısı, ilmî yönü, fıkhî görüşleri hem tarihi süreçte hem de modern dönemde araştırmalara ve ilmî çalışmalara konu olmuş; bu çalışmalarda onun İslam düşünce tarihindeki önemi vurgulanmıştır. Bununla birlikte İmam Ebû Hanîfe bazı yönlerden eleştirilmiştir. Esasında eleştirilen hususlara dair yapılan ilmî çalışmalarda eleştirilerin haksız olduğu ortaya konmuştur. Onun bazı fıkhî meselelerin hükmünde yalnız kalması da eleştirilen yönlerden biridir. Diğer üç mezhep imamının ve kendi öğrencilerinin farklı kanaatte olduğu bu meselelerde Ebû Hanîfe hadislere aykırı hareket etmekle itham edilmiştir. Ancak tarafların delilleri incelendiğinde ithamların haksız ve yersiz olduğu görülmektedir. Zira ictihadlarında Kitap, sünnet, icma, kıyas, sahabe kavli, istihsan ve örf gibi delilleri kullanan Ebû Hanîfe, bu meselelerde yalnız kalsa da mutlaka bir delilden hareket etmiştir. Nitekim yalnız kaldığı meselelerin ekseriyetinde Hanefî mezhebinde onun görüşleri müftâbih kabul edilmiştir. Bu çalışmada Ebû Hanîfe’nin muâmelât alanında yalnız kaldığı bazı görüşleri ele alınmıştır