Mütefekkir
Not a member yet
    230 research outputs found

    İnsanın Biyolojik Yaratılışıyla İlgili Kur’an Âyetlerinin Yorumu

    Full text link
    Mankind is a species that the Qur’ān gives notable details about his creation. The first stage of the creation of man is called “direct” creation and this is a process that composes of several levels. In addition to these levels, there is another stage called “indirect” i. e biological creation that implies the creation of Adam’s offspring. This process consists of significant levels named “nutfe”, “alaka”, “mudğa”, “ıʿzam”, “kesevne’l-ıʿzâm” and “halkun âhar”. All these levels refer to the adventure of the human in the womb. Therefore, this article tries to define and describe the significance of man by revealing the direct and indirect creation stages. Then, the miraculous feature of the indirect creation was emphasized, unlike others who regard it as an ordinary phenomenon. In addition, these creation steps are sophisticated in the manner that they are seen as evidence of Allah’s existence and unity. Not only the Qur’ānic verses which are related to these creation stages but also the texts of the classical and modern tafsir of these verses were used in this study. Some of the books, dissertations, and articles regarding these verses were also used. After defining the term “creation” and “man”, the essential information related to direct creation and indirect creation is given. Then the levels of the indirect creation were expressed in detail by referencing the verses that underline the man’s biological creature. In short, the importance of the biological creature was highlighted, and through the adventure of the man in these creation stages, the unity, authority, power, and foresight features of Allah were remarked.İnsan, Kur’an’ın genişçe yer verdiği, ilk yaratılışından bugünkü şahit olduğumuz her bir insanın yaratılış safhalarına kadar zikrettiği bir varlıktır. Bu varlığın ilk yaratılışı vasıtasız/elementer yaratılış olarak ifade edilmektedir ki toprak, tînü lâzib, sülâle min tîn, hamei mesnûn, salsâl ve tesviye safhalarından meydana gelmektedir. İlk insandan sonra onun neslinin yaratılışını ifade eden nutfe, alaka, mudğa, ıʿzâm, kemiklere et giydirilmesi ve halkun âhar şeklinde zikredilen vasıtalı/biyolojik yaratılış ise insanın anne karnında geçirdiği safhalardan oluşmaktadır. Bu çalışmada vasıtalı ve vasıtasız yaratılış safhaları Kur’an’da ayrıntılı bir şekilde zikredilen insanı tanımak ve tanıtmak, biyolojik yaratılışa dikkatleri çekmek, Allah Teâlâ’nın varlık ve birliğine delil boyutlarını ortaya koymak amaçlanmaktadır. Yöntem olarak konu ile alakalı âyetler odak nokta seçilmekte, ardından bu âyetlerin tefsiri bağlamında klasik ve modern tefsirler ve yine bu âyetlerin yorumlanması hususunda yazılmış kitap, makale, tez gibi çalışmalar taranmaktadır. Kapsam bakımından yaratma ve insan kavramları izah edildikten sonra insanın vasıtalı ve vasıtasız yaratılışı hakkında bilgiler verilmekte, insanın biyolojik yaratılışından bahseden âyetler incelenerek bu âyetlerde geçen ve biyolojik yaratılışın safhalarını ifade eden kavramlar değerlendirilmektedir. Neticede biyolojik yaratılışın önemi ortaya konulmakta, yaratılış safhaları ve bu safhalardan geçerek dünyaya gelen insan bağlamında Allah Teâlâ’nın kuvvet, kudret, irade ve tedbirine dikkat çekilmektedir

    Islamic Political Thought in the Great Seljuk Era, Nurullah Yazar

    Full text link
    Büyük Selçuklular 431-708/1040-1308 yılları arasında varlığını sürdürmüş ve adını Oğuzların ordu komutanı Selçuk Bey’den almış bir hanedanlıktır. Tarih sahnesinde önemli başarılar gerçekleştirmiş olan bu devlet çeşitli yönleriyle muhtelif araştırmalara konu olmuştur. Eserin başlığında yer alan siyaset kavramı tüm zorluklarıyla birlikte toplumun yönetim işlerini üstlenmek ve onların mutlu olmasını sağlamaktır. Dünya tarihinde isminden söz ettirmiş devletler, yönetim ve siyasî yaklaşımları çerçevesinde çeşitli araştırmaların konusunu teşkil etmiştir. Büyük Selçuklu Dönemi İslam Siyaset Düşüncesi kitabı yukarıda zikredilen her iki konuyu da ihtiva eden bir özelliğe sahiptir. Eser, özelde İslam tarihi genelde ise tarih açısından mühim bir dönemi ihata eden Selçuklu Devleti’nin siyaset düşüncesini ortaya koymak için kaleme alınmıştır. Açılan her başlığın son satırlarında amacına yönelik ifadeler kullanan Yazar’ın gayesine ulaştığını ifade etmek yerinde olacaktır

    Bir Felsefî Ahlâk Tebliği

    Full text link
    Resmi tanımları bir kenara bırakarak ve bilimin gerçeklerle uğraştığı gibi; felsefenin ne olduğu ne olması gerektiği ve insan ilgisinin diğer tüm nesneleri kapsamlı bir kavrayışta uzlaştırmaya çalıştığı gibi ahlakın da temelde bir hak duygusu olduğunu söyleyebiliriz. Geçmişte ahlaktan bahsederken bir bilim dalı olduğundan söz etmiş olabiliriz; ancak şimdi, ‘bilim’, gözlem ve deney yöntemleriyle ele alınabilecek şeylerle ilişkili olduğundan ve ahlak ne görülebilen ne idare edilen ne deneyimlenen; ancak sadece zihin için doğru olan salt ideal kavramlarla ilgilendiğinden dolayı etiği bilimden ayırmak düşüncelerimizin netleşmesini sağlayacaktır. Örneğin, "Başkalarının sana yapmalarını istediğin şeyleri sen de yap" özdeyişi ne olduğunu (geçmişte), ne olmakta olduğunu (günümüzde) veya ne olacağını belirtmez: (ama) ne olması gerektiğini belirleyen bir kuraldır. Bu husus deneyimle elde edilemez veya bir tecrübe temeline dayanmaz; (sadece) aklın bir talebidir. Herhangi bir bireyin özdeyişler bağlamında ne kadar davranış sergilediği elbette bilim için bir sorudur ve tamamen bilimsel yöntemlere göre karar verilmelidir; insanların ne yapmaları gerektiğine dair ideal kavramların, onların gerçekte ne yapacaklarını belirlemede en ufak bir değeri yoktur; ahlaki idealizm ve tarihsel gerçekçilik tamamen uyum içindedir. Ancak her insan özdeyiş çerçevesinde davranış sergilese de bu tür bir bilgi kurala değil, yalnızca olguya dayalı olacaktır ve insanların neden böyle davranması gerektiğini belirlemek için çare spekülasyona başvurmak olacaktır.WITHOUT essaying formal definitions, we may say that ethics is at bottom the sense of right, as science deals with facts, and philosophy attempts to reconcile what is, what ought to be, and all other objects of human interest in some comprehensive conception. In an earlier day we might have spoken of ethics as science; but now, since " science" is cor- related with what can be dealt with by the methods of observa- tion and experiment, it conduces to clearness of thought to distinguish ethics from science, inasmuch as ethics deals with purely ideal conceptions, which can neither be seen nor handled, nor experimented with, and are true to the mind alone. The maxim, for example, " Do unto others what you would that they should do to you," does not indicate of itself 'what happens, or ever has happened, or ever will happen,- it is a rule prescribing what should happen. It is not gathered from experience or founded on experience; it is a demand of the mind. How far any one has acted according to the maxim is, of course, a question for science, and to be settled according to purely scientific methods; ideal conceptions of what men ought to do have not the slightest value in determining what they do in fact; moral idealism and historical realism are perfectly compatible. But though every man acted according to the maxim, such knowledge would be of a fact merely, not of a rule; and to determine why men should so act, resort would have to be had to speculation

    Malay Dünyasında İlk Tam Tefsir Çalışması: Beled Sûresi Bağlamında ‘Tercümânü’l-Müstefîd’ Üzerine Bir İnceleme

    Full text link
    In the classical period, tafsir studies in the Malay world are limited and few. As a result of the tajdid and ijtihad movements that started in the region in the 20th century, the science of tafsir was in great demand. In the previous period, sciences such as nahiv, fiqh, and kalam played more effective and decisive roles. Tarjuman al-Mustafid, written by Sinkilî (d. 1105/1693) in the 17th century, is very important in terms of being a turning point in the tafsir literature of the Malay-Indonesian world. Likewise, Tarjuman al-Mustafid has succeeded in attracting the attention of many researchers in terms of being the first complete tafsir study in Malay-Indonesian and being the only tafsir book written in its field in the Malay world for nearly three centuries. However, the first complete tafsir text that can be compared with the tafsir studies done in Indonesian and Malay in the modern period is undoubtedly Tarjuman al-Mustafid. In the present study, Abdurrauf Singkili’s life was briefly introduced and then his study, Tarjuman al-Mustafid, was examined in terms of language, style, method, content, and sources. Thus, a tafsir book, which was written in the Malay-Indo world about four centuries ago, has been studied through concrete examples in the context of surah al-Balad.Malay dünyasında tefsir çalışmaları klasik dönemde sınırlı ve sayılıdır. Bölgede 20. yüzyılda başlayan tecdit ve ictihat hareketleri sonucunca tefsir ilmine büyük bir rağbet gösterilmiştir. Bundan önceki süreçte ise sarf, nahiv, fıkıh, kelam gibi ilimler daha etkili ve belirleyici bir rol oynamaktaydı. 17. yüzyılda Sinkilî’nin (ö. 1105/1693) yazdığı Tercümânü’l-müstefîd isimli eser Malayca-Endonezce tefsir literatüründe bir dönüm noktası oluşturması açısından oldukça önemlidir. Zira Tercümânü’l-müstefîd hem Malayca-Endonezce ilk tam tefsir çalışması olması hem de yaklaşık üç asır boyunca Malay dünyasında alanında yazılan tek tefsir kitabı olması açısından birçok araştırmacının dikkatini çekmeyi başarabilmiştir. Bununla birlikte modern dönemde Endonezce ve Malayca olarak yapılan tefsir çalışmalarının kendisiyle mukayese edilebilecek ilk tam tefsir metni kuşkusuz ki Tercümânü’l-müstefîd’dir. Bu çalışmada Abdürraûf Sinkilî’nin hayatına kısaca temas edilmiş ve ardından Tercümânü’l-müstefîd isimli eseri dil, üslûp, yöntem, muhteva ve kaynak açısından incelenmiştir. Böylelikle Malay-İndo dünyasında bundan yaklaşık dört asır önce telif edilen bir tefsir kitabı Beled sûresi bağlamında somut örnekler üzerinden araştırmaya tabi tutulmuştur

    Hanefî Usûlcülere Göre İllete Yöneltilen Kalb ve Akis İtirazları

    Full text link
    Qiyas, one of the most important issues among the methods of making judgments in the Islamic jurisprudence, means to move the ferʿ to the asl and to apply the decree of the asl to the ferʿ because of the similarity between them due to a illah that combines the asl and the ferʿ. The proceduralists have examined the nature of the illah, its parts, conditions, and ways of detection, and have put forward different views in this context. One of the issues on which the jurists disagree about the illah is the objections against the illah. Although the objections to the illah are the subject of the science of jadal, they are included in the majority of the works of method. There is no consensus among the jurists about the number of objections to the illah. It is seen that different numbers are put forward about the objections to the illah even among the jurists belonging to the same school. The qalb and aqs, which are the subject of our research are from the objections to illah. While the qalb is accepted as a valid objection to the illah, different opinions have been put forward about whether the aqs, named as qalbu al-taswiya, whose originality is qalb is valid or not. The aqs, which has been considered weak and invalid by some jurists, has been seen as a valid objection by some. In this study, the issues of qalb and aqs, which are among the objections against the illah according to the Hanafi jurists, will be discussed and examined.Fıkıh usûlünde hüküm çıkarma yöntemleri arasında en önemli konulardan biri olan kıyas, asıl ile ferʿi birleştiren bir illetten dolayı ferʿi asla hamledip, aralarındaki benzerlikten ötürü aslın hükmünü ferʿe uygulamayı ifade etmektedir. Asıl, ferʿ, aslın hükmü ve illet olmak üzere dört ana temel üzerine oturtulan kıyas konusunda tartışmaların en fazla yapıldığı mesele illettir. Usûlcüler illetin mahiyeti, kısımları, şartları ve tespit yollarını ele alarak incelemiş ve bu bağlamda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Usûlcülerin illet konusunda ihtilaf ettikleri konulardan birisi de illete yöneltilen itirazlardır. Her ne kadar illete yöneltilen itirazlar cedel ilminin konusu olsa da usûl eserlerinin büyük çoğunluğunda bunlara yer verilmiştir. İllete yöneltilen itirazların sayısı hakkında usûlcülerin bir ittifakı bulunmamaktadır. Hatta aynı ekole mensup usûlcüler arasında bile illete yöneltilen itirazlar hakkında farklı sayıların ileri sürüldüğü görülmektedir. Araştırma konumuz olan kalb ve akis, illete yöneltilen itirazlardandır. Kalb, illete yönelik geçerli bir itiraz kabul edilirken kalbü’t-tesviye olarak isimlendirilen ve hakikatte kalb olan akisin ise geçerli bir itiraz olup olmaması hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimi usûlcüler tarafından zayıf ve fasit bir itiraz olarak kabul edilen akis, kimi usûlcüler tarafından ise geçerli bir itiraz olarak görülmüştür. Bu çalışmada Hanefî usûlcülere göre illete yöneltilen itirazlardan kalb ve akis konuları ele alınıp incelenecektir

    Human Rights: Concepts and Problems, İoanna Kucuradi

    Full text link
    İoanna Kuçuradi’nin İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları adıyla yayımlanmış bu eseri, 1980 yılından itibaren insan haklarıyla ilgili kaleme aldığı makalelerin ve yaptığı konferansların derlenmesiyle oluşmuştur. Bu makalelerde ve konferanslarda, insan hakları meselelerini üst bir bakış açısıyla kavramsal ve eylemsel bütünlük içinde değerlendirmeleri, insan haklarına ilişkin global olarak içinde bulunduğumuz çıkmazlara rehber olması bakımından dikkate değerdir. Kuçuradi, öncelikle insan onuru/değeri bilgisine dayandırdığı insan hakları fikrini kavramlaştırmayı; ardından insan hakları kavramı ve bu kavrama ilişkin diğer bazı kavramları açıklığa kavuşturmayı ve kavramına ilişkin sorunları ve sorunlara ilişkin önerileri ortaya koymayı hedefler. İnsan hakları kavramlarını tarihsel-olgusal-algısal boyutlarıyla değerlendirmesi bakımdan geçmişe, buna ilişkin sorunları bağlamsal nitelikte ortaya koyması bakımından günümüze ve ilkesel öneriler sunması bakımından geleceğe ışık tutar

    Erken Dönem İslâm Tarihinde Meslek Olarak Baytarlık

    Full text link
    Veterinary profession in the history of Islām is one of the fields that has not been sufficiently researched. However, animals, that were the greatest helpers of people in period of early Islāmic history, had played a major role in many areas from the success of Muslims in jihads to the establishment of Islāmic civilization. Activities such as caring for the animals to be strong and getting the desired efficiency, protecting their health and treating them when they got sick were carried out by veterinaries. The aim of this study is to prove that the profession of veterinary was active in the early periods of Islāmic History. Although the veterinary medicine did not attract as much attention as human medicine, this profession had been actively carried out since the early periods of Islāmic History, including the period of Jahiliyyah, and veterinarians had worked in government institutions such as the army and palace with regular salaries. In addition, they had set up mobile clinics on different routes/paths for animals that get sick during the journey. Ibn Akhī Hizâm (d. 3./9. centuries), who is considered to be one of the most famous veterinarians in the history, lived in this period and wrote the Kitâb al-khayl wa’l-furûsiyye wa’l-bayṭara, the first original work in the field of veterinary profession in Islāmic civilization.Günümüzde veteriner hekimlik olarak bilinen baytarlık mesleği İslâm tarihinde araştırılması geri planda kalmış mesleklerden biridir. Hâlbuki hayvanlar, söz konusu dönemde cihatlardaki başarılardan İslâm medeniyetinin kurulmasına kadar birçok alanda Müslümanların en önemli yardımcısı olmuştur. Hayvanların güçlü olması ve istenilen verimin alınması için bakımlarının yapılması, sağlıklarının korunması, hastalandıklarında tedavi edilmesi gibi faaliyetler baytarlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada amaç baytarlık mesleğinin İslâm tarihinin ilk dönemlerinde etkin faaliyetler içerisinde olduğunu ortaya koymaktır. Tabiplik kadar ilgi görmese de baytarlık mesleği Cahiliye dönemi dâhil olmak üzere İslâm tarihinin ilk dönemlerinden itibaren aktif olarak yürütülmüş, baytarlar ordu ve saray gibi devlet kurumlarında düzenli maaş alarak çalışmışlardır. Ayrıca baytarlar, yolculuk sırasında hastalanan hayvanlar için yol güzergâhlarına seyyar klinikler kurmuşlardır. Veteriner tarihinin en meşhur baytarlarından biri olarak kabul edilen İbn Ahî Hizâm (ö. 3./9. yüzyıl) bu dönemde yetişmiş ve İslâm medeniyetinde baytarlık mesleği alanında ilk özgün eser olan Kitâbü’l-hayl ve’l-fürûsiyye ve’l-baytara’yı kaleme almıştır

    DKAB ve İHL Meslek Dersleri Öğretmenlerinin İletişim Becerilerinin Öğrenci Tutumlarına Etkisi

    Full text link
    The communication skills of teachers can cause many positive or bad effects in their future lives in terms of psycho-social and religious aspects by shaping students’ attitudes towards their lessons and school life. This study aims to examine the effects of religion lesson teachers working in the TRNC on their communication skills and students’ attitudes towards these lessons according to different variables. The study group of the research, which was designed according to the relational survey model using the quantitative research method, consists of 399 students selected by criterion-based purposive sampling method among 1117 students studying at Hala Sultan Theology College in the 2020-2021 academic year. According to the results of the research, it has been seen that the communication skills of the vocational course teachers with the students are at a high level, the female students communicate more easily with their teachers than the male students, and the communication skills of the teachers do not differ according to the grade levels. Students’ attitudes towards DKAB and IHL vocational courses are at a moderate level. While there is a significant difference between male and female students in terms of student attitudes, liking and interest dimensions according to the gender variable, there is no significant difference according to the class variable. There is a statistically positive and significant relationship between teachers’ communication skills and students’ attitudes towards DKAB and IHL vocational courses. Teachers’ communication skills significantly predict students’ attitudes towards their lessons.Öğretmenlerin iletişim becerileri, öğrencilerin başta derslerine yönelik tutumları olmak üzere, okul yaşantılarını şekillendirerek gelecek yaşamlarında psiko-sosyal ve dinî açıdan iyi/kötü birçok etkiye neden olabilmektedir. Bu araştırmada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde görev yapan DKAB ve İHL meslek dersleri öğretmenlerinin iletişim becerilerinin öğrencilerin DKAB ve İHL meslek derslerine yönelik tutumları üzerindeki etkisinin farklı değişkenlere göre incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma nicel araştırma yönteminde, öğretmen iletişim becerileri değerlendirme ölçeği ve din kültürü ve ahlak bilgisi dersi tutum ölçeği kullanılarak ilişkisel tarama modeline göre tasarlanmıştır. Çalışma grubu 2020-2021 eğitim-öğretim yılında Hala Sultan İlahiyat Koleji’nde öğrenim gören 1117 öğrenci arasından ölçüt temelli amaçlı örnekleme yöntemi ile belirlenen 399 öğrenciden oluşmaktadır. Araştırma sonuçlarına göre, meslek dersleri öğretmenlerinin öğrencilerle olan iletişim becerilerin yüksek düzeyde olduğu, kız öğrencilerin erkek öğrencilere göre öğretmenleriyle daha rahat iletişim kurduğu, öğretmenlerin iletişim becerilerinin sınıf düzeylerine göre farklılaşmadığı görülmüştür. Öğrencilerin DKAB ve İHL meslek derslerine yönelik tutumları orta düzeydedir. Cinsiyet değişkenine göre öğrenci tutumları, sevme ve ilgi boyutlarında kız ve erkek öğrenciler arasında anlamlı bir farklılık varken, sınıf değişkenine göre anlamlı bir farklılık göstermemektedir. Öğretmenlerin iletişim becerileri ile öğrencilerin DKAB ve İHL meslek derslerine yönelik tutumları arasında istatistiksel olarak pozitif ve anlamlı yönde ilişkiler vardır. Öğretmenlerin iletişim becerileri, öğrencilerin derslerine yönelik tutumlarını anlamlı bir şekilde yordamaktadır

    İslâm Aile Hukukunda Erkeğin İddeti

    Full text link
    A woman who is divorced or whose husband passed away can marry another man only after a certain period of time. In Islāmic law, this period of waiting for a woman to remarry is called iddah. Iddah has many merits such as knowing the acquittal of the womb of the woman, not mixing the lineage, and preparing the woman psychologically for a new marriage. In addition, the mourning of a woman whose husband died with the sadness and grief of losing her husband is another merits of iddah. However, none of these listed reasons really constitute the cause of iddah. For this reason, most of the Islāmic jurists have expressed the iddah by emphasizing the worship aspect of it. The fact of iddah being taabbud/devotional means that its wisdom and cause cannot be determined exactly. The issue of iddah of men expressed in this study is closely related to the issue that Islām forbids the union of two sisters under the same marriage. However, a man has to wait until the iddah of the divorced woman ends so that he can marry the sister or aunt/auntie of the woman he has divorced. In the works of furu fiqh, although they are controversial, this situation is called the iddah of men. While a man can marry the woman’s sister without waiting for iddah in case of the death of the woman, the necessity of waiting for the iddah of the woman in order for the man to marry the woman’s sister in case of divorce by ric’î talāq is based on the consensus of Islāmic jurists. Whether he can marry the sister of his wife, whom he divorced with bâin talāq/permanent divorce, before the end of his wife's iddah is controversial in the doctrine.İslâm hukukuna göre boşanmış veya kocası ölmüş bir kadın, ancak belli bir süre geçmesi durumunda başka bir erkekle evlenebilmektedir. Kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken bu süreye iddet denilmektedir. İddetin, kadının rahminin beraatinin bilinmesi, nesebin karışmaması, kadının yeni bir evliliğe psikolojik olarak hazırlanması gibi pek çok hikmeti sayılabilir. Ayrıca kocası ölen kadının, kocasını kaybetmenin hüzün ve kederiyle yas tutması da iddetin hikmetlerinden sadece bir tanesidir. Ancak yukarıda zikredilen gerekçelerin hiçbirisi tek başına gerçek anlamda iddetin illetini oluşturmaz. Bunun için İslâm hukukçularının pek çoğu iddetin ibadet yönüne vurgu yapmak suretiyle iddetin taabbüdîliğini dile getirmişlerdir. İddetin taabbüdî olması, hikmet ve illetinin gerçek anlamda tam olarak belirlenemeyeceğini ifade etmektedir. Bu çalışmada ifade edilen erkeğin iddeti hususu iki kız kardeşin bir nikâh altında bulunmasının haram kılınması meselesi ile yakından ilişkilidir. Bunun haricinde erkek boşamış olduğu kadının kız kardeşi, teyzesi veya halası ile evlenebilmesi için boşamış olduğu kadının iddetinin bitmesini bekleyecektir. Fürû-i fıkıh eserlerinde -tartışmalı olsa da- bu duruma erkeğin iddeti adı verilmektedir. İslâm hukukçuları, kocanın karısının ölümünden sonra karısının kız kardeşi ile herhangi bir süre beklemeksizin evlenebileceği; ricî talâkla karısını boşadıktan sonra ise böyle bir evlilik için boşadığı karısının iddetinin bitmesini bekleyeceği hususunda ittifak etmiştir. Kocanın bâin talâk ile boşamış olduğu karısının kız kardeşi ile evlenmek için iddet bekleyip beklemeyeceği hususunda ise ihtilâf etmişlerdir

    Hacı Bektâş-ı Velî’de Tanrı’nın Sıfatları

    Full text link
    In this study, the thoughts of Haci Bektās-i Velī (1209-1270), who came to Anatolia from Central Asia and formed his teachings along the lines of both Hallāc-i Mansūr and Ahmed Yesevī and influenced the masses, on the attributes of God are examined. Throughout the study, we consider and evaluate the attributes that will allow us to determine the conception of God of Haci Bektās-i Velī, which has been talked about a lot in philosophical and theological discussions in the context of the God-world relationship. Haci Bektās-i Velī has a theist understanding of God, who is eternal, immanent, and transcendent, the only one, and has absolute power. According to him, knowing the nature of God is a situation that exceeds the limits of human comprehension, but it is possible to know God through his names and attributes. He builds the image of God on the attributes of power, creation, knowledge, and will. According to him, there is a dynamic relationship and unity between the perfect God, who has knowledge and power, and the world he created in perfect harmony and order. Haci Bektās-ı Velī adopts the idea of wahdat al-wujūd, which became the dominant paradigm among the Sufis in the 13th century. However, this understanding of him cannot be seen as pantheism. Since pantheism identifies God with the world, it does not overlap with Haci Bektās’s idea of God and the world. According to Haci Bektāş, God created this universe with his own will. The universe is created and thus contingent. According to the pantheist view, everything happens in God. Since there is no realm separate from Him, there is no creation. Haci Bektās-i Velī, on the other hand, believed that this world had a creator.Bu çalışmada Orta Asya’dan Anadolu’ya gelerek öğretilerini Hallâc-ı Mansûr (ö. 922) Ahmed Yesevî (ö. 1166) çizgisinde oluşturan ve kitlelere tesir eden Hacı Bektâş-ı Velî’nin (1209-1270) Tanrı’nın sıfatları konusundaki düşünceleri incelenmektedir. Çalışma boyunca felsefî ve kelâmî tartışmalarda Tanrı-âlem ilişkisi bağlamında çokça gündeme gelen Hacı Bektâş-ı Velî’nin Tanrı tasavvurunu tespit etmemizi sağlayacak sıfatlar konusu ele alınıp değerlendirilmiştir. Hacı Bektâş-ı Velî, ezelî ve ebedî, içkin ve aşkın, bir tek olan, mutlak güç sahibi teist bir Tanrı anlayışına sahiptir. Ona göre Tanrı’nın mahiyetini bilmek insanın idrak sınırlarını aşan bir durumdur ancak Tanrı’yı isimleri ve sıfatları yoluyla bilmek mümkündür. O, Tanrı tasavvurunu kudret, yaratma, ilim ve irade sıfatları üzerine inşa etmektedir. Ona göre ilim ve kudret sahibi mükemmel Tanrı ile muhteşem ahenk ve düzen dâhilinde yarattığı âlem arasında dinamik bir ilişki ve birlik vardır. Hacı Bektâş-ı Velî, 13. yüzyılda sûfiler arasında, hâkim paradigma haline gelen vahdet-i vücûd düşüncesini benimsemektedir. Ancak onun bu anlayışı panteizm olarak görülemez. Panteizm, Tanrı ile âlemi özdeşleştirdiği için Hacı Bektâş’ın Tanrı ve âlem fikriyle uyuşmamaktadır. Hacı Bektâş’a göre Tanrı bu âlemi kendi iradesiyle yaratmıştır. Kâinat sonradan yaratılandır, mümkündür. Panteist görüşe göre her şey Tanrı’da olup bitmektedir. O’ndan ayrı bir âlem olmadığı için yaratma da yoktur. Hacı Bektâş-ı Velî ise bu âlemin bir yaratıcısının olduğuna inanmaktadır

    190

    full texts

    230

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Mütefekkir
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇