Mütefekkir
Not a member yet
    230 research outputs found

    الأسس الفلسفية للفكر الغربي الحديث: تقييم للدين والإدراك البشري

    No full text
    İnsan doğası gereği bilmek isteyen ve dolayısıyla sorgulayan bir varlıktır. Hayatını anlamlandırabilmek adına pek çok soru sorar ve anlam arayışına cevap olabilecek bir yer arar. Bu noktada ise dine yönelir. Çünkü din duygusu insanın fıtratında var olan bir duygudur. Bu duyguyu hayatından uzaklaştırdığı veya çıkardığı takdirde pek çok problemle karşı karşıya kalır ve dinin hayatında bırakmış olduğu bu boşluğun yerinin ne bilim ne de başka bir ideolojiyle doldurulamadığını görür. Bu noktada hayatın anlamını yitiren insan için din kurumu tabiri caizse bir kurtuluştur. M. Heidegger’in de dediği üzere, bu anlamsızlıktan “Bizi ancak bir tanrı kurtarabilir”. Çünkü din, insanı akıl varlığı olarak ele almakla birlikte aynı zamanda onun duygu dünyasına da hitap ederek hayatını anlamlandırması noktasında ona cevap olur. Bundan dolayı tarih boyunca insanlar dine ihtiyaç duymuş ve ondan vazgeçememiştir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, dinin insan hayatındaki yeri ve önemi yadsınamayacak kadar büyüktür

    Şerî Hükmün Sübûtunun Yargı Kararına Bağlılığı Meselesi: Hanefi Mezhebi Örneğ

    No full text
    The aim of this study is to determine the reasons whether the existence of the religious judgment depends on the judicial decision by examining the relevant issues in the Hanafi furūʿ sources and using the inductive method. In addition to being theoretically important to know in which cases the religious provision depends on the judicial decision, it is also a prerequisite for making sound assessments about whether the religious provision will be valid or not, in case of a difference between the judicial decision and the religious provision in a concrete matter. It has been determined that five main factors are effective in the dependence of the existence of the religious provision on the judicial decision. These factors are as follows: Whether the legal event is suitable to be the subject of a judicial decision; whether the reason for the religious provision is definite/clear/strong; the disagreement or consensus of the jurists in the provision; whether the person is authorized to take legal transaction; and the legal action to be in the nature of termination of a binding contract. It is possible that more than one reason may be effective regarding the adherence of the religious provision to the judicial decision in a concrete issue. On the other hand, these factors may be in contradiction with each other in a concrete case.Bu çalışmanın amacı Hanefî fürû kaynaklarındaki ilgili meseleleri incelemek suretiyle, tüme varım metodunu kullanarak hükmün sübûtunun yargı kararına bağlı olup olmama sebeplerini tespit ve ferʿî meseleleri bu sebeplerle irtibatlandırarak izah etmektir. Şerʿî hükmün sübûtunun hangi hâllerde yargı kararına bağlı olduğunu bilmek, teorik açıdan önemli olması bir yana, somut bir meselede yargı kararıyla şerʿî hükmün farklılık arz etmesi durumunda, hukukî tasarruf hakkındaki şerʿî hükmün geçerliliği konusunda sağlıklı değerlendirme yapabilmenin de ön koşuludur. Şerʿî hükmün sübûtunun yargı kararına bağlılığında beş temel etkenin belirleyici olduğu tespit edilmiştir. Bunlar hukukî olayın dava konusu edilmeye elverişli olup olmaması; hükmün sebebinin kesin/açık/kuvvetli olup olmaması, olayın hükmünde fakihlerin ihtilaf veya ittifak etmeleri; kişinin hukukî tasarrufa yetkili olup olmaması ve hukukî işlemin, bağlayıcı bir sözleşmeyi fesih mahiyetinde olmasıdır. Somut bir meselede şerʿî hükmün sübûtunun yargı kararına bağlılığı hususunda, birden fazla sebebin aynı anda etkili olması mümkündür. Öte yandan bu etkenlerin somut bir olayda birbiriyle çelişmeleri de söz konusu olabilmektedir

    The Adduce (Istishhad) with Poetry in the Science of Fiqh: The Case of al-Mabsût

    Full text link
    Şiir en eski uygarlıklarda dahi yer bulmuş edebî bir türdür. Her toplum şiire ayrı bir önem atfetmiş ve şiir beslendiği kültüre göre farklılık göstermiştir. Şiir ve şair İslâm öncesi Arap toplumunda çok ayrı bir mevkiye sahip olmuş ve bu kültürde şiir en büyük ve en etkin sanatsal faaliyet aracı olarak görülmüştür. Bu yönüyle İslâm’dan önceki Arap toplumunun şiir ve şairler ile sıkı bir ilişki içinde olduğunu söylemek mümkündür. İnsan kelamının zirve ürünleri, şairlerin dilinde vücut bulmuş ve yaşadığı topluma yön vermiştir. Lügat ve kelimelerin ince anlamlarına vukufiyetleri nedeniyle şairlerin herhangi bir kelimeyi kullanmaları, bu istimalin insanlar tarafından istidlal için elverişli kabul edilmesini sağlamıştır. İslâm’ın gelmesiyle birlikte Kur’ân’ın daha iyi anlaşılması ve bazı kelimelerin açıklamaları için şiirlere başvurulmuştur. İslâmî ilimlerde şairlerin şiirleriyle istişhâdı sadece tefsir alanında değil aynı zamanda diğer disiplinlerin hemen hepsinde önemsenmiştir. Bu bağlamda fakihler de eserlerinde şairlere ve şiirlerine yer vermiş ve kullandıkları kelimeler ile istişhâdda bulunmuşlardır. Fukahanın şairlerin şiirleriyle istişhâdda bulunduğu noktalar bu çalışmada konu edinilmiştir. Özellikle Hanefî mezhebinde muteber bir metin olması, kendisinden sonraki bütün fukahayı derinden etkilemesi ve şiir ile istişhâd edilen yerlerin fazla olması sebebiyle Serahsî’nin (ö. 483/1090) el-Mebsût adlı eseri tercih edilmiştir. Bu çalışmanın ilk kısmında İslâm’ın ilk dönemlerinde şiir ile istişhâd konusu ele alınacak, devamında Serahsî’nin istişhâd ettiği şiirlerdeki sıhhat problemi üzerinde durulacaktır. Sonrasında ise Serahsî’nin şiir ile istişhâd ettiği noktalar ele alınacaktır.Poetry is a literary genre that has found a place even in the oldest civilizations. Each society has attributed a special importance to poetry, and this situation has been differed according to the culture where it fed. Poetry and poet had a very special place in Arabic society at the pre-Islamic era and they were seen as the greatest and most effective means of artistic activity. In this respect, it is possible to say that the Arab society before Islam had a very close connection with poetry and poets. The masterpieces of the word embodied in the language of the poets and gave direction to the society of that time. Because poets know very well the oral tradition and the subtle meanings of words, their use of a word by other people has been accepted as deduction. With the advent of Islam, the poems of poets were consulted for a better understanding of the Qur’an and for the explanations of some words. In Islamic sciences, istishhad with the poems of poets has been used not only in commentators works but also in almost all other disciplines. Faqihs also included poets and their poems in their works and made istishhad with the words they used. By this study, we discussed the points that the fuqaha adduced (istishhad) with the poems of the poets. Sarakhsi (d. 483/1090) al-Mabsût was preferred, especially because it is an authoritative text in the Hanafî madhhab, deeply affecting all the fuqaha who came after it, and having many points of istishhad with poetry. In the first part of this study, the subject of poetry and istishhad in the early periods of Islam will be discussed. Secondly, the problem of authentication in the poems that Sarakhsi adduced (istishhad) will be emphasized. Additionally, the points what points Sarakhsi adduced by using poems will be discussed

    Şemseddîn es-Semerkandî’nin Epistemolojisinde Kesin Bilginin Kaynakları

    Full text link
    The question of what the nature of knowledge is and how to reach certainty kept the philosophers busy. Hence, many theories have been brought up about the definition and types of knowledge. In particular, thinkers seeking an answer to the question of how to reach certain information have categorized the images formed in the mind, taking into account whether they agree with the actual events or not. The elements of these divisions, in terms of their accuracy and certainty, range from ignorance to knowledge. Shams al-Dīn al-Samarqandī (d. 722/1322), who connects philosophical assumptions to the discipline of kalām (theology) and reflects the philosophical content in his kalām books, discusses the types of knowledge in his different works. This study argues that al-Samarqandī was influenced by Avicenna (d. 428/1037) regarding the sources of knowledge. However, while discussing semiyyat topics, al-Samarqandī differed from the Avicennian tradition, claiming that mutawātirāt is not sufficient to reach certain information, but that certainty can be reached with presumptions. In addition, this article draws attention to the unique aspects of al-Samarqandī’s understanding of knowledge, according to him, the propositions in terms of truth-value will be examined and the sources of exact knowledge will be discussed.Bilginin mahiyetinin ne olduğu ve kesinliğe nasıl ulaşılacağı sorusu kelâm ve felsefe disiplini ile meşgul olan âlimlerin zihnini meşgul etmiştir. Bu doğrultuda bilginin tanımı ve çeşitleri hakkında pek çok teori öne sürülmüştür. Özellikle kesin bilgiye nasıl ulaşılacağı sorusuna cevap arayan düşünürler, zihinde oluşan suretleri, vakıaya mutabık olup olmama durumlarını dikkate alarak tasnif etmiştir. İlgili taksimlerin öğeleri, taşıdıkları doğruluk ve kesinlik nitelikleri itibari ile cehaletten başlayıp ilme kadar uzanmaktadır. Felsefî kabulleri kelâm disiplini ile ilişkilendiren ve yazdığı kelâm kitaplarında felsefî muhtevayı yansıtan Şemseddîn es-Semerkandî (ö. 722/1322) kesin bilginin çeşitlerini farklı eserlerinde tartışmaktadır. Bu çalışma kesin bilginin kaynakları konusunda Semerkandî’nin, -yer yer çeşitli revizeler yapsa da- İbn Sînâ’dan (ö. 428/1037) etkilendiğini öne sürmektedir. Fakat Semerkandî, semiyyât bahislerini tartışırken mütevâtirâtın kesin bilgiye ulaşmak için yeterli olmadığını ancak karineler ile katiyete ulaşılabileceğini iddia ederek İbn Sînâcı gelenekten ayrılmıştır. Bunun yanında Semerkandî’nin bilgi anlayışının kendine özgü yönlerine dikkat çeken bu makalede ona göre doğruluk değeri açısından önermeler incelenip kesin bilgi anlamındaki ilmin kaynakları tartışılacaktır

    Universality of Science in the Qurʾān

    Full text link
    Kur’ân, içerik bakımından evrensel kaideleri ihtiva etmiştir. İtikattan muamelata, ceza hukukundan ibadete varıncaya kadar insanların, dini konuda ihtiyaç duydukları konulara genel manada temas etmiştir. Aynı şekilde onların dünya hayatında terakki ve tekâmül edebilmeleri için de neler yapmaları gerektiğini belirtmiştir. İnsanın öncelikli olarak kendisini, çevresini ve kâinatı iyi kavraması adına ona okumayı emretmiştir. Farklı âyetlerinde, bu hususa atıfta bulunmuştur. İnen ilk âyetin “oku” ile başlaması ve ilmin en büyük araçlarından biri olan kaleme yemin edilmesi bu hakikati açık bir şekilde göstermektedir. Ayrıca “oku” emrinin herhangi bir bilim dalıyla kayıtlandırılmaması, dini bilimlerin yanı sıra insanlara faydası dokunan beşerî bilimler ile de meşgul olmanın dini açıdan önemli olduğunu ortaya koymaktadır. İlim kimden gelirse gelsin onu ortaya koyan kişi hangi dine ve inanca mensup olursa olsun bu bilgi, İslâm’a göre değerlidir. Hatta insan dışı varlıklardan gelen faydalı bilgiler de çok kıymetlidirler. İslâm tarihinin farklı dönemlerinde de bu ilkeye riayet edilmiştir. Ancak zenginlik kaynağı olması gereken farklı itikadi ve fıkhi mezhepler, ekoller ve bakış açılarından dolayı, bazı dönemlerde ise bu ilke akamete uğratılmış ve herkes mensubu olduğu mezhebin, ekolün, bilgilerini doğru kabul etmiş bunların dışındakini ise adeta inkâr etmiştir. Bu çalışmada, ilmin evrenselliği üzerinde durulacak ve doğru bilgiyi sadece belirli kitle, grup ve çevreyle sınırlandırmanın, Kur’ân’ın temel ilkesiyle çeliştiği izah edilmeye çalışılacaktır.The Qur’ān contains universal rules in terms of content. From belief to trading transactions, from criminal law to worship, it touches on issues that people needed in religious matters in general. In the same way, it also states what they should do for them to progress and evolve in life. First of all, Qur’ān orderes people to read in order to better understand himself, his environment and the universe. It referres to this issue in different verses. Beginning with the “Read” of the first verse and swearing on the pen, which is one of the greatest tools of knowledge, clearly demonstrates this truth. In addition, the fact that the “Read” command is not limited to any branch of science, so this command reveals that it is religiously important to engage in social sciences that people benefit from, as well as religious sciences. No matter from whom the source of knowledge comes from, this knowledge is valuable in Islām, no matter what religion or belief the person who reveals it belongs to. In fact, useful information from non-human beings is also very valuable. However, unfortunately, due to different creeds and legal sects, schools, dispositions, and perspectives, which should be a source of wealth, this principle was broken in some periods, and it was seen that everyone accepted the information coming from the sects, schools and dispositions to which they belonged, and rejected the other ones. In this study, the universality of science will be emphasized, and it will be tried to explain that limiting correct knowledge with only certain groups contradicts the basic principle of the Qur’ān

    Mantık İlminin Belâgata Etkisi

    Full text link
    In this article, I examined how the science of logic has affected Arabic rhetoric in the historical process both conceptually and theoretically. It is a known fact that Arabic rhetoric was a part of the practical life of Arab society from the pre-Muhammad(pbuh) time to the Abbāsīds. With the introduction of Aristotelian logic to the Islamic world in the Abbāsīd period, Arabic rhetoric started to be influenced by the discipline of logic. Logic has affected rhetoric as well as religious sciences. However, this effect was conceptual and methodological rather than theoretical. This effect has been through topics such as universals, concept, definition theory, division (dividing), classification, and signification in the science of logic. Through the Eastern Rhetoric School (Mesārika), rhetoric books began to be written according to the logical method after the 5th century. In other words, the logical effect is not directed to content and theory in rhetoric works, but to form and classify the methods. This method has been decisive until today and rather than literary taste and criticism, has come to the fore to deal with rhetoric issues with a logical method. The role of rhetoric scholars such as Ebū Yaʿkūb es-Sekkākī (d. 626/1229) and his work Miftāhu’l-ʿulūm played an important role in the formation of rhetoric according to logic. Again, Kudame b. Caʿfer (d. 337/948 [?]) and his work named Naḳdu’l-şiʿr and the work of Ebü’l-Hasen Hāzim al-Kartācennī (d. 684/1285) Minhācu’l-buleġā also contributed to the science of logic. We have not been able to identify a study that reveals the effect of logic on rhetoric in general terms. The importance of the article is to determine and explain how much the science of logic affects rhetoric in terms of theory, methodology, and content. In the research, we found that while the effect of logic on rhetoric was shown, previous studies on the subject limited this effect to only a few concepts. We have stated that, unlike these approaches, logic has a deeper and more comprehensive effect on the history of rhetoric.Bu makalede kavramsal ve sistematik açıdan mantık ilminin Arap belâgatını nasıl etkilediği incelenmiştir. Abbâsîler döneminde Aristo mantığının İslâm dünyasına girişiyle beraber Arap belâgatı mantık ilminden etkilenmiştir. Fakat bu etki daha çok kavramsal ve yöntemsel yönden olmuştur. Mantık ilmindeki tümeller, kavramsal düşünce, tanım teorisi, bölme (taksim), tasnif, delâlet gibi konular belâgat kaynaklarında görülmeye başlanmıştır. Doğu Belâgat Ekolü (Meşârika) aracılığıyla belâgat kitapları hicrî 5. asırdan sonra mantıksal metoda göre yazılmaya başlanmıştır. Bu metot, günümüze kadar belirleyici olmuştur. Bu metotta edebî zevk ve eleştiriden ziyade, belâgat konularının mantık usûlü ile ele alınması öne çıkmıştır. Belâgatın mantıksal bir kurguya göre teşekkül ettirilmesinde Ebû Yaʿkūb es-Sekkâkî (ö. 626/1229) ve onun Miftâhu’l-ʿulûm adlı eseri başat rol oynamıştır. Yine, Kudâme b. Caʿfer (ö. 337/948 [?]) ve Naḳdü’ş-şiʿr adlı eseri ile Ebü’l-Hasen Hâzim el-Kartâcennî’nin (ö. 684/1285) Minhâcü’l-büleġā adlı eseri de mantık ilminin etkisinde telif edilmiş belâgat kaynaklarıdır. Genel hatlarıyla mantık ilminin belâgata etkisini ortaya koyan bir araştırmayı tespit edemedik. Makalenin önemi, mantık ilminin, tarihsel, kavramsal, teorik, yöntemsel açıdan belâgata ne denli etkide bulunduğunu tespit ederek açıklamaktır. Ayrıca belâgatın mantıktan etkilenmesi belâgat ekolleri açısından da incelenmiştir. Araştırmada, mantık ilminin belâgata etkisi gösterilirken konuyla ilgili önceki çalışmaların ya daha çok Sekkâkî’nin belâgatı donuklaştırdığı iddiasını içerdiğini ya da bu etkinin sadece birkaç kavramla sınırlı gösterildiğini tespit ettik. Bu yaklaşımlardan farklı olarak belâgat tarihinde mantığın formel düzeyde de olsa daha kapsamlı bir etkisinin olduğu ifade edildi. Bu etki Sekkâkî’de bâriz bir şekilde görülmektedir. Ayrıca Aristo’nun Retorika ve Poetika adlı eserlerinin Arap Belâgatını sınırlı bir şekilde etkilediği belirtildi

    Tanrı Sizi İzliyor: Tanrı’yla İlgili Kavram Çağrışımları Anonim Bir Ekonomik Oyunda Sosyal Davranışı Artırıyor

    Full text link
    We present two studies aimed at resolving experimentally whether religion increases prosocial behavior in the anonymous dictator game. Subjects allocate more money to anonymous strangers when God concepts were implicitly activated than when neutral or no concepts were activated. This effect was at least as large as that obtained when concepts associated with secular moral institutions were primed. A trait measure of self-reported religiosity did not seem to be associated with prosocial behavior. We discuss different possible mechanisms that may underlie this effect, focusing on the hypotheses that the religious prime had an ideomotor effect on generosity or that it activated a felt presence of supernatural watchers. We then discuss implications for theories positing religion as a facilitator of the emergence of early largescale societies of cooperators.Bu yazıda, anonim diktatör oyununda[1] dinin toplum yanlısı davranışları artırıp artırmadığını belirlemek için tasarlanmış iki deney sunmaktayız. Nötr veya hiçbir kavramın olmadığı durumların aksine Tanrı kavramının dolaylı olarak dahil edildiği durumlarda denekler tanımadıkları yabancı kişilere karşı daha fazla cömert olmaktadır. Gözlemlenen bu etki en az seküler ahlâkî kurumlarla bağlantılı düşüncelerin ön plana çıktığı zamanki kadar güçlüdür. Kendi kendine kabul edilmiş dindarlık, toplum yanlısı davranışlarla bağlantılı görünmemiştir. Bu yazıda, dinî uyarıcıların cömertlik üzerinde ideomotor etkisi olduğuna veya doğaüstü gözlemcilerin varlığı fikrini harekete geçirdiğine odaklanarak bu etkinin altında yatan farklı olası mekanizmaları tartışacağız. Daha sonra ise dini eski büyük toplumların ortaya çıkmasını kolaylaştıran bir unsur olarak kabul eden fikirlerin sonuçlarını ele alacağız. [1]     Oyun teorisi içerisinde yer alan Ültimatom Oyunu’nun türevlerinden birisidir. Diktatör oyunu deneyleri yapılırken deneklerden birisi “diktatör” olarak seçilerek bir miktar para ona verilir. Paranın isterse diktatör tarafından diğer oyuncu veya oyunculara verilebileceği söylenir. Paranın nasıl dağıtılacağına karar verme yetkisi diktatör olarak seçilen kişiye aittir (Çevirenin Notu)

    İslâm Hukuku Açısından Nikâh Akdinde Velâyet

    Full text link
    The marriage contract, which forms the basis of the conjugal union has individual, social, religious, and secular aspects, but also has a legal dimension. In this respect, it has to contain some elements and conditions like other legal practises. Otherwise, it is not possible to be considered religiously and legally valid. Due to its importance, Islāmic jurists have dealt with the issues related to the marriage contract down to the last detail, and in this context, they have clarified both the elements, and the conditions in detail. However, they agreed on some issues and disagreed on others. Although there are many disputes about the elements and conditions of the marriage contract, the most controversial point is the issue of custody. In this context, different approaches have been put forward depending on different evidences, reasons, and perspectives about who has custody, who is subject to custody provisions, what is the limit of authority regarding custody and what is the current marital situation of the person who undertakes the custody. This study aims to comparatively examine the views of Islāmic jurists about custody in marriage and to examine the evidence they are based on.Aile müessesesinin temelini teşkil eden nikâh akdi, ferdî, içtimaî, dinî ve dünyevî yönlerin yanında hukukî boyuta da sahiptir. O bakımdan diğer hukukî tasarruflar gibi birtakım rükün ve şartları barındırmak durumundadır. Aksi takdirde dinen ve hukuken muteber sayılıp kendisine sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir. Söz konusu önemine binaen İslâm hukukçuları nikâh akdi ile ilgili meseleleri en ince ayrıntısına kadar ele almış ve bu bağlamda hem rükün hem de şartlarını tüm detaylarıyla açıklığa kavuşturmuşlardır. Ancak bazı konularda ihtilaf etmişlerdir. Nikâh akdinin rükün ve şartlarına dair birçok ihtilaf bulunmakla beraber en çok tartışmaya konu olmuş meselelerin başında, velâyet meselesi gelmektedir. Bu çerçevede farklı delil, gerekçe ve bakış açılarına bağlı olarak kimlerde velâyet yetkisinin bulunduğu, velâyet yetkisinin kimler üzerinde cari olduğu, velâyette yetki sınırının ne olduğu ve velâyeti üstlenen kişinin (velinin) nikâh akdi açısından nasıl bir unsur sayıldığı konularında farklı yaklaşımlar sergilenmiştir. Bu çalışmanın amacı, karşılaştırmalı olarak İslâm hukukçularının nikâhta velâyet ile ilgili görüşlerinin ele alınması ve dayandıkları delillerin incelenmesidir

    İslâm’ın Siyasallaşması: Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Kimlik, Devlet, İnanç ve Cemaatin Yeniden Yapılandırılması, Kemal H. Karpat

    Full text link
    Kemal Karpat's book “The Politicization of Islam: Reconstructing Identity, State, Faith, and Community in the Late Ottoman State” was published by Oxford University Press in 2000 and translated into our language in 2004 as "İslam'ın Siyasallaşması: Osmanlı Devleti'nin Son Döneminde Kimlik, Devlet, İnanç ve Cemaatin Yeniden Yapılandırılması". The work, which is a voluminous summary of the author's works on subjects such as Ottoman identity, migration, nationalization, and nationalism, filled a critical gap in understanding the Ottoman Empire's last period.Kemal Karpat’ın değerlendirmesini yaptığımız kitabı, The politicization of Islam : Reconstructing Identity, State, Faith, and Community in the late Ottoman State ismiyle 2000 yılında Oxford University Press tarafından yayınlanmış ve 2004 yılında dilimize “İslam'ın Siyasallaşması: Osmanlı Devleti'nin Son Döneminde Kimlik, Devlet, İnanç ve Cemaatin Yeniden Yapılandırılması” başlığıyla tercüme edilmiştir. Yazarın Osmanlı kimliği, göç, uluslaşma, milliyetçilik gibi konulardaki çalışmalarının hacimli bir hülasası olan eser, Osmanlı’nın son döneminin anlaşılması açısından önemli bir boşluğu doldurmuştur

    Antonio Gramsci’nin ‘Hegemonya’ Kavramı Çerçevesinde Fetö’nün Kültürel Faaliyetleri

    Full text link
    This article, within the frame of Gramsci’s hegemony concept, focuses on activities of Feto, which was mostly in cultural field, for establishing complete domination on state and society in Turkey. Gramsci’s hegemony comes true over civil society and creates itself by cultural and ideological tools. Moreover, hegemony is a model that endures to persuade rather than oppressing and insisting. Acvities of Feto, which is defined as a terrorist group by the Turkish state, and several organizations are destitute to be analyzed through the hegemony concept. Thus, primarily Gramsci’s hegemony and civil society concepts are discussed. Then Feto’s organizational history is explained in general terms. Feto’s cultural activities are put forward under several titles with sociological perspective. A short literature review takes place in the study and the articles with similar topics to ours are examined briefly. Emphasizing the relationship of Gulenist movement with more political, economic and bureaucratic institutions causes the work in the field of civil society and culture to be overlooked. Analyzing the organization in the cultural context through the concept of hegemony brings a unique perspective to the study.Bu makalede; Gramsci’nin ‘hegemonya’ kavramı çerçevesinde Fetö’nün Türkiye’de devlet ve toplum üzerinde tam tahakküm kurabilmek için kültürel sahada yapmış olduğu faaliyetlere odaklanılmaktadır. Gramsci’de sivil toplum alanı üzerinden gerçekleşen hegemonya kültürel ve ideolojik araçlarla kendini var etmektedir. Dahası hegemonya baskı ve dayatmadan ziyade ikna etmeye odaklı bir benimsetme modeline dayanmaktadır. Terör örgütü olarak tanımlanan Fetö’nün faaliyet tarzı ve yapmış olduğu çeşitli organizasyonlar hegemonya kavramı çerçevesinde analiz edilmeye muhtaçtır. Bu doğrultuda öncelikle Gramsci’nin hegemonya kavramı ele alınmakta ve sivil topluma bakışı değerlendirilmektedir. Akabinde tarihsel olarak Fetö yapılanması genel hatlarıyla anlatılmaktadır. Fetö’nün kültürel faaliyetleri çeşitli başlıklar altında sosyolojik perspektifle ortaya konularak, sonuç kısmıyla makale tamamlanmaktadır. Çalışmada kısa bir literatür taraması yapılmakta ve konu ile ilgili varsa daha önceki benzer çalışmalar incelenmektedir. Gülenist hareketin daha çok siyasal, ekonomik ve bürokratik kurumlarla ilişkisinin ön plana çıkartılması, sivil toplum ile kültürel alandaki çalışmaların gözden kaçırılmasına neden olmaktadır. Hegemonya kavramı üzerinden örgütün kültürel bağlamda analiz edilmesi, çalışmaya özgün bir bakış açısı kazandırmaktadır

    190

    full texts

    230

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Mütefekkir
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇