Nesir: Journal of Literary Studies
Not a member yet
123 research outputs found
Sort by
Türkçede –(y)AcAk Muamması: Zaman-Görünüş-Kiplik Yorumlamaları Üzerine Bir Tahkik
This paper investigates how future temporal reference is established in the presence of the Turkish morpheme –(y)AcAk, a widely debated element in the linguistic literature that is traditionally labeled as a future tense marker. Existing analyses, while significantly contributing to our understanding, do not fully encapsulate the entirety of the observed distributional and interpretational properties of this morpheme. In the ensuing pages, a critical examination of the preceding accounts will be undertaken, traversing the realms of tense, aspect, modality, and multifunctionality; and present the challenges associated with these analyses. While it does not venture to propose a new interpretative framework for the enigmatic –(y)AcAk, it suggests that the modality-based account of Rivero aligns more closely with the observed complexities of this morpheme, according to our analysis. This paper underlines the need for further research to enhance our understanding of –(y)AcAk within Turkish grammar. Through an in-depth interaction analysis of –(y)AcAk with other linguistic phenomena and morphosyntactic comparisons with related languages, future research holds the potential to illuminate this morpheme's intricate nature, thereby enriching the broader theoretical landscape of tense, aspect, and modality studies.Bu makale, Türkçede yaygın olarak tartışılan bir dilbilim unsuru olan ve geleneksel olarak gelecek zaman işaretleyicisi olarak kabul gören –(y)AcAk biçimbirimi ile gelecek zaman gönderiminin nasıl tesis edildiğini araştırmaktadır. Mevcut tahliller, bulundukları kıymetli katkılara rağmen mezkûr biçimbirimin gözlemlenen dağılım ve yorumlanma özelliklerinin tamamını ihata etmekten uzaktır. Müteakip sayfalarda, önceki izahların eleştirel bir tetkikine girişilecek, zaman, görünüş, kiplik ve çok işlevlilik temelli izahlar üzerinde durulacak ve bu minvaldeki tetkiklere dair sorunlar ve açmazlar sunulacaktır. –(y)AcAk'ın esrarengiz doğasına yeni bir açıklama getirmek bu makalenin takati dahilinde olmasa da sunulan tetkik, Rivero’nun kiplik temelli yaklaşımının ekin gözlemlenen karmaşık doğasına en iyi açıklamayı getirdiği yönündedir. Mevcut alanyazının intizamlı bir değerlendirmeye tabi tutulması ile bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerekliliği vurgulanmaktadır. Nihai amaç, –(y)AcAk'ın Türkçe dilbilgisindeki yerine dair daha kuşatıcı bir kavrayış geliştirmeye yönelik bilgi birikimini artırmaktır. Müstakbel çalışmalar, –(y)AcAk'ın diğer dilbilimsel olgularla etkileşimini incelemek ve ilişkili dillerle derinlemesine morfosentaktik mukayeseler sunmak suretiyle bu biçimbirimin içinden çıkılmaz doğasına ışık tutabilir ve zaman, görünüş ve kiplik araştırmalarının geniş kuramsal çerçevesine katkıda bulunabilir
Esra Dicle, Edebiyatın Duygu Haritası (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2022)
This article examines a book titled Edebiyatın Duygu Haritasi [The Emotional Map of Literature], prepared by Esra Dicle. The book explores the potential contributions that the field of literary criticism can make to the study of emotions. It questions the dominance of reason, challenges accepted notions about humans and their relationships as the measure of all things, and examines emotions through the lens of both human and non-human actors, resulting in a cartography of emotions. The work delves into what emotions express and how they are perceived by the authors whose writings are included in this study, focusing on questions like what emotions communicate and how they relate to the collective "(us)," thereby examining the dominance of societal gender norms, binary concepts such as male-female, emotion-reason, and the matrices of capitalism through various relational networks. Thus, in this article, the central theme of the book, "emotions," is described within the context of literary criticism as a "homecoming," utilizing the opportunities presented by the field.Bu yazıda Esra Dicle tarafından hazırlanan Edebiyatın Duygu Haritası başlıklı kitap değerlendirilmiştir. Kitapta edebiyat eleştirisi alanının duygu çalışmalarına açacağı imkânların peşinden gidilerek aklın hükümranlığı, her şeyin ölçüsü olarak kabul edilen insan ve insana dair kabuller sorgulanmış; insan ve insan dışı aktörlerin dolaşıklığında duygulara bakılarak bir kartografya çalışması yapılmıştır. Çalışmada yazıları yer alan yazarlar tarafından duyguların ne söylediği, nasıl algılandığı, “(biz)”e ne yaptığı gibi sorular etrafında toplumsal cinsiyet normlarının yarattığı tahakküm mekanizması, kadın-erkek, duygu-akıl gibi ikilikler, kapitalizmin ürettiği matrisler çeşitli ilişkisel ağların izi sürülerek sorgulanmıştır
Evdeki Nineler, Halalar, Teyzeler: Erken Cumhuriyet Dönemi Romanında Yaşlı Kadın Figürlerinin Kutsal ile İlişkisi
This study examines the relationship between second and third generation female figures, who do not usually play dominant roles in the novels published between 1920 and 1950, and the relationship with the sacred sphere. This examination is carried out in the context of the secularization theses of “religious decline,” “differentiation,” and “privatization,” using selected examples from the novels. Accordingly, the positive or negative characteristics and levels of religiosity of the analyzed novel figures reflect the various contradictions and concerns of the implied authors against the modernization processes. One of the main arguments of this study is that secularization is a dominant trend in the novels examined, and that the sacred is not based on an authentic understanding of religion before secularization in any way. Another argument put forward in this study is that the attitudes of the implied authors towards the analyzed novel figures reveal not only an ideological approach, but also a genuine internal conflict. Thus, general information about the scope, method and aims of the study is given in the “Introduction,” and the representations of religiosity of old women in the novels of this period are analyzed based on the example of Mademoiselle Noraliya's Seat in the first section. In the second and third sections, the aim is to reach holistic results by dealing with these representations of religiosity with different dimensions. While analyzing the characters, a narratological approach is adopted and the distance and identification relations between the implied authors and the characters of the novels are taken into consideration.Bu çalışmada 1920-1950 yılları arasında yayımlanmış romanlar arasından seçilen örnekler üzerinden, romanlarda çoğunlukla başat roller üstlenmeyen ikinci üçüncü nesilden kadın figürlerin kutsalla kurdukları ilişki sekülerleşmenin “gerileme”, “farklılaşma” ve “hususileşme” tezleri bağlamında irdelenmektedir. Buna göre analiz edilen roman figürlerinin olumlu ya da olumsuz nitelikler taşımaları ve dindarlık düzeyleri, zımni yazarların da modernleşme süreçleri karşısındaki çeşitli çelişki ve endişelerini yansıtmaktadır. Çalışmanın temel argümanlarından biri incelenen romanlarda sekülerleşmenin başat bir akım olduğu, kutsalın hiçbir biçimiyle sekülerleşme öncesi otantik din anlayışına dayanmadığıdır. Çalışmada ileri sürülen bir başka argüman ise zımni yazarların analiz edilen roman figürlerine dair tutumlarının salt ideolojik bir yaklaşımı değil aynı zamanda sahici bir iç çatışmayı da açığa çıkardığı yönündedir. Buna göre “Giriş”te çalışmanın kapsam, yöntem ve amaçlarına dair genel bilgiler verilmiş, ilk alt başlıkta Matmazel Noraliya’nın Koltuğu örneğinden hareketle bu dönem romanlarında görülen yaşlı kadınların dindarlık temsilleri analiz edilmiştir. İkinci ve üçüncü alt başlıklarda ise bu dindarlık temsilleri farklı boyutlarıyla ele alınarak bütüncül sonuçlara ulaşmak hedeflenmiştir. Karakterler analiz edilirken özellikle anlatı bilimsel bir yaklaşım benimsenerek zımni yazarların roman kişileriyle aralarındaki mesafe ve özdeşleşme ilişkileri göz önünde bulundurulmuştur
Vakıflar Genel Müdürlüğü 2011 Numaralı Belgeye Göre Süleymaniye Külliyesi Dahilinde Bulunan Bir Kütüphanenin Kitap Listesi ve Listenin Tarihlendirilmesi
This study seeks to analyze and historicize the document entitled Süleymaniye Kütüphanesi Defteri (Süleymaniye Library Inventory), which is present in the Pious Endowments Archive in Ankara under call number 2011. The inventory, which has not received attention in the field of library studies so far, consists of three sections. The first section lacks its first page and can only be identified by the presence of the phrase “mühr-i sultânî” (sultanic seal). The second and third sections list the books that Mehmed Şâh and Mollâ Ahaveyn endowed, respectively. It is believed that the book inventory represents the books endowed by Süleyman I to the Süleymaniye Medreses and that it was compiled and re-listed during the reign of Murad III. In this context, the inventory provides valuable information about the quantity and quality of the books that existed in the mosque before Mahmud I reorganized the collections in the Süleymaniye Mosque and established a library there called the Süleymaniye Library in 1752. Çalışma, daha önce araştırmacıların dikkatinden kaçmış, Vakıflar Genel Müdürlüğü 2011 numarada Süleymaniye Kütüphanesi Defteri şeklinde kaydedilen kitap listesinin tarihselleştirmesini sağlamaktadır. Üç bölümden oluşan defterin ilk bölümü, başından bir varağın kopuk olması sebebiyle tanımlanamamakla birlikte tüm kitap isimlerinde mühr-i sultânî ibaresini bulundurur. Diğer iki bölüm Mehmed Şâh ve Mollâ Ahaveyn’in vakfettiği kitaplarını listelemektedir. Kitap envanter listesinin, I. Süleyman’ın Süleymaniye Medreseleri’ne vakfettiği kitapların III. Murad döneminde tahrir edilerek yeniden listelenmiş hallerini sunduğu düşünülmektedir. Bu çerçevede I. Mahmud’un 1752 senesinde, Süleymaniye Camii’nin içindeki koleksiyonları yeniden organize ederek Süleymaniye Kütüphanesi ismi ile cami içinde bir kütüphane kurmasından evvel mekanda bulunan kitapların nicelik ve niteliğine dair bilgi edinilebilmektedir
Yaşam Öyküsünün Uysallığına Karşı Bourdieucü “Düşünümsellik”: Otobiyografiler Bizi Niçin Rahatsız Etmez?
This article focuses on the practical function of biography, which is based on an epistemic activity and treated as an analysis effort. Overall, this study aims to apply Pierre Bourdieu's concept of "reflexivity" to biography literature, which is achieved through a triple analysis layer that results in the development of a new approach to interpreting biographies. This study discusses the concepts of reflexivity and autoanalysis, both research practices, in the context of strategies for writing biographies, and it emphasizes why Bourdieu, who is distant from the concept of autobiography, prefers the concept of autoanalysis. From this point of view, there is a discussion around biographical illusion. Today, when micro-narratives are gaining importance, biographical texts have many social functions beyond recording life stories, and as a result they have become important research topics for sociologists. In this light, this article focuses on the functions and sanctions of biographies, which are texts shaped by their authors.Biyografinin pratik işlevi üzerinde duran bu makalede biyografi yazımı, epistemik bir faaliyet olarak temellendirilmekte ve bir analiz çabası olarak ele alınmaktadır. Pierre Bourdieu’nün “düşünümsellik” (réflexivité) kavramını biyografi literatüründe kullanışlı kılma amacı taşıyan çalışmanın bütününde, özgün olarak üçlü analiz katmanı geliştirilmekte ve böylelikle bir biyografi yorumlama yaklaşımı ortaya konulmaktadır. Çalışmada, bir araştırma pratiği olan düşünümsellik ile otoanaliz (self-analysis) kavramları, biyografi yazım stratejisi bağlamında ele alınmakta, otobiyografi kavramına mesafeli duran Bourdieu’nün otoanaliz kavramını tercih etme nedenleri üzerinde durulmaktadır. Buradan hareketle biyografik yanılsama etrafında tartışma yürütülmektedir. Mikro anlatıların önem kazandığı günümüzde biyografik metinler, yaşam öyküsünün kayda geçirilmesinin ötesinde toplumsal birçok işleve sahiptir ve böylelikle sosyologların araştırma evrenine yerleşmektedir. Bu doğrultuda makalede, yazarları tarafından biçimlendirilmiş metinler olan biyografilerin işlev ve yaptırımları üzerinde durulmaktadır
Viçen Tilkiyan Hakkında Bilgilerimize Ekler ve Osmanlı Edebiyat Piyasasında Taktikler
Recent research has yielded a considerable amount of information about Viçen Tilkiyan, an active writer, translator, and publisher in the relatively early period of nineteenth-century Ottoman literature and print culture, from 1865 to 1881. This study endeavors to contribute to his biography by analyzing his works along with the archival documents that mention his name and it looks at the literary market conditions during his time by examining his publication methods and the prefaces, footnotes, subjects, themes and sources of his works. It introduces some of Tilkiyan’s works that have not been previously explored, accompanied by preliminary observations, and reveals the pseudonyms he may have used. It discusses how some texts that have been attributed to various authors in literary histories may actually belong to him. As a result, this study questions the importance of Tilkiyan for the Ottoman literary canon and market as an author and publisher in different alphabets of Turkish and argues that he was a representative figure of the narrative and reading culture to which he significantly contributed.On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı edebiyatı ve basılı kültürünün nispeten erken bir döneminde, 1865-1881 yılları arasında etkin bir yazar, çevirmen ve yayıncı olan Viçen Tilkiyan’a dair yakın dönemde yapılan araştırmalar ışığında hatırı sayılır düzeyde bilgiler edinilebilmiştir. Bu yazıda, Tilkiyan’ın yapıtlarının yanı sıra adının geçtiği arşiv belgelerinden yararlanılarak yaşam öyküsü oluşturulmaya çalışılırken yapıtların yayımlanış biçimleri, ön sözleri, dipnotları, konu ve izlekleri ile kaynaklarının sorgulanması aracığıyla söz konusu dönemdeki edebiyat piyasasının durumu ve koşulları hakkında saptamalar sunulmuştur. Tilkiyan’ın daha önce herhangi bir araştırmada incelenmemiş bazı yapıtları tanıtılarak başlangıç düzeyinde gözlemler yapılmasının yanı sıra kullandığı düşünülen takma adları gün yüzüne çıkarılmıştır. Böylece, edebiyat tarihlerinde başka yazarlara ait kabul edilmiş metinlerin aslında Tilkiyan’ın olabileceği öne sürülmüştür. Farklı alfabelerde Türkçe yayın yapmış olan Tilkiyan’ın Osmanlı edebiyat kanonu ve piyasası açısından önemi tartışılmış, anlamlı ölçüde katkıda bulunduğu anlatı ve okuma kültürünün tipik bir temsilcisi olduğu savunulmuştur
“Özyaşamöyküsünün Biçemi”: Sapma, İkilik-Birliktelik ve İtiraflar
In his article “The Style of Autobiography,” Jean Starobinski starts with a discussion on genre, framing aspects of autobiography, before going beyond description to focus on change in autobiography. The introduction of the concept of “style as deviation” adds a propositional dimension to his article. By positioning Jean-Jacques Rousseau in a historical line with Saint Augustine, Starobinski marks a turning point in autobiography. This article looks closely at the section titled “The Style of Autobiography” to convey Starobinski's framework for the genre and reveal the significance of the place from which the genre emerged.Jean Starobinski'nin bir tür tartışması şeklinde başlayan “Özyaşamöyküsünün Biçemi” başlıklı yazısı başlangıçta otobiyografiye dair çerçeve çizerken sonrasında betimselliğin dışına çıkarak türdeki değişime odaklanır. Yazıdaki betimsel tonun dışında “sapma olarak biçem” kavramının ortaya atılması yazıya bir önerme sunan boyut da kazandırır. Saint Augustinus ile birlikte Jean-Jacques Rousseau'nun tarihsel bir çizgi içerisinde ele alınması ise otobiyografideki kırılma anına işaret eder. Bu yazıda, “Özyaşamöyküsünün Biçemi” başlıklı metne yakından bakılarak hem Starobinski'nin türe dair çizdiği çerçeve aktarılacak hem de türün vardığı noktanın anlamı ortaya konulacaktır
Pallavi Narayan, Pamuk’s Istanbul: The Self and The City (London: Routledge, 2022)
There is a proliferation of books on Orhan Pamuk, and over the past ten years or so – in the wake of his Nobel Prize win – a growing movement within Turkey to concentrate on writers who have not enjoyed anywhere near the same level of international prestige (Ahmed Hamdi Tanpınar, Sevgi Soysal, Sait Faik, Tezer Özlü, to name but a handful). Nevertheless, Pallavi Narayan’s monograph chooses Pamuk and the urban as its central theme, and to some extent succeeds in finding something new to say about the Nobel laureate, even if some approaches are left unadopted.Orhan Pamuk üzerine yazılan kitaplar çoğalıyor ve son on yıldır -Nobel Ödülü'nü kazanmasının ardından- Türkiye'de, uluslararası saygınlığı aynı düzeyde olmayan yazarlara (Ahmed Hamdi Tanpınar, Sevgi Soysal, Sait Faik, Tezer Özlü, bunlardan sadece birkaçı) odaklanma yönünde giderek artan bir hareket var. Yine de Pallavi Narayan'ın monografisi Pamuk'u ve kenti ana tema olarak seçiyor ve bazı yaklaşımlar benimsenmemiş olsa da Nobel ödüllü yazar hakkında söyleyecek yeni bir şeyler bulmayı bir ölçüde başarıyor
Leiris, Lévi-Strauss ve Malinowski'de Öznelliğin Ön plana Çekilmesi
This essay is concerned with the ways in which aspects of anthropology’s historical struggle with subjectivity and language, as explored by Clifford Geertz in Works and Lives, is mirrored in revealing ways in Michel Leiris’ approach to his singular autobiographical project, The Rules of the Game. While conventional wisdom suggests that anthropology and autobiography have little in common, I aim to make clear how the role of author-subjectivity in Leiris is foregrounded in much the same way Lévi-Strauss does in Tristes Tropiques. The essay’s second part studies how Bronislaw Malinowski’s corpus reveals a similar dynamic. I aim to show how such a foregrounding of subjectivity, rather than obscuring the objects or subjects of study, is a means of getting closer to them.Bu makale, Clifford Geertz'in Eserler ve Hayatlar (Works and Lifes) adlı kitabında ele aldığı antropolojinin öznellik ve dille olan tarihsel mücadelesinin Michel Leiris'in tek otobiyografik projesi olan Oyunun Kuralları'da (The Rules of the Game) sergilediği yaklaşımda nasıl örneklendiği ile ilgilidir. Genel kanı antropoloji ve otobiyografinin çok az ortak noktası olduğunu öne sürse de, Lévi-Strauss'un Tristes Tropiques'te yaptığı gibi Leiris'te de yazar-öznellik rolünün nasıl ön plana çıkarıldığını açıklığa kavuşturmayı hedefliyorum. Makalenin ikinci bölümü Bronislaw Malinowski'nin külliyatının benzer bir dinamiği nasıl ortaya koyduğunu inceliyor. Öznelliğin bu şekilde ön plana çıkarılmasının, çalışma nesnelerini veya öznelerini gizlemekten ziyade, onlara yaklaşmanın bir yolu olduğunu göstermeyi amaçlıyorum
Otobiyografi ve Cinsiyet
Otobiyografik özne geleneksel olarak erkektir. Bu sadece yazarlığın ve öz farkındalığın öncelikle erkeklere atfettiği, tarihsel olarak belirlenmiş toplumsal cinsiyet ilişkileri meselesi değildir, aynı zamanda otobiyografi ve otobiyografi teorisi söylemi açısından da sonuçları vardır. Hermenötiğe dayanan otobiyografi tartışması uzun süre yüzünü ‘üç yıldıza’, yani Augustinus, Rousseau ve Goethe’ye dönmüştür. “Ben, yaşam üzerine düşünmenin en doğrudan ifadesi olan otobiyografilere bakıyorum. Augustinus, Rousseau, Goethe bunun tipik tarihsel biçimlerini gösterirler” diye yazar Wilhelm Dilthey.[1] Sosyal tarih alanındaki otobiyografik araştırmalar, otobiyografide tasvir edilen bireyin kimlik oluşum sürecinin toplumsal bir rolün üstlenilmesi ve yerine getirilmesiyle sona ermesinden bahsettiği zaman,[2] üstü örtülü olarak erkek birey kastedilmektedir, çünkü kadınların 20. yüzyılda hâlâ sıklıkla oynadıkları rol, yalnızca sınırlı bir anlayışla toplumsal bir roldür. Bir bireyin toplumsal konumu öncelikle mesleğiyle belirlenir ve kadınların geleneksel ‘mesleği’ - çoğu zaman benzer şekilde tasvip edilip ciddiye alınmadan ve kadınların farklı bir ‘meslek seçmesi’ ihtimali olmaksızın - aile alanıyla ilgilidir. Otobiyografik-tarihsel bir perspektiften bakıldığında, kadınlar için bağımsız bir ‘sosyal rol’den ve dolayısıyla otobiyografik bir özne statüsünden söz edilemez. Elbette araştırmalar bu kritik durumun farkına varıp 1980’lerden bu yana toplumsal cinsiyet konusunu otobiyografi teorisi ve sistematiği açısından giderek daha fazla ele almış ve özellikle kadınların otobiyografik metinlerine ilgi göstermiştir.[3]
[1] Wilhelm Dilthey, Der Aufbau der geschichtlichen Welt in den Geisteswissenschaften, haz. Manfred Riedel (Frankfurt/M: 1981, ilk yayın tarihi 1910), 244.
[2] Krş. Bernd Neumann, Identität und Rollenzwang. Zur Theorie der Autobiographie (Frankfurt/M: 1970), 23.
[3] Konuyla ilgili genel bir değerlendirme için bkz. Michaela Holdenried, Autobiographie (Stuttgart: 2000), 62-84 ve Martina Wagner-Egelhaaf, Autobiographie (Stuttgart/Weimar: 2005), 96-103