Nesir: Journal of Literary Studies
Not a member yet
    123 research outputs found

    Halide Edib [Adıvar] ile Ateşten Gömlek Romanını İsveççeye Çeviren Hjalmar Lindquist’in Mektuplaşmalarına Dair Bazı Bilgi ve Belgeler

    Get PDF
    This research note focuses on the correspondence between Halide Edib (Adıvar) and Hjalmar Lindquist, who translated her novel Ateşten Gömlek into Swedish under the title Eldskjortan in 1928. In this short note, excerpts from two letters Halide Edib wrote to Lindquist—one in Turkish and the other in English—are examined to the extent presented in Lindquist’s preface to the novel. A third letter, written by Lindquist to Halide Edib in 1929 and found in the archives of the Swedish National Library (Kungliga biblioteket), indicates that their correspondence continued. These previously unknown correspondences point to a multilingual exchange involving Turkish, English, and French. While the research note highlights the place of Eldskjortan in Turkish-Swedish literary relations through these uncovered documents, it also identifies that the same novel was also translated into Finnish and emphasizes the importance and necessity of research on this translation and its reception.Bu araştırma notu Halide Edib (Adıvar)’ın Ateşten Gömlek romanını 1928’de İsveççeye Eldskjortan adıyla çeviren Hjalmar Lindquist ile olan mektuplaşmalarına odaklanmaktadır. Bu kısa notta, Halide Edib’in Lindquist’e yazdığı biri Türkçe, diğeri İngilizce iki mektuptan bölümler, Lindquist’in romanın ön sözünde aktardığı ölçüde incelenmektedir. İsveç Millî Kütüphanesi (Kungliga biblioteket) arşivlerinde bulunan ve Lindquist’in 1929’da Halide Edib’e yazdığı üçüncü bir mektup, bu iletişimin sürdüğünü göstermektedir. Daha önce bilinmeyen bu yazışmalar, Türkçe, İngilizce ve Fransızca olmak üzere çok dilli bir iletişime işaret eder. Araştırma notu, bu yeni belgeler aracılığıyla Eldskjortan’ın Türk-İsveç edebî ilişkilerindeki yerini vurgularken, ayrıca aynı romanın Finceye de çevrildiğini tespit etmekte ve bu çeviri ile alımlamasına dair araştırmaların önem ve gerekliliğini belirtmektedir

    Cumhuriyet Şiirinin Kısa Tarihi: Bastırılanın Dönüşü

    Get PDF
    Turkish Republican Poetry borrowed two dominant trends from modern Ottoman poetry in the early 1920s: La Poésie pure and Syllabic Poetry. Although the defenders of “La Poésie pure,” of which Ahmet Haşim and Yahya Kemal were the most prominent representatives, and the poets who would be called the “Five Syllabists” were the dominant tendencies in poetry in the early Republic era, they would later lose their influence and Republican Poetry would move forward by adopting Nâzım Hikmet's “free verse” from 1929. Although Nâzım Hikmet's “free verse” was suppressed for political reasons at the time it was written, the Strange Trio (Garip) continued the “free verse” from 1937, emphasizing the world and language of the “little man”. After Strange Trio, the Second Renewal Movement (İkinci Yeni), which emerged in 1953-1954, met with resistance because it was based on an autonomous poetic language. In the 1960s, as a result of political developments in Turkey, while Nâzım Hikmet's banned poetry was republished and a socialist understanding became dominant in poetry, the Second Renewal was pushed to the periphery. In the 1980s, while socialist trend lost its central position, the books of Second Renewal started to circulate again and became canonical. Since the 1990s, there have been some struggles to overcome the “canonical” Second Renewal, and especially the “experimental poetry” has come to the fore. When we look at the century-long history of Turkish Republican Poetry, we see that Nâzım Hikmet and the Second Renewal Movement were suppressed at the time of their emergence, but in the following years they were re-circulated and created a wide sphere of influence. Nâzım Hikmet and the Second Renewal, in other words the return of the two “suppressed” poems, determined the history of Turkish Republican Poetry.Cumhuriyet şiiri, 1920’lerin başında modern Osmanlı şiirinden iki baskın eğilimi devralmıştır: Saf şiir ve Hececi şiir. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in en önemli temsilcileri olduğu “saf şiir”i savunanlar ve “Beş Hececiler” adı verilen şairler, erken Cumhuriyet’te şiir alanındaki baskın eğilimler olsalar da sonrasında etkilerini kaybedecek ve Cumhuriyet şiiri, 1929’dan itibaren Nâzım Hikmet’in “serbest şiir”inin benimsenmesiyle ilerleyecektir. Politik nedenlerle Nâzım Hikmet’in “serbest şiir”i, yazıldığı dönemde bastırılsa da 1937’den itibaren Garip şairleri, özellikle “küçük insan”ın dünyasını ve dilini öne çıkararak “serbest şiir”i devam ettirecektir. Garip’in ardından, 1953-1954’te ortaya çıkan İkinci Yeni, özerk bir şiir diline dayanması nedeniyle dirençle karşılanır. 1960’larda Türkiye’deki politik gelişmelere de bağlı olarak Nâzım Hikmet’in yasaklanmış şiiri yeniden yayımlanmış ve şiir alanında sosyalist bir anlayış hâkim olurken İkinci Yeni çepere itilmiştir. 1980’lerde ise toplumcu şiir merkezî konumunu kaybederken İkinci Yeni şiiri yeniden dolaşıma girmiş ve kanonik hâle gelmiştir. 1990’lardan itibaren kanonik İkinci Yeni şiirini aşmak için bazı mücadeleler verilmiş, özellikle deneysel şiir tarzı öne çıkmıştır. Cumhuriyet şiirinin yüzyıllık tarihine bakıldığında, Nâzım Hikmet ve İkinci Yeni şiirinin ortaya çıktıkları dönemde bastırıldıkları ama sonraki yıllarda yeniden dolaşıma girdikleri ve geniş bir etki alanı yarattıkları fark edilir. Nâzım Hikmet ve İkinci Yeni şiiri, yani iki “bastırılanın dönüşü” Cumhuriyet şiirinin tarihini belirlemiştir

    Mimesisin Uzun Yüzyılı: 19. Yüzyılda Gerçekliğin Temsili ve Üslup Kaygısı

    No full text
    The nineteenth-century is widely recognized as a key period in Western art history, during which the dominant traditional trends in the representation of reality were deeply questioned and transformed. Even a cursory glance at the major paintings of the time reveals striking differences in both attitude and technique between the academic approach that prevailed at the beginning of the century and the modernist styles that marked the last decades. According to a classic narrative, the Romantics’ emphasis on expressing the artist’s inner life at the expense of the mimesis of nature laid the groundwork for subsequent transformations. My goal in this article is to search for a satisfactory explanation for the changes in nineteenth-century approaches to mimesis, without relying on a clear opposition between mimesis and expression that the classic narrative may imply. I mainly argue for a narrative centered on the artists’ pursuit of original modes of expression and distinctive temperaments, which I will briefly name as a “concern for style.” This alternative framework, I suggest, offers a better standpoint than the “mimesis vs. expression” opposition and the resulting narrative. To support this claim, I will begin by examining the transformation of French painting, focusing in particular on Eugène Delacroix and his influential advocate Charles Baudelaire. Through their works and ideas, I will explore how the diminishing centrality of mimesis can be understood in more nuanced terms. In the second part, I will introduce and elaborate on the idea of the “concern for style” as the central component of my argument, once again drawing primarily on Delacroix and Baudelaire. Finally, I will turn to some prominent “Realist” figures—most notably Gustave Flaubert—to show that the concern for style has been as central for them as it has been for the Romantics. In this way, I aim to show that this concern provides a good interpretive framework for understanding the nineteenth-century art as a whole.Batı sanat tarihinde on dokuzuncu yüzyıl genellikle gerçekliğin sadık temsilini yaratmaya yönelik hâkim geleneksel yaklaşımların derinlemesine sorgulandığı ve dönüşüm geçirdiği dönem olarak kabul edilir. Özellikle resim sanatının gelişimine bakıldığında, yüzyılın başlarındaki akademik yaklaşım ile sonlarındaki modernist yaklaşımlar arasında büyük tavır ve teknik farklılıkları gözlemlenir. Klasik bir anlatıya göre, yüzyıl başında hâkim olan romantiklerin doğanın mimesisini geri planda bırakıp iç dünyanın ifadesini ön plana çıkarmaları sonradan yaşanacak gelişmelerin yönünü tayin etmiştir. Benim bu yazıdaki amacım, mimesise yaklaşımda yaşanan değişimi bu açıklamanın ima ettiği türden bir mimesis–ifade karşıtlığına indirgemeden anlamanın yollarını araştırmak olacak. Temel iddiam, sanatçıların özgün ifade tarzı ve güçlü mizaç arayışlarının, yani kısaca üslup kaygılarının merkeze alındığı bir anlatının, bize “mimesisten ifadeye” anlatısına göre daha iyi bir çerçeve sunduğu olacak. Bu amaçla ilk önce Fransız resminde yaşanan değişimi ele alacak, Eugène Delacroix’ya ve onun büyük savunucusu Charles Baudelaire’e odaklanarak mimesisin ikincilleşmesi sürecini nasıl anlamlandırmamız gerektiğini tartışacağım. İkinci kısımda argümanımın merkezini oluşturan üslup kaygısı fikrini gene Delacroix ve Baudelaire örneği üzerinden gündeme getirip geliştireceğim. Son kısımda ise, bu kaygının yüzyılın genelinin anlaşılmasında iyi bir çerçeve teşkil ettiğini gösterebilmek için Gustave Flaubert başta olmak üzere bazı “gerçekçi” sanatçıları odağa alacak, üslup kaygısının onlar için de en az romantikler için olduğu kadar önemli olduğunu vurgulayacağım

    Sadeleştirilmiş Yaşam: Aristoteles'te Mimesis ve Şiirin Tümelliği

    Get PDF
    In Chapter 9 of the Poetics, Aristotle says that poetry is more philosophical and valuable than history, because it is rather concerned with the universals, whereas history tells us the particulars. The aim of this article is to understand Aristotle’s claim about the universality and philosophical nature of poetry within the context of the Poetics, that is, within the framework of the discussion on how the story or plot should be constructed in a successful tragedy. The article first discusses the tensions inherent in the idea that poetry rather expresses the universals, and the suggestions offered in the secondary literature to resolve these tensions. Then, it is shown that Aristotle introduces two different concepts of life when talking about life throughout the Poetics, and it is argued that the poet constructs a second life by simplifying the ordinary life, which is inimitable due to the randomness and multiplicity of the events that make it up. The poet builds her story through this simplification, and the subject of poetic mimêsis is nothing other than this simplified life. The universality of poetry is not based on revealing universal truths about life, but on the fact that the same plot, constructed by simplifying life, and which will necessarily lead to happiness or unhappiness, can be repeated in different cases by changing the names of the characters, places and times.Aristoteles Poetika’nın dokuzuncu bölümünde şiirin tarihten daha felsefi ve değerli olduğunu, çünkü şiirin daha ziyade tümelleri, tarihin ise tekil olayları dile getirdiğini söyler. Bu makalenin amacı Aristoteles’in şiirin tümelliğiyle ve felsefiliğiyle ilgili iddiasını Poetika’daki bağlamı içinde, yani iyi yazılmış bir tragedyada öykünün ya da olay örgüsünün nasıl kurulması gerektiğine ilişkin tartışma çerçevesinde ele alıp anlamaya çalışmak. Makalede önce şiirin daha ziyade tümelleri dile getiriyor olduğu fikrinin barındırdığı gerilimler ve ikincil literatürde bu gerilimlerin çözülmesi için sunulan öneriler tartışılıyor. Ardından, Aristoteles’in Poetika boyunca yaşamdan söz ederken iki farklı yaşam kavramını devreye soktuğu gösteriliyor ve şairin sayısız tekil olaydan oluşan, rastlantısallığı nedeniyle taklit edilemez olan yaşamı sadeleştirerek ikinci bir yaşam kurguladığı, öyküsünü bu sadeleştirme sayesinde inşa ettiği, şiirsel mimêsis’in konusunun da aslında bu sadeleştirilmiş yaşam olduğu savunuluyor. Şiirin tümelliği yaşamla ilgili genelgeçer hakikatleri açığa çıkarmasına değil, yaşamın sadeleştirilmesiyle inşa edilmiş, zorunlu olarak mutluluğa ya da mutsuzluğa götürecek bir olay örgüsünün karakter isimlerinin, yer ve zamanın değiştirilmesiyle farklı tekil örneklerde yinelenebilir olmasına dayanıyor

    Travma ve Anlatı. Ed. Deniz Gündoğan İbrişim. İzmir: Livera, 2024.

    Get PDF
    Travma ve Anlatı [Trauma and Narrative] is a multi-author anthology that explores the relationship between trauma and literature, culture, memory, and social structures from both theoretical and literary perspectives. Edited by Deniz Gündoğan İbrişim, the book aims to open new pathways in trauma studies by addressing individual, collective, environmental, and ecological trauma experiences through various texts, while also discussing literature's power to articulate these experiences.Travma ve Anlatı adlı kitap, travmanın edebiyat, kültür, bellek ve toplumsal yapılarla ilişkisini irdeleyen, hem kuramsal hem de edebî perspektiflerden travma kavramına yaklaşım geliştiren çok yazarlı bir derleme çalışmadır. Deniz Gündoğan İbrişim'in editörlüğünü yaptığı eser, travma çalışmalarına yeni yollar açmayı hedeflerken; bireysel, kolektif, çevresel ve ekolojik travma deneyimlerini farklı metinler üzerinden ele alır ve edebiyatın bu deneyimleri ifade etme gücünü tartışır

    Homo Mimeticus: A New Theory of Imitation: Nidesh Lawtoo. Leuven University Press, 2022. 358 pp.: ISBN 9789462703469.

    Get PDF
    This is a book review of Nidesh Lawtoo's 2022 book titled Homo Mimeticus: A New Theory of Imitation. In the book Latwoo offers a "re-turn" to the concept of mimessis by revisiting the Western philosophical traditions starting from Plato to Baudrillard. His key intervention is the introduction - if not excavation - of new ways of understanding mimesis in a world vastly changed from Plato's time. Some of the key concepts employed and created in this book are 'patho-logy', 'gendered mimesis', postcolonial mimesis' and viral mimesis. This is wide ranging book not only of interest to people within disciplinary boundaries of philosophy and arts, but anyone broadly interested in the history and shape of the human intellectual history. Bu yazı, Nidesh Lawtoo’nun 2022 yılında yayımlanan Homo Mimeticus: A New Theory of Imitation (Homo Mimeticus: Taklidin Yeni Bir Kuramı) adlı kitabının bir değerlendirmesidir. Lawtoo bu eserinde, Platon’dan Baudrillard’a uzanan Batı felsefe geleneğini yeniden ele alarak mimesis kavramına bir “geri dönüş” (re-turn) önerir. Onun temel katkısı, Platon’un döneminden bu yana köklü biçimde değişmiş bir dünyada mimesisi anlamanın yeni, hatta bir bakıma yeniden keşfedilmiş yollarını ortaya koymasıdır. Kitapta kullanılan ve geliştirilen temel kavramlardan bazıları “patho-logy”, “gendered mimesis” (cinsiyetlendirilmiş mimesis), “postcolonial mimesis” (sömürgecilik sonrası mimesis) ve “viral mimesis”tir. Homo Mimeticus, yalnızca felsefe ve sanat disiplinleriyle ilgilenenler için değil, insan düşünce tarihinin seyrine ve biçimlenişine ilgi duyan herkes için geniş bir ilgi alanına hitap eden kapsamlı bir çalışmadır

    Writing in Red: Literature and Revolution across Turkey and the Soviet Union: Nergis Ertürk, Columbia University Press, 2024. 360 pp.: ISBN 9780231214858.

    Get PDF
    In Writing in Red: Literature and Revolution across Turkey and the Soviet Union (2024), Nergis Ertürk examines the impact of Soviet artistic forms on Turkish literature during the 1920s, 1940s, and 1960s. She explores not only the works of prominent figures such as Nâzım Hikmet and Vâlâ Nureddin but also highlights the contributions of lesser-studied writers and artists like Suat Derviş and Abidin Dino, who engaged with Marxist literary aesthetics in Turkey. Ertürk closely reads the literary works and delves into the historical and political relationships between the Turkish Republic and the Soviet Union. While Ertürk provides a critical analysis through close engagement with the texts, she also situates the literary networks within their broader historical and political contexts. In this way, her book adopts an interdisciplinary approach to literary and cultural studies, combining the sociology of literature with historicization and close reading, treating narrative as a vital source for exploring cultural and political history.Writing in Red: Literature and Revolution across Turkey and the Soviet Union (2024) adlı eserinde Nergis Ertürk, 1920’ler, 1940’lar ve 1960’larda Sovyet sanatsal biçimlerinin Türk edebiyatı üzerindeki etkisini inceler. Ertürk yalnızca Nazım Hikmet ve Vala Nureddin gibi önde gelen isimlerin eserlerine odaklanmakla kalmaz, aynı zamanda Türkiye’de Marksist edebiyat estetiğiyle ilişki kuran Suat Derviş ve Abidin Dino gibi daha az çalışılmış yazar ve sanatçıların katkılarını da öne çıkarır. Yazar, edebî metinleri yakından çözümleyerek Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasındaki tarihsel ve siyasal ilişkileri derinlemesine ele alır. Metinlerle kurduğu yakın ilişki üzerinden eleştirel bir analiz sunan Ertürk, edebiyat ağlarını daha geniş tarihsel ve siyasal bağlamları içinde konumlandırır. Böylece eser, anlatıyı kültürel ve siyasal tarihi araştırmak için temel bir kaynak olarak ele alarak edebiyat ve kültür çalışmalarına disiplinlerarası bir yaklaşım kazandırır; edebiyat sosyolojisini tarihsel bağlama yerleştirme ve yakından okuma yöntemleriyle birleştirir

    Melih Cevdet Anday’ın Raziye Romanında Çok Katmanlı Bir Pratik Olarak Mimesis

    Get PDF
    This article analyzes the concept of mimesis in its theoretical plurality and aims to interpret Raziye, a novel by Melih Cevdet Anday, through this pluralistic framework. While mimesis has traditionally been defined as a relationship of representation and imitation, over time it has acquired new meanings across various theoretical approaches. Taking into account its historical and conceptual transformations, this study argues that mimesis cannot be reduced to a singular definition and, on the contrary, should be conceived as a generative possibility for meaning-making. Drawing selectively from a theoretical trajectory that spans from Antiquity to the twentieth century, the analysis foregrounds the inherent multiplicity of the concept. Raziye is examined through three interrelated thematic lenses shaped by this framework: mimesis as social theory, the mimetic construction of space, and the scope and relationality of nature representation embodied in the character of Raziye. Each of these themes reveals distinct mimetic practices within the novel, and throughout the analysis, mimesis is considered not merely as an aesthetic category but also as a term embedded in historical and social contexts. This reading, grounded in the plurality of mimesis, offers a flexible and pluralistic methodological proposal applicable not only to Raziye but to similar interpretative endeavors.Bu makale, mimesis kavramını teorik çoğulluğu içinde ele alarak Melih Cevdet Anday’ın Raziye romanını bu çoğulluk ekseninde çözümlemeyi amaçlamaktadır. Mimesis, klasik anlamda bir temsiliyet ve taklit ilişkisi olarak tanımlanagelse de zaman içinde farklı kuramsal yaklaşımlarda yeni anlamlar kazanmıştır. Bu çalışma, mimesisin tarihsel ve kavramsal dönüşümünü göz önünde bulundurarak tekil bir anlamla sınırlandırılamayacağını, aksine anlam üretiminde bir imkân olarak kavranabileceğini öne sürer. Kuramsal olarak Antikite’den yirminci yüzyıla uzanan bir hattan seçmeci olarak faydalanılmış, kavramın çoğulluğu açıklıkla ortaya konmuştur. Raziye romanı ise bu kuramsal çerçeve doğrultusunda üç tema üzerinden çözümlenmiştir: mimesis olarak sosyal teori, mekânın mimetik inşası ve doğa temsilinin Raziye kişisindeki kapsamı ve ilişkiselliği. Bu temaların her biri romandaki farklı mimetik pratikleri açığa çıkaracak şekilde tartışılmış, çözümleme boyunca mimesis estetik bir kavram olmanın ötesine taşınarak, tarihsel/toplumsal bağlamın bir terimi olarak düşünülmüştür. Mimesisin çoğulluğuna dayanan bu okuma, sadece Raziye için değil, benzer çözümlemelerde kullanılabilecek esnek ve çoğulcu bir yöntem önerisi sunar

    Emotions in the Ottoman Empire: Politics, Society and Family in the Early Modern Era: Nil Tekgül, Bloomsbury Academic, 2023. 182 pp.: ISBN 9781350323919

    Get PDF
    Nil Tekgül’s Emotions in the Ottoman Empire: Politics, Society and Family in the Early Modern Era (Bloomsbury Academic, 2023) explores the role of emotions in shaping the concepts of “protection” and “being protected” within the political, social, and familial contexts of early modern Ottoman society. Using court records as the primary source, emotions were conceptualised within the framework of moral virtues and vices through Kınalızâde Ali's work Ahlâk-ı Alâî and subjected to conceptual analysis. In this context, emotions such as shame, consent, mercy, and gratitude, which are read through actions and practices rather than internal processes, are examined within the framework of the ruler-ruled relationship, the relationships among the subjects themselves, and family relationships, where the concepts of protection and safeguarding are fundamental, in an attempt to express how these emotions were affected by modernisation movements. With the emergence of psychology as a modern science, emotions came to be regarded as internal processes, and the transformation processes brought about by modernisation movements also affected Ottoman society. In this regard, emotions, which became more rational due to the influence of modernisation movements in the political and social spheres, continued to play a complementary role in the family sphere.Nil Tekgül’ün Emotions in the Ottoman Empire: Politics, Society and Family in the Early Modern Era (Bloomsbury Academic, 2023) adlı çalışması, erken modern Osmanlı toplumunda siyasal, sosyal ve ailevi düzlemlerde “koruma” ve “korunma” kavramlarının inşasında duyguların rolünü araştırır. Birincil kaynak olarak mahkeme kayıtlarının kullanıldığı çalışmada, duygular Kınalızâde Ali’nin Ahlâk-ı Alâî adlı eseri üzerinden ahlaki erdemler ve kusurlar çerçevesinde anlamlandırılarak kavramsal analize tabi tutulmuştur. Bu kapsamda içsel süreçlerden ziyade eylem ve pratikler üzerinden okunan utanç, rıza, merhamet, şükran gibi duygular, koruma ve korunma kavramlarının esas olduğu yöneten-yönetilen ilişkisi, tebaanın kendi içerisindeki ilişkiler ve aile içi ilişkiler çerçevesinde ele alınarak bu duyguların modernleşme hareketlerinden nasıl etkilendiği ifade edilmeye çalışılmıştır. Psikolojinin modern bilim alanında öne çıkmasıyla duyguların içsel süreçler olarak ele alınması ve modernleşme hareketlerinin etkisiyle ortaya çıkan dönüşüm süreçleri Osmanlı toplumunu da etkisi altına almıştır. Bu doğrultuda siyasi ve sosyal alanda modernleşme hareketlerinden etkilenerek daha rasyonel bir zemine yerleşen duygular, ailevi alanda tamamlayıcı rolünü sürdürmeye devam etmiştir

    Nâzım Hikmet'in Şiirlerinde Kötülük

    Get PDF
    The aim of this study is to reveal that evil is a constitutive element in Nâzım Hikmet’s poetry, narrated with ideological awareness and contemporary philosophical basis. Though all his poems are covered by this study, only those in which evil plays a central role are analyzed. The concept of evil is examined in six interrelated themes: war, power, poverty, exploitation, the banality of evil and those who oppose it. The absence of natural evil in Nâzım Hikmet’s work is due to the materialist approach of Nâzım Hikmet, who believes that evil is caused by human action instead of fate or nature. As a communist poet, he defines the source of all evil as capitalism, imperialism and fascism, or closely connects it to these systems. Thus, the aim behind his presentation of evil in his poetry is twofold: to depict it realistically and to create an awakening that motivates action against it. It is also a resistance against oppressive systems. Further, in his poetry, evil is addressed in a holistic manner in which symbolic figures and events take a central place. This aspect increases the universality and timeless quality of his poetry.Bu çalışmada, kötülüğün Nâzım Hikmet’in şiirlerinin kurucu unsurlarından biri olduğu, şiirlerde ideolojik bir bilinçle ve çağcıl bir felsefi altyapıyla kurgulandığı ortaya koyulmaktadır. Çalışmanın örneklemi şairin tüm şiirlerinden oluşmaktadır ancak çözümlenen ve yorumlananlar, kötülüğün kurucu bir işlev üstlendiği şiirlerdir. Kötülüğe dair bu bulgular; savaş, iktidar, yoksulluk, sömürü, kötülüğün sıradanlığı ve sıradanlaşması, kötülüğe karşı harekete geçenler başlıkları altında tasnif edilmiştir. Bu alt başlıklarda incelenen bulgular birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmaz. Nâzım Hikmet’in şiirlerinde doğal kötülük unsurlarına rastlanmaz çünkü o, kötülüğü materyalist bir anlayışla kavrar ve bir insan eylemi olarak görür. İlaveten, kendisini komünist bir şair olarak tanımlayan Nâzım Hikmet’in şiirlerinde kötülüğün tüm varyantlarını doğuran ana sebep kapitalizm, emperyalizm ve/veya faşizmdir ya da en azından bunlarla ilişkilidir. Buradan hareketle, şairin, kötülüğü şiirlerinde kurucu bir unsur olarak kullanmasının amacı da aydınlanır; şiir kötülüğü gerçekçi biçimde ortaya koymalı ve şair, eseri vasıtasıyla kötülük karşıtı -aynı zamanda kapitalizm, emperyalizm ve faşizm karşıtı- bilinç geliştirilmesine ve eylemin örgütlenmesine katkı sunmalıdır. İncelenen şiirlerde, kötülüğün bütüncül bir algıyla kavranması ve kötülük çalışmalarındaki sembolik anların/olayların/kişilerin merkezî konumda olması dikkate değerdir. Bu özellik şiirlere aynı zamanda evrensel bir geçerlilik de kazandırmaktadır

    119

    full texts

    123

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Nesir: Journal of Literary Studies
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇