Acta Medica Ruha
Not a member yet
137 research outputs found
Sort by
Düzce Depreminin Acil Servis Hasta Yükü Ve Süreç Yönetimi Üzerindeki Etkisi: Araştırma Makalesi
Objective: Emergency health services are important in increasing the chance of survival of the sick and injured and preventing deaths during earthquakes and natural disasters.Within the scope of this research, we aimed to analyze the emergency service admissions during the Düzce Gölyaka earthquake disaster in November 2022 and improve our efficiency in the emergency service and trauma room.
Method: A total of 31 patients applied to Sakarya Training and Research Hospital following the 5.9 magnitude earthquake that occurred in the Gölyaka district of Düzce have been enrolled in this retrospective analysis. The trauma mechanism the patients were exposed to following the earthquake, the duration of admission to the hospital, the pathology detected, the treatment applied, the consultations requested, and the hospitalization or discharge status were recorded andanalyzed.
Results: Within the scope of the study, 31 patients affected by the earthquake were evaluated. The ages of the patients ranged from 12 to 75, with a mean age of 37 years. The gender distribution of the patients was as follows: 12 (38.7%) female and 19 (61.3%) male. The distribution of demographic and clinical findings according to the time of admission to the hospital is elaborated in Table 1. When the table is examined,it was determined that there was a statistical difference between the two groups regarding hospitalization, discharge, surgical procedure, and soft tissue trauma within 0 – 1 hour and 1 – 6 hours of admission (p<0.05).
Conclusion: In the face of this extremely diverse and severe patient profile, the presence of well-trained and experienced personnel in disaster medicine in emergency services and the presence of pre-preparedness can reduce mortality and morbidity in future disasters. The main purpose of emergency aid is to save many human lives in a short time and to meet basic urgent needs.Amaç: Acil sağlık hizmetleri, deprem ve doğal afetlerde hasta ve yaralıların yaşama şanslarının artırılması, ölümlerin önlenmesi açısından önemlidir. Bu araştırma kapsamında Kasım 2022'de Düzce Gölyaka deprem felaketi sırasında acil servis başvurularını analiz ederek acil servis ve travma odasında süreçlerimizi verimlilik açısından iyileştirmeyi amaçladık.
Yöntem: Düzce'nin Gölyaka ilçesinde meydana gelen 5.9 büyüklüğündeki depremin ardından Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran toplam 31 hasta retrospektif olarak yapılan bu analize dahil edildi. Hastaların deprem sonrası maruz kaldıkları travma mekanizması, hastaneye yatış süreleri, saptanan patoloji, uygulanan tedavi, istenen konsültasyonlar, hastanede yatış veya taburcu olma durumları kayıt altına alınarak analiz edildi.
Bulgular: Çalışma kapsamında depremden etkilenen 31 hasta değerlendirildi. Hastaların yaşları 12 ile 75 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 37'dir. Hastaların cinsiyet dağılımı 12 (%38.7) kadın, 19 (%61.3) erkek olarak bulundu. Başvuru süresine göre gruplandırılan hastalarda iki grup arasında hastaneye yatış, taburculuk, cerrahi girişim ve yumuşak doku travması0 – 1 saat ve 1 – 6 saat başvuru süreleri arasındaistatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.05).
Sonuç: Deprem sırasında birbirinden farklı ve ağır hasta profili karşısında, acil servislerde afet hekimliği konusunda iyi eğitimli ve deneyimli personelin bulunması ve önceden hazırlıklı olunması, gelecekteki afetlerde mortalite ve morbiditeyi azaltabilir. Acil yardımın temel amacı kısa sürede çok sayıda insanın hayatını kurtarmak ve temel acil ihtiyaçları karşılamaktır
Hasta Düşmelerinde Hasta Güvenliği Kültürü Ölçeği: Bir Ölçek Geliştirme Çalışması: Araştırma Makalesi
Introduction: Patient safety culture is a very important concept for both patients and employees. It is more important for nurses, who make up the majority among health professions and spend more time with patients during working hours. Although there are many studies within the scope of patient safety in the literature, there is no scale study specific to patient falls for nurses.Objective: In this study, it was aimed to develop the “Patient Safety Culture Scale in Patient Falls”, which is thought to have an important place within the scope of patient safety culture and is not included in the literature specifically for patient falls.Method: This study is a scale development study, which was designed according to the stages recommended for scale development studies in the literature. The draft scale (45 ıtems) created by the researchers was primarily presented to the expert opinion. 15 items were eliminated in line with expert opinions and a draft scale of 30 items was obtained. Explanatory and confirmatory factor analyses, test-retest method and internal consistency analysis were used as statistical methods. A measurement structure consisting of 4 sub-dimensions and 23 items was obtained as a result of the exploratory factor analysis. The validity of this construct was confirmed by confirmatory factor analysis. The reliability of the scale was examined by test-retest reliabilty and internal consistency analysis.Results: The stability coefficient of the scale was determined as 0.929 and the Cronbach Alpha internal consistency coefficient as 0.891 after the analysisConclusion: The findings obtained from the study show that "The Patient Safety Culture Scale in Patient Falls" is a valid and reliable measurement tool for the nurses in the sample. It is thought that “The Patient Safety Culture Scale in Patient Falls”, will contribute to the preventive studies by evaluating the awareness level of the nurses working in the field.Giriş: Hasta güvenliği kültürü hem hasta hemde çalışanlar açısından oldukça önemli bir kavramdır. Sağlık meslek grupları arasında büyük bir çoğunluğu oluşturan ve çalışma saatleri içeriside hastalara daha fazla vakit ayıran hemşireler için ise daha fazla önem taşımaktadır. Literatürde hasta güvenliği kapsamında birçok çalışma olmasına rağmen hemşirelere yönelik hastadüşmeleri özelinde yapılmış bir ölçek çalışması bulunmamaktadır.Amaç: Bu çalışmada hasta güvenliği kültürü kapsamında önemli bir yere sahip olduğu düşünülen ve hasta düşmelerine özel literatürde yer almayan “Hasta Düşmelerinde Hasta Güvenliği Kültürü Ölçeği”nin geliştirilmesi amaçlandı.Yöntem: Çalışma, literatürde ölçek geliştirme çalışmaları için önerilen aşamalara göre tasarlanmış bir ölçek geliştirme çalışmasıdır. Araştırmacılar tarafından oluşturulan taslak ölçek (45 madde) öncelikle uzman görüşüne sunuldu. Uzman görüşleri doğrultusunda 15 madde elenmiş ve 30 maddelik taslak ölçek elde edildi. İstatistiksel yöntemler olarak açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri, test-tekrar test yöntemi ve iç tutarlılık analizi kullanıldı. Açımlayıcı faktör analizi sonucunda 4 alt boyut ve 23 maddeden oluşan bir ölçüm yapısı elde edildi. Bu yapının geçerliliği doğrulayıcı faktör analizi ile doğrulandı. Ölçeğin güvenirliği test-tekrar test güvenirliği ve iç tutarlılık analizi ile incelendi.Bulgular: Analiz sonucunda ölçeğin kararlılık katsayısı 0,929 ve Cronbach Alpha iç tutarlılık katsayısı 0,891 olarak belirlendi.Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular, “Hasta Düşmelerinde Hasta Güvenliği Kültürü Ölçeği”nin örneklemdeki hemşireler için geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğunu göstermektedir. “Hasta Düşmelerinde Hasta Güvenliği Kültürü Ölçeği”nin sahada çalışan hemşirelerin farkındalık düzeylerini değerlendirerek önleyici çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir
Evaluation Of Anxiety In Patients Applying To Anesthesia Out - Patient Clinic: Araştırma Makalesi
Objective: To determine the effects of demographic factors as age, education, gender, marital status on anxiety level and anxiety levels and reasons of the patients those will be operated electively.
Method: A total of 800 patients ≥18 years who has been prepared for elective surgery and completed the questionnaire at the anesthesia outpatient clinic have been enrolled in this study. Patients ≥18 years old, who were classified as ASA I – III according to the American Society of Anesthesiologists (ASA), literate individuals, subjects without any psychiatric or neurological disease, patients who did not use psychiatric drugs or alcohol (chronic consumers) were included in the study.
Results: The highest STAI – I value was found in 31 – 50 age group. Pre-operative STAI – I value was higher in women (p<0.001). When anesthesia history was evaluated 479 of the 700 patients were received anesthesia previously and STAI – I scores were numerically higher in these patients (43.3+-9.4 vs. 41.8+-9.7) (p=0.056). University graduates had higher levels of anxiety on awakening during surgery (p=0.002). When the relation between the anesthesia anxiety scores and gender was evaluated women mostly anxious about the post-operative pain and their family.
Conclusion: It is natural that one could experience a certain form of anxiety before, during and after a surgical procedure. This research elaborated that being women and no previous history of anesthesia had significantly affected per-operative anxiety. Briefing the patient in anesthesia examination might play an important role to relieve the patient.Amaç: Elektif şartlarda opere edilecek olan hastaların anksiyete düzeylerini, nedenlerini; yaş, eğitim durumu, cinsiyet, medeni durum gibi demografik özelliklerin anksiyete düzeyine etkisini belirlemektir.
Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Anestezi Polikliniği’nde, elektif şartlarda operasyon planlanan, 18 yaş üstü 800 yetişkin hasta ankete alındı. American Society of Anesthesiologists (ASA) sınıflamasına göre ASA I ve III grubu, okuma yazma bilen, psikiyatrik ve nörolojik herhangi bir hastalığı olmayan, psikiyatrik ilaç ve kronik alkol kullanmayan hastalar çalışmaya dahil edildi.
Bulgular: Toplanan 800 anket formundan tam doldurulmuş olan 700 anket değerlendirmeye alındı. Hastaların ortalama, yaş değerleri 18-83 (40.95±15.68) olarak bulundu. STAI-I skoru 42.3±9.7 (en düşük 21 ve en yüksek 77) olarak bulundu. En yüksek STAI – I değeri 31 – 50 yaşları arasında olan hastalarda bulundu. Kadın hastaların preoperatif STAI – I değerleri, erkeklerden yüksek bulundu (p<0.001). Hastaların anestezi öyküsü incelendiğinde 700 hastanın 479’nun daha önce anestezi aldığı ve bu hastaların STAI – I skorlarının sayısal olarak daha önce anestezi öyküsü olmayan hastalara göre daha yüksek olduğu görüldü (43,3 ± 9.4 karşı 41.8 ± 9.7). Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p = 0.056). Bütün hastaların eğitim durumları ile ameliyat sırasında uyanmaktan endişelenenlerin sayısı üniversite mezunlarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.002). Anestezi endişe skorları ve cinsiyet arasındaki ilişki incelendiğinde kadınların en fazla ameliyat sonrası ağrıdan ve geride kalan ailesi için endişelendiği görüldü (p=0.000 ve p=0.000).
Sonuç: Bir kişinin cerrahi işlem öncesinde, sırasında ve sonrasında belirli bir kaygı biçimi yaşaması doğaldır. Bu araştırmada kadın hastaların ve daha önce anestezi öyküsü olmayan bireylerin ameliyat sırasındaki kaygıyı önemli ölçüde etkilediği gösterilmiştir. Anestezi muayenesinde hastayı bilgilendirmek hastayı rahatlatmada önemli rol oynayabilir
Elit League of Legends Oyuncularında Elektronik Spor (e-spor) Deneyiminin El Fonksiyonu, Güç, Dayanıklılık ve Ağrı Üzerine Etkileri: Araştırma Makalesi
Introduction: Esports, also called electronic sports, refers to organized multiplayer video game competitions where players or teams compete against each other. With the increasing popularity of e-sports, the fact that these sports involve sitting for long periods of time indicates that they can cause physical problems and may occur in that region as they frequently used the hand region.
Objective: This study aims to assess the relationship between e-sports experience and hand function, strength, coordination and pain in professional e-sports athletes.
Method: Twenty professional esports players (mean age; 18.50±1.90 years) participated voluntarily. Hand grip strength with a Jamar hand dynamometer, hand function disability and symptoms with the Disability of Arm Shoulder and Hand Questionnaire (DASH) and Participants' pain levels with the Visual Analog Scale, hand coordination with The Purdue Pegboard Test were measured.
Results: The results revealed a significant moderate correlation (r=0.443; p<0.05) between the duration of e-sports experience and DASH scores, indicating potential hand function issues. Furthermore, a significant difference in DASH scores was observed based on the duration of e-sports experience (t=-2.203, p=0.041). Additionally, A positive, statistically significant relationship was demonstrated between daily e-sports time in hours and VAS (r=0.472; p=0.035). There was a statistically significant difference regarding dominant hand measurement according to e-sports experience years between the groups (t=-2.101; p=0.049).
Conclusion: These insights are of great importance for a deeper understanding of hand related parameters in e-sports athletes and contribute to the development of effective strategies and interventions for injury prevention and health promotion in this field.Giriş: Elektronik spor olarak da adlandırılan espor, oyuncuların veya takımların birbirlerine karşı yarıştığı organize çok oyunculu video oyunu yarışmalarını ifade eder. E-sporların popülaritesinin artmasıyla birlikte bu sporların uzun süre oturmayı içermesi, el bölgesini sıklıkla kullandıkları için fiziksel problemlere yol açabileceklerini ve o bölgede ortaya çıkabileceğini göstermektedir.Amaç: Bu çalışma, profesyonel e-spor sporcularında e-spor deneyimi ile el fonksiyonu, kuvvet, koordinasyon ve ağrı arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçlamaktadır.Yöntem: Yirmi profesyonel espor oyuncusu (ortalama yaş; 18.50±1.90 yıl) gönüllü olarak katılmıştır. Jamar el dinamometresi ile el kavrama kuvveti, Kol Omuz ve El Yetersizliği Anketi (DASH) ile el fonksiyon bozukluğu ve semptomları, Görsel Analog Skala ile katılımcıların ağrı düzeyleri, Purdue Pegboard Testi ile el koordinasyonu ölçüldü.Bulgular: Sonuçlar, e-spor deneyiminin süresi ile DASH puanları arasında, potansiyel el işlevi sorunlarına işaret eden, orta düzeyde anlamlı bir korelasyon (r=0.443; p<0.05) ortaya koydu. Ayrıca e-spor deneyim süresine göre DASH puanlarında anlamlı bir fark gözlendi (t=-2.203, p=0.041). Ek olarak, saat cinsinden günlük e-spor süresi ile VAS arasında pozitif, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterildi (r=0,472; p=0,035). Gruplar arasında e-spor deneyim yıllarına göre baskın el ölçümü açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (t=-2.101; p=0.049).Sonuç: Bu içgörüler, e-spor sporcularında elle ilgili parametrelerin daha derinden anlaşılması için büyük önem taşıyor ve bu alanda yaralanmayı önleme ve sağlığın teşviki ve geliştirilmesi için etkili stratejiler ve müdahalelerin geliştirilmesine katkıda bulunuyor
Anne Sütü Alım Süresinin Okul Çağı Çocuklarında Yürütücü İşlevlere ve Bilişsel Düzeye Etkisi : Araştırma Makalesi
Breast milk is a natural food and contains all the nutrients the baby needs for healthy growth. The last trimester of the intrauterine period and the first 2 years of life are the periods which brain development peaks. Docosahexaenoic Acid (DHA) and Arachidonic Acid (AA) accumulate in the membranes of brain cells during these periods when brain development peaks. DHA is particularly involved in the myelination process of the frontal lobe. In addition to DHA and AA, breast milk also contains cholesterol, sphingomyelin, phosphoditylcholine, which are necessary for myelin synthesis. The aim of this study is to evaluate the effect of duration of exclusively breastfeeding on cognitive level and executive functions in school–aged children with no psychiatric complaint. A total of 71 children aged 8-13 years without any diagnosis constituted the study group. According to the duration of receiving only breast milk, they were separated into 2 groups as those who receive only breast milk for less than 6 months and those who receive breast milk for 6 months or more. The children’s executive functions were assessed with Stroop Test and Wisconsin Card Sorting Test (WCST) respectively. After the executive function tests, verbal subtests of the WISC-R including general knowledge and vocabulary and Performance subtests of the WISC-R including Picture Completion, Picture Arrangement were applied to the children. In our study, the parent form of the Strengths and Difficulties Questionnaire (SDQ) was used to screen the mental status of children. In our study, we found that the duration of exclusively breastfeeding did not have an effect on the cognitive level and executive functions of the child.Anne sütü bebeğin sağlıklı büyümesi için ihtiyaç duyduğu tüm besinleri içeren doğal bir besindir. İntraüterin son üç ay ve yaşamın ilk 2 yılı beyin gelişiminin zirve yaptığı dönemlerdir. Dokosaheksaenoik Asit (DHA) ve Araşidonik Asit (AA) beyin gelişiminin zirve yaptığı bu dönemlerde beyin hücrelerinin zarlarında birikir. DHA, özellikle frontal lobun miyelinasyon sürecinde yer alır. Anne sütünde DHA ve AA'nın yanı sıra miyelin sentezi için gerekli olan kolesterol, sfingomyelin, fosfoditilkolin de bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, psikiyatrik yakınması olmayan okul çağındaki çocuklarda sadece anne sütü ile beslenme süresinin bilişsel düzey ve yürütücü işlevler üzerine etkisini değerlendirmektir. Çalışma grubunu 8-13 yaşları arasında herhangi bir tanısı olmayan toplam 71 çocuk oluşturdu. Anne sütü alma sürelerine göre 6 aydan az sadece anne sütü alanlar ile 6 ay ve üzerinde anne sütü alanlar olarak 2 gruba ayrıldı. Çocukların yürütücü işlevleri sırasıyla Stroop Testi ve Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ile değerlendirildi. Yürütücü işlev testleri sonrasında çocuklara WISC-R'nin Genel Bilgi ve Kelime dağarcığını içeren Sözel alt testleri ve WISC-R'nin Resim Tamamlama, Resim Düzenleme gibi Performans alt testleri uygulanmıştır. Çalışmamızda çocukların ruhsal durumlarını taramak için Güçlü Yönler ve Güçlükler Anketi'nin (SDQ) ebeveyn formu kullanılmıştır. Çalışmamızda sadece anne sütü ile beslenme süresinin çocuğun bilişsel düzeyi ve yürütücü işlevleri üzerinde etkisi olmadığını saptadık
Radyoterapinin Karotis Arterleri Üzerindeki Etkisi – Gözlemsel Bir Çalışma: Araştırma Makalesi
Intoduction: Survival rates of patients with head and neck cancer have recently increased with the introduction of new technologies and developments in comprehensive treatment modalities in RT. Observing late side effects, too, has become inevitable. Vascular damages and their clinicalresults are the prevalent effects of RT.
Objective: Carotid artery lesions and stenosis could develop after radiotherapy and can be detected viaintima-media thickness. Within the scope of this research, we aimed to elucidate the planning technique to minimize the radiation dose to be exposed to the carotid arteries.
Methods: This study included42 patients with stage T1-2 N0 M0 glottic cancer who applied to our institution. CA diameters of the patients were measured before and after RT. The measurements were performed 2 cm above the CA bifurcation level, and the largest diameter (cm) was recorded. All measurements were performed on CT scans. Actual treatment images (slice thickness, 2.5 cm) acquired using a computerized tomography (CT) simulator were transferred into the Hi-Art Tomotherapy treatment system. Dose-volume histograms were used for dose comparisons.
Results: A comparison of doses administered to the RCAs and LCAs revealed that the Dmean, V35-Gy, V40-Gy, and V50-Gy values of RCA were significantly higher than those of LCA. Examination of the correlation between the RCA diameters after treatment and RT doses revealed a statistically significant correlation only for the V60-Gy dose (r = 0.299, p = 0.054). The RCA diameter was reportedly significantly narrower in smokers than nonsmokers (p = 0.039).A statistically significant significance was observed between smokers' RCA diameter and V60-Gy dose (r = 0.458, p = 0.013).A statistically significant correlation was also observed between age and only the RCA diameter in smokers (p = 0.038).
Conclusion: RT performed on the head and neck region is an important risk factor for arterial stenosis and the resulting CVEs. Smoking is one of the most important factors that increase this risk. Carotid artery doses should be considered while planning RT.Giriş: Son yıllarda, radyoterapide (RT) yeni teknolojiler ve kapsamlı tedavi modalitelerindeki gelişmeler ile baş-boyun kanserleri hastaların sağkalım oranları artmaktadır. Geç yan etkileri de gözlemlemek kaçınılmaz olmuştur. Vasküler hasarlar ve klinik yansımları da RT nin bu etkilerinden biridir ve artık çok sık görünür olmuştur.
Amaç: Radyoterapi sonrası karotis arter lezyonları ve darlıkları gelişebilmekte ve intima-media kalınlığı ile tespit edilebilmektedir. Bu araştırma kapsamında karotis arterlerin maruz kalacağı radyasyon dozunu en aza indirecek planlama tekniğinin aydınlatılmasını amaçladık.
Yöntem: Bu çalışmaya kurumumuza başvuran evre T1-2 N0 M0 glottik kanserli 42 hasta dahil edildi. Hastaların KA çapları RT öncesi ve sonrası ölçüldü. Ölçümler KA çatallanma seviyesinin 2 cm üzerinden yapıldı ve en büyük çap (cm) kaydedildi. Tüm ölçümler CT taramalarında yapıldı. Bilgisayarlı tomografi (BT) simülatörü kullanılarak elde edilen gerçek tedavi görüntüleri (kesit kalınlığı, 2.5 cm)Hi-Art Tomoterapi tedavi sistemine aktarıldı. Doz karşılaştırmaları için doz-hacim histogramları kullanıldı.
Bulgular: Sağ KA ve sol KA'lara uygulanan dozlar karşılaştırıldığında, sağ KA'nın Dmean, V35-Gy, V40-Gy ve V50-Gy değerlerinin Sol KA'e göre anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Tedavi sonrası RCA çapları ile RT dozları arasındaki korelasyon incelendiğinde sadece V60-Gy dozu için istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğu ortaya çıktı (r=0,299, p=0,054). RCA çapının sigara içenlerde içmeyenlere göre anlamlı derecede daha dar olduğu bildirildi (p = 0,039). Sigara içenlerin RCA çapı ile V60-Gy dozu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi (r=0,458, p=0,013). Sigara içenlerde yaş ile sadece RCA çapı arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon gözlendi (p=0,038).
Sonuç: Baş-boyun bölgesine yapılan RT, arteriyel stenoz ve bunun sonucunda ortaya çıkan serebro-vasküler olaylar açısından önemli bir risk faktörüdür. Sigara içmek bu riski artıran en önemli faktörlerden biridir. RT planlanırken karotis arter dozları dikkate alınmalıdır
Kardiyopulmoner Bypassın C-Reaktif Protein Üzerine Etkisi: Araştırma Makalesi
Introduction: Cardiac surgical operations performed with CPB are mostly operations that have no alternative today. Cardiac surgery operations performed with CPB can activate a systemic inflammatory response.
Objective: In this study, it was aimed to investigate the change in early postoperative CRP level in cardiac surgery operations performed with CPB.
Method: A total of 30 patients who underwent CPB-guided isolated coronary artery bypass graft replacement were included in the study retrospectively after the exclusion criteria (systemic inflammatory disease). In the study, CRP levels were grouped as preoperative and postoperative and compared. The data were evaluated statistically.
Results: The mean age of the patients included in the study was 60.93±9.93 years, their average height was 164.57±11.32 cm, their mean weight was 77.96±14.45 kg, and their mean body surface area was 1.86±0.19 m2. , mean flow values 4.36±0.61 ml/min/m2, mean ejection fraction percentages 51.43±9.40, mean aortic cross clamp times 52.43±22.72 minutes, mean total perfusion times 95.86 It was found to be ±42.76 minutes. The preoperative CRP levels of the patients included in the study were 4.27±0.73, the CRP levels on the postoperative 1st day were 9.77±0.59, and the postoperative CRP levels were higher than the preoperative CRP levels and there was a statistically significant difference (p<0 .05).
Conclusion: We found that CRP level increased significantly on the 1st postoperative day in cardiac surgery operations performed with CPB. We think that the increase in postoperative CRP level in cardiac surgery operations performed with CPB may be a predictor for complications. It is also seen that CPB causes an increase in the CRP level.Giriş: KPB eşliğinde gerçekleştirilen kardiyak cerrahi operasyonları günümüzde çoğu zaman alternatifi olmayan operasyonlardır. KPB eşliğinde gerçekleştirilen kalp cerrahisi operasyonları, sistemik bir inflamatuar yanıtı aktive edebilmektedir.
Amaç: Bu çalışmada KPB eşliğinde gerçekleştirilen kardiyak cerrahi operasyonlarında erken dönem postoperatif CRP düzeyindeki değişikliğin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmaya KPB eşliğinde izole koroner arter bypass greft replasmanı yapılan toplan 30 hasta dışlanma kriterleri (Sistemik inflamatuar hastalığı olanlar) uygulandıktan sonra retrospektif olarak dahil edildi. Çalışmada CRP düzeyleri preoperatif ve postoperatif olarak gruplandırılarak karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak veriler değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 60,93±9,93 yıl idi, ortalama boyları 164,57±11,32 cm, ortalama kiloları 77,96±14,45 kg, ortalama vücut yüzey alanları 1,86±0,19 m2, ortalama flow değerleri 4,36±0,61 ml/dk/m2, ortalama ejeksiyon fraksiyon yüzdeleri 51,43±9,40, ortalama aortik kross klemp süreleri 52,43±22,72 dakika, ortalama total perfüzyon süreleri 95,86±42,76 dakika olarak bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastaların preoperatif CRP düzeyleri 4,27±0,73 idi, postoperatif 1. gün CRP düzeyleri ise 9,77±0,59 idi ve postoperatif CRP düzeyleri preoperatif CRP düzeylerinden daha yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0,05).
Sonuç: KPB eşliğinde yapılan kalp cerrahisi operasyonlarında CRP düzeyinin postoperatif 1. günde anlamlı olarak yükseldiğini saptadık. KPB eşliğinde yapılan kalp cerrahisi operasyonlarında postoperatif CRP düzeyindeki yükselmenin komplikasyonlar için prediktör olabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca KPB'nin CRP düzeyi üzerinde artışa neden olduğu da görülmektedir
Tıp Alanında Yapay Zekânın Kullanımı: Araştırma Makalesi
Introduction: The computer has become almost indispensable in our lives in the current time period. With the developing technology, the health sector has also developed. With the development of the health sector, there is a significant increase in the amount of data. It is also important to keep data in the health sector. Artificial intelligence application was also used for the storage of personal data. Artificial intelligence is used in medicine for early diagnosis and disease prediction.
Objective: The purpose of this study is to analyze in detail the fields of artificial intelligence technologies used in medical science. In addition, the contributions of artificial intelligence to the field of medicine are also mentioned.
Method: The research design of this study is document analysis/examination method. In this context, data were obtained by scanning from Google Academy, National Thesis Center and various databases. These data were analyzed and evaluations were made.
Results: Computer programs and computer hardware have become increasingly equivalent to technology. As a result of these developments, the concept of artificial intelligence has emerged. Artificial intelligence expects the work done by humans from computers. The processing of computers, which start with human intelligence and are inanimate tools, with the intelligence function has introduced the concept of artificial intelligence into our lives. Due to the increase in the data, it became difficult to analyze. Artificial intelligence application was also used for the storage of personal data. Artificial intelligence is used in medicine for early diagnosis and disease prediction. The survival rate has been increased thanks to artificial intelligence. Analyzes are needed to avoid costly treatments as well.
Conclusion: Artificial intelligence emerges as a system used in medicine, fast in early diagnosis and intervention, and financially convenient. We think that it is faster and more practical than human power.Giriş: Bilgisayar, içinde bulunduğumuz zaman diliminde hayatımızın neredeyse vazgeçilmezlerinden olmuştur. Gelişen teknolojiyle birlikte sağlık sektörü de gelişmiştir. Sağlık sektörünün gelişmesiyle birlikte ise veri miktarında da ciddi bir artış görülmektedir. Aynı zamanda sağlık sektöründeki verilerin saklanması da önem teşkil etmektedir. Kişisel verilerin saklanması için de yine yapay zeka uygulamasına başvurulmuştur. Yapay zeka, tıp alanında erken teşhis için ve hastalık tahminleri içinde kullanılmaktadır.
Amaç: Bu çalışmanın amacını, tıp biliminde kullanılan yapay zeka teknolojileri alanlarının ayrıntılı bir şekilde analiz edilmesi oluşturmaktadır. Bununla beraber yapay zekanın tıp alanına olan katkılarına da değinilmiştir.
Yöntem: Bu çalışmanın araştırma desenini doküman analizi/inceleme yöntemi oluşturmaktadır. Bu bağlamda Google Akademi, Ulusal Tez Merkezi ve çeşitli veri tabanlarından taramalar yapılarak, verilere ulaşılmıştır. Bu veriler analiz edilerek değerlendirmeler yapılmıştır.
Bulgular: Bilgisayar programları ve bilgisayar donanımları artarak teknolojiyle eş değer hale gelmiştir. Bu gelişmelerin sonucunda yapay zeka kavramı ortaya çıkmıştır. Yapay zeka, insanların yaptığı işleri bilgisayarlardan beklemektedir. İnsan zekası ile başlangıç alan ve cansız aletler olan bilgisayarların yeniden zeka fonksiyonu ile işlenmesi yapay zeka kavramını hayatımıza sokmuştur. Verilerde görülen artış sebebiyle ise analiz etmek zorlaşmıştır. Kişisel verilerin saklanması için de yine yapay zeka uygulamasına başvurulmuştur. Yapay zeka, tıp alanında erken teşhis için ve hastalık tahminleri içinde kullanılmaktadır. Hayatta kalma oranı yapay zeka sayesinde arttırılmıştır. Yüksek maliyetli tedavilerden de kaçınmak için analizlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Sonuç: Yapay zeka tıp alanında kullanılan, erken teşhiste ve müdahalede hızlı ve maddi açıdan da uygun olan bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsan gücüne oranla daha hızlı ve pratik olduğunu düşünmekteyiz
Diyabetik ve Nondiyabetik Koroner Arter Hastalarında Kardiyopulmoner Bypass Öncesi ve Sonrası Troponin-I Düzeylerinin Karşılaştırılması: Araştırma Makalesi
Objective: The aim of this study is to compare the Troponin-I levels before and after CPB in diabetic and nondiabetic coronary artery patients.
Methods: The data of 20 diabetic and 20 nondiabetic patients who had undergone CPB-guided cardiac surgery for coronary artery disease were retrospectively included in the study. Diabetic patients were determined as group 1 and nondiabetic as group 2. The data of the two groups were compared and evaluated.
Results: The descriptive data of the study groups were similar and there was no statistically significant difference (p>0.05). There was a significant difference between preoperative and postoperative Troponin I levels of diabetic and nondiabetic patients (p<0.05).
Conclusion: In conclusion, preoperative and postoperative Troponin I levels increase after CPB in both diabetic and nondiabetic patients. However, this increase is higher in diabetic patients than in nondiabetic patients. We think that cardiac troponins may be predictors of the effect of CPB on the myocardium as well as the myocardial protection strategies (cardioplegia solutions, hypothermia, etc.) used during CPB.Giriş: Kardiyak troponin I (cTnI) miyokardiyal hasar için tanısal bir biyobelirteçtir.
Amaç: Bu çalışmanın amacı diyabetik ve nondiyabetik koroner arter hastalarında KPB öncesi ve sonrası Troponin-I düzeylerinin karşılaştırılması hedeflenmektedir.
Yöntem: Koroner arter hastalığı nedeniyle KPB eşliğinde kardiyak cerrahi geçirmiş 20 diyabetik ve 20 nondiyabetik hasta verisi retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Diyabetik olanlar grup 1, nondiyabetik olanlar grup 2 olarak belirlendi. İki grubun verileri karşılaştırılarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma gruplarının tanımlayıcı verileri benzerdi ve istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Diyabetik ve nondiyabetik olan hastaların preoperatif ile postoperatif Troponin I düzeyleri arasında anlamlı fark vardı (p<0,05).
Sonuç: Sonuç olarak hem diyabetik hem de nondiyabetik olan hastaların preoperatif ile postoperatif Troponin I düzeyleri KPB sonrası yükselmektedir. Ancak diyabetik hastalarda bu artış nondiyabetik hastalara göre daha fazladır. KPB'nin miyokard üzerindeki etkisi hemde KPB sırasında kullanılan miyokard koruma stratejileri (Kardiyopleji solüsyonları, hipotermi vs.) için, kardiyak troponinlerin bu konuda prediktör olabileceğini düşünmekteyiz.  
Sağlık Çalışanlarının Mesleki Memnuniyeti: Araştırma Makalesi
Introduction: One of the factors that affect the professional commitment of healthcare professionals who work intensively and devotedly in the healthcare system is the satisfaction they feel from their profession.
Objective: In this study, it is aimed to contribute to the literature by determining the occupational satisfaction of health workers.
Method: This study is a descriptive study. The population of this study consists of 50 healthcare professionals working in a state hospital affiliated to the Ministry of Health. Questionnaires were asked to the health workers who participated in the study on a voluntary basis. Questionnaire questions were prepared by scanning the literature.
Results: The demographic data of the participants and the data they gave to the occupational satisfaction questions were obtained.
Conclusion: As a result, it was determined that the occupational satisfaction of health workers was low. We think that necessary activities should be established in order to increase the professional satisfaction of health workers.Giriş: Sağlık sistemi içerisinde yoğun ve özverili bir şekilde görev yapan sağlık çalışanlarının mesleki bağlılıkları üzerinde etkili olan faktörlerinden biri de mesleklerinden duydukları memnuniyettir.
Amaç: Bu çalışmada da sağlık çalışanlarının meslek memnuniyetleri saptanarak literatüre katkı sağlamak amaçlanmaktadır.
Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı nitelikte bir araştırmadır. Bu çalışmanın evrenini Sağlık Bakanlığına bağlı bir devlet hastanesinde çalışan toplam 50 sağlık çalışanı oluşturmaktadır. Çalışmaya gönüllülük esasıyla katılan sağlık çalışanlarına, oluşturulan anket soruları sorulmuştur. Anket soruları literatür taranarak hazırlanmıştır.
Bulgular: Katılımcıların demografik verileri ve mesleki memnuniyet sorularına verdikleri veriler elde edilmiştir.
Sonuç: Sonuç olarak sağlık çalışanlarının mesleki memnuniyetinin düşük olduğu saptanmıştır. Sağlık çalışanlarının mesleki memnuniyetlerinin artırılması için gerekli faaliyetlerin oluşturulmasının gerektiğini düşünmekteyiz