Acta Medica Ruha
Not a member yet
137 research outputs found
Sort by
İmmünsüpresan Tedavi Alan Karaciğer Nakli Hastalarının Ortoreksiya Nervoza Eğilimlerinin Belirlenmesi: Kesitsel Bir Çalışma: Araştırma Makalesi
Objective: One of the most important factors after organ transplantation is immunotherapy, which is effective in reducing immune response to prevent post-transplant graft rejection, while another factor is a balanced nutrition. With these considerations in mind, this study aimed to determine the orthorexia nervosa tendencies of liver transplant patients receiving immunosuppressant treatment.
Method: This descriptive and cross-sectional study was carried out with patients who underwent liver transplantation at the liver transplantation institute of a university hospital in eastern Turkey. A sociodemographic information form and ORTO-R were used to collect data. The data were collected from patients who attended their follow-ups between May and August 2022.
Results: The mean age of the 176 patients who were receiving immunosuppressive treatment was 58.55±7.56, while 86.4% had not received any education on nutrition. The mean ORTO-R score of the patients was 17.09±2.70, which indicated moderate orthorexia. In our study, it was concluded that the majority of the patients who were using immunosuppressive medication had not received any education on nutrition, and they were moderately orthorexic.
Conclusion: It should be kept in mind that this obsessive form of eating will affect balanced nutrition among patients who have gone through a major transplant process. To make the drug-diet interaction in patients using immunosuppressive drugs after organ transplantation beneficial, ensure that they have a sufficient and balanced diet, and make this diet sustainable, it is important to monitor these patients. Additionally, it is thought that evaluating the pre-transplant orthorexia nervosa tendencies of advanced-stage liver transplant patients will increase post-transplant success.Amaç: Nakil sonrası greft rejeksiyonunun önlenebilmesi ve organ fonksiyonunun korunması için immün yanıtın azaltılmasında etkili immünoterapi nakil sonrası bakımın en önemli faktörlerden biri iken, bir diğer faktör ise dengeli beslenmedir. Bu düşüncelerden yola çıkarak, bu çalışma immünsüpresan tedavi alan karaciğer nakli hastalarının ortoreksiya nervoza eğilimlerini belirlemeyi amaçladı.
Yöntem: Bu tanımlayıcı ve kesitsel çalışma, Türkiye'nin doğusunda bir üniversite hastanesinin karaciğer nakli enstitüsünde karaciğer nakli yapılan hastalarla yapıldı. Verilerin toplanmasında sosyodemografik bilgi formu ve ORTO-R kullanıldı. Veriler, Mayıs-Ağustos 2022 tarihleri arasında poliklinik takiplerine gelen hastalardan toplandı.
Bulgular: İmmünsüpresif tedavi alan 176 hastanın yaş ortalaması 58,55±7,56 iken, %86,4'ü beslenme konusunda herhangi bir eğitim almamıştı. Hastaların ortalama ORTO-R skoru 17,09±2,70 olup orta derecede ortoreksiyaya işaret etmektedir. Çalışmamızda immünsüpresif ilaç kullanan hastaların büyük çoğunluğunun beslenme konusunda herhangi bir eğitim almadıkları ve orta derecede ortoreksik oldukları sonucuna varıldı.
Sonuç: Bu takıntılı yeme şeklinin, büyük bir nakil sürecinden geçmiş hastalarda dengeli beslenmeyi etkileyeceği akılda tutulmalıdır. Organ nakli sonrası immünsüpresif ilaç kullanan hastalarda ilaç-diyet etkileşiminin faydalı olabilmesi, yeterli ve dengeli beslenmelerinin sağlanması ve bu diyetin sürdürülebilir olabilmesi için bu hastaların izlenmesi önemlidir. Ayrıca ileri evre karaciğer nakli hastalarının nakil öncesi ortoreksiya nervoza eğilimlerinin değerlendirilmesinin nakil sonrası başarıyı artıracağı düşünülmektedir
Transfenoidal Cerrahide BOS Fistülünün Önlenmesine Yönelik Kapatma Yöntemleri: Geniş Kapsamlı Bir Çalışma: Araştırma Makalesi
Aim and Background: The primary objective of this extensive series is to conduct a comparative analysis of microscopes and endoscopes and investigate the extent of variability in CSF leakage based on the surgical approach employed, the occurrence of complications during the procedure, the techniques employed for closure, and any postoperative interventions.
Materials and Methods: A retrospective analysis was conducted on lesions in the sellar region that were surgically treated via the transsphenoidal approach in the Department of Neurosurgery. Microscope, endoscope, or both were used during the approach. The access route used in this study was the transnasal transsphenoidal (TNTS), sublabial, or transcranial+TNTS approach. The repair procedure involved the use of a Surgicel-coated nasal flap, fat graft, or fascia graft and fibrin glue.
Results: The cohort of individuals experiencing CSF leaks exhibited a notably elevated use of endoscopic procedures, while the use of microscopic techniques was relatively few. The incidence of fat graft, nothing, fat+fascia, and the presence of surgicel was rather low in patients presenting with CSF leakage. There was no statistically significant disparity observed in the frequencies of lumber puncture among patients who did not exhibit cerebrospinal fluid leakage. The rates of lumber drainage and meningitis were found to be considerably greater in patients with CSF leak compared to those without (p<0.001 for both variables).
Conclusion: It has been suggested that selecting an appropriate closure approach should be based on the intraoperative complications observed during the surgical procedure, to prevent CSF leakage.Giriş ve Amaç: Bu kapsamlı serinin birincil amacı, mikroskop ve endoskopların karşılaştırmalı bir analizini yapmak ve kullanılan cerrahi yaklaşıma dayalı olarak BOS sızıntısındaki değişkenliğin derecesini, prosedür sırasında komplikasyonların ortaya çıkışını, kapama için kullanılan teknikleri araştırmaktır. ve ameliyat sonrası müdahaleler.
Gereç ve Yöntemler: Nöroşirürji Anabilim Dalı'nda transsfenoidal yaklaşımla cerrahi olarak tedavi edilen sellar bölgedeki lezyonlar retrospektif olarak incelendi. Yaklaşım sırasında mikroskop, endoskop veya her ikisi birden kullanıldı. Bu çalışmada kullanılan erişim yolu, transnazal transsfenoidal (TNTS), sublabial veya transkranial+TNTS yaklaşımıydı. Onarım prosedürü, surgicel kaplı nasal grefti, yağ grefti ve/veya fasya grefti ve fibrin yapıştırıcı kullanımını içeriyordu.
Bulgular: Endoskopik prosedürlerde BOS sızıntısı yaşayan bireyler kayda değer bir artış sergilerken, mikroskobik tekniklerin kullanımda nispeten azdı. BOS kaçağı olan hastalarda yağ grefti, hiçbir şey, yağ+fasya ve surgicel varlığı insidansı oldukça düşüktü. Beyin omurilik sıvısı kaçağı göstermeyen hastalar arasında lomber ponksiyon sıklıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir eşitsizlik gözlenmedi. BOS kaçağı olan hastalarda olmayanlara göre lumber drenajı ve menenjit oranları anlamlı olarak yüksek bulundu (her iki değişken için p<0,001).
Sonuç: Uygun bir kapatma yaklaşımının seçilmesinin, BOS sızıntısını önlemek için cerrahi prosedür sırasında gözlenen intraoperatif komplikasyonlara dayanması gerektiği öne sürülmüştür
Plevral Efüzyonlarda Cerrahi Prosedürler ve Biyomarkerlerin Tanı ve Prognoza Katkısı: Araştırma Makalesi
Itroduction: Pleural effusion (PE) is the accumulation of pathological amounts of fluid in the pleural space. Initial evaluation should include transudate/exudate separation of the fluid by thoracentesis.
Objective: A significant percentage of pleural effusions goun diagnosed. In our study, it was aimed to contribute to the literature by retrospectively examining the cases with pleural effusion, evaluating their demographic characteristics, etiology, diagnosis and treatment methods, biochemical markers, causes of morbidity and mortality.
Methods: In our study, the files of 175 patients who were diagnosed with pleural effusion were reviewed retrospectively. Age, gender, comorbidity, approach to pleural fluid, analysis of venous blood and pleural fluid, diagnosis of pleural fluid, morbidity and mortality were evaluated in our cases.
Results: Women were 55 men and 110 people. The female to male ratio was 1/2. Cases with benign pleural effusion were 68.5% and cases with MPE were 31.5%. The most common cause of MPE was lung cancer in 21 (12%) cases. Serum lactate dehydrogenase (LDH) and pleural fluid LDH were significantly higher in the malignant group. The age of the patients and the rate of additional disease were significantly higher in the mortality group.
Conclusion: Exudative effusions are usually caused by infection, malignancy and inflammatory diseases such as rheumatoid arthritis. The most common causes of MPE are lung cancers. Intervention should be decided by the clinical characteristics of the patient. Surgical procedure shave a high diagnostic value. Biochemical markers such as serum/plasma LDH and protein will contribute to the differential diagnosis.Giriş: Plevral efüzyon (PE), plevral boşlukta patolojik düzeyde sıvı birikmesidir. İlk değerlendirme torasentez yapılarak sıvının transüda/eksüda ayırımını içermelidir. Plevral efüzyonların önemli bir yüzdesine tanı konulamamaktadır.
Amaç: Çalışmamızda plevral efüzyonlu olgular retropspektif olarak incelenerek, demografik özellikleri, etyolojileri, tanı ve tedavi yöntemleri, biyokimyasal belirteçler, morbidite ve mortaliteler nedenleri ile birlikte değerlendirilerek literatüre katkı sağlanması amaçlandı.
Yöntem: Çalışmamızda plevral efüzyon tanısı konulan 175 olgunun dosyaları retrospektif olarak incelendi. Olgularımızda yaş, cinsiyet, ek hastalık, plevral sıvıya yaklaşım şeklimiz, venöz kan ve plevral sıvının analizi , plevral sıvının tanısı, morbidite ve mortaliteler değerlendirildi.
Bulgular: Kadın erkek oranı ½ idi. Olguların %68.5’i benign, %31.5‘i malign plevral efüzyonluydu (MPE). MPE’lerin en sık nedeni 21 (%12) olguda akciğer kanserleriydi. Malign olan grupta serum laktad dehidrogenaz (LDH), plevral sıvı LDH anlamlı olarak yüksekti. Mortalite olan grupta hastaların yaşı ve ek hastalık oranı anlamlı olarak daha yüksekti.
Sonuç: Eksüdatif efüzyonlara genellikle enfeksiyon, malignite ve inflamatuar ve romatoid artrit gibi hastalıklar neden olur. MPE’lerin en sık nedenleri akciğer kanserleridir. Yapılacak müdahaleye klinik özellikleri ile karar verilmelidir.Prognozu ekhastalıklar ve yaş belirler. Cerrahi prosedürlerin tanıya katkısı yüksektir. Serum/ plazma LDH ve protein gibi biyokimyasal parametreler ayırıcı tanıya katkı sağlayacaktır
Tiamin Pirofosfatın Sıçanlarda Favipiravir ile İndüklenen Dejeneratif Kornea ve Skleral Hasarına Etkisinin Biyokimyasal ve Histopatolojik Değerlendirmesi : Araştırma Makalesi
Introduction: Favipiravir causes ocular toxicity at high doses. Thiamine pyrophosphate (TPP) therapy can prevent ocular damage by reversing oxidative damage.
Objective: To investigate the ocular effect of favipiravir in rats and determine the protective effect of thiamine pyrophosphate (TPP) against the possible ocular toxicity of favipiravir.
Method: The rats were randomly divided into three groups; healthy control (HC), favipiravir administered (FAV), and TPP + favipiravir administered (TFAV). In the TFAV group, TPP was intraperitoneally injected at a dose of 25 mg/kg. In the HC and FAV groups, distilled water was applied as a solvent. One hour later, favipiravir was administered to the FAV and TFAV groups at 200 mg/kg orally by gavage twice a day. TPP was injected once a day. This procedure was repeated for one week. All rats were sacrificed under anesthesia, and the biochemical parameters and histopathological levels were analyzed.
Results: It was determined that the FAV group had higher blood MDA levels (p<0.001) and lower tGSH, SOD, and CAT levels (p<0.001) than the other groups. MDA levels of HC and TFAV groups were similar (p=0.407). It also inhibited the reduction in TPP, tGSH, SOD, and CAT (p<0.001). There was no significant difference between HC and TFAV groups regarding tGSH and CAT (p>0.05). In the histopathological examinations, severe collagen fiber degeneration and moderate hyperemia were observed in the corneal and scleral tissues in the FAV group.
Conclusion: The findings of the study showed that favipiravir caused damage to the cornea and sclera tissue through oxidative damage and TPP reduced this damage. Our study results suggest that TPP may be beneficial in Favipiravir-induced ocular toxicity.
Keywords: Favipiravir, Ocular Toxicity, Oxidative Stress, Thiamine Pyrophosphate.Giriş: Favipiravir yüksek dozlarda oküler toksisiteye neden olmaktadır. Tiamin pirofosfat (TPP) tedavisi oksidatif hasarı tersine çevirerek oküler hasarı önleyebilir.
Amaç: Favipiravirin sıçanlarda oküler etkisini araştırmak ve favipiravirin olası oküler toksisitesine karşı TPP koruyucu etkisini belirlemek.
Yöntem: Sıçanlar rastgele üç gruba ayrıldı; sağlıklı kontrol (HC), favipiravir uygulanan (FAV) ve TPP + favipiravir (TFAV) uygulanan. TFAV grubuna TPP intraperitoneal olarak 25 mg/kg dozunda enjekte edildi. HC ve FAV gruplarında çözücü olarak distile su uygulandı. Bir saat sonra FAV ve TFAV gruplarına günde 2 kez 200 mg/kg oral sonda ile favipiravir uygulandı. TPP günde bir kez enjekte edildi. Bu prosedür bir hafta boyunca tekrarlandı. Tüm sıçanlar anestezi altında sakrifiye edildi ve biyokimyasal parametreler ve histopatolojik seviyeleri analiz edildi.
Bulgular: FAV grubunun diğer gruplara göre kan MDA düzeylerinin daha yüksek (p<0.001), tGSH, SOD ve CAT düzeylerinin daha düşük olduğu (p<0.001) belirlendi. HC ve TFAV gruplarının MDA düzeyleri benzerdi (p=0,407). Ayrıca TPP, tGSH, SOD ve CAT'deki azalmayı da inhibe etti (p<0.001). tGSH ve CAT açısından HC ve TFAV grupları arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Histopatolojik incelemelerde FAV grubunda kornea ve sklera dokularında ileri derecede kollajen lif dejenerasyonu ve orta derecede hiperemi gözlendi.
Sonuç: Çalışmanın bulguları, favipiravirin oksidatif hasar yoluyla kornea ve sklera dokusunda hasara neden olduğunu ve TPP'nin bu hasarı azalttığını gösterdi. Çalışma sonuçlarımız, TPP'nin favipiravirin neden olduğu oküler toksisitede faydalı olabileceğini düşündürmektedir.
Anahtar Kelimeler: Favipiravir, Oküler Toksisite, Oksidatif Stres, Tiamin Pirofosfat
Posterior Reversibl Ensefalopati Sendromu: Vaka Raporu : Olgu Sunumu
Posterior reversible encephalopathy syndrome (PRES) is a neurological disease characterized by a range of neurological signs, symptoms and different neuroimaging findings reflecting vasogenic edema. Etiology of PRES may include hypertension, eclampsia/preeclampsia, sepsis, immunosuppressive agents, chemotherapy, collagen-vascular diseases and renal failure. Although SLE is a rare cause of PRES, endothelial damage and increased blood pressure due to vasculitic involvement are thought to play a role in the etiology. In this case report, a 38-year-old patient with a diagnosis of SLE who has a hypertensive attack and visual loss was presented.Posterior geri dönüşümlü ensefalopati sendromu (PRES), bir dizi nörolojik belirti, semptom ve vazojenik ödemi yansıtan farklı nörogörüntüleme bulguları ile karakterize nörolojik bir hastalıktır. PRES etiyolojisinde hipertansiyon, eklampsi/preeklampsi, sepsis, immünosüpresif ajanlar, kemoterapi, kollajen- vasküler hastalıklar ve böbrek yetmezliği yer alabilir. SLE, PRES’in nadir bir nedeni olmasına rağmen, vaskülitik tutuluma bağlı endotel hasarı ve artmış kan basıncının etiyolojide rol aldığı düşünülmektedir. Bu olgu sunumunda 38 yaşında SLE tanısı olan, hipertansif atak ve görme kaybı ile başvuran bir hasta sunuldu
Yaşlılarda Vegan Beslenme : Derleme Makale
Vegan diets, in which animal and animal by-products are removed from the diet, have become popular in recent years. However, the evaluation of this diet type has not been adequately addressed in the scientific literature. The vegan diet, which has a lower protein intake in terms of macronutrients compared to all other diet types, also has a low intake of micronutrients such as Vitamin B2, Vitamin B3, Vitamin B12, Vitamin D, iodine, zinc, calcium, potassium, selenium. In addition, calcium intake for most vegans is below the recommended level. Vegan diets, which do not have a significant difference in fat intake compared to other diets, are not directly responsible for health disorders such as vitamin A, B1, В6, C, E, iron, phosphorus, magnesium, copper and folate deficiencies. One of the most important positive features of vegan diets is that they have a low glycemic load. Individuals on a vegan diet should be aware of the potential risk of dietary deficiencies. This review aims to evaluate the intake and adequacy of a vegan diet in terms of macro and micronutrient intakes in elderly populations and whether such a diet is at an acceptable level in providing all the nutrients necessary for human health.Hayvansal ve hayvansal yan ürünlerin beslenmeden çıkarıldığı vegan diyetler son yıllarda popüler hale gelmiştir. Ancak bu diyet türünün değerlendirilmesi bilimsel literatürde yeterince ele alınmamıştır. Diğer tüm diyet türlerine kıyasla makrobesinler açısından protein alımı daha düşük olan vegan beslenmede ayrıca Vitamin B2, Vitamin B3, Vitamin B12, Vitamin D, iyot, çinko, kalsiyum, potasyum, selenyum gibi mikrobesinlerin alımı da düşüktür. Ayrıca veganların çoğunda kalsiyum alımı tavsiye edilenin seviyenin altındadır. Diğer diyetlere göre yağ alımı açısından önemli bir fark olmayan vegan diyetler A, B1, В6, C, E vitaminleri, demir, fosfor, magnezyum, bakır ve folat eksiklikleri gibi sağlık bozuklukları açısından direkt sorumlu değildir. Vegan diyetlerin en önemli olumlu özelliğinden birisi düşük glisemik yüke sahip olmasıdır. Vegan diyetle beslenen bireyler potansiyel diyet eksiklikleri riskinin farkında olmalıdır. Bu derleme yaşlı popülasyonlarda makro ve mikro besin alımları açısından vegan diyetinin alımı, yeterliliği ve bu tür bir diyetin insan sağlığı için gerekli tüm besinleri sağlamada kabul edilebilir düzeyde olup olmadığını değerlendirmeyi amaçlamaktadır
Plevral Efüzyon Nedeniyle Hospitalize Edilen Kronik Lenfositik Lösemi - Olgu Sunumu: Olgu Sunumu
Objective: Malignant pleural effusion was detected in 15% of patients who died of malignancy. Chronic lymphocytic leukemia is the most common leukemia in adults. In this case, we aimed to elucidate the importance of pleural biopsy fluid cytology, biochemistry, and imaging.
Case: A 58-year-old male patient with a diagnosis of chronic lymphocytic leukemia was admitted to our institution with complaints of dyspnea and hypoxia. At the time of admission, the patient complained of dyspnea and hypoxia, and evacuatory thoracentesis was performed in order to relieve her symptoms. Fluid biochemistry was exudate, and pathology was benign. Tube thoracostomy was applied upon the recurrence of the fluid. Thorax computerized tomography (CT) revealed no pathology except minimal effusion. Positron emission tomography scans (PET/CT) revealed a slightly increased 18 - Fludeoxyglucose (FDG – 18) uptake in the paramediastinal area. Two closed pleural biopsies were performed, and the result was reported as benign. Upon detection of a 5 cm solid, immobile mass on the right chest wall in control, an incisional biopsy was taken over the lesion. Chemotherapy (CT) and radiotherapy (RT) was initiated. The patient, who was followed up for 3 months for undiagnosed pleural effusion, died from a mass on the chest wall and 2 months after diagnosis of malignant mesothelioma.
Conclusion: In this case, we wanted to emphasize the importance of performing a large-scale open pleural biopsy with absolute vision in recurrent pleural effusions, where fluid cytology, biochemistry, and imaging methods can be misleading and increase the awareness of clinicians.Amaç: Malignite nedeniyle ölen hastaların %15'inde malign plevral efüzyon saptanmaktadır. Kronik lenfositik lösemi, yetişkinlerde en sık görülen lösemidir. Bu olguda plevral biyopsi sıvı sitolojisinin, biyokimya ve görüntülemeye karşı önemini aydınlatmayı amaçladık.
Olgu: 58 yaşında kronik lenfositik lösemi tanılı erkek hasta nefes darlığı ve hipoksi şikâyeti ile kliniğimize başvurdu. Hastanın semptomlarını gidermek için boşaltıcı torasentez yapıldı. Sıvı biyokimyası eksudaydı ve patoloji iyi huyluydu. Sıvının tekrarlaması üzerine tüp torakostomi uygulandı. Toraks bilgisayarlı tomografisinde (BT) minimal efüzyon dışında patoloji saptanmadı. Pozitron emisyon tomografi taramaları (PET/CT) paramediastinal bölgede hafifçe artmış 18- Fludeoxyglucose (FDG – 18) alımını ortaya çıkardı. İki adet kapalı plevra biyopsisi yapıldı ve sonuç benign olarak bildirildi. Kontrolde sağ göğüs duvarında 5 cm'lik solid, immobil kitle saptanması üzerine lezyon üzerinden insizyonel biyopsi alındı. Kemoterapi (CT) ve radyoterapi (RT) başlandı. Teşhis konulamamış plevral efüzyon nedeniyle 3 aydır izlenen hasta, malign mezotelyoma tanısı aldıktan 2 ay sonra göğüs duvarındaki kitle nedeniyle kaybedildi.
Sonuç: Bu vakada sıvı sitolojisi, biyokimyası ve görüntüleme yöntemlerinin yanıltıcı olabileceği ve klinisyenlerin farkındalığını artırabileceği tekrarlayan plevral efüzyonlarda mutlak görüş ile geniş çaplı açık plevral biyopsi yapılmasının önemini vurgulamak istedik
Obsesif Kompulsif Bozukluk Tanılı Hastalarda İntihar Riskinin Bilişsel Esneklik Ve Sosyal Biliş İle İlişkisinin Değerlendirilmesi: Araştırma Makalesi
Objective: There is a relationship between disease severity and suicide risk in individuals diagnosed with obsessive-compulsive disorder.Within the scope of this research, we aimed to elucidate the importance of treatments aimed at improving social cognitive skills and cognitive flexibility in preventing suicide by evaluating the effect of social cognition and cognitive flexibility on suicide risk in obsessive-compulsive disorder in a descriptive setting.
Method: Thisprospective, descriptive, cross-sectional studywas conducted by face-to-face survey and data collection method. A total of 51 patients aged between 18 and 65, diagnosed with OCD according to DSM–5 criteria were randomized in this research. Yale-Brown Obsession Compulsion Scale(Y – BOCS), Suicide Probability Scale(SPS), Cognitive Flexibility Inventory(CFI), Implicit Test, and Reading Mind from Eyes Test(RMET) were applied to the study participants.
Results: When sociodemographic and clinical data were compared with SPS, suicidal ideation and suicide attempt, no statistically significant difference was found (p>0.05). A positive correlation was found between the Y-BOCS scale and the SPS total and subscales. This correlation was statistically significant (p<0.05). A negative correlation was found between the Y-BOCS scale and CFI, and a negative correlation was found between the total subscales of the SPS and CFI(p<0.05). The CFI scores of people with past suicidal ideation were found to be low (p<0.05). No statistically significant relationship was found between social cognition assessment scales and SPS (p>0.05).
Conclusion: Our study observed that the severity of obsessions and compulsions increased with low cognitive flexibility. Cognitive rigidity can also increase the risk of suicide by increasing the severity of the disease. A significant negative correlation exists between suicidal ideation and cognitive flexibility in OCD patients. It has been evaluated that therapeutic interventions to cognitive flexibility will contribute positively to suicide risk and disease prognosis.Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk tanılı bireylerde hastalık şiddeti ile intihar riski arasında ilişki vardır. Bu araştırma kapsamında sosyal biliş ve bilişsel esnekliğin obsesif kompulsif bozuklukta intihar riskine etkisini betimsel bir ortamda değerlendirerek sosyal bilişsel becerileri ve bilişsel esnekliği geliştirmeye yönelik tedavilerin intiharı önlemedeki önemini ortaya koymayı amaçladık.
Yöntem: Bu prospektif, tanımlayıcı, kesitsel araştırma, yüz yüze anket ve veri toplama yöntemiyle yapılmıştır. Bu araştırmada DSM-5 kriterlerine göre OKB tanısı almış, yaşları 18 ile 65 arasında değişen toplam 51 hasta randomize edilmiştir. Çalışmaya katılanlara Yale-Brown Obsession Compulsion Scale (Y – BOCS), İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ), Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE), Örtük Test ve Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulandı.
Bulgular: İOÖ, intihar düşüncesi ve intihar girişimi ile sosyodemografik ve klinik veriler karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Y-BOCS ölçeği ile İOÖ total ve alt ölçekleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı ölçülmüştür (p<0,05). Y- BOCS ölçeği ile BEE arasında negatif korelasyon, İOÖ total ve alt ölçekleri ile BEE arasında da negatif korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Geçmiş intihar düşüncesine sahip kişilerin BEE skorları düşük olarak saptanmıştır (p<0,05). Sosyal biliş değerlendirme ölçekleri ile İOÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır (p>0,05).
Sonuç: Obsesif kompulsif bozuklukta bilişsel esnekliğin az olması ile, hastalık şiddetinin ve intihar olasılığının yüksek olması arasında ilişki saptanmıştır. Hastalık şiddetinin intihar olasılığını artırmasında bilişsel katılığın aracı rol üstlendiği düşünülmüştür. Bilişsel esnekliğe yapılacak terapötik müdahalelerin intihar riski ve hastalık prognozuna olumlu katkı yapacağı değerlendirilmiştir
Sağlıkta Yapay Zeka Uygulamasının 24 Büyük Zorluğu: Derleme Makale
Introduction: The integration of Artificial Intelligence (AI) into medical disciplines has shown significant potential. However, while an abundance of literature is enthusiastic about the potential and promises of AI, particularly in medical diagnostics, there is a distinct of discussion concerning the multitude of challenges associated with its widespread adoption in practical medical settings.
Objective: This study aims to thoroughly analyze the challenges associated with adopting artificial intelligence technologies in medical practice. It provides a realistic perspective on the progress of this technology, countering the often overly idealized viewpoints that primarily showcase advancements in prototypes and technological demonstrators within controlled laboratory conditions.
Method: The research design of this study is grounded in the method of document analysis/review. In this context, numerous scientific works were explored through platforms such as Google Scholar, PubMed, BioMed Central, Cochrane, and various scietific databases. Access to articles was obtained, followed by meticulous data analysis and assessments. Search criteria were adjusted based for each of the challenges under examination.
Results: A total of 24 significant challenges have been identified, intricately interconnected, and dissected using examples that illustrate the maturity level of AI-based developments within the medical domain. These challenges have been categorized into three main categories based on their nature. Each section has been wriiten in a way that can be independently comprehended. The future holds great promise, as underscored by numerous articles showcasing the remarkable advancements arising from the synergy between medicine and artificial intelligence. Hence, there is a need to develop critical thinking to discern the benefits, current limitations, and new paths to overcome them.
Conclusion: None of the challenges holds greater importance than the others. The evolution of artificial intelligence in medicine entails collectively overcoming these challenges, using strategies to maximize benefits for both patients and medical experts.Giriş: Yapay Zeka'nın (YZ) tıbbi disiplinlere entegrasyonu önemli bir potansiyel göstermiştir. Ancak, AI'ın potansiyeli ve vaatleri hakkında coşkulu bir literatür bolluğu olmasına rağmen, özellikle tıbbi teşhislerde, pratik tıbbi ortamlarda yaygın olarak benimsenmesiyle ilişkilendirilen birçok zorluk hakkında tartışma eksikliği vardır.
Amaç: Bu çalışma, tıbbi uygulamada yapay zeka teknolojilerini benimseme ile ilişkilendirilen zorlukları ayrıntılı olarak analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu teknolojinin ilerlemesi hakkında gerçekçi bir perspektif sunar, kontrol altındaki laboratuvar koşullarında prototiplerin ve teknolojik göstericilerin ilerlemesini öne çıkaran aşırı idealize edilmiş görüşlere karşı koyar.
Yöntem: Bu çalışmanın araştırma tasarımı, belge analizi/inceleme yöntemine dayanmaktadır. Bu bağlamda, Google Scholar, PubMed, BioMed Central, Cochrane ve çeşitli bilimsel veritabanları gibi platformlar aracılığıyla birçok bilimsel çalışma keşfedildi. Makalelere erişim sağlandı, ardından dikkatli veri analizi ve değerlendirmeleri yapıldı. İncelenen her zorluk için arama kriterleri ayarlandı.
Bulgular: Toplamda 24 önemli zorluk tespit edildi, bunlar iç içe geçmiş ve tıbbi alandaki AI tabanlı gelişmelerin olgunluk seviyesini örneklendiren örneklerle ayrıntılı olarak incelendi. Bu zorluklar doğalarına göre üç ana kategoriye ayrılmıştır. Her bölüm, bağımsız olarak anlaşılabilir bir şekilde yazılmıştır. Gelecek, tıp ve yapay zeka arasındaki sinerjiden kaynaklanan dikkat çekici ilerlemeleri vurgulayan sayısız makale ile büyük vaatlerde bulunmaktadır. Bu nedenle, faydaları, mevcut sınırlamaları ve bunların üstesinden gelmek için yeni yolları ayırt edebilmek için eleştirel düşünmeyi geliştirmek gerekmektedir.
Sonuç: Zorlukların hiçbiri diğerlerinden daha önemli değildir. Tıpta yapay zekanın evrimi, hem hastalar hem de tıbbi uzmanlar için faydaları en üst düzeye çıkarmak için stratejiler kullanarak bu zorlukların kolektif olarak üstesinden gelinmesini gerektirir
Türkiye’de Çocukluk Çağı Özel Aşıları Konusunda Ailelerin Tutum, Bilgi ve Davranışlarının Değerlendirilmesi ve Spesifik Özelliklerinin Karşılaştırılması: Araştırma Makalesi
Introduction: The vaccination schedule for infants is determined by the Ministry of Health, and there are routine vaccinations that should be given to infants.
Aim: In this study, we aimed to evaluate families' attitudes, knowledge, and behaviors about rotavirus, meningococcal, and HPV vaccines that are not in the vaccination schedule and to compare them socio-demographically.
Methods: This study investigated the vaccination status of 150 children aged 0 to 15 years brought to the pediatrics outpatient clinic of Ümraniye Training and Research Hospital and Acıbadem Şinasi Can Hospital. Attitudes and knowledge behaviors of families about rotavirus, meningococcal, and HPV vaccines, which are not in the vaccination calendar of the Ministry of Health, were evaluated, and their sociodemographic behaviors were controlled. The data collected from the mothers through questionnaires are presented as a descriptive analysis.
Results: Of 57.3% of the mothers who applied to Ümraniye State Hospital did not vaccinate their children against rotavirus, and 80% of the mothers who applied to Acıbadem Hospital had their children vaccinated against rotavirus. Of 70.9% of the mothers who applied to Ümraniye State Hospital stated that they did not have meningitis vaccination, and 67.1% of those who applied to Acıbadem Hospital stated that they had vaccination (p:0.000). Almost half of the (49.4%) of the mothers who applied to Ümraniye State Hospital stated that they had not heard the word HPV virus, but 79.7% of the mothers who applied to Acıbadem Hospital stated that they had heard the word HPV virus (p:0.000).
Conclusion: Regarding the outcomes of this research, one can state that there are socio-demographic and behavioral differences in families who applied to private or state hospital.Giriş: Bebeklere yönelik aşı takvimi Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmekte olup, bebeklere yapılması gereken rutin aşılar bulunmaktadır.
Amaç: Bu çalışmada ailelerin aşılama takviminde yer almayan rotavirüs, meningokok ve HPV aşılarına ilişkin tutum, bilgi ve davranışlarını değerlendirmeyi ve bunları sosyodemografik olarak karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntem: Bu çalışmada Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Acıbadem Şinasi Can Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne getirilen 0-15 yaş arası 150 çocuğun aşı durumları araştırıldı. Ailelerin Sağlık Bakanlığı aşı takviminde yer almayan rotavirüs, meningokok ve HPV aşılarına ilişkin tutum ve bilgi davranışları değerlendirilerek sosyodemografik davranışları kontrol edildi. Annelerden anket yoluyla toplanan veriler betimsel analiz olarak sunulmuştur.
Bulgular: Ümraniye Devlet Hastanesi'ne başvuran annelerin %57,3'ü çocuklarına rotavirüs aşısı yaptırmadı, Acıbadem Hastanesi'ne başvuran annelerin %80'i çocuklarına rotavirüs aşısı yaptırdı. Ümraniye Devlet Hastanesi'ne başvuran annelerin %70,9'u menenjit aşısı yaptırmadığını belirtirken, Acıbadem Hastanesi'ne başvuran annelerin %67,1'i aşı yaptırdığını belirtti (p:0.000).Ümraniye Devlet Hastanesi'ne başvuran annelerin neredeyse yarısı (%49,4) HPV virüsü kelimesini duymadığını belirtirken, Acıbadem Hastanesi'ne başvuran annelerin %79,7'si HPV virüsü kelimesini duyduğunu belirtmiştir (p:0.000).
Sonuç: Bu araştırmanın sonuçlarına bakıldığında özel veya devlet hastanesine başvuran ailelerde sosyo-demografik ve davranışsal farklılıklar olduğu söylenebilir