Acta Medica Ruha
Not a member yet
    137 research outputs found

    Gebelikte Serbest ß-hCG, PAPP-A, AFP, ß-hCG, UE3’in AKŞ, 50 Gram Glukoz Tarama Testi Ve Bebek Doğum Ağırlığı İle İlişkisi: DÜZELTME: Araştırma Makalesi

    No full text
    Objective: It is possible to improve the quality of health and care and to minimize high-cost medical expenses by closely monitoring the complications in infants born with abnormal fetal birth weights. Within the scope of this research, we aimed to elucidate the relationship between first and second-trimester screening tests plasma proteins and 50 g glucose tolerance test values used in gestational diabetes screening with estimated birth weight. Method: A total of 831 cases with regular antenatal follow-ups in Ankara Atatürk Training and Research Hospital, Gynecology, and Obstetrics Clinic were enrolled. The first- trimester fetal aneuploidy screening determined PAPP-A and free-β-hCG values. The second- trimester triple test determined Alpha-feto protein, hCG, and unconjugated estriol values. Fasting blood glucose was measured at the first visit, and a 50 g oral glucose tolerance test (OGTT) was performed between 24 – 28 weeks of gestation. Pregnancies continued without complications and who gave birth at term (gestational age 37+0 weeks) were included in the study. Results: When the relationship between the hormonal values used in the first and second-trimester aneuploidy screening and the 50 gr OGTT (mg/dl) values are examined, no correlation between free-beta-hCG and 50 g OGTT (mg/dl) (r= -0.055, p= 0.128). Maternal fasting blood glucose levels (r= -0.055, p= 0.131) did not reveal any relationship with first and second-trimester aneuploidy screening. PAPP-A (r= - 0.011, p= 0.765), AFP (r= -0.033, p= 0.369), uE3 (r= 0.035, p= 0.340). (Figure 14), and hCG values (r= -0.051, p= 0.164), also did not present correlation with maternal fasting blood glucose levels. Conclusion: According to the results of our study, no relationship was found between the hormones used in the first trimester (PAPP-A and free-beta-hCG) and second-trimester (AFP, hCG, and uE3) aneuploidy screening and 50 g OGTT, maternal plasma blood glucose level and birth weight.Amaç: Anormal fetal doğum ağırlığı ile doğan bebeklerde komplikasyonların yakından izlenmesi ile sağlık ve bakım kalitesinin artırılması ve yüksek maliyetli tıbbi harcamaların en aza indirilmesi mümkündür. Bu araştırma kapsamında, gestasyonel diyabet taramasında kullanılan 50 g glukoz tolerans testi değerleri ile tahmini doğum ağırlığı ile birinci ve ikinci trimester tarama testleri plazma proteinleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık. Yöntem: Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde düzenli antenatal takipleri olan toplam 831 olgu çalışmaya alındı. Birinci trimester fetal anöploidi taraması PAPP-A ve serbest-β-hCG değerlerini belirledi. İkinci trimester üçlü testi, Alfa-feto protein, hCG ve konjuge olmayan estriol değerlerini belirledi. İlk vizitte açlık kan şekeri ölçüldü ve 24-28. gebelik haftaları arasında 50 gr oral glukoz tolerans testi (OGTT) yapıldı.Gebelikleri komplikasyonsuz devam eden ve miadında (gebelik yaşı 37+0 hafta) doğum yapanlar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Birinci ve ikinci trimester anöploidi taramasında kullanılan hormon değerleri ile 50 gr OGTT (mg/dl) değerleri arasındaki ilişki incelendiğinde, serbest-beta-hCG ile 50 gr OGTT (mg/dl) arasında korelasyon saptanmadı (r= -0.055, p= 0.128). Maternal açlık kan şekeri düzeyleri (r= -0.055, p= 0.131) birinci ve ikinci trimester anöploidi taraması ile herhangi bir ilişki göstermedi. PAPP-A (r= - 0.011, p= 0.765), AFP (r= -0.033, p= 0.369), uE3 (r= 0.035, p= 0.340) ve hCG değerleri (r= -0.051, p= 0.164) de anne açlık kan şekeri seviyeleri ile korelasyon göstermedi. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre birinci trimesterde kullanılan hormonlar (PAPP-A ve serbest-beta-hCG) ve ikinci trimesterde (AFP, hCG ve uE3)anöploidi taraması ile 50 g OGTT, maternal plazma kan şekeri düzeyi ve doğum ağırlığı arasında ilişki bulunmadı

    Subfertil Hastalarda Klomifen Sitrat ile Uygulanan Ovülasyon İndüksiyonunun Over Rezervini Ölçmeye Yarayan Testler Üzerindeki Etkisi: Araştırma Makalesi

    No full text
    Objective: In this study, the variability of ovarian reserve (OR) tests such as basal FSH, estradiol, ultrasound-measured antral follicle count (AFC), and total ovarian volume (TOV) after ovulation induction with clomiphene citrate (CC) was investigated. We also aimed to elucidate the predictive value of ovarian reserve tests regarding pregnancy outcomes in patients who underwent ovulation induction with CC for intrauterine insemination (IUI). Methods: This retrospective cohort study included 48 subfertile patients receiving IUI indications. Basal FSH and E2 levels, AFC and TOV were measured on the third day of the first cycle, in the second cycle when 50 mg/day of clomiphene citrate was started for ovulation induction, and in the third cycle in 23 patients out of 40 who could not get pregnant with IUI. Results: OR tests between the cycles were compared with the paired t-test. In the statistical analysis, an increase in basal FSH, E2 , TOV, and TAF was observed after clomiphene citrate treatment, but this increase was not considered significant (p>0.05). There was no significant difference in OR tests between the group that become pregnant and the ones that did not have pregnancy after CC and IUI. Conclusion: According to the data obtained, OR tests do not change in the cycle after the first CC and do not need to be repeated. We concluded that age, basal FSH and E2 values from OR tests, and TOV and TAF numbers from ultrasonographic parameters could not be used as prognostic factors in predicting pregnancies in pregnancies obtained with CC.Giriş: Bu çalışmada Bazal FSH, Estradiol, ultrason ile ölçülen antral folikül sayımı (AFS) ve total over volümü (TOV) gibi over rezervi (OR) testlerinin Klomifen sitrat (KS) ile yapılan ovülasyon indüksiyonu sonrası değişkenliği araştırıldı. Bu çalışmada ayrıca KS ile ovülasyon indüksiyonu yapılan ve intrauterin inseminasyon (IUI) uygulanan hastalarda over rezervi testlerin gebelik sonucu açısından öngörme değerinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: İnfertilite şikâyeti ile başvuran üreme çağında subfertil ve IUI toplam 48 hasta çalışmaya alındı. İlk siklüsun 3. günü serum FSH, E2 düzeyleri bakıldı. Aynı gün transvajinal ultrasonografi ile antral folikül sayımı yapılarak hastaların 3 boyutlu over ölçümü alınıp sağ ve sol over için toplam over volümü hesaplandı. İkinci siklüsta menstruasyonun 3 ile 7 günleri arasında ovülasyon indüksyonu amaçlı 50 mg/gün Klomifen sitrat başlandı. Klomifen sitrat ile Oİ ve IUI sonrasındaki siklüsun 3. günü OR testleri tekrarlandı.  Bu çalışmada IUI ile hamile kalamayan 40 hastadan toplam 23 hastada bir spontan, bir KS kullanılan siklüsta ve bir KS kullanımı sonrası ölçüm yapılabildi. Bulgular: İlk siklüsta ölçülen OR testlerine KS öncesi ölçülen OR testleri denildi. Klomifen sitrat öncesi siklüsta ve sonrasındaki siklüsta OR testleri ölçülen toplam 23 hastanın değerleri paired t test ile karşılaştırıldı. Yapılan istatistiksel analizde klomifen sitrat tedavisi sonrasında bazal FSH ve E2‘nin artığı gözlendi, fakat bu artış anlamlı olarak kabul edilmedi (p>0.05). Hormonal OR testleri gibi de ultrasonografi ile ölçülen TOV ve TAF değerlerinde de KS tedavisi sonrasında da artış saptandı, fakat bu istatistiksel anlamda kabul edilebilir bir artış olarak bulunmadı (p>0.05). Çalışmamızda KS tedavisi ile ovülasyon indüksyonu ve IUI sonrasında 48 hastadan 8’i (%16,7) gebe kalmıştır. KS uygulanan ve gebe kalan subfertil hastalar (n=8) bir grup, gebe kalamayan subfertil hastalar (n=40) da ikinci bir grup olarak ele alınarak OR testleri karşılaştırıldı ve ROC eğrileri oluşturuldu. İki grup arasındaki OR testlerinde anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Klomifen Sitrat ile ovilasyon indüksyonu sonrası over rezervi testlerinden bazal FSH, bazal E2, TOV ve TAF anlamlı olarak artmamıştır. İlk KS ile Oİ ve IUI sonrasındaki siklüsta OR değişmemektedir ve tekrarlanması gerekmemektedir. KS ile elde edilen gebeliklerde OR testlerinin prognostik önemi olmadığı bulunmuş ve yaş, bazal FSH ve E2 değerleri, ultrasonografik parametrelerden de TOV ve TAF sayısının gebelikleri predikte etme açısından prognostik faktör olarak kullanılamayacaklarını sonucuna varılmıştır

    Üriner İnkontinanslı Çocukların Tuvalet Eğitiminde Ebeveynlerin Tutumu: Araştırma Makalesi

    No full text
    Introduction and Objective: In this research, we aimed to elucidate parents’ knowledge, attitude, and behavior of parents regarding toilet training of children with urinary incontinence and compare the results with normal children. Method: The study was conducted among 100 pediatric patients aged between 5 – 17 years who applied to our institution with complaints of urinary incontinence (night and daytime). The participants were requested to answer a 2-part-questionnaire including 50 questions prepared by two specialist physicians. Results: The rate of mothers who trainin starting toilet training before two years of age was 19.7% in the study group and significantly lower than the control group (33.4%, p=0.03).  The rate of children whose toilet training lasted over three months was 56 % in the study group and 10.8% in the control group (p<0.05). Completing toilet training after three years of age was 76% and 32% in the study and control groups, respectively (p<0.05). The rate of starting toilet training together during the day and night in the study group was significantly lower than in the control group (5.5% vs. 27.4% in the control group, p <0.05). Similarly, 65.3% of mothers of children with UI continued to tie diapers while toilet training, while only 37.3% of mothers of the control group tied diapers at night (p=0.002). Conclusion: The duration of toilet training of children varies considerably according to the age of the person responsible for toilet training, whether she had given toilet training before and received training on this subject.Giriş ve Amaç: Bu araştırmada, ebeveynlerin idrar kaçırma (enürezis nokturna ve gündüz enürezisi) olan çocukların tuvalet eğitimine ilişkin bilgi, tutum ve davranışlarını ortaya çıkarmak ve idrar kaçırması olmayan çocuklarla karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışma, kurumumuza idrar kaçırma (gece ve gündüz) şikâyeti ile başvuran 5 – 17 yaş arası 100 çocuk hasta üzerinde gerçekleştirildi. Katılımcılardan iki uzman hekim tarafından hazırlanan ve 50 sorudan oluşan 2 bölümden oluşan bir anketi yanıtlamaları istenmiştir. Bulgular: Tuvalet eğitimine 2 yaşından önce başlamayı destekleyen annelerin oranı çalışma grubunda %19.7 olup, kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü (%33.4, p=0.03). Tuvalet eğitimi 3 aydan uzun süren çocukların oranı çalışma grubunda %56 kontrol grubunda %10,8 idi (p<0.05). Ayrıca tuvalet eğitimini 3 yaşından sonra tamamlama oranı çalışma grubu ve kontrol grubunda sırasıyla %76 ve %32 idi (p<0.05). Çalışma grubunda gece ve gündüz birlikte tuvalet eğitimine başlama oranı kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü (çalışmada %5.5, kontrol grubunda %27.4, p<0.05). Benzer şekilde Üİ olan çocukların annelerinin %65.3'ü tuvalet eğitimi sırasında gece bez bağlamaya devam ederken, kontrol grubundaki annelerin sadece %37.3'ü gece bez bağlamaya devam etti (p=0.002). Sonuç: Çocukların tuvalet eğitimi süresi, tuvalet eğitiminden sorumlu kişinin yaşına, daha önce tuvalet eğitimi verip vermediğine ve bu konuda eğitim alıp almadığına göre oldukça değişmektedir. Çocuğun tuvalet eğitimine hazır olduğuna karar vermek ve belirli metodolojilerle sakin ve sabırlı bir şekilde ilerlemek önemlidir

    Ağız Ve Diş Sağlığının Korunmasında CHX’li Gargara Kullanımına Fitoterapötiklerle Alternatif Tedavi Yöntemleri: Derleme Makale

    Get PDF
    Oral and dental health significantly affects the quality of life as well as general body health. The oral cavity has its own unique flora to ensure the continuity of its health. With the effect of systemic and local risk factors; With the deterioration of healthy oral flora and immune system balance, oral pathogens can be encountered. Among these pathologies that can be seen in the oral region, periodontal diseases have a high prevalence. It is necessary to remove dental plaque caused by pathogens in the microbial flora in the oral region. The use of mouthwashes containing chlorhexidine in the removal of dental plaques caused by pathogens in the microbial flora in the oral region has been shown in studies to inhibit pathogens. Some negative effects of chlorhexidine-containing mouthwashes in the oral cavity have become an alternative treatment method to the use of herbal agents today. Phytotherapeutic agents have been found to be as active as chlorhexidine-containing mouthwashes in eliminating inflammation in periodontal tissues by helping to prevent dental plaque formation in the oral cavity. Since the use of chlorhexidine mouthwash can cause taste disorders, tooth discoloration and allergic reactions, the use of herbal agents has become an alternative treatment method by increasing their popularity today.Ağız ve diş sağlığı genel vücut sağlığıyla birlikte yaşam kalitesini de önemli ölçüde etkilemektedir. Oral kavitenin sağlığının devamlılığının sağlanması için kendine özgü florası vardır. Sistemik ve lokal risk faktörlerinin etkisiyle; sağlıklı oral flora ve immün sistem dengesinin bozulmasıyla ağız içi patojen durumlarıyla karşılaşabilmektedir. Oral bölgede görülebilen bu patolojiler arasında da periodontal hastalıklar yüksek prevelansa sahiptir. Oral bölgede mikrobiyal floradaki patojenlerin neden olduğu dental plakların uzaklaştırılması gereklidir. Oral bölgede mikrobiyal floradaki patojenlerin neden olduğu dental plakların uzaklaştırılmasında klorheksidin içerikli gargaraların kullanımı patojenleri inhibe ettiği çalışmalarda gösterilmiştir. Klorheksidin içerikli gargaraların oral kavitedeki bazı olumsuz etkileri günümüzde bitkisel ajanların kullanımına alternatif tedavi yöntemi olmuştur. Fitoterapötik ajanlar oral kavitede dental plak oluşumunu engellemeye yardımcı olarak periodontal dokulardaki inflamasyonların eliminasyonunda klorheksidin içerikli gargaralar kadar aktif bulunmuştur.Klorheksidinli gargara kullanımında tat bozuklukları, dişte renklenmeler ve alerjik reaksiyonlara neden olabilmelerinden dolayı günümüzde bitkisel ajanların kullanım popülaritesini artırarak alternatif tedavi yöntemleri haline gelmiştir

    Kahramanmaraş Deprem Sonrası Crush Sendromlu Çocukların Klinik Özellikleri Ve Erken Tedavi Sonuçları: Araştırma Makalesi

    No full text
    Objective: Extensive muscle crush injury that results in crush syndrome is often fatal if not treated promptly and vigorously. Although cases of Crush syndrome experienced by adults were frequently published in the previous literature, data on Crush syndrome in children are limited. In this study, we aimed to elucidate the clinical and laboratory findings of children with Crush syndromewho applied to our institution after the earthquake. Methods:Thirty-eight children with crush syndrome who applied to our institution after the earthquake disaster have been enrolled in this retrospective analysis. Demographic, clinical, and laboratory characteristics and early outcomes of children with crush wounds have been evaluated retrospectively. All children with crush wounds have been included in the analysis. Age, sex, height, and weight of the patient, admission and follow-up laboratory parameters, presence of comorbid diseases, and transcutaneous oximetry measurement results have been obtained from the hospital’s electronic database. Results: The stay under wreckage ranged from 4 to 160 hours, averaging 30 hours. The mean length of hospital stay was 13days, and the length of intensive care unit stay was seven days. There was a statistically significant difference between the initial and final measurements of WBC, PLT, CRP, glucose, BUN, creatinine, AST, ALT, LDH, uric acid, CK, and albumin values (p<0.05). Children with multiple extremity involvementhad significantly elevated initiallaboratory measurements, while those with single extremity involvement presented higher values in the final measurements (p<0.05). Conclusion: The high creatine kinase levelsmight indicate the severity of muscle damage in Crush syndrome. Elevated creatine kinase could be used to indicatemortality in these patients. Early assessment of compartment pressure can eliminate the risk of amputation. Rapid diagnosis and aggressive fluid resuscitation in the emergency department can prevent acute kidney injury or failure.Amaç: Crush sendromuyla sonuçlanan yaygın kas ezilme yaralanması, hızlı ve kuvvetli bir şekilde tedavi edilmezse genellikle ölümcüldür. Önceki literatürde yetişkinlerin yaşadığı Crush sendromu vakaları sıklıkla yayınlanmış olsa da, çocuklarda Crush sendromuna ilişkin veriler sınırlıdır. Bu çalışmada deprem sonrası kurumumuza başvuran Crush sendromlu çocukların klinik ve laboratuvar bulgularının aydınlatılmasını amaçladık. Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya deprem felaketi sonrası kurumumuza başvuran ezilme sendromlu 38 çocuk dahil edildi. Ezilme yarası olan çocukların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri ile erken dönem sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Ezilme yarası olan tüm çocuklar analize dahil edilmiştir. Hastanın yaşı, cinsiyeti, boyu, kilosu, başvuru ve takip laboratuvar parametreleri, eşlik eden hastalık varlığı ve transkutan oksimetre ölçüm sonuçları hastanenin elektronik veri tabanından elde edildi. Bulgular: Enkaz altında kalma süresi 4 ile 160 saat arasında değişerek ortalama 30 saat olmuştur. Ortalama hastanede kalış süresi 13 gün, yoğun bakımda kalış süresi ise yedi gündü. WBC, PLT, CRP, glukoz, BUN, kreatinin, AST, ALT, LDH, ürik asit, CK ve albümin değerlerinin başlangıç ve son ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,05). Birden fazla ekstremite tutulumu olan çocuklarda ilk laboratuvar ölçümlerinde anlamlı olarak yüksek bulunurken, tek ekstremite tutulumu olanlarda son ölçümlerde daha yüksek değerler saptandı (p<0.05). Sonuç: Yüksek kreatin kinaz seviyeleri, Crush sendromunda kas hasarının şiddetini gösterebilir. Yüksek kreatin kinaz bu hastalarda mortaliteyi belirtmek için kullanılabilir. Bölme basıncının erken değerlendirilmesi amputasyon riskini ortadan kaldırabilir. Acil serviste hızlı tanı ve agresif sıvı resüsitasyonu, akut böbrek hasarını veya yetmezliğini önleyebilir

    Demir Eksikliği Anemisi Nedeniyle Gastroskopi Ve Kolonoskopi Yapılan Hastalarda Malignite Sıklığının Değerlendirilmesi: Araştırma Makalesi

    No full text
    Aim: In this study, we aim to present the results of patients in our clinic who underwent colonoscopy and gastroscopy because of iron deficiency. Method: Patients who underwent gastroscopy and colonoscopy for the etiology screening of iron deficiency anemia in Ankara Ataturk Sanatorium Training and Research Hospital Gastroenterology Department between July 2021 and December 2022 were included in the study. Age, gender, anamnesis and endoscopic results of the patients were acquired retrospectively via investigation of patients files. SPSS 21.0 for statistical analysis Windows program used.Descriptive statistical methods(mean,standard) were used. Results: The mean age of men was 63.6±7.4 years, and the mean age of women was 58.4±8.6 years. During this period, colonoscopy was requested in 576 (20%) of 2880 patients due to the etiology of iron deficiency anemia. Of the patients, 280 (48.6%) were male and 296 (51.4%) were female. Gastroscopy was performed in 496 of the cases. Although colonoscopy was normal, there were 40 (6.9%) patients who did not undergo gastroscopy. 205 (35.6%) patients had no endoscopic finding to explain anemia and 296 (51.4%) had no colonoscopic polyps or carcinomas and no colonoscopic findings to explain anemia. Colonoscopy was normal in 98 (17%) of the patients and there was no significant feature in esophagogastroscopy. Conclusion: In the patients included in the study, polyps were detected in 52.4% of the patients and adenocarcinoma in 6.5% of the patients during colonoscopy.When investigating the cause of IDA, it should be kept in mind that there might be several underlying causes, especially if a pathology originating from the gastrointestinal tract is considered.Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde demir eksikliği nedeniyle kolonoskopi ve gastroskopi yapılan hastaların sonuçlarını sunmayı amaçladık. Yöntem: Temmuz 2021-Aralık 2022 tarihleri ​​arasında Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji bölümünde demir eksikliği anemisi etiyoloji taraması için gastroskopi ve kolonoskopi yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. . Hastaların yaş, cinsiyet, anamnez ve endoskopik sonuçları retrospektif olarak hasta dosyaları incelenerek elde edildi. İstatistiksel analiz için SPSS 21.0 Windows programı kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistiksel yöntemler (ortalama, standart) kullanılmıştır. Bulgular: Erkeklerin yaş ortalaması 63,6±7,4, kadınların yaş ortalaması 58,4±8,6 idi. Bu dönemde 2880 hastanın 576'sına (%20) demir eksikliği anemisi etiyolojisi nedeniyle kolonoskopi istendi. Hastaların 280'i (%48,6) erkek, 296'sı (%51,4) kadındı. Olguların 496'sına gastroskopi yapıldı. Kolonoskopi normal olmasına rağmen gastroskopi yapılmayan 40 (%6,9) hasta vardı. 205 (%35,6) hastada anemiyi açıklayacak endoskopik bulgu, 296 (%51,4) hastada kolonoskopik polip veya karsinom ve anemiyi açıklayacak kolonoskopik bulgu yoktu. Hastaların 98'inde (%17) kolonoskopi normaldi ve özofagogastroskopide anlamlı bir özellik yoktu. Sonuç: Çalışmaya dahil edilen hastalarda kolonoskopi sırasında hastaların %52,4'ünde polip, %6,5'inde adenokarsinom saptanmıştır. DEA nedeni araştırılırken altta yatan birkaç neden olabileceği akılda tutulmalıdır

    Yetişkin Bireylerin Beslenme Alışkanlıkları ve Besin Tüketimlerinin Ağız ve Diş Sağlığı Üzerindeki Etkileri: Araştırma Makalesi

    No full text
    Purpose: To evaluate the DMFT index with individuals' eating habits, food consumption frequencies, oral and dental health attitudes.Depending on the frequency of food consumption and eating habits of individuals, the oral cavity is affected, which leads to tooth loss in the event of caries formation and progression.This situation affects the social life of individuals along with creating problems in terms of their health.Along with dietary habits, oral and dental health habits support each other and are very important for the biological activities of individuals. Method: A total of 80 patients, including 34 men (42.5%) and 46 women (57.5%) between the ages of 18 and 65, who voluntarily accepted the study and complained of dental discomfort Decently, participated. Individuals under the age of 18 from the study, with an infectious disease (COVID-19, etc.), individuals with a maxillofacial defect and receiving treatment for this disease were excluded from the study. Results: This study was conducted on a total of 80 individuals, including 34 men (42.5%), 46 women (57.5%). The average age of male individuals is 21.7±5.2, while the average age of female individuals is 21.6±4.8. 1.3% of male individuals have high school education, 41.3% have university/college education, 56.3% of female individuals have university/college education, 1.2% have graduate education. In the marital status examination, 1.2% of men are married, 41.3% are single, 3.8% of women are married, 53.7% are single When the occupational and working groups of individuals are examined, 2.5% of male individuals are self-employed, 1.3% are civil servants, 35% are students, 2.5% include other professional groups, while 2.5% of women are civil servants, 1.3% are workers, 47.4% are students, 6.3% are private sector employees. When the income-expense situation was examined, it was found that 2.4% of male individuals, 6.3% of female individuals had more income than expenses, 17.5% of male individuals, 13.8% of women's income was equivalent to expenses, while 22.5% of men's and 37.5% of women's income was less than expenses.When the distribution of individuals according to their disease status and related characteristics was examined, 37.5% of male individuals and 47.5% of women did not have a disease status. Conclusion: The effects of dietary habits and food types on the DMFT index in the mouth have been observed.Amaç:Bireylerin beslenme alışkanlıkları,besin tüketim sıklıkları,ağız ve diş sağlığı tutumları ile DMFT indeksini değerlendirmektir.Bireylerin besin tüketim sıklıklıkları ve beslenme alışkanlıklarına bağlı olarak oral kavite etkilenmekte buna bağlı olarak çürük oluşumu ve ilerlemesi durumunda diş kaybıyla sonuçlanmaktadır.Bu durum bireylerin sağlığı açısından problem yaratmasıyla birlikte sosyal yaşamını da etkilemektedir.Beslenme alışkanlıkları ile birlikte ağız diş sağlığı alışkanlıkları birbirini destekler nitelikte olup bireylerin biyolojik aktiviteleri bakımından oldukça önemlidir. Yöntem: Araştırmayı gönüllü olarak kabul eden kabul eden diş rahatsızlığı şikâyeti olan 18-65 yaş arasında 34 erkek (%42.5), 46 kadın (%57.5) olmak üzere toplam 80 hasta katılmıştır. Çalışmadan 18 yaş altı bireyler, bulaşıcı hastalığı olan (COVID-19 vb.), maksillofasial defekti olan ve bu hastalığa yönelik tedavi alan bireyler araştırmadan çıkarılmıştır. Bulgular: Bu çalışma 34 erkek (%42.5), 46 kadın (%57.5) olmak üzere toplam 80 birey üzerinde yürütülmüştür. Erkek bireylerde yaş ortalaması 21.7±5.2 iken kadın bireylerde 21.6±4.8’dir. Erkek bireylerin %1.3’ü lise, % 41.3’ü üniversite/yüksekokul, kadın bireylerin %56.3’ü üniversite/yüksekokul,%1.2’si lisansüstü eğitime sahiptir. Medeni durum incelemesinde erkeklerin %1.2’si evli, %41.3’ü bekar, kadınların %3.8’i evli,%53.7’si bekardır Bireylerin meslek ve çalışma grupları incelendiğinde erkek bireylerin %2.5’i serbest meslek,%1.3’ü memur,%35’i öğrenci,%2.5’i diğer meslek grupları içerirken, kadınların %2.5’i memur, %1.3’ü işçi, %47.4’ü öğrenci, %6.3’ü özel sektör çalışanıdır. Gelir-gider durumu incelendiğinde erkek bireylerin %2.4’ü,kadın bireylerin %6.3’ünün geliri giderinden fazla,erkek bireylerin %17.5’i, kadınların %13.8’inin geliri giderine denk bulunmuşken erkeklerin %22.5’i, kadınların %37.5’inin geliri giderinden az bulunmuştur.Bireylerin hastalık durumları ve ilintili özelliklerine göre dağılımı incelendiğinde erkek bireylerin %37.5’inde, kadınların %47.5’inde hastalık durumu bulunmamıştır. Sonuç: Beslenme alışkanlıkları ve besin türlerinin ağız içerisinde DMFT indeksi üzerine etkileri görülmüştür

    10

    full texts

    137

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Acta Medica Ruha
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇