Acta Medica Ruha
Not a member yet
137 research outputs found
Sort by
Visseral Adipozite İndeksi Karpal Tünel Sendromu İçin Bir Gösterge midir? Araştırma Makalesi
Introduction: Carpal tunnel syndrome (CTS) is the most common peripheral focal mononeuropathy caused by compression of the median nerve in the carpal tunnel.
Objective: We aimed to investigate inflammation parameters, body mass index (BMI), visceral adiposity index (VAI), and their relationship with disease severity in patients diagnosed with CTS in our study.
Method: This prospective study included 147 patients with CTS and 85 healthy volunteers. We grouped the patients by CTS severity as severe, moderate, or mild based on electroneuromyography findings. We recorded demographic characteristics and the test results of complete blood count and inflammation parameters and calculated BMI and VAI for the subjects included in the study.
Results: Of the patients with CTS, 78.9% were women and 26.5% had severe disease. C-reactive protein (CRP), triglycerides, the neutrophil-lymphocyte ratio (NLR), waist circumference, and VAI were statistically significantly higher in the CTS group compared to the control group (p<0.05). CRP, NLR, BMI, VAI, and the proportion of obese individuals were statistically significantly higher in the severe CTS group compared to the moderate and mild CTS groups (p<0.05).
Conclusion: We showed that VAI, waist circumference, CRP, and NLR were higher in CTS patients compared to the control group. The high values of VAI and NLR in patients with CTS and severe CTS indicate that these parameters are useful markers to demonstrate the risk of developing CTS and predict prognosis.Giriş: Karpal tünel sendromu (KTS), median sinirin karpal tünel içinde sıkışması ile oluşan ve en sık görülen periferik fokal mononöropatidir.
Amaç: Çalışmamızda KTS tanısı alan hastalarda, inflamasyon parametrelerini, vücut kitle indeksi (VKİ), visceral adiposity index (VAİ) değerlerini ve hastalık şiddeti ile ilişkilerini araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Bu prospektif çalışma KTS tanısı alan 147 hasta ve 85 sağlıklı gönüllü ile yapıldı. Elektronöromiyografi sonuçlarına göre KTS şiddeti ağır, orta ve hafif olarak sınıflandırıldı. Hastaların demografik özellikleri, hemogram, inflamasyon değerleri kayıt edildi ve VKİ, VAİ ölçümleri hesaplandı.
Bulgular: KTS tanılı hastaların %78,9’u kadındı ve %26,5’nin şiddeti ağırdı. KTS tanısı alan hastaların C reactive protein (CRP), neutrophil lymphocyte ratio (NLO), trigliserid, bel çevresi, VAİ düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazlaydı (p<0,05). KTS şiddeti ağır olanlarda CRP, NLO, VKİ, VAİ ve obezite oranları, orta ve hafif olanlardan istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla bulundu (p<0,05).
Sonuç:VAİ, bel çevresi, CRP, NLO oranlarının KTS’li hastalarda kontrol grubuna göre daha yüksek oranda olduğunu gösterdik. KTS tanılı hastalarda ve şiddeti ağır olanlarda VAİ ve NLR gibi göstergelerin yüksek olması, bu parametrelerin KTS geliştirme riski ve prognozu göstermede yararlı belirteçler olduklarını göstermektedir
Servikal Spondilotik Miyeloradikülopatinin Tanı Ve Tedavisinde Dinamik Servikal MRG’nin Önemi: Araştırma Makalesi
Introducttion and Objective: Cervical spondylotic myelopathy and cervical spondylotic radiculopathy are the most common degenerative spine pathologies in middle-aged individuals. The cervical vertebra is the most mobile part of the spine. Although radiological examinations give information about the structure of the spine, they do not provide any functional data. This study aimed to investigate whether dynamic magnetic resonance imaging helps make the surgical decision of cervical spondylotic myelopathy.
Method: In this study, the clinical features, radiological findings and surgical results of 258 SSM and/or CSR patients, 123 women and 135 men, who underwent surgical treatment were examined. Canal diameters on lateral radiographs and anterior-posterior diameters on axial CT sections were measured for all levels. The diameters of the canal were measured for all levels in the flexion, extension, and neutral anteroposterior axial MRI section. The clinical status of the patients was evaluated according to the four common classifications used for SSM (JOA, Nurick, Mann and Symon, and Launder).
Results: According to the mean AP diameter values in dynamic MRI examinations, it was observed that the canal expanded by an average of 1.05 mm (14.9%) in flexion (8.09 mm) and narrowed by 0.94 mm (13.4%) in extension (6.10 mm). The difference between mean flexion and extension MRI results was 1.99 mm. The difference between MRI and CT measurements was statistically significant (Student t-test, p<0.001, Wilcoxon signed-rank test, p<0.05). Dynamic MRI has been found to be particularly helpful in visualizing the dynamic causes of SSM etiology. While instability was suspected in 25.6% of the cases in routine X-rays, instability was found in 54.3% after dynamic MRI examinations. It is observed that retrolisthesis especially in hyperextension and segmental excessive movement in hyperflexion.
Conclusion: Correlation between transverse area measurements as well as sagittal and axial dynamic MR images taken during flexion and extension should be established, and surgical planning should be done accordingly. Cord compression and transverse area of the cord, changes in the spinal cord area, and subarachnoid space, the most important prognostic indicators in spinal cord diseases, can be detected by dynamic axial sections of MR images. Dynamic MR images can assist in decision-making regarding the surgical management of cervical spondylotic myelopathy.Giriş ve Amaç: Servikal spondilotik miyelopati ve servikal spondilotik radikülopati orta yaş üstü bireylerde en sık görülen dejeneratif omurga patolojileridir. Servikal vertebra omurganın en hareketli bölümüdür. Radyolojik incelemeler omurga yapısı hakkında bilgi verse de fonksiyonel olarak herhangi bir veri sağlamamaktadır. Bu çalışma kapsamında dinamik manyetik rezonans görüntülemenin servikal spondilopatik miyelopatinin cerrahi kararını vermede yardımcı olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Bu çalışmada, cerrahi tedavi uygulanan 123 kadın ve 135 erkekten oluşan 258 SSM ve/veya SSR hastasının klinik özelliklerini, radyolojik bulguları ve cerrahi operasyon sonuçları incelenmiştir. Tüm seviyeler için lateral grafilerde kanal çapları, aksiyal BT kesitlerinde ise ön-arka çaplar ölçüldü. Fleksiyon, ekstansiyon ve nötr ön-arka aksiyal MRG kesitinde tüm seviyeler için kanalın çapları ölçüldü. Hastaların klinik durumu SSM için kullanılan dört yaygın sınıflandırmaya (JOA, Nurick, Mann ve Symon ve Launder) göre değerlendirilmiştir.
Bulgular: Dinamik MRG incelemelerinde ortalama AP çap değerlerine göre kanalın fleksiyonda (8.09 mm) ortalama 1.05 mm (%14.9) genişlediği, ekstansiyonda (6.10 mm) 0.94 mm (%13.4) daraldığı görüldü. Ortalama fleksiyon ve ekstansiyon MRG sonuçları arasındaki fark 1.99 mm bulundu. MRG ölçümleri ile BT ölçümleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Student t-test, p<0.001, Wilcoxon signed-rank test, p<0.05). Dinamik MRG incelemesinin özellikle SSM etiyolojisinin dinamik nedenlerini görüntülemede yardımcı olduğu saptanmıştır. Rutin röntgenlerde olguların %25.6'sında instabiliteden şüphelenilirken, dinamik MRG tetkikleri sonrasında olguların %54.3'ünde instabilite saptandı. Özellikle hiperekstansiyonda retrolistezisin, hiperfleksiyonda ise segmental aşırı hareketin ortaya çıktığı görülmüştür.
Sonuç: Fleksiyon ve ekstansiyon sırasında çekilen sagittal ve aksiyal dinamik MR görüntülerinin yanı sıra transvers alan ölçümleri arasında korelasyon kurulmalı ve cerrahi planlama buna göre yapılmalıdır. Omurilik hastalıklarında en önemli prognostik göstergeler olan kord basısı ve kordun enlemesine alanı ile omurilik alanı ve subaraknoid boşluktaki değişiklikler, MR görüntülerinin dinamik aksiyal kesitleri ile saptanabilmektedir. Dinamik MR görüntüleri, servikal spondilotik miyelopatinin cerrahi tedavisine ilişkin karar verme sürecinde yardımcı olabilir
Sıçanlarda Deneysel Omurilik Yaralanmasında miR-30a ve miR-17 Biyomarkerları ve Metilprednizolonun Etkileri: Araştırma Makalesi
Introduction: Methylprednisolone, is a neuroprotective steroid with many effective mechanisms such as inflammation, cell blood flow changes, and apoptosis in the early period following spinal cord injury. This study aimed to demonstrate the inhibitory activity of methylprednisolone to prevent early injury through microRNA expressions, which are predicted to play a role in genomic regulation.
Method: This present study was conducted on 56 male Sprague-Dawley rats. All the animals divided into 8 groups which consists of 7 animals each. Laminectomy procedure was performed between levels T5-8. All the groups except the two control groups have been damaged with the Yasargil aneurysm clip for 1 minute at the T5 level. T5-8 spinal cord tissue was removed at the 6th, 12th, and 24th hours after clipping. Methylprednisolone was given to the intraperitoneal cavity only to the clipped groups. As a result of histopathological and immunohistochemical examination, there was a significant decrease in cell necrosis, edema, hemorrhage and white matter-gray matter transition in groups given methylprednisolone. Damaged spinal cord samples excised from all rats. miR-30a and miR-17 gene expression levels were evaluated by quantative PCR method.
Results: miR-30a was significantly upregulated at 12th and 24th hours after spinal cord injury and this rise was restricted in the methylprednisolone treated groups.. miR-17 was down-regulated at the 6th hour and and reached its lowest level at the 12th hour.
Conclusion: Methylprednisolone has statistically significant healing effects on spinal cord injury through the mechanism of miR-30a and miR-17.Giriş: Metilprednizolon, omurilik yaralanması sonrası erken dönemde inflamasyon, hücre kan akımı değişiklikleri ve apoptoz gibi birçok etkili mekanizmaya sahip nöroprotektif bir steroiddir. Bu çalışma, genomik regülasyonda rol oynadığı tahmin edilen mikroRNA ifadeleri aracılığıyla metilprednizolonun erken hasarı önlemedeki inhibitör aktivitesini göstermeyi amaçlamıştır.
Yöntem: Bu çalışma 56 adet erkek Sprague-Dawley cinsi sıçan üzerinde yapılmıştır. Tüm hayvanlar, her biri 7 hayvandan oluşan 8 gruba ayrıldı. T5-8 seviyeleri arasında laminektomi işlemi uygulandı. İki kontrol grubu dışındaki tüm gruplara T5 seviyesinden 1 dakika süreyle Yaşargil anevrizma klipsi ile hasar verildi. Klipslemeden 6, 12 ve 24. saatlerde T5-8 omurilik dokusu alındı. Sadece kliplenen gruplara intraperitoneal kaviteye metilprednizolon verildi. Histopatolojik ve immünohistokimyasal inceleme sonucunda metilprednizolon verilen gruplarda hücre nekrozu, ödem, kanama ve beyaz cevher-gri madde geçişinde anlamlı azalma oldu. Tüm sıçanlardan eksize edilen hasarlı omurilik örnekleri. miR-30a ve miR-17 gen ekspresyon seviyeleri kantitatif PCR yöntemi ile değerlendirildi.
Bulgular: miR-30a, omurilik yaralanmasından sonra 12. ve 24. saatlerde önemli ölçüde yukarı regüle edildi ve bu artış metilprednizolon ile tedavi edilen gruplarda sınırlıydı. miR-17, 6. saatte aşağı regüle edildi ve 12. saatte en düşük seviyesine ulaştı.
Sonuç: Metilprednisolon, miR-30a ve miR-17 mekanizması aracılığıyla omurilik yaralanmasında istatistiksel olarak anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir
Türkiye'de Vitamin D Düzeyleri: Araştırma Makalesi
Background/ Aim: Vitamin D deficiency is highly prevalent condition. The aim of the present study was to assess vitamin D status in people living in Turkey.
Methods: This was a single center, retrospective study on subjects who attended to Acibadem Hospitals and outpatient clinics for the measurement of 25(OH)D. Data on 25(OH)D was available for 179464 subjects.
Results: Mean 25(OH)D was 19, 56 ±0,04 ng/mL and mean age of the subjects was 39, 28 ± 0, 05 years. Mean 25(OH)D of women were lower than men; (18, 79 ± 0, 05 vs 22, 07 ± 0, 09 ng/mL; p<0.001). 25(OH)D of 111510 subjects (62, 1%) was <20 ng/mL. 42592 (23, 7%) were between 20-32 ng/mL. 24276 (13, 5%) of the subjects demonstrated normal 25(OH)D levels. 25(OH)D level was excess in 776 (0, 4%) of the subjects. Three hundred and ten (0, 2%) had toxic 25(OH)D levels. Totally 85, 9% of the subjects had low 25(OH)D levels. Adolescents, adults and elderly had lower 25(OH)D levels than newborns and children (p<0.001). Vitamin D deficiency and insufficiency were more common in adolescents, adults and elderly than in new born and children (p<0.001).
Conclusıons: A considerable number of subjects in our study had 25(OH)D below the normal ranges for all age groups except neonates, demonstrating that vitamin D deficiency and insufficiency in western part of the country is a major healthcare concern in Turkey.Amaç: D vitamini eksikliği oldukça yaygın bir durumdur. Bu çalışmanın amacı Türkiye'de yaşayan kişilerde D vitamini durumunu değerlendirmektir.
Yöntem: Acıbadem Hastaneleri ve polikliniklere 25(OH)D ölçümü için başvuran kişiler üzerinde yapılan tek merkezli, retrospektif bir çalışmaydı. 25(OH)D'ye ilişkin veriler 179464 denek için mevcuttu.
Bulgular: Ortalama 25(OH)D 19, 56 ±0,04 ng/mL ve olguların yaş ortalaması 39, 28 ± 0,05 yıldı. Kadınların ortalama 25(OH)D'si erkeklerden daha düşüktü; (18, 79 ± 0, 05'e karşı 22, 07 ± 0, 09 ng/mL; p<0,001). 111510 deneğin 25(OH)D'si (62, %1) <20 ng/mL idi. 42592 (%23, %7) 20-32 ng/mL arasındaydı. Deneklerin 24276'sı (13, %5) normal 25(OH)D düzeyleri gösterdi. Olguların 776'sında (%0,4) 25(OH)D düzeyi fazlaydı. Üç yüz on tanesinde (%0,2) toksik 25(OH)D seviyeleri vardı. Toplamda deneklerin %85,9'unda 25(OH)D düzeyi düşüktü. Ergenler, yetişkinler ve yaşlılarda 25(OH)D düzeyleri yenidoğan ve çocuklara göre daha düşüktü (p<0,001). D vitamini eksikliği ve yetersizliği adölesan, erişkin ve yaşlılarda yeni doğan ve çocuklara göre daha sık görüldü (p<0,001).
Sonuç: Çalışmamızda önemli sayıda olguda yenidoğanlar hariç tüm yaş gruplarında 25(OH)D normal aralığın altındaydı; bu durum ülkenin batı kesimindeki D vitamini eksikliği ve yetersizliğinin Türkiye'de önemli bir sağlık sorunu olduğunu ortaya koymaktadır
Elastofibroma Dorsi ile Dominant El Kullanımının ilişkisi var mı? Araştırma Makalesi
Introduction: Elastofibroma Dorsi (ED) are benign tumors arising from the chest wall. Microtraumas caused by the scapula margo inferior due to arm use are blamed for its etiology.
Objectives: In our study, we aimed to evaluate the dimensional progression of the Elastofibroma Dorsi cases we operated and its relationship with dominant hand use.
Method: Patients who were diagnosed as ED between January 2018 and January 2023 were retrospectively evaluated in terms of age, gender, symptoms, side, job, recurrence, comorbidities, lesion sizes and complications. All patients were diagnosed radiologically by Magnetic Resonance imaging before the operation, and then a posterior thoracotomy incision was made in the suscapular area under general anesthesia at the prone position. Tight dressings were applied daily to prevent seroma and hematoma. If the drainage was below 25 mL/d, drains were removed.
Results: 31(83.2%) female and 6(16.2%) male patients with an average age of 57.81±7.50 were included in the study. 30 (81.1%) patients were housewives, 6 (16.2%) were manual workers and 1 (2.7%) was a teacher. 31 (83.8%) of the lesions were bilateral, 5 (13.5%) were right-sided, and 1 (2.7%) was left-sided. The dominant hand was right in 33 (89.2%) of the patients and left in 4 (10.8%). Symptoms were pain in 27 (73.0%) patients, swelling in 17 (45.9%) patients, and limitation of movement in 5 (13.5%) patients. 3 (8.1%) patients were re-operated due to recurrence. The median volume of right-sided masses was calculated as 171.5 cc (91.5-252.9) and the median volume of left-sided masses was 150.0 cc (55.8-229.3). No statistically significant difference was detected in the comparison between right and left dominant hand and mass volumes (p=0.942, p=0.361, respectively).
Conclusion: In our study, no relationship was found between ED size and dominant hand use. However, statistically significant majority of our patients with ED were workers using their hands. Different results can be obtained with studies with more cases.Giriş: Elastofibroma Dorsi göğüs duvarından kaynaklanan benign tümörlerdir. Etyolojisinde kol kullanımına bağlı olarak skapula margo inferiorunun yarattığı mikrotravmalar suçlanmaktadır.
Amaç: Çalışmamızda opere ettiğimiz Elastofibroma Dorsi vakalarınının boyutsal progresyonu ve dominant el kullanımıyla ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık
Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2018 ve Ocak 2023 tarihleri ED nedeniyle opere olan hastalar yaş, cinsiyet, semptom, yön, meslek, nüks, komorbiditeler, lezyon boyutları ve gelişen komplikasyonlar retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalara operasyon öncesi Manyetik Rezonans görüntüleme yapılarak radyolojik tanı konuldu ve sonra prone pozisyonunda genel anestezi altında supscapuler alanda yapılan posterior torakotomi insizyonu opere edildi. Seroma ve hematomu önlemek amacıyla günlük sıkı pansumanları yapıldı. Drenaj 25 mL/d altında drenler alındı.
Bulgular: Yaş ortalaması 57,81±7,50 olan 31(83.2%) kadın, 6(16.2%) erkek hasta çalışmaya alındı. 30 (%81,1) hasta ev hanımı, 6 (%16,2) el işi ile çalışan ve 1 (%2,7) kişi de öğretmendi. Kitlelerin 31 (%83,8)’i bilateral, 5 (%13,5)’i sağ taraflı, 1 (%2,7)’i sol taraflıydı. Hastaların 33 (%89,2)sinde dominant el sağ, 4 (%10,8)’ünde sol idi. Semptom olarak 27 (%73,0) hastada ağrı, 17 (%45,9) hastada şişlik, 5 (%13,5) hastada hareket kısıtlılığı saptandı. 3 (%8,1) hasta nüks nedeniyle tekrar opere edildi. Sağ taraflı kitlelerin ortanca hacmi 171,5(91,5-252,9) ve sol taraflı kitlelerin ortanca hacmi 150,0 (55,8-229,3) olarak hesaplandı. Sağ - sol baskın el ve kitle hacimleri arasındaki karşılaştırmada ise istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0,942, p=0,361).
Sonuç: Çalışmamızda ED boyutu ve dominant el kullanımı arasında bir ilişki saptanamamıştır. Fakat ED’li hastalarımızın çoğu istatiksel anlamlı olarak ellerini kullanarak çalışan işçilerdi. Olgu sayısı daha fazla çalışmalar ile daha farklı sonuçlar elde edilebilinecektir
Sifiliz – Bir Olgu Sunumu ve Güncel Literatürün Derlenmesi: Olgu Sunumu
Syphilis is a significant disease common among sexually transmitted diseases, affecting public health. Serological tests detect latent infections (i.e., those without clinical symptoms). Latent syphilis acquired within the previous year is referred to as early latent syphilis; all other cases of latent syphilis are classified as late latent syphilis or latent syphilis of unknown duration.
For screening purposes, flocculation-based Venereal Disease Research Laboratory (VDRL) and agglutination-based Rapid Plasma Reagin (RPR) are most commonly used. False positivity rates are higher compared to specific tests. Treponemal tests show antibodies specific to treponemas and appear from the second week of infection. The most commonly used ones are TPHA (Treponema Pallidum Hemagglutination Assay) and FTA-ABS (Fluorescent Treponema Antibody-Absorption Test). TPHA remains positive for life in treated patients
Penicillin remains the preferred pharmacological treatment, although specific clinical situations allow alternative treatments. Sexual partner management involves evaluating and treating people exposed to a person diagnosed with the infective stage of syphilis. Close clinical monitoring and repeat testing are recommended to ensure an appropriate response to treatment.
In this case report, we aimed to compile the current literature on syphilis by examining the diagnosis and treatment process of a 24-year-old female patient who applied to our clinic.Sifiliz, cinsel yolla bulaşan hastalıklar arasında sık rastlanan ve bu nedenle de toplum sağlığını etkileyen önemli bir hastalıktır. Latent enfeksiyonlar (yani klinik belirtileri olmayanlar) serolojik testlerle tespit edilir. Önceki yıl içinde edinilen latent sifiliz, erken latent sifiliz olarak anılır; diğer tüm latent sifiliz vakaları, geç latent sifiliz veya süresi bilinmeyen latent sifiliz olarak sınıflandırılır.
Tarama amaçlı olarak en sık flokülasyon temelli Veneral Disease Research Laboratory (VDRL) ve aglütinasyon temelli Rapid Plazma Reagin (RPR) kullanılmaktadır. Spesifik testlerle karşılaştırıldığında yalancı pozitiflik oranları daha yüksektir. Treponemal testler treponemalara özgü antikorları gösterir ve enfeksiyonun ikinci haftasından itibaren ortaya çıkar. En sık kullanılanları TPHA (Treponema Pallidum Hemaglutinasyon Assay) ve FTA-ABS (Floresanlı Treponema Antikor-Absorbsiyon Testi)’dir. TPHA, tedavi olmuş hastalarda ömür boyu pozitif kalmaktadır
Spesifik klinik durumlar alternatif tedavilere izin vermesine rağmen, penisilin tercih edilen farmakolojik tedavi olmaya devam etmektedir. Cinsel partner yönetimi, sifiliznin enfektif aşaması tanısı konmuş bir kişiye maruz kalan kişilerin değerlendirilmesini ve tedavi edilmesini içerir. Tedaviye uygun yanıtı sağlamak için yakın klinik takip ve testlerin tekrarlanması önerilir.
Bu olgu sunumunda kliniğimize başvuran 24 yaşındaki bir kadın hastanın tanı ve tedavi sürecini inceleyerek, sifiliz ile ilgili güncel literatürü derlemeyi amaçladık
Metabolik Sendromlu Hastalarda Tam Kan Sayımı Parametreleri, Nötrofil Lenfosit Oranı Ve Trombosit Lenfosit Oranının Araştırılması: Araştırma Makalesi
Introduction: Metabolic syndrome is a fatal endocrinopathy that starts with insulin resistance and is accompanied by systemic disorders. Neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) and platelet-lymphocyte ratio (PLR) can be a determinant in inflammation as an alternative to white blood cell count.
Aim: In this study, metabolic syndrome characterized by endothelial dysfunction, subclinical inflammation and hypercoagulability and systemic inflammation indicator; It is aimed to show the relationship between neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) and platelet-lymphocyte ratio (PLR).
Method: The study was carried out by retrospectively examining the demographic information and laboratory records of the patients who applied to Gaziantep Private Emek Hospital Internal Medicine Polyclinic between 01/10/2022 - 30/12/2022 for general health control or Type 2 DM follow-up. The cases were divided into 2 groups as metabolic syndrome and control group. 63 patients with metabolic syndrome and 53 healthy (control group) patients were included in the study.
Results: The neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) was 3.44 (2.87-4.1) in the metabolic syndrome group (n=63), and the NLR was 1.81 (1.65-2.04) in the control group (n=53), and there was a statistically significant difference (p<0.001). The platelet-lymphocyte ratio (PLR) was 198 (169.5-228.5) in the metabolic syndrome group and 101 (87.7-114.2) in the control group and was statistically significant (p<0.001).
Conclusion: Metabolic syndrome, which is the cause of low-grade chronic inflammation, and NLR and PLR levels, which are easily and inexpensively accessible indicators of inflammation, were compared, and NLR and PLR levels were found to be significantly higher in the metabolic syndrome group. This result shows us that these two inflammation parameters can be used as prognostic indicators in chronic diseases.Giriş: Metabolik sendrom insülin direnci ile başlayan ve sistemik bozuklukların eşlik ettiği ölümcül bir endokrinopatidir. Nötrofil-lenfosit oranı (NLR) ve trombosit-lenfosit oranı (PLR), lökosit sayısına alternatif olarak inflamasyonda belirleyici olabilir.
Amaç: Bu çalışmada endotel disfonksiyonu, subklinik inflamasyon, pıhtılaşma artışı ve sistemik inflamasyon göstergesi ile karakterize metabolik sendrom; nötrofil-lenfosit oranı (NLR) ile trombosit-lenfosit oranı (PLR) arasındaki ilişkinin gösterilmesi amaçlanmaktadır.
Yöntem: Çalışma, Gaziantep Özel Emek Hastanesi Dahiliye Polikliniğine 01/10/2022 - 30/12/2022 tarihleri arasında genel sağlık kontrolü veya Tip 2 DM takibi için başvuran hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar kayıtları retrospektif olarak incelenerek yapılmıştır. Olgular metabolik sendrom ve kontrol grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Çalışmaya 63 metabolik sendromlu hasta ve 53 sağlıklı (kontrol grubu) hasta dahil edildi.
Bulgular: Metabolik sendrom grubunda (n=63) nötrofil-lenfosit oranı (NLO) 3,44 (2,87-4,1), kontrol grubunda (n=53) NLO 1,81 (1,65-2,04) ve istatistiksel olarak anlamlı bir farktı (p<0.001). Trombosit-lenfosit oranı (PLR) metabolik sendrom grubunda 198 (169,5-228,5), kontrol grubunda 101 (87,7-114,2) olup istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001).
Sonuç: Düşük dereceli kronik inflamasyonun nedeni olan metabolik sendrom ile inflamasyonun kolay ve ucuz ulaşılabilir göstergeleri olan NLR ve PLR düzeyleri karşılaştırılmış ve metabolik sendromda NLR ve PLR düzeylerinin anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Bu sonuç bize bu iki inflamasyon parametresinin kronik hastalıklarda prognostik göstergeler olarak kullanılabileceğini göstermektedir
Genişlemiş Spektrumlu Beta Laktamaz Üreten Escherichia coli'nin Neden Olduğu Üriner Sistem İnfeksiyonlarında Aynı Etkenin Dışkıda Taşıyıcılığının Saptanması: Araştırma Makalesi
Introduction-Objective: We aimed to determinate the risk factors, contribution of fecal carriage to the infection and precautions to be taken in the prevention of infection in (+) E. coli-induced UTIs in urinary tract infections (UTI) caused by ESBL (+) E. coli
Method: This study was designed as a single-center, prospective and cross-sectional. 64 patients between the ages of 18-79 who were hospitalized and ESBL(+) E.coli isolated in their urine culture were included. Stool samples taken from the patients (0,3,5 and 7 days) were inoculated on EMB agar containing cefotaxime and ceftazidime and IMVIC was used to identify colonies. Strains determined as E. coli according to their reproductive characteristics were included in the study. Phenotypic confirmation tests for the detection of ESBL(+) strains. Genotyping was performed using the ERIC PCR method. Descriptive statistics were expressed as numbers and percentages. Chi-square and trend chi-square tests were used for analytical comparisons. A P value of <0.05 was considered statistically significant.
Results: Of the 64 patients 40 (62.5%) were female and the mean age was 56.5 ± 17.5 (18-79). 47 (69%) were diagnosed with CA- UTI, and 17 (31%) with HA-UTI. Having more than three episodes per year and presence of a foreign device were found to be a risk factor for CA- ESBL (+) E. coli-induced UTI (p:0.035and 0.006). It was found that faecal colonization of ESBL (+) E. coli persisted in 15 (23%) of 64 patients after UTI treatment, and, of them 20% (n: 3) was in the same phylogenetic class with the ERIC PCR method. Faecal colonization was found to be significantly higher in patients with invasive intervention in the previous year (p:0.037).
Conclusion: Unnecessary antibiotic use should be avoided due to resistant infections and increased colonization. The importance of fecal colonization in infections with ESBL-producing bacteria (especially UTI) has been demonstrated in studies. More prospective studies are needed to understand the epidemiology of ESBL enzyme types.Giriş-Amaç: GSBL (+) E. coli’nin neden olduğu ÜSİ’de aynı etkenin dışkı kolonizasyonunun ve hem idrar hem de dışkı izolatlarından elde edilen fenotipik olarak benzer etkenlerin moleküler olarak birbirleriyle benzerliklerinin araştırılması ve GSBL (+) E. coli kaynaklı ÜSİ’ lerde risk faktörleri, fekal taşıyıcılığın infeksiyona katkısı ve infeksiyonun önlenmesinde alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Tek merkezli, ileriye dönük, kesitsel çalışmada idrar kültüründe GSBL üreten E.coli izole edilen, 18-79 yaş aralığında 64 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan dışkı örnekleri sefotaksim ve seftazidim içeren içeren EMB agara ekildi ve Enterobacteriaceae ailesine ait kolonilerin identifikasyonunda IMVIC testi kullanıldı. Üreme özelliklerine göre E. coli olarak belirlenen suşlar çalışmaya alındı. GSBL taşıyan kökenlerin tespiti için fenotipik doğrulama testleri ve DNA izolasyonu için ERIC PCR yöntemi kullanıldı.Tanımlayıcı istatistikler sayı ve yüzde olarak ifade edildi. Analitik karşılaştırmalar için ki-kare ve trend ki –kare testleri kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
Bulgular: 64 hastanın 40’ı (%62.5) kadın ve yaş ortalaması 56.5 ± 17.5 (18-79) idi. Hastaların 47 (%69)’ si TK 17 (%31)’ si ise HK-ÜSİ tanısı almıştı.Yılda üçten fazla ÜSİ atağı geçirmek ve yabancı cisim bulunması TK- GSBL (+) E. coli’ ye bağlı ÜSİ için risk faktörü olarak bulunmuştur (p:0.035 ve 0.006). 64 hastanın 15 (%23)’inde ÜSİ tedavisi sonrası GSBL (+) E. coli’nin fekal kolonizasyonunun persiste ettiği ve bunların üç (%20)’ ünün dışkı ve idrar izolatlarının aynı filogenetik sınıfta olduğu bulunmuştur. Son bir yılda invazif girişim varlığı olanlarda fekal kolonizasyon anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p:0.037).
Sonuç: Dirençli infeksiyonlar ve kolonizasyon artışı nedeni ile gereksiz antibiyotik kullanımı önlenmelidir. GSBL üreten bakterilerle meydana gelen infeksiyonlarda fekal kolonizasyonun önemi ve GSBL enzim tiplerinin epidemiyolojisinin anlaşılabilmesi için ileriye dönük daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır
Eklem Tutulumu Olan İnstabil Distal Radius Kırıklarının Cerrahi Tedavisi: Araştırma Makalesi
Objective: Radius distal end fractures are the most common type among whole-body bone fractures, constituting 8 – 15% of all fractures. Within the scope of this study, it was aimed to evaluate the results of anatomical plate fixation methods applied by volar intervention in the surgical treatment of distal radius fractures.
Method: In our study, 41 adult patients with distal radius fractures treated with open reduction and fixation of alternate volar plates with a mean follow-up of 20 months were evaluated retrospectively. Frykman and AO classification systems were used in the evaluation of fractures. Gartland – Werley clinical scoring method, DASH, and Stewart radiological evaluation scale were utilized by measuring the patients with a dynamometer and goniometer.
Results: According to the Gartland and Werley clinical evaluation criteria, 25 (61%) of 41 fractures had excellent, 9 (22%) good, 6 (14.6%) moderate, and 1 (2.4%) poor results. There was no statistical difference between the joint motion angles, grip strengths, and clinical evaluation results in the comparison of the operated patients with the unaffected hand. According to the results of the Stewart Radiological evaluation, 11 (26.8%) of the patients had excellent, 28 (68.3%) good, 1 (2.4%) moderate, and 1 (2.4%) poor results. There was no statistical difference compared to the healthy wrist.
Conclusion: Radius volar plates have provided successful results as they are an effective method in providing anatomical complete reduction and alignment in intra-articular and extra-articular unstable fractures, which are especially problematic in the lower end of the radius, and allow joint movements in the early period thanks to its high fixation strength. Volar intervention, on the other hand, allows reaching the lower end of the radius with minimal surgical trauma and allows a fixation more compatible with the surrounding tissues with low complication rates.Amaç: Radius distal uç kırıkları, tüm vücut kemik kırıkları arasında en sık görülen tiptir ve tüm kırıkların %8 – 15'ini oluşturur. Bu çalışma kapsamında radius distal uç kırıklarının cerrahi tedavisinde volar girişim ile uygulanan anatomik plak tespit yöntemlerinin sonuçlarının değerlendirmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmamıza radius distal uç kırığı nedeniyle açık redüksiyon ve değişik volar plak tespitiyle tedavi edilen ortalama takip süresi 20 ay olan erişkin 41 distal radius kırıklı hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil 41 hastanın kırıkların değerlendirmesinde Frykman ve AO sınıflandırma sistemleri kullanıldı. Hastalara dinamometre ve goniyometre ile ölçümler yapılarak, Gartland – Werley klinik skorlama yöntemi, DASH ve Stewart radyolojik değerlendirme skalası kullanıldı.
Bulgular: Gartland ve Werley klinik değerlendirme kriterlerine göre 41 kırığın 25 (%61)’inde mükemmel, 9 (%22)’nda iyi, 6 (%14.6)’sında orta ve 1 (%2.4)’inde kötü sonuç elde edildi. Opere edilen hastaların sağlam taraf el ile karşılaştırılmasında eklem hareket açıları kavrama güçleri ve klinik değerlendirme sonuçları arasın da istatistik olarak fark yoktu. Stewart Radyolojik değerlendirmesi sonucuna göre hastaların 11 (%26.8)’inde mükemmel, 28 (%68.3)’inde iyi, 1 (%2.4)’inde orta, 1 (%2.4)’inde kötü sonuç elde edildi. Sağlam taraf el bileğine göre istatistiki olarak fark yoktu.
Sonuç: Radius volar plaklar, radius alt uç bölgesinde özellikle tedavisi sorunlu olan eklem içi ve dışı instabil kırıklarda anatomik tam redüksiyonun ve dizilimin sağlanmasında etkin olan yöntem olması ve yüksek tespit dayanıklılığı sayesinde eklem hareketlerine erken dönemde izin vermesi ile başarılı sonuçlar sağlamıştır. Volar girişim ise, radius alt ucuna minimal cerrahi travma ile ulaşmayı sağladığı gibi çevresel dokular ile daha uyumlu bir tespite izin verir. Yaşanan komplikasyon oranları düşüktür ve dikkat ve öğrenme eğrisi ile ilgilidir
Nötropenik Hastalarda Akım Sitometrinin Ayırıcı Tanıdaki Yeri: Araştırma Makalesi
Introduction: Although immuno-phenotyping with flow cytometry is mainly used in the diagnosis of hematological neoplasia, it also provides important contributions to revealing changes in the immune system. Flow cytometric studies are also frequently performed in neutropenic patients, as changes in neutrophil count may occur in relation to hematological neoplasms and immune system disorders.
Objective: Within the scope of this study, we aimed to elucidate the expressions of lymphocyte, granulocyte, and monocyte subtypes and myelomonocytic antigens on monocytes and neutrophils in neutropenia caused by different reasons and compare them with the results of healthy volunteers.
Method: A total of 24 patients and 13 age-and gender-matched healthy volunteers who applied to our institution have been enrolled in this study. The patient group consisted of individuals with isolated neutropenia. Examination findings, lymph node size, spleen size, and infection findings,and the laboratory parameters, CRP level, and pathological findings in the peripheral smear were recorded. Total blood obtained from the patients has been processed with flow cytometry.
Results: Neutrophil/lymphocyte (N/L) MFI ratio was found to be higher in the patient group than in the control group (p=0.022).A positive correlation was found between leukocyte counts and the percentage of atypical monocyte expressing CD16 (p=0.033). A negative correlation was found between platelet counts and N/L mean fluorescence intensity ratio (p=0.411) and between the platelet count and the percentage of CD11b on neutrophils (p=0.026). The percentage of neutrophils determined on leukocytes and the percentage of natural killer cells (CD30/CD56+) was statistically significantly lower in the patient group (p=0.008, p=0.001 respectively).
Conclusion: Regarding the results of this study one could say that clinically significant changes have been observed in lymphocyte and monocyte subtypes of patients with isolated neutropenia. Granulation was found in the ratio of N/L side scatter, mostly related to neutrophils.Giriş: Akış sitometrisi ile immüno-fenotipleme esas olarak hematolojik neoplazilerin tanısında kullanılsa da immün sistemdeki değişikliklerin ortaya konmasında da önemli katkılar sağlar. Hematolojik neoplazmalar ve bağışıklık sistemi bozuklukları ile ilişkili olarak nötrofil sayısında değişiklikler meydana gelebileceğinden, nötropenik hastalarda da akım sitometri çalışmaları yapılmaktadır.
Amaç: Bu çalışma kapsamında, farklı nedenlerle oluşan nötropenide lenfosit, granülosit ve monosit alt tipleri ile miyelo-monositik antijenlerin monositler ve nötrofiller üzerindeki ekspresyonlarının hastalar ve sağlıklı gönüllülerin sonuçları ile karşılaştırılması amaçlandı.
Yöntem: Bu çalışmaya kurumumuza başvuran toplam 24 hasta ve yaş ve cinsiyet uyumlu 13 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta grubu izole nötropenisi bulunan bireylerden oluştu. Muayene bulguları, lenf nodu boyutu, dalak boyutu ve enfeksiyon bulguları, laboratuvar parametreleri, CRP düzeyi ve periferik yaymadaki patolojik bulgular kaydedildi. Hastalardan alınan toplam kan, akım sitometrisi ile işlendi.
Bulgular: Nötrofil/lenfosit (N/L)ortalama floresan yoğunluk oranı hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p=0.022). Lökosit sayısı ile CD16 ifade eden atipik monosit yüzdesi arasında pozitif korelasyon bulundu (p=0.033). Trombosit sayısı ile N/L ortalama floresan yoğunluk oranı arasında (p=0.411) ve trombosit sayısı ile nötrofiller üzerindeki CD11b yüzdesi arasında (p=0.026) negatif bir korelasyon bulundu. Lökositlerde saptanan nötrofil yüzdesi ve doğal öldürücü hücre yüzdesi (CD30/CD56+) hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (sırasıyla p=0.008, p=0.001).
Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına bakıldığında, izole nötropenili hastaların lenfosit ve monosit alt tiplerinde klinik olarak anlamlı değişiklikler gözlendiği söylenebilir. Çoğunlukla nötrofillerle ilgili olan N/L yan saçılma oranında granülasyon bulundu