Ufuk Universitesi Akademik Acikerisim Sistemi
Not a member yet
2287 research outputs found
Sort by
The role of serum podocalyxin levels in recurrent pregnancy loss
Objective: To measure serum levels of podocalyxin (PODXL) in recurrent miscarriages as a marker of
vascular endothelial dysfunction.
Study design: In this case-control study, women who were hospitalized for singleton
first-trimester
pregnancy terminations due to missed abortion, anembryonic pregnancy, and inevitable abortion were
included. There were 24 patients who were admitted for the
first pregnancy termination, 39 patients who
were admitted for recurrent pregnancy loss (RPL), and 25 fetal cardiac activity positive patients as the
control group. Demographic features, medical and obstetric histories were recorded. The measurements
of serum PODXL were done by a human enzyme-linked immunosorbent assay kit.
Results: Serum PODXL levels were found to be significantly higher in the RPL group than the control group
and the
first time miscarriage group (13.82 [10.09 113.54] vs. 11.78 [9.25 48.80], p = 0.016 and 13.82
[10.09–113.54] vs. 11.99 [8.20–20.47], p = 0.003; respectively). Serum PODXL levels were not statistically
significantly different between the
first miscarriage and the control group (p = 0.62). There were positive
correlation between serum PODXL levels and the number of gravida and the number of miscarriages (r =
0.217, p = 0.042, and r = 0.291, p = 0.006; respectively).
Conclusion: Recurrent miscarriage patients had higher serum levels of PODXL than both normal
pregnancies and
first-time miscarriages. Our results suggest that maternal endothelial dysfunction might
have a role in recurrent pregnancy losses
Mean platelet volume may not be a predictive and prognostic marker in patients with acute myeloid leukemia
Long-term results of total hip arthroplasty with transverse subtrochanteric shortening osteotomy in developmental high dislocation of the hip
In this study we aim to evaluate the functional and
clinical results and complications of developmental
high-dislocated hips after subtrochanteric transverse
shortening osteotomy. The femoral osteotomies all
fixed axially and rotationally by rectangular cementless
stem. The acetabular components placed to the true
acetabulum. Results of 50 primary cementless total
hip arthroplasties in 28 patients all having Crowe 4
high dislocations were evaluated. Arthroplasties were
performed in combination with a subtrochanteric
transverse shortening osteotomy and Zweymüller
femoral stem without any fixation instruments for the
osteotomy. The acetabular component placed at the
level of anatomic hip center.
The mean follow-up was 102 months (72-132 months).
The mean Harris Hip Score increased from 24.03 to
82.88 points at the time of final follow-up. Ten of the
50 hips had early or late minor complications and/or
reoperations including debridement and irrigation.
None of the subtrochanteric osteotomies were
followed for nonunion or malunion, and there were no
complications concerning the femoral site throughout
the postoperative follow-up period
Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Pratiğinde SıkKarşılaşılabilecek, COVID-19 ile İlişkili Kas-İskelet SistemiEtkilenimleri ve Nörolojik Etkilenimler-Kısa Derleme
Mart 2020’de pandemi olarak ilan edilen yeni tip koronavirüs hastalığı-2019 [coronavirus disease-2019 (COVID-19)], esas olarak solunum sistemi belirti ve bulguları ile seyretmektedir. Şiddetli akut solunum sendromu-koronavirüs-2 virüsünün giriş reseptörü olan anjiyotensin dönüştürücü enzim 2 reseptörlerinin, vücutta yaygın doku dağılımı mevcuttur. Bu nedenle hastalıkta solunum sistemi belirti ve bulgularının yanı sıra diğer sistemlerle ilgili semptom ve bulgular da izlenebilmektedir. Literatürde, COVID-19 ile birlikte görüldüğü en sık bildirilen kas-iskelet sistemi etkilenimleri artralji, miyalji, yorgunluk ve kas zayıflığı; nörolojik etkilenim tabloları serebrovasküler olay, başağrısı, sersemlik hissi, bilinç bozuklukları, epilepsi, ataksi, akut dissemine ensefalomiyelit, viral ensefalit, koku ve/veya tat duyusunda azalma veya kayıp ve diğer kraniyal sinir tutulumları ile seyreden klinik tablolar ve Guillain-Barré sendromunu içermektedir. Hastalığın başlangıcında nonspesifik veya hafif solunum sistemi şikâyeti olan COVID-19 hastaları, fiziksel tıp ve rehabilitasyon pratiğinde sık karşılaşılan artralji ve miyalji başta olmak üzere kas-iskelet sistemi ve sinir sistemi semptom ve bulgularıyla başvurabileceğinden, bu semptom ile bulguların COVID-19’da izlenen solunum sistemi semptom ve bulgularından önce de ortaya çıkabildiği gösterildiğinden, ayrıcı tanıda COVID-19’un akılda tutulması önemlidir. Bu bakış açısı oldukça bulaşıcı olduğu görülen bu hastalıkta, hastaların tanı ve izolasyonunun daha erken yapılmasına katkı sağlaması açısından önemlidir
IV Zolendronik Asit Kullanımına Bağlı Patolojik Mandibular Fraktür : Olgu Sunumu
Bifosfonatlar malignitelerde kemik metastazlarının engellenmesinde ve kemik metabolizmasının bozulduğu hastalıkların tedavisinde sık kullanılan ilaçlardır. Bifosfonatgrubu ilaçlar osteoklast aktivitesini baskılayarak kemik remodellingini azaltırlar. Uzun dönem veya yüksek doz kullanımlarındaçenelerde osteonekroz gibi geç yan etkilere sebep olurlar. Özellikle IV kullanımlarında oral kullanımlarına göre kemikteki tutulum oranları daha fazladır. Bifosfonat kullanımına bağlı çene osteonekrozu spontan veya başta diş çekimleri olmak üzere, mukoza bütünlüğünün bozulduğu, kemiğin dış ortama açıldığı durumlarda gelişebilir. İlerleyen dönemde MRONJ bölgesinde patolojik fraktür meydana gelebilir. Hastaların sistemik durumlarıyla beraber tedavi süreci karmaşık bir hal alabilir. Bu makalede multiple myeloma nedeniyle IV zolendronik asit kullanan hastada diş çekimi sonrasımandibulada oluşan osteonekroz tedavisi ve daha sonrameydana gelen patolojik fraktür oluşumu sunulmuştur
The relationship of renal pelvis diameters of fetus with pyelectasis observed with surgery requirements and neonatal complications in the postnatal period
To observe whether there is any difference in terms of postnatal complications and surgical requirements of fetuses with fetal pyelectasis in their antenatal follow-ups. A total of 199 patients were included in the study. Those with an anteroposterior renal pelvis diameter of 4 to 7 mm were included in the mild pyelectasis group (group1) (n=129), those with 7 to 10 mm in the moderate pyelectasis group (group2) (n=26) and those with 10 to 15 mm in the severe pyelectasis (group3) (n=44). Information such as delivery type, birth week, birth weight and gender of baby were recorded. The diagnoses and surgical requirement rates of babies followed up after birth were obtained from the case record files. Differences between both groups were evaluated. When the complications in the groups were examined, the differences between the groups with multicystic dysplastic kidney (p=0.011) and left ectopic kidney (p=0.028) were found to be significant. Left ectopic kidney was observed only in group3 at a rate of 4.5%. While ureteropelvic stenosis showed a significant difference in group2 and group3 (p<0.0001), this complication was not encountered in group1 at all. While vesicoureteral reflux was observed significantly in group2 and group3 (p=0.003), it was not observed in group1 at all. Normal US findings were detected in 95.3% of the patients and were evaluated as statistically significant (p<0.0001). According to all these data, the total need for surgical procedures in the distribution of postpartum surgical requirements of the groups was found to be 15.6%. No statistical significance was found between the groups according to the pyelectasis grade (p=0.235). Prenatal follow-up of the renal pelvis diameter and the follow-up of the patient in the postnatal period are extremely critical in terms of preventing the development of possible complications. The early diagnosis of pyelectasis ensures that the decision of follow-up and surgery is made within the framework of a regular follow-up
YUNUS EMRE’NİN ŞİİRLERİNDE YER ALAN PSİKOLOJİK DANIŞMA İLKELERİNDEN SEÇME ÖRNEKLER
Bu çalışmanın amacı, psikolojik danışma alanının köşe taşlarından birisi olan insancıl anlayışın ilk temellerini atan Yunus Emre’nin, asırlar önceki dizelerinin, bugünün psikolojik danışma bilimi içinde nasıl bir yer edindiğini de gösterecek bir inceleme ve karşılaştırma sunmaktır. Bu amaçla, psikolojik danışma ilkelerinden seçme örnekler (İnsan doğasına bakış, koşulsuz kabul, saygı, saydamlık, empati, gönüllülük, gizlilik, yüzleştirme, şimdi ve buradalık ve iç görü) çeşitli kuramsal yaklaşımlara dayanarak açıklanmış, bu ilkelere temel olduğu varsayılan düşünceleri özetleyen Yunus Emre dizelerinden örnekler verilmiş ve bu örnekler psikolojik danışma ekseninde yorumlanmıştır. Çalışma sonucu elde edilen verilerin, insana yardım mesleklerinde çalışanlara ve toplum ruh sağlığı alanına önemli ölçüde katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Bu hususta gelecek araştırmacılar ve uygulayıcılara öneriler sunulmuştur
Kan kültüründe lalite yönetim sisteminin önemi: Kontaminasyon oranları
Amaç: Kan dolaşımı enfeksiyonlarının tanısı, klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarının en acil ve önemli görevlerinden biridir. Kontaminasyonu en aza indirerek doğru etkenin saptanması morbidite ve mortaliteyi doğrudan etkilemektedir. Bu çalışmamızda, kan kültürlerinde kontaminasyona neden olan preanalitik etkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: * Mikrobiyoloji Laboratuvarına 17.05.2017-08.11.2019 tarihleri arasında gelen örnekler otomatize kan kültürüne ekildi. Üreme sinyali veren örnekler boyama sonrası bakteriyel kültür yapılarak otomatize sistemle identifikasyon ve antibiyograma alındı. Sonuçlar kan dolaşım yolu enfeksiyonuna neden olduğu bilinen etkenler ve kontaminantlar açısından analiz edildi. Bulgular: Toplam 5215 kan kültür örneğinin 821 (%15,7)’nde üreme saptandı. Örneklerin 425 (%8,15)’i kontaminant olarak rapor edildi. Kontaminasyon oranı kadınlarda %8,7; erkeklerde %7,8 idi. Yaş gruplarına göre kıyaslandığında oran 18 yaş üstü grupta en yüksek (%9,3) iken 5-18 yaş grubunda en düşüktü (%3,4). Servis olarak Yoğun Bakımlarda kontaminasyon oranının en fazla (%13,8)olduğu görüldü. Sonuç: Kontaminasyon; kanda organizma olmadığı halde kültürde üreme olması durumudur ve en önemli nedeni, cilt florasında bulunan mikroorganizmaların kan kültürü şişelerine inokülasyonudur. Hastane ortamı, kateteri kolonize eden mikroorganizmalar, kanı alan personelin elleri ve kültür alımında kullanılan ekipmanlar da kontaminasyon kaynağı olabilir. Bizim çalışmamızda kontaminasyon oranlarını yüksekti ve yaş grupları ile servisler arasındaki fark anlamlı bulduk. Kontaminasyon oranlarının düşürülmesi için kan eğitimli bir sağlık personeli tarafından alınmalı, etkin bir cilt antisepsisi uygulanmalı ve intravenöz kataterden örnek alınmamalıdır
TÜRKİYE’DE YAPILAN E-DEVLET AKADEMİK ÇALIŞMALARININ E-DEVLETİN GELİŞİMİNE ETKİSİ
Devlet yönetimi ve gelişen teknoloji ile birlikte vatandaşların isteklerinin en uygun bir şekilde karşılanmasının gerekliliği, devlet yönetimi faaliyetlerinde farkındalık oluşturmuş, dolayısıyla kapsamlı bir e-Devlet araştırması yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Çalışmamız, devlet yönetimi ve kamu hizmetlerinin sunumunda e-Devlet sisteminin akademik çalışmalarda ulusal boyutta nasıl ve ne maksatla incelendiği, nitel metotla tarama araştırması olarak yapılan bibliyografik bir çalışmadır. Çalışmanın amacı; Türkiye’de e-Devlet konusunda yapılan akademik çalışmaların incelenmesi ve e-Devletin gelişimine yönelik önerilerle e-Devlete sisteminin geliştirilmesi ve ihtiyaca uygun bilgilerin üretilmesini sağlamaktır. Bu kapsamda, Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi (ULAKBİM) çatısı altında bulunan DergiPark ve TrDizin elektronik veri tabanlarından 2008-2019 yılları dâhil elde edilen 63 makale ve Ulusal Tez Merkezi veri tabanından elde edilen 116 yüksek lisans tezi, 17 doktora tezi olmak üzere toplam 196 akademik çalışma incelenmiştir. Akademik çalışmalar, e-Devletin kullanıldığı hizmet türleri olan bilgi verme hizmetleri, iletişim hizmetleri ve çevrimiçi işlem hizmetleri, e-Devlet kullanım alanları ve konuları bazında analiz edilmiştir. Yapılan genel analiz neticesinde e-Devletin kullanıldığı hizmet türlerinin genel ağırlıklarına bakıldığında, 100,00% Bilgi Verme Hizmetleri, 72,00% İletişim Hizmetleri ve 69,00 % Çevrimiçi İşlem Hizmetleri şeklinde olduğu, e-Devletin kullanım alanlarının genel ağırlıkları göz önünde bulundurulduğunda, 55,00% Genel Bakış ve 23,00% Merkezi Yönetim alanların ağırlığının diğer alanlara göre fazla olduğu ve son olarak e-Devletin konulara göre genel ağırlıklarına bakıldığında, 28,00% “Stratejiler, Metodoloji veya Anahtar Faktörler” ile 26,00% “İdari” ve/veya “Sosyo- Ekonomik Etki” konularının ağırlıklarının diğer konuların ağırlıklarına göre daha fazla işlendiği görülmektedir. Çalışmamızda e-devlet sisteminin daha iyi seviyelere gelmesi için e-devlet üzerine yapılan araştırmaların, dijital vatandaşlık kavramıyla uyumlu olacak şekilde, katılımcılık konusu üzerine odaklanılması(gerekliliği ile), iletişim ve çevrim içi hizmet türlerinin yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmaların artırılması gerekliliği vurgulanmıştır. Çalışmamızda, e-devlet sisteminden azami faydanın sağlanması ve etkinliğinin arttırılması için e-devlet üzerine yapılacak araştırmalarda, dijital vatandaşlık kavramıyla bütünleşmiş şekilde, katılımcılık konusu üzerine odaklanılması gerekliliği ile iletişim ve çevrim içi hizmet türlerinin yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmaların artırılmasının gerekliliği vurgulanmıştır
The impact of the COVID-19 lockdown on the quality of life in chronic neurological diseases: the results of a COVQoL-CND study
Background: Coronavirus disease 2019 (COVID-19) pandemic and lockdown period may induce an impairment in quality of life (QoL), disruption in treatment (DIT), and posttraumatic stress disorder (PTSD) in chronic neurological diseases (CNDs). To reach this information, a multicenter, cross-sectional study (COVQoL-CND) was planned. Parkinson's disease (PD), headache (HA), multiple sclerosis (MS), epilepsy (EP), polyneuropathy (PNP), and cerebrovascular disease (CVD) were selected as the CND. Methods: The COVQoL-CND study includes demographic data, the World Health Organization Quality of Life short form (WHOQOL-BREF), and Impact of Event Scale-Revised (IES-R) forms. Results: The mean age of a total of 577 patients was 49 +/- 17 (19-87 years), and the ratio of female/male was 352/225. The mean age of patients with PD, HA, MS, EP, PNP, and CVD were 65 +/- 11, 39 +/- 12, 38 +/- 10, 47 +/- 17, 61 +/- 12, and 60 +/- 15 years, respectively. The IES-R scores were found to be higher in the younger group, those with comorbid disease, contacted with CO-VID-19 patients, or diagnosed with COVID-19. In the group with a high IES-R score, the rate of DIT was found to be high. IES-R scores were negatively correlated with QoL. IES-R total scores were found highest in the CVD group and lowest in the PD group. The ratio of DIT was found highest in the PNP group and the lowest in the EP group. Contact with CO-VID-19 patients was high in the EP and HA group. Conclusions: The results of the COVQoL-CND study showed that lockdown causes posttraumatic stress and deterioration in the QoL in CND