Zonguldak Bülent Ecevit University Institutional Repository
Not a member yet
9495 research outputs found
Sort by
The Mediator Role of Social-emotional Learning Skills in the Relationship Between Depression and Mental Well-being
Well-being is a multifaceted concept encompassing a broad spectrum of dimensions, including mental well-being, which has been an appealing area of study for scholars from different parts of the world. The current study aims to explore the relationship among depression, social-emotional learning skills, and mental well-being in a conveniently selected sample of college students. The sample consisted of 237 public school undergraduate students, of whom 151 (63.29%) were women. The results indicated that social-emotional learning skills partially mediated the relationship between depression and mental well-being. The findings show that social-emotional learning skills pose a protective factor against lower levels of mental well-being occurring as the result of depressive symptoms. The overall model explained 32% of variance in mental well-being. Findings were discussed in the light of the relevant literature. Through synthesizing current literature knowledge and results derived, this study aims to provide a foundation for further research and practice that promotes mental well-being.</jats:p
A functional polymorphism rs4938723 in the promoter of miR-34b/c is associated with an increased risk of lung cancer
Background: The expression level of some microRNAs (miRNAs) in lung cancer has been associated with an increased risk of cancer. miRNAs play a substantial role in the pathogenesis of human cancers. Because of that, miRNA polymorphisms can be important for carcinogenesis. MiR-34 is a family of miRNAs known to have reduced levels of expression in lung cancer and other human cancers (pancreas, colon). It functions like tumor suppressor and targets oncogenes like MET, RET, and RAB43. Also miR-125 family is related with many cancer types and targets P53, BCL2, VEGF, and EGFR.</jats:p
HAN DALLİ VE BANU ÇİÇEK’İN ALP TİPİ KADIN BAĞLAMINDA İNCELEMESİ
Destanlar, tarihin bilinmeyen çağlarından günümüze kadar birçok toplumun yaşayış tarzlarını, inançlarını, gelenek ve göreneklerini sözlü gelenek içinde aktaran köklü ve zengin edebi eserlerdir. Meydana geldikleri toplumun, kültürün bilinç ve bilinçdışında yaşattıkları değerleri günümüze yansıtabilen destanlar, sembolik kodlardan oluşan bir hazine değerindedir. Her toplum kendine özgü değerlerini, destanlar aracılığı ile yaşamın birçok alanına aksettirmiştir. Kültürel sürekliliği canlı tutan her unsur, geçmişi ve geleceği birleştirerek toplumların her açıdan daha güçlü ve zengin olmasını sağlayan bir değer barındırmaktadır. Değerlerimizi, gelecek nesillere aktararak canlı ve kalıcı tutma konusunda tüm toplumların ve kültürlerinin çekirdek parçası olan aile kavramı, önemli bir vasıtadır. Toplumun ve yaşamın temelini oluşturan aile yapısının önemli bir ferdi olan kadın, edebi anlatılardaki konulardan biri olarak yer almaktadır. Ele alınan çalışmada, Özbekistan sahası destanlarından Dalli Destanı’nda yer alan kadın kahraman Han Dalli ile Türk edebiyatının büyük şaheserlerinden biri olan Dede Korkut Hikâyelerinden Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek Hikâyesi’nde yer alan Banu Çiçek’in alp kadın tipi bağlamında incelenmesi amaçlanmıştır. Han Dalli ve Banu Çiçek karakterleri, yer aldıkları anlatılarda daha çok alp kadın tipi yönleri ve ön plana çıkan ortak özellikleri ile ilgili olarak değerlendirilmiştir. Anlatılarda yer alan iki kadın kahraman, toplum ve aile hayatı içinde kadını yansıtan fedakârlık, sadakat, saygı ve sevgi yönlerinin yanı sıra kahramanlıkları ve savaşçılık özellikleri ön planda olan alp kadın tipinin en tipik örneklerindendir. Kadınların, karşılaştığı birçok zorlukta kimseye muhtaç olmadan tek başına üstesinden gelebildiğini gösteren Han Dalli ve Banu Çiçek karakterleri, kadınların gücü bağlamında büyük önem teşkil etmektedir.</jats:p
İlkokul Çağında Çoklu Dil Eğitimine Yönelik Veli Görüşlerinin İncelenmesi
Günümüzün küreselleşen dünyasında kültürel çeşitliliği deneyimlemek ve gelecek planları kolay bir şekilde gerçekleştirebilmek için birden fazla yabancı dil öğrenmenin önemi büyüktür. Erken yaşta birden fazla yabancı dilin farkına varmak ve bunları deneyimlemek yabancı dil öğrenme sürecine kolaylık sağlayacağı bilinmektedir. Erken yaşta çoklu yabancı dil farkındalığı geliştirmede ebeveynlerin rolü oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı çoklu dil eğitimi kursuna devam eden öğrencilerin velilerinin kurs ve çoklu dil eğitimi ile ilgili görüşlerini derinlemesine incelemektir. Çoklu dil eğitimi, bir konunun aynı gün içinde İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinde art arda işlenmesini kapsamaktadır. 12 saatten oluşan bu kursun amacı; çocuklara yabancı dillerin kendine ait özeliklerini ve belli kelime gruplarını öğreterek, onların yabancı dillere karşı farkındalık kazanmalarını sağlamaktır. Çalışmaya 9 veli katılmış ve araştırmacılar tarafından hazırlanan yarı yapılandırılmış görüşme formu ile veriler elde edilmiştir. Çalışmada nitel araştırma desenlerinden durum çalışması deseni kullanılmış ve elde edilen verilerin analizinde betimsel analiz yöntemine başvurulmuştur. Veliler, eş zamanlı çoklu dil öğrenme yaşının “7,8 yaş”, “5,6 yaş” ve “Doğumdan itibaren” şeklinde olması gerektiğini, çoklu dil eğitiminin ilkokulda verilmesinin çocuk için “bilişsel gelişim”, “psikolojik gelişim” ve “sosyo-kültürel gelişim” açısından faydalı olduğunu, çoklu dil eğitiminin ilkokul çağında verilmesinde zararı olmadığını, ilkokul çağında verilen çoklu dil eğitiminin çocuğun en çok bilişsel gelişim, psikolojik gelişim ve sosyal gelişimlerine katkı sağlayacağını ve çoklu dil eğitiminin çocuğun geleceği açısından ayırt edici nitelik olduğunu belirtmişlerdir. Veliler aynı zamanda erken yaşta çocuklarının çoklu dile maruz kalmasının önemli olduğunu düşünmekte ve çoklu dil eğitimi verilen okula çocuklarını göndermek istemektedirler.</jats:p
Compact Analysis of the Necessity of Padé Approximation for Delayed Continuous-time Models in LQR, H-Infinity and Root Locus Control Strategies
This paper presents a comprehensive analysis of the need for the Padé approximation for continuous-time models with delays, focusing on its critical role in addressing the control challenges posed by time delays. Time delays, often referred to as dead times, transport delays or time lags, are inherent in a wide range of industrial and engineering processes. These delays introduce phase shifts that degrade control performance by reducing control bandwidth and threatening the stability of closed-loop systems. Accurate modelling and compensation of these delays is essential to maintain system stability and ensure effective control. This paper highlights the difficulties that arise when using advanced control techniques such as root locus (RL), linear quadratic regulator (LQR) and H-infinity (H_∞) control in systems with delays. Representing delays in exponential form leads to an infinite number of state problems, complicating the design and analysis of controllers in such systems. To address these challenges, the Padé approximation is proposed as an effective method for approximating time delays with rational polynomials of appropriate order. This approach allows for more accurate simulation, system analysis and controller design, thereby mitigating the problems caused by delays. The paper also provides a detailed comparative analysis between the Padé approximation and Taylor polynomials, demonstrating the superiority of the former in achieving accurate delay modelling and control performance. The results show that the use of Padé approximation not only improves the accuracy of system models, but also improves the robustness and stability of control strategies such as RL, LQR, and H_∞. These results highlight the importance of the Padé approximation as a valuable tool in the design of delay-affected control systems, offering significant advantages for both theoretical and practical applications.</jats:p
Kur’ân’da Gök Merkezli/Meteorolojik Karakterli Doğal Afetlerle İlgili Bazı Kavramların Bağlamsal Açıdan Değerlendirilmesi
Kur’ân’da doğrudan doğal afetler ve bunlarla mücadele yöntemleriyle ilgili bilgi verilmemekle birlikte bu tür afetlerle ilişkili bazı ifadeler zikredilmekte ve zımnen okuyucuya belirli ikazlar yapılmaktadır. Bu bağlamda Kur’ân’da şiddetli rüzgâr, fırtına, kasırga, tayfun, siklon, meteor yağmuru, aşırı yağışlar, yıldırım, şimşek, gök gürültüsü ve gök depremi gibi jeolojik, klimatik ve biyolojik afetlerle ilgili birtakım terimlere yer verilmektedir. Bu minvalde Kur’ân’da geçen i‘sâr, kâsıf, hâsıb, matar, sayyib, vedk, berk, sâika, sâhha, ra´d ve mevr kavramları, gök merkezli bazı afetlere işaret etmektedir. Çalışmada nitel araştırma yönteminin tarama metodu kullanılmakta olup Kur’ân bütünlüğünde söz konusu bu afetlerle ilgili olan kavramlar tespit edilmekte ve tefsir eserleri başta olmak üzere kadim kaynaklardan başlanarak söz konusu bu kavramların bağlamları ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Yeryüzü merkezli doğal afetlerle ilgili yaptığımız çalışmada olduğu gibi bu çalışmada da yukarıda bahsi geçen kavramların Kur’an’da hangi bağlamda zikredildiği hususu incelenmiş olup dünyadaki tüm yaşamsal sorumlulukların kendi iradesine tevdi edildiği insanın doğal afetlerle ilgili tutum, davranış ve sorumluluklarına dair Kur’ân’ın bakış açısına bir nebze ışık tutulmaya çalışılmaktadır. Nitekim bazı gök merkezli doğal afetlerin dünya dışında gerçekleşeceği Kur’ân’da haber verilmektedir. Bu çerçevede sadece dünyanın değil dünya dışındaki varlıkların da insanın sorumluluk alanına girdiği, sadece dünyanın değil tümüyle âlemin insana emanet edildiği, âlemi tanıması ve potansiyel güç ve tehlikelerini öğrenmesi gerektiği, bu potansiyel tehlikelere karşı önlem alma sorumluluğunun insanların tamamına tevdi edildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca çalışmanın afet araştırmacılarına bir nebze ışık tutacağı kanaatindeyiz. Çalışmada, gök merkezli doğal afetlere işaret eden kavramların bağlamlarıyla ilgili araştırma yapılmış olup ihtiyaç duyulmadıkça söz konusu bu bağlamların bulunduğu ayet veya pasajların iç ve dış bağlamlarıyla ilgili inceleme yapılmamıştır.</jats:p
Güç sistemlerinde FACTS cihazları ve dağıtık üretim kaynakları kullanılarak gerilim kararlılığının ve yükleme kapasitesinin iyileştirilmesi
Gerilim kararlılığı, güç sistemlerinde incelenmesi gereken önemli bir konudur. Sürekli artan elektrik enerjisi talebi, artan talebi karşılamak için yeni elektrik üretim santrallerinin kurulumu ve güç sistem arızaları gerilim kararlılığını olumsuz yönde etkilemektedir. Günümüzde gerilim kararlılığını iyileştirmek için güç sistemlerinde Esnek Alternatif Akım İletim Sistemleri (FACTS cihazları) kullanılmakta olup, ayrıca enerji talebini karşılamak ve gerilim kararlılığını iyileştirmek için güç sistemlerine Dağıtık Üretim Kaynakları (DGs) entegre edilmektedir. Bu çalışmada, IEEE 30 baralı güç sistemi ile Kuzeybatı Anadolu (KBA) güç sistemi, gerilim kararlılığı bakımından temel (nominal), aşırı yüklenme ve hat kopması durumlarında incelenmiştir. İncelenen güç sistemlerine FACTS cihazlarından Statik Var Kompanzatör (SVC) ve Tristör Kontrollü Seri Kapasitör (TCSC), DGs’lerden ise Yakıt Hücresi (YH), Güneş Enerji Santrali (GES) ve Rüzgâr Enerji Santrali (RES) ayrı ayrı ve birlikte bağlanmıştır. Güç sistemlerinin bara gerilim değerlerinde ve yüklenme parametresinde meydana gelen değişimler analiz edilmiştir.</jats:p
Early childhood stress and behavioural problems in children following the 2023 Kahramanmaraş earthquake in Turkey
The effect of curcumin on PI3K/Akt and AMPK pathways in insulin resistance induced by fructose
Abstract Objectives Excessive fructose consumption is recognized to elevate insulin resistance in animals and humans. In our study, we aimed to assess the possible consequences of curcumin (curc) treatment applied to rat models of fructose-induced insulin resistance on adenosine monophosphate-activated protein kinase (AMPK) and phosphatidylinositol-3 kinase (PI3K)/protein kinase B (Akt) pathways in skeletal muscle and adipose tissue. Methods We established four distinct rat groups: corn oil (negative control group), 20 % fructose (positive control group), 20 % fructose and 100 mg/kg curc (100 mg/kg curc group), and 20 % fructose and 200 mg/kg curc (200 mg/kg curc group). The ELISA method was used to determine serum insulin levels, an auto-analyzer was used to measure serum glucose levels, and homeostatic model assessment of insulin resistance (HOMA-IR) values were calculated. In the rat’s skeletal muscle and adipose tissues, the ELISA method was used to determine the following parameters: insulin receptor substrate-1 (IRS-1), phosphorylated insulin receptor substrate-1 (p-IRS-1), PI3K, phosphatidylinositol 3,4,5-trisphosphate (PIP3), phosphoinositide-dependent kinases (PDK-1), phosphorylated Akt (p-Akt), AMPK and glucose transporter type 4 (GLUT4) levels. Results The positive control group exhibited a significant increase in serum glucose, insulin, and HOMA-IR levels, confirming the establishment of the insulin resistance model. In the curcumin dose groups, these values significantly decreased. Additionally, compared to the positive control groups, curcumin dose groups demonstrated a significant increase in the parameters of the Akt/PI3K pathway, AMPK activation, and GLUT4 levels in skeletal muscle and adipose tissues. Conclusions We observed that curcumin demonstrates potential ameliorative effects on the insulin signaling pathway through PI3K/Akt and AMPK pathways. </jats:sec