Istanbul Sabahattin Zaim University

DSpace@IZU
Not a member yet
    7495 research outputs found

    The Relationship Between Teachers' Perceptions of Organizational Transparency, Organizational Loyalty and Subjective Well-Being

    Get PDF
    Çalışmanın amacı öğretmenlerinin örgütsel şeffaflık algıları, örgütsel sadakat ile öznel iyi oluş algıları arasında olan ilişkinin incelenmesidir. Bu çalışmada söz konusu değişkenler aralarındaki ilişkiyi bulmak için nicel araştırmaya dayalı korelasyon yönteminden faydalanılmıştır. İstanbul Sultanbeyli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünde, resmi ilkokullarda göre yapan toplam 1147 öğretmen bu araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Belirlenen ilçede tüm okullarla anket çalışması yapılış ve araştırmaya katılmayı kabul eden 541 öğretmenin 500'ünün anket sorularına verdikleri cevaplarla araştırma sınırlandırılmıştır. Verilerin toplanmasında Çelik ve Tosun (2022) tarafından geliştirilen "Okul Şeffaflık Ölçeği'' ile Akman (2017) tarafından geliştirilen "Okul Sadakat Ölçeği'' ve Renshaw, Long ve Cook (2015) 'un geliştirdiği, uyarlama çalışmaları ise Ergün ve Nartgün (2017) 'e ait olan "Öğretmen Öznel İyi Oluş Ölçeği'' kullanılmıştır. Çalışmada ölçek verilerine yönelik yüzde dağılımı ile frekans alınmıştır. İlkokulda görev yapan öğretmenlerin örgütsel şeffaflık algıları, örgütsel sadakat ve öznel iyi oluş algılarına yönelik yürütülen analizde öncelikle standart sapma ve aritmetik ortalama değerleri incelenmiştir. Değişkenler arasında farklılık olup olmadığını incelemek amacıyla, ikili karşılaştırmalarda dağılım normal görüldüğü için t-testi ile analiz devam ettirilmiş, ayrıca ikiden fazla değişken gruplarının analizi söz konusu olduğunda tek yönlü varyans analizi (ANOVA) yöntemine başvurulmuştur. Anlamlı farklılık söz konusu olan analiz sürecinde Scheffe ve çoklu karşılaştırma (Tamhane's T2) testi uygulanmış olup daha sonra öğretmenlerinin örgütsel şeffaflık algılarının, örgütsel sadakat ve öznel iyi oluş algılarına etkisi araştırılarak doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre öğretmenlerin örgütsel şeffaflık algıları v "yüksek" düzeyde, örgütsel sadakat algıları ve öğretmenlerin öznel iyi oluş algılarının "yüksek" olduğu tespit edilmiştir. Öğretmenlerin yaşlarına göre örgütsel şeffaflık ve örgütsel sadakat algılarında; mesleki kıdemlerine göre örgütsel sadakat algılarında; medeni durumlarına göre örgütsel sadakat ve öznel iyi oluş algılarında anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Öğretmenlerin cinsiyetleri, eğitim durumları ve branşları açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. Yapılan korelasyon analizine göre öğretmenlerin örgütsel şeffaflık algıları ile örgütsel sadakat algıları arasında orta düzeyde ve pozitif yönde, öznel iyi oluş algıları ile düşük düzeyde ve pozitif yönde; ayrıca öğretmenlerin örgütsel sadakat algıları ile öznel iyi oluş algıları arasında orta düzeyde ve pozitif yönde ilişki olduğu görülmüştür. Yapılan regresyon analizlerine göre öğretmenlerin örgütsel şeffaflık algıları, örgütsel sadakat algılarını pozitif yönde anlamlı olarak orta düzeyde; öğretmenlerin örgütsel şeffaflık algıları, öznel iyi oluş algılarını pozitif yönde anlamlı olarak düşük düzeyde etkilediği tespit edilmiştir.This study explores how primary school teachers' perceptions of organizational transparency relate to their organizational loyalty and subjective well-being. The correlation method, a quantitative research model, was employed in this research to examine the relationship between the variables. The study population includes 1,147 primary school teachers working in schools under the Istanbul Sultanbeyli District Directorate of National Education. A survey was conducted with all schools in the district, and the research was limited to the answers given to the survey questions by 500 out of the 541 teachers who consented to participate in the study. The data were collected using the 'School Transparency Scale' developed by Celik and Tosun (2022), the 'School Loyalty Scale' created by Akman (2017), and the 'Teacher Subjective Well-Being Scale' developed by Renshaw, Long, and Cook (2015) and adapted by Ergün and Nartgün (2017). The analysis calculated frequency and percentage distributions for the scale data. The arithmetic means, and standard deviation was utilized for primary school teachers' perceptions of organizational transparency, loyalty, and subjective well-being. A t-test was conducted for pairwise comparisons to examine the differences between variables, as the distribution was expected, and a one-way analysis of variance (ANOVA) was used to compare more than two variable groups. Scheffe and Tamhane's T2 (Multiple Comparison) tests were applied when significant differences were found. Subsequently, linear regression analysis was performed to explore the impact of primary school teachers' perceptions of organizational transparency on their perceptions of organizational vii loyalty and subjective well-being. According to the research findings, teachers' perceptions of organizational transparency are at a 'high' level, and their perceptions of organizational loyalty and subjective well-being are also found to be 'high.' Significant differences were observed in teachers' perceptions of organizational transparency and organizational loyalty based on their age, their perceptions of organizational loyalty based on their professional seniority, and their perceptions of organizational loyalty and subjective well-being based on their marital status. No significant differences were found regarding teachers' gender, educational background, or subject areas. According to the correlation analysis, a moderate and positive relationship exists between teachers' perceptions of organizational transparency and organizational loyalty, a low and positive relationship with subjective well-being, and a moderate and positive relationship between organizational loyalty and subjective well-being. According to the regression analyses, teachers' perceptions of organizational transparency significantly and positively affect their perceptions of organizational loyalty at a moderate level and their perceptions of subjective well-being at a low level

    The Effects of Aerobic Exercises with Music on Pain, Quality of Life, and Well-Being in Patients with Fibromyalgia Syndrome

    Get PDF
    Bu çalışma, müzik eşliğinde uygulanan aerobik egzersiz programının fibromiyalji sendromlu kadın bireylerde ağrı, yaşam kalitesi ve psikolojik iyi oluş üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 90 kadın hasta, randomizasyon yöntemiyle deney (müzikli aerobik egzersiz) ve kontrol (müziksiz aerobik egzersiz) gruplarına ayrılmıştır. Her grup 45 katılımcıdan oluşmuştur. Egzersiz uygulamaları, ilk iki hafta boyunca araştırmacı gözetiminde video eşliğinde yürütülmüş; ardından katılımcılar oluşturulan WhatsApp grupları aracılığıyla bir ay süresince takip edilerek egzersizlere ev ortamında devam etmiştir. Her iki gruba toplamda 19 seanslık aerobik egzersiz programı uygulanmış; bunların 6 seansı yüz yüze, 13 seansı ise evde gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların değerlendirilmesi üç farklı zaman noktasında yapılmıştır: müdahale öncesi, altı seanslık uygulama sonrası ve on dokuz seansın tamamlanmasının ardından. Değerlendirme araçları olarak; fibromiyalji semptomları ve ağrı düzeyleri için Fibromiyalji Etki Anketi (FIQ), yaşam kalitesi için Durumluluk-Süreklilik Kaygı Envanteri (STAI-I ve STAI-II), psikolojik iyi oluş düzeyleri için ise Psikolojik İyi Oluş Ölçeği kullanılmıştır. Sosyodemografik veriler Kişisel Bilgi Formu ile elde edilmiştir. İstatistiksel analizler sonucunda, ilk iki değerlendirme zamanında deney ve kontrol grupları arasında Fibromiyalji Etki Anketi puanlarında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Ancak üçüncü ölçümde, deney grubunun FIQ puan ortalamasının kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğu belirlenmiştir (p0,05), deney grubunda üçüncü ölçümde kayda değer bir azalma tespit edilmiştir (p0,05), deney grubunda ölçüm zamanları boyunca psikolojik iyi oluş puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir (p 0.05). However, at the third measurement point, the mean FIQ score of the experimental group was significantly lower than that of the control group (p 0.05); nevertheless, the experimental group demonstrated a statistically significant reduction in anxiety across the three assessments (p 0.05), the experimental group exhibited a statistically significant increase in psychological well-being over time (p < 0.05). In conclusion, the findings suggest that while no significant changes were observed in the early stages of the intervention, the completion of the one-and-a-half-month exercise program led to significant improvements in pain, quality of life, and psychological well-being in the experimental group compared to the control group. Therefore, the combination of music and aerobic exercise appears to be an effective non-pharmacological method in the treatment of fibromyalgia and may contribute to the improvement of symptoms when applied regularly

    The Impact of Childhood Trauma, Emotion Regulation, and Social Adaptation Skills on Compassion Fatigue: A Comparison of Clinical Psychologists and a Community Sample

    Get PDF
    Çalışmanın amacı çocukluk çağı travması, duygu düzenleme ve sosyal uyum becerilerinin merhamet yorgunluğu üzerindeki etkisinin klinik psikologlar ve toplum örneklemi üzerinden incelenmesidir. Araştırma 18-60 yaş aralığında 134 klinik psikolog ve 100 diğer meslek gruplarında yer alan 234 kişi ile yürütülmüştür. Araştırmada katılımcıların çocukluk çağı travmaları, duygu düzenleme becerileri ve sosyal uyum becerilerinin merhamet yorgunluğu üzerindeki ilişki incelenmiştir. Değerlendirme için demografik bilgi formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇT), Duygu Düzenleme Becerileri Ölçeği (DDBÖ), Sosyal Uyum Becerisi Ölçeği (SUKDÖ) ve Merhamet yorgunluğu-Kısa Ölçek (MY-KÖ) formu uygulanmıştır. Ölçekler için normallik varsayımı analizi ve güvenilirlik analizi yapılmıştır. Katılımcılara dair demografik değişkenlerin meslek gruplarına göre karşılaştırılması için Ki Kare Bağımsızlık analizi gerçekleştirilmiştir. Değişkenler arasındaki farklılaşmayı saptamak amacıyla iki değişkenli karşılaştırmalarda normal bir dağılım olması sebebiyle T- testi, iki ve üzeri değişkeni olan grupların karşılaştırılması amacıyla da tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve çoklu doğrusal regresyon analizi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki aracı rol etkisine bakmak amacıyla SPSS Process makrosunda Model 4 analizi uygulanmıştır. Her iki örneklem grubu için uygulanan Korelasyon analizleri sonucunda duygu düzenleme becerileri, sosyal uyum becerileri ile merhamet yorgunluğu arasında farklı oranlarda ve anlamlılık seviyelerinde ilişki olduğu bulunurken, çocukluk çağı travmaları ile ilişki olmadığı bulunmuştur. Çocukluk çağı travmaları, sosyal uyum becerileri ve duygu düzenleme becerilerinin merhamet yorgunluğunu yordama düzeylerine yönelik her iki örneklem grubu için uygulanan regresyon analizleri sonuçlarına göre merhamet yorgunluğunun her iki örneklem grubunda duygu düzenleme becerisi ve sosyal uyum becerisi tarafından yordandığı bulunurken, yalnızca diğer meslek grubu katılımcıları için çocukluk çağı travmaları tarafından yordandığı bulunmuştur.Her iki grupta çocukluk çağı travmalarının aracılık rolü incelendiğinde duygu düzenleme becerileri ve merhamet yorgunluğu arasındaki ilişkide çocukluk çağı travmalarının doğrudan aracılık rolü olduğu bulunurken, sosyal uyum becerisi ve merhamet yorgunluğu arasındaki ilişkide yalnızca klinik psikologlarda çocukluk çağı travmalarının dolaylı etkiye aracılık ettiği bulunmuştur.The aim of the study is to examine the effects of childhood trauma, emotion regulation, and social adaptation skills on compassion fatigue in clinical psychologists and a community sample. The research was conducted with 134 clinical psychologists and 234 individuals from other occupational groups, totaling 234 participants aged between 18 and 60 years. The relationship between participants' childhood traumas, emotion regulation skills, social adjustment skills, and compassion fatigue was investigated. To evaluate these factors, a demographic information form, the Childhood Trauma Questionnaire (CTQ), the Emotion Regulation Skills Scale, the Social Adaptation Skills Scale, and the Compassion Fatigue-Short Scale were administered. Normality assumption analysis and reliability analysis were conducted for the scales. A Chi-Square Independence analysis was performed to compare the demographic variables of participants across occupational groups. For identifying differences between variables, independent-samples T-tests were used for bivariate comparisons assuming normal distribution, and one-way ANOVA and multiple linear regression analyses were conducted for comparisons involving two or more variables. Model 4 analysis in the SPSS Process macro was applied to examine the mediating role of variables. Correlation analyses performed for both sample groups revealed relationships of varying degrees and significance between emotion regulation skills, social adaptation skills, and compassion fatigue, but no significant relationship with childhood trauma was found. Regression analyses conducted to assess the predictive power of childhood trauma, social adaptation skills, and emotion regulation skills on compassion fatigue indicated that emotion regulation skills and social adaptation skills predicted compassion fatigue in both sample groups. However, childhood trauma was found to be a predictor only for participants in the other occupational group. When examining the mediating role of childhood trauma in both groups, it was found that childhood trauma directly mediated the relationship between emotion regulation skills and compassion fatigue. In contrast, for social adaptation skills and compassion fatigue, childhood trauma played an indirect mediating role only among clinical psychologists

    Energy Efficiency in Urban 5G Wireless Communication Systems

    Get PDF
    Bu çalışmanın konusunu kentsel 5G ağlarının enerji verimliliğini optimize etmek ve ışın oluşturma teknolojisi (beamforming) ile gelişmiş anten yapılandırmalarının rolünü araştırmak oluşturmaktadır. Milyarlarca cihazın birbirleri ile iletişim kurma ihtiyacı, hızlı, düşük gecikmeli büyük verilerin güvenli transferi ile birlikte büyük bir 5G IOT (Nesnelerin İnterneti) ekosisteminin ortaya çıkması beklenmektedir. Bu çalışma ile birlikte 5G'de bağımlı / bağımsız çalışma şekillerinin üzerinde durulması gerektiği, mevcut iletişim sistemleri ile beraber çalışma ihtiyacının da göz ardı edilmemesi gerektiği, iletişimde uygulanan "Beamforming" gibi yöntemlerle daha az enerji harcanması ve kaliteli bir iletişimin mümkün olduğu görülmektedir. Mevcut durumda literatür taraması, içerik analizi, niteliksel araştırma ve önerilerle güncel durum analiz edilmiş ve 5G'nin özellikleri ve avantajları üzerinde durularak hayatımıza ne gibi kolaylıklar katabileceği araştırılmıştır. Ayrıca simülasyon çalışmaları ile elde edilen somut veriler değerlendirilerek gerçekçi sonuçlar ortaya konulmuş, yapılan analiz çalışmaları ve yorumlar ile literatüre önemli katkılar yapılacağı ve bu alanda yapılacak çalışmalara önemli katkılar sunacağı, öncü olacağı düşünülmektedir. 5G'nin sağlık, ulaşım, eğlence, savunma sanayisi, üretim gibi alanlarda kullanılması bu alanlarda birçok fayda sağlayacaktır. Zenginleştirilmiş mobil geniş bant teknolojisi ile 5G bize daha hızlı bağlantı, daha çok kapasite sağlar. Ultra güvenilir düşük gecikmeli iletişim ile günümüzde 50 ms'lik gecikmeler normal kabul edilirken bu gecikme süreleri oldukça kısalacak, 1 ms'ye kadar inecektir. 5G tüm dünya çapında çok sayıda sektörde kullanım alanına sahiptir ve sektörler de gelişim açısından 5G'ye oldukça ihtiyaç duymaktadır. Bu çalışma, kentsel 5G ağlarında enerji verimliliğini optimize etmeye yönelik stratejileri araştırıyor ve ışın oluşturma teknolojisinin ve gelişmiş anten yapılandırmalarının kullanımını vurguluyor. Verici güç seviyeleri, taşıyıcı frekansları, anten yükseklikleri ve yapı malzemeleri gibi sistem parametrelerinin enerji tüketimi ve sinyal yayılımı üzerindeki etkisi, kapsamlı sayısal sonuçlar ve senaryo tabanlı simülasyonlar aracılığıyla araştırılıyor. Bulgular, farklı frekanslar, anten yükseklikleri ve malzemeler arasında önemli sinyal zayıflaması ve yol kaybı değişimlerini ortaya koymaktadır. Dahası, yönlendirilmiş iletimler yoluyla sinyal yayılımını geliştirmede ve enerji tüketimini azaltmada ışın oluşturmanın kritik rolünü göstermektedir. Işın oluşturma tekniklerinin benimsenmesi yalnızca paraziti en aza indirmekle kalmaz, aynı zamanda daha yüksek veri hızları sağlayarak ağ verimliliğini artırır. Araştırma, uygun anten parametrelerini seçme ve ışın oluşturma teknolojilerini entegre etme dahil olmak üzere optimum dağıtım stratejilerini belirler. Bu stratejiler, kentsel ortamlarda çalışan 5G ağları içinde enerji verimliliğinde önemli iyileştirmelere yol açarak ağ tasarımı ve dağıtım çabaları için pratik çözümler sunar. Bu araştırma, 5G teknolojisinin kentsel altyapılara sorunsuz bir şekilde entegre edilmesinin önünü açmaktadır. Bu araştırma, kentsel ortamlarda 5G kablosuz iletişim sistemlerinin optimize edilmesine ilişkin mevcut bilgiye önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır. Enerji verimliliğine öncelik vererek ve ışın oluşturma gibi gelişmiş teknolojilerden yararlanarak, alandaki paydaşlar 5G'nin dönüştürücü potansiyelinden faydalanmaya teşvik edilmektedir. Bu araştırma, günümüz dünyasında önemli bir husus olan çevresel etkiyi en aza indirirken kentsel nüfusların gelişen iletişim ihtiyaçlarını karşılamaya yardımcı olmaktadır.The subject of this study is to optimize the energy efficiency of urban 5G networks and to investigate the role of advanced antenna configurations with beamforming technology. The need for billions of devices to communicate with each other, along with the secure transfer of fast, low-latency big data, is expected to create a large 5G IOT (Internet of Things) ecosystem. With this study, it is seen that dependent / independent working methods in 5G should be emphasized, the need to work together with existing communication systems should not be ignored, less energy consumption and high quality communication are possible with methods such as "Beamforming" applied in communication. The current situation has been analyzed with literature review, content analysis, qualitative research and recommendations, and it has been researched what conveniences 5G can add to our lives by emphasizing its features and advantages. In addition, realistic results have been revealed by evaluating the concrete data obtained through simulation studies, and it is thought that significant contributions will be made to the literature with the analysis studies and comments made, and it will provide important contributions to the studies to be made in this field and will be a pioneer. The use of 5G in areas such as health, transportation, entertainment, defense industry and production will provide many benefits in these areas. With enriched mobile broadband technology, 5G provides us with faster connection and more capacity. With ultra-reliable low-latency communication, while delays of 50ms are considered normal today, these delay times will be considerably shorter, down to 1ms. The deployment of 5G technology in urban environments is recognised as a significant opportunity to revolutionise wireless communication across various sectors. This study investigates strategies for optimizing energy efficiency within urban 5G networks, emphasising the utilisation of beamforming technology and advanced antenna configurations. The impact of system parameters such as transmitter power levels, carrier frequencies, antenna heights, and construction materials on energy consumption and signal propagation is explored through comprehensive numerical results and scenario-based simulations. The findings reveal substantial signal attenuation and path loss variations across different frequencies, antenna heights, and materials. Moreover, they demonstrate the critical role of beamforming in enhancing signal propagation and reducing energy consumption through directed transmissions. The adoption of beamforming techniques not only minimises interference but also enables higher data rates, thereby improving network efficiency. The research identifies optimal deployment strategies, including selecting appropriate antenna parameters and integrating beamforming technologies. These strategies lead to significant improvements in energy efficiency within 5G networks operating in urban environments, offering practical solutions for network design and deployment efforts. This research paves the way for the seamless integration of 5G technology into urban infrastructures. This research significantly contributes to the growing knowledge of optimising 5G wireless communication systems in urban settings. By prioritising energy efficiency and leveraging advanced technologies such as beamforming, stakeholders in the field are empowered to harness the transformative potential of 5G. This research helps meet the evolving communication needs of urban populations while minimising environmental impact, a crucial consideration in today's world

    Beklenti Teorisi Bağlamında İslami Bankacılık Müşterilerinin Tüketici Etiği Algısının Geleneksel Bankacılık Müşterileri ile Karşılaştırılması

    Get PDF
    The Ph.D. dissertation entitled "Comparison of Consumer Ethics Perception of Islamic Banking Customers with Conventional Banking Customers in the Context of Prospect Theory" investigates the ethical perceptions of consumers in Islamic and conventional banking systems. Using Prospect Theory and the Muncy-Vitell Consumer Ethics Model as theoretical frameworks, this study explores the differences in ethical perceptions and behaviors between these two groups of banking customers. Data were collected through surveys, and the findings indicate that Islamic banking customers demonstrate a higher sensitivity to ethical values and a distinct risk perception that impacts their ethical behaviors. Key Islamic banking principles, such as riba (interest prohibition), gharar (uncertainty), and halal (permissible) transactions, were examined for their influence on consumer ethics. The research reveals significant differences in ethical perceptions, which are crucial for the marketing and management of banking services. This study contributes to a deeper understanding of how ethical considerations shape consumer behavior in different banking contexts and provides insights into the role of Islamic banking principles in fostering ethical financial practices.Bu doktora tezi, İslami bankacılık müşterilerinin ve geleneksel bankacılık müşterilerinin tüketici etik algılarını Prospect Teorisi bağlamında karşılaştırmaktadır. Çalışmanın amacı, İslami bankacılık müşterilerinin ve geleneksel bankacılık müşterilerinin etik algılarındaki farklılıkları ortaya koymak ve bu farklılıkların tüketici davranışlarına olan etkilerini incelemektir. Tezin teorik çerçevesi, Prospect Teorisi ve Muncy-Vitell Tüketici Etik Modeli üzerine kurulmuştur. Araştırmada, İslami ve geleneksel bankacılık müşterilerinin etik algıları anket yöntemiyle toplanan verilerle analiz edilmiştir. Bulgular, İslami bankacılık müşterilerinin etik değerler konusunda daha duyarlı olduklarını ve risk algılarının etik davranışları üzerindeki etkisinin belirgin olduğunu göstermektedir. Ayrıca, çalışmada İslami bankacılık ilkelerinin (riba, gharar, helal) ve sosyal adalet vurgusunun tüketici davranışlarına olan katkıları ele alınmıştır. Sonuç olarak, İslami bankacılık müşterilerinin etik algıları ile geleneksel bankacılık müşterilerinin etik algıları arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar, bankacılık hizmetlerinin pazarlanmasında ve yönetiminde dikkate alınması gereken önemli unsurlardır

    Creating A Conceptual Framework For Future Scenarios İn The Context Of Climate Crisis: An Approach Supported By Interdisciplinary

    Get PDF
    Çalışmanın temel yöntemi, film, kitap, makale ve sergilerden oluşan disiplinler arası araçlarla öğrencilerin teorik bilgi birikimlerini derinleştirmek ve bu bilgileri uygulamaya dönüştürmek üzerine kurulmuştur. Çalışma için seçilen ana kavram olan iklim krizinin çok boyutlu yapısı, yalnızca çevresel bir mesele değil, aynı zamanda mekânsal planlama ve tasarım alanlarında yaratıcı çözüm yaklaşımları gerektiren bir sorun olarak ele alınmıştır. Bu doğrultuda, ütopya ve distopya kavramları, öğrencilerin çevresel değişimlerin mekânsal ve toplumsal etkilerini analiz etmesine olanak tanıyan kritik bir çerçeve sunmuştur. Çalışma üç ana aşamada yürütülmüştür. İlk aşamada, öğrenciler iklim krizi, ütopya, distopya ve gelecek kavramları bağlamında literatür araştırmaları yapmış, film analizleri gerçekleştirmiş ve sergi incelemeleri ile mekânsal temsiller üzerine düşünceler geliştirmiştir. Bu süreçte öğrenciler, disiplinler arası bir perspektifle seçilen materyaller üzerinden kavram haritaları oluşturmuş ve kavramsal setler geliştirmiştir. Kullanılan araçlar arasında ütopya ve distopya temalı filmler, ütopyacı literatürden klasik metinler ve güncel akademik makaleler yer almıştır. Ayrıca, sergiler aracılığıyla mekânsal ve çevresel temsiller üzerine yaratıcı bir bağlam sağlanmıştır. İkinci aşamada, öğrencilerin film, sergi ve literatür incelemelerinden elde ettikleri bilgileri kavram haritalarına dönüştürmesi sağlanmıştır. Haritalar, sürdürülebilirlik, çevresel adalet, teknolojik yenilikler ve kültürel değişim gibi temaları sistematik bir şekilde ele alarak senaryo yazımı için temel bir yapı oluşturmuştur. Bu aşama, öğrencilerin disiplinler arası bir düşünce altyapısı kazanarak yaratıcı çözümler geliştirmelerine olanak tanımayı hedeflemiştir. Son aşamada ise öğrenciler, oluşturdukları kavram haritalarından yola çıkarak nihai kavramsal setlerini sunmuş ve bu setler üzerinden geleceğe yönelik öngörülerini ve temel yaklaşımlarını ifade etmişlerdir. Nihai ürünler, öğrencilerin analitik düşünce becerileri ile yaratıcı tasarım süreçlerini birleştirdiği ve iklim krizinin yarattığı toplumsal ve mekânsal dönüşümlere yönelik özgün vizyonlar oluşturacağı senaryo yazımı ve gelecek kurgusu oluşturma adımları için bir ana taslak oluşturmaktadır. Çalışma ile, disiplinler arası araçların yaratıcı düşünme ve analitik becerilerin gelişimindeki etkinliği sorgulanmıştır. Film, kitap, makale ve sergilerden oluşan bu çok yönlü yaklaşım, öğrencilerin iklim krizi gibi belirli bir kavram ya da kavram seti bağlamında derinlemesine bir kavrayış geliştirmesini sağlamak ve geleceğe yönelik senaryolar üretmeleri için kapsamlı bir temel oluşturmayı hedeflemektedir.This study aims to construct the steps to be followed in creating a conceptual framework that will enable students to develop alternative future scenarios with an interdisciplinary approach by focusing on the concepts of utopia, dystopia, and future in the context of the climate crisis. This process carried out within the scope of the undergraduate education in Interior Architecture, aims to develop students' analytical skills regarding complex social, ecological, and spatial problems and to enable them to use these skills by expressing their creative thoughts in conceptual context and concept development processes. The basic method of the study is based on deepening the theoretical knowledge of students and transforming this knowledge into practice with interdisciplinary tools consisting of films, books, articles, and exhibitions. The multidimensional structure of the climate crisis, which is the main concept selected for the study, is considered not only as an environmental issue but also as a problem that requires creative solution approaches in the fields of spatial planning and design. In this context, the concepts of utopia and dystopia provided a critical framework that allowed students to analyze the spatial and social effects of environmental changes. The study was carried out in three main stages. In the first stage, students conducted literature research on the concepts of climate crisis, utopia, dystopia, and the future, conducted film analyses, and developed ideas on spatial representations through exhibition reviews. In this process, students created concept maps and developed conceptual sets based on materials selected from an interdisciplinary perspective. The tools used included utopia and dystopia-themed films, classic texts from utopian literature, and current academic articles. In addition, a creative context was provided for spatial and environmental representations through exhibitions. In the second stage, students were enabled to transform the information they obtained from films, exhibitions, and literature reviews into concept maps. The maps systematically addressed themes such as sustainability, environmental justice, technological innovations, and cultural change, creating a basic structure for scenario writing. This stage aimed to enable students to develop creative solutions by gaining an interdisciplinary thought infrastructure. In the last stage, students presented their final conceptual sets based on the concept maps they created and expressed their predictions and basic approaches for the future through these sets. The final products constitute a main draft for the scenario writing and future fiction creation steps, where students combine analytical thinking skills with creative design processes and create original visions for the social and spatial transformations caused by the climate crisis. The study questioned the effectiveness of interdisciplinary tools in the development of creative thinking and analytical skills. This multifaceted approach, consisting of films, books, articles, and exhibitions, aims to provide students with an in-depth understanding of a specific concept or set of concepts such as the climate crisis, and to create a comprehensive basis for them to produce scenarios for the future

    Functional Properties of Kombucha as a Fermented Beverage and an Evaluation in Terms of Islamic Jurisprudence

    Get PDF
    Günümüzde helallik ve haramlık bakımından hükmü tartışılan içeceklerden biri de Kombucha çayıdır. Kombucha üretiminde genellikle siyah çay ve sakkaroz kullanılsa da yeşil çay, kahve, süt, bal ve çeşitli bitkiler de bu amaçla kullanılabilmektedir. Karbon kaynağı olarak sakkaroz, mayalar tarafından üretilen invertaz enzimleri ile glikoz ve fruktoza hidrolize edilmekte ve bunlar daha sonra yine, mayalar tarafından etanol ve karbondioksite dönüştürülmektedir. Çok uzun yıllardır bilinen Kombuchanın, kolesterol dengesini sağlama, antikanserojenik, antimikrobiyal, antifungal ve probiyotik etki gibi sağlık üzerine olumlu etkileri, bu içeceği dünya genelinde popüler hale getirmiştir. Kombucha içeceğinin faydalı etkileri, içerdiği biyoaktif bileşiklere atfedilmektedir ancak, sağlık üzerine olumlu etkilerinden dolayı tüketiminin faydalı olduğu ileri sürülmesine rağmen içerdiği etanolden dolayı bu içeceğin İslam dinine göre helal olup olmadığı konusunda bazı şüpheler de bulunmaktadır. Geleneksel fermente içeceklerde helallik açısından kendiliğinden oluşan iz miktarda etanole izin verilmektedir. Ancak aerobik koşullarda üretilen şekerli içeceklerde fermantasyon kaynaklı alkol miktarı, bazen %1'in üzerine çıkabilmektedir. Bu nedenle helallik açısından alkol miktarının kontrol edilmesi, önem arz etmektedir. Bu derleme çalışması, Kombuchanın fıkhî hükmüne ilişkin literatürdeki kritik boşluğu gidermeyi amaçlamaktadır.One of the beverages currently debated in terms of its halal or haram status is Kombucha tea. While black tea and sucrose are commonly used in its production, other ingredients such as green tea, coffee, milk, honey, and various herbs can also serve this purpose. Sucrose acts as the primary carbon source and is hydrolyzed into glucose and fructose by the enzyme invertase, which is produced by yeast. These monosaccharides are then further converted by the yeast into ethanol and carbon dioxide. Kombucha has been known for many years, and its poten-tial health benefits—such as balancing cholesterol levels and exhibiting anticancer, antimicrobial, antifungal, and probiotic properties—have contributed to its growing popularity worldwide. The potential health benefits of kombucha are attributed to its bioactive compounds. However, despite claims about its positive effects on health, concerns remain regarding its permissibility in Islam due to the presence of ethanol, raising questions about whether the beverage is considered halal. In traditional fermented beverages, trace amounts of alcohol are generally tolerated from the halal perspective. However, in sugary drinks produced under aerobic conditions, the alcohol content resulting from fermentation may sometimes exceed 1%. Therefore, monitoring alcohol levels is essential to ensure compliance with halal standards. This review article aims to address a significant gap in the literature concerning the Islamic legal status (fiqh ruling) of kombucha tea

    Silo buildings: A new image in the urban landscape

    Get PDF
    Silo buildings, traditionally used for storing bulk commodities such as grain, cement, and seeds, have become emblematic of industrial heritage while increasingly facing obsolescence in modern cities. Their cylindrical forms, dictated initially by utilitarian priorities, have made them prominent landmarks in urban and rural landscapes. With advancements in agricultural technology, shifts in logistics, and urban expansion, many silos lost their primary functions, leading to their abandonment or demolition. Recognizing the cultural, historical, and architectural significance of these structures, this study examines the potential of adaptive reuse—mainly through façade modifications and structural alterations—to transform silo buildings into vibrant elements of the contemporary urban fabric. A qualitative multiple-case study methodology was adopted to analyze four exemplary projects: Portland Towers, The Silo, Gemini Residence in Copenhagen, and Sugar City in Amsterdam. Data collection involved the review of architectural documentation, historical records, and visual media, with site observations and, where possible, stakeholder interviews. This approach enabled an in-depth exploration of the strategies employed to convert monumental, monolithic silos into fully functional environments. Central to these transformations were façade interventions—such as the introduction of windows, balconies, and new cladding materials—that humanized previously austere exteriors and improved interior light and ventilation. Structural additions and interior reconfigurations were also critical, helping silo buildings comply with modern building standards and accommodate a range of new functions, including offices, residences, and cultural venues. Findings highlight how carefully balanced preservation and innovation can conserve industrial authenticity while meeting contemporary urban needs. These projects illustrate how adaptive reuse revitalizes obsolete buildings and contributes to urban regeneration by attracting economic investment, enhancing local identity, and promoting sustainability through the conservation of embodied energy. Moreover, preserving a silo’s cylindrical core while introducing modern features fosters a sense of continuity between past and present, reinforcing communal memory. Ultimately, the case studies underscore adaptive reuse as a practical, culturally sensitive pathway for reimagining silo buildings—one that merges historical significance, architectural creativity, and sustainable development to produce dynamic new landmarks in evolving urban landscapes

    Positive Approaches of Teacher Candidates Against Unwanted Student Behaviors in the Classroom

    Get PDF
    Bu araştırmanın amacı sınıflarda karşılaşılan istenmeyen öğrenci davranışlarının neler olduğunu, sebeplerini ve istenmeyen öğrenci davranışlarını önleyebilmek için en uygun öğretmen davranışlarını öğretmen adayları görüşleri doğrultusunda belirlemektir. Çalışma nitel araştırma olarak tasarlanmış, desen olarak durum çalışması tercih edilmiştir. Çalışma grubu 2021-2022 eğitim öğretim yılı Düzce Üniversitesi Eğitim Fakültesinde formasyon alan çeşitli lisans alanlarından mezun öğretmen adayı 145 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışma grubu belirlenirken maksimum çeşitlilik örnekleme yöntemi kullanılmış olup farklı bölümlerden mezun katılımcılar seçilmiştir. Veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmış, veriler içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Çalışmada elde edilen sonuçlara göre istenmeyen davranışların büyük oranda okul, öğrenci ve arkadaş kaynaklı olduğu ortaya çıkmıştır. İstenmeyen öğrenci davranışların ortadan kaldırılması öğretmen tutum ve davranışlarıyla ilgili olup bu yönde katılımcı görüşleri yoğunlaşmaktadır. İstenmeyen davranışlar genellikle çocukluk ve ergenlik dönemi gelişim özellikleriyle ilişkili olduğundan profesyonel öğretmen davranışları çözüm noktasında önem taşımaktadır. Arkadaş kaynaklı istenmeyen davranışlar okul ve sınıf sosyolojisi ile ilgili olup uygun eğitim öğretim ortamlarının oluşturulması sınıf yönetimini daha etkili hale getirebilecektir. Sonuç olarak profesyonel eğitimciler olarak görev yapmak durumunda olan öğretmenlerin bulunduğu formel okul ve sınıf ortamında istenmeyen öğrenci davranışlarının yönetiminde temel sorumluluk öğretmenlere ve okul yöneticilerine düşmektedir.The aim of the research is to determine the undesirable student behaviors encountered in classrooms, their reasons, and the most appropriate teacher behaviors to prevent undesirable student behaviors, in line with the opinions of teacher candidates. The study was designed as a qualitative research and a case study was preferred as the design. The study group consists of 145 participants who are teacher candidates who graduated from various undergraduate fields at Düzce University Faculty of Education in the 2021-2022 academic year. While determining the study group, the maximum diversity sampling method was used and participants who graduated from different departments were selected. A semi-structured interview form was used as a data collection tool, and the data was analyzed using the content analysis method. According to the results of the study, it was revealed that undesirable behaviors were largely caused by schools, students and friends. Elimination of undesirable student behaviors is largely related to teacher attitudes and behaviors, and participant opinions are concentrated in this direction. Since undesirable behaviors are generally related to the developmental characteristics of childhood and adolescence, professional teacher behaviors are important in terms of solution. Unwanted behaviors originating from friends are related to school and classroom sociology, and creating appropriate educational environments can make classroom management more effective. As a result, the main responsibility for managing undesirable student behaviors in the formal school and classroom environment where teachers have to work as professional educators falls on teachers and school administrators

    The Production Processes of Enzymes and Their Evaluation From an Islamic Perspective

    Get PDF
    Canlı hücrelerde gerçekleşen sindirim, solunum gibi yaşamsal faaliyetlerin hızını artıran ya da azaltan biyolojik katalizörlere enzim adı verilir. Uygun sıcaklık, pH ve basınç gibi çevresel koşullarda, canlılardaki biyokimyasal reaksiyonların büyük çoğunluğu enzimlerin yardımıyla gerçekleşir. İnsanlık tarihi boyunca mikroorganizmalardan çeşitli gıda maddelerinin üretiminde yararlanılmış; fermantasyon yoluyla ekmek, peynir, kımız ve şarap gibi ürünler elde edilmiştir. Bu üretim süreçleri bir dizi enzimatik reaksiyonla gerçekleşmiş olsa da 19. yüzyıla kadar enzimlerin bu süreçteki rolleri tam olarak anlaşılamamıştır. Yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda enzimlerin yapısı ve işlevleri keşfedilmiş, zamanla endüstriyel kullanım alanları da genişlemiştir. Böylece modern üretim süreçlerinde enzimlerin etkin bir biçimde kullanılmasının önü açılmıştır. Günümüzde enzimler; gıda, ilaç, tekstil ve kâğıt gibi birçok endüstride yaygın biçimde kullanılmaktadır. Bu kullanım sayesinde üretim süreçleri hızlanmakta, enerji tasarrufu sağlanmakta, ürün kalitesi artırılmakta ve çevre dostu üretim desteklenmektedir. Enzim kullanımı, atık su oluşumunu azaltmakta, çevre kirliliğini minimize etmekte ve zararlı kimyasalların kullanımının önüne geçmektedir. İlk endüstriyel enzimler bitkisel ve hayvansal kaynaklardan elde edilmiş; daha sonra küf, maya ve bakteri gibi mikroorganizmalardan enzim üretim teknikleri geliştirilmiştir. Ancak enzimlerin üretim süreçleri, helâl içerikli ürün üretimi açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konudur. Zira bazı enzimler, domuz veya dinen haram kabul edilen hayvanlardan yahut mikrobiyal üretim süreçlerinde haram kaynaklı besi ortamlarından elde edilebilmektedir. Bu çalışma, enzimlerin üretiminde kullanılan kaynakları, üretim tekniklerini ve bu süreçlerin İslam hukuku açısından değerlendirilmesini ele almaktadır. Bitkisel, hayvansal ve mikrobiyal kökenli enzimlerin helâl olma şartları; genetik modifikasyon, tahâret, istihâle, istihlâk ve alım-satım hukuku gibi temel kavramlar çerçevesinde incelenmiştir. Çalışmanın amacı, hem bilimsel hem de fıkhî perspektiften hareketle, tüketicilere ve üreticilere yol gösterici bir kaynak sunmaktır.Biological catalysts that regulate the rate of vital activities such as digestion and respiration in living cells are called enzymes. Under appropriate environmental conditions such as temperature, pH, and pressure, most biochemical reactions in living systems occur with the assistance of enzymes. Since ancient times, humans have utilized microorganisms in the production of various food products. Through fermentation, foods such as bread, cheese, kumys, and wine have been produced. Although these fermentation-based processes involve a series of enzymatic activities, the specific role of enzymes in these processes was not fully understood until the nineteenth century. Scientific studies led to the discovery of the structure and function of enzymes, and over time, their industrial applications expanded, paving the way for their effective use in modern production processes. Today, enzymes are widely used in numerous industries, including food, pharmaceuticals, textiles, and paper. Their application contributes to faster production, energy savings, enhanced product quality, and the promotion of environmentally friendly manufacturing and eliminate the need for harsh chemicals. While early industrial enzymes were derived from plant and animal sources, later techniques enabled the production of enzymes from microorganisms such as molds, yeasts, and bacteria. However, the production processes of enzymes require careful consideration in the context of producing halal-certified products. Certain enzymes are derived from pigs or animals prohibited in Islamic law or are produced using microbial fermentation media that contain haram (forbidden) ingredients. This study examines the sources and methods used in enzyme production, as well as their evaluation from an Islamic legal perspective. The halal status of plant-based, animal-based, and microbial enzymes is analyzed through key concepts such as genetic modification, taharah (purity), istihalah (transformation), istihlak (dilution/absorption), and principles of Islamic commercial law. The aim of this study is to offer a comprehensive resource that provides guidance to both consumers and producers by integrating scientific and Islamic perspectives

    2,824

    full texts

    7,495

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    DSpace@IZU is based in Türkiye
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇