120 research outputs found

    The Perspectives of Men Who Describe Themselves as 'Religious' to the Women in Working Life

    No full text
    Regardless of gender, when we say ‘work’ we are talking about an activity as old as humanity for both men and women. Work done by the women is also equally senior both at home such as cooking, cleaning, childcare, and outside work such as gardening and farming. But the concept of ‘working women’ has a history of just two centuries. The main reason is the fact that, in the process of modernization and industrialization, only that part of work which is done outside of home for money is considered to be valuable and only this part is called ‘work.’ Both demand for and supply of women’s work as part of the labor force has increased due to mass production brought about by industrialization as well as the two world wars. Today women working outside of home for earning money is widely accepted in our society, and accordingly the number of “working” women who work for a certain amount of wages has been rapidly increasing. This increase in female labor force positively contributes to economic development of the countries. However, the reasons for women working outside cannot be reduced only to economic reasons. Women may choose to work outside for other reasons such as increasing the quality of life, self-confidence, personal improvement, socialization, and self-esteem. Although not very common, there is, to a certain degree, some reservations and a negative view of women being in the economic life working outside for a pay. This reservation and negative view is more common in the traditional societies and primarily in the religious communities. This study investigates the view of men who regard themselves as religious on women working outside for a pay

    Relation between serum thyroglobulin levels and i-131 uptake in post-operative residual thyroid tissue at the patients with differentiated thyroid cancer

    No full text
    Tıp Fakültesi, Nükleer Tıp Ana Bilim DalıBu çalışmanın amacı; radyoaktif iyot (I-131) ablasyon tedavisi uygulanan diferansiye tiroid kanserli hastalarda, ablasyon öncesi ölçülen serum tiroglobulin (Tg) değerleri ile ablasyon sonrası rezidüel tiroid dokudaki uptake değerlerini karşılaştırarak, aralarında rezidü doku miktarını göstermesi ve tedavi etkinliğine etkileri açısından bir ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Hasta grubunda, yaşları 19-78 (yaş ortalaması: 46,5±13.6) arasında değişen 143'ü (% 83,1) kadın, 29'u (% 16,9) erkek 172 diferansiye tiroid kanserli hasta yer almıştır.Hastalarda ablasyon öncesi serum Tg ve TSH düzeylerine bakıldı. Ablasyon sonrası 8. gün I-131 tüm vücut tarama sintigrafi (TVTS) görüntülerinde tiroid yatağında kalan dokuya ait sayımlar, standart aktivite sayımları ve hastaya verilen total dozlar kullanılarak uptake değerleri hesaplandı. Bulgular ablasyon sonrası 8. ayda yapılan düşük doz I-131 ile tüm vücut tarama sintigrafi görüntüleri ile birlikte değerlendirildi. Ayrıca hastaların üzerindeki radyasyon miktarı 2.,24. ve 48. saatlerde doz hızı ölçer cihaz (Geiger-müller) ile tesbit edildi. Bu değerler kullanılarak her hastada I-131'in efektif yarı ömrü hesaplandı. Daha sonra efektif yarı ömür değerinden yararlanılarak hastalarda kümülatif aktivite ve I-131 kalım süresi (residence time) bulundu. Bulunan değerler MIRDOSE3 programında kullanılarak tüm vücut absorbe dozlar hesaplandı ve diğer verilerle karşılaştırılması yapıldı.Anti-Tg negatif hasta grubunda; Tg değerleri ile uptake değerleri sperman analizi ile karşılaştırıldığında, aralarında güçlü korelasyon olduğu bulundu (r=0,616, p=0,01). Hastaların ablasyon öncesi TSH düzeyleri ile uptake değerleri karşılaştırıldığında, aralarında negatif yönde düşük düzeyde korelasyon bulundu (r = -0,218, p=0,05). Anti-Tg negatif hasta grubunda; 8. ay TVTS'lerinde Tg ve tarama sonuçları mevcut olan 74 hastadan, 3 (% 4,1) hastada tam ablasyon sağlanamazken, 71 (% 95,9) hastada tam ablasyon sağlandı. Tam ablasyon sağlanamayan hastaların tedavi öncesindeki Tg değerlerinin ortalaması tam ablasyon sağlananlara göre yüksek, TSH değerleri ise daha düşük bulundu (tam ablasyon sağlanamayan hastalarda Tg:48,9±13ng/mL, TSH:46,8±46 µIU/mL, tam ablasyon sağlanan hastalarda Tg:12,2±13ng/mL, TSH:62,4±35µIU/mL). Hastaların ortalama total vücut absorbe dozu 264,4±41 mGy olarak bulundu. Tam ablasyon sağlanamayan hastaların ortalaması 227,8±3 mGy iken, tam ablasyon sağlananların ortalaması 265±42 mGy olarak bulundu. Absorbe dozlar ile Tg değerleri karşılaştırıldığında, aralarında düşük düzeyde korelasyon bulundu (r=0,212, p=0,05).Çalışmamızda radyoiyot tedavisi öncesi ölçülen Tg değerlerinin cerrahi sonrası kalan doku hakkında bilgi vermekte olduğunu ve kalan rezidü dokunun büyüklüğünün tedavi etkinliğine etki edebilmekte olduğunu gözlemledik. Bu nedenle tedavi öncesi Tg değerleri yüksek hasta grubunda daha dikkatli takip faydalı olacaktır.The purpose of this study is; to investigate the relation between, the serum thyroglobulin values prior to ablation and post-ablation in thyroid tissue of radioactive iodine (I-131) ablation applied patients with differentiated thyroid cancer by comparing these values, in terms of the amount of residual tissue and the impacts of the efficiency of treatment. A hundred and seventy-two patients, aged 19-78 (mean age: 46.5 ± 13.6) were included in the study, of whom 143(%83.1) were female and 29(%16.9) were male. Serum Tg and TSH levels were measured before ablation in patients. Post ablation on the 8th day, the uptake values were calculated for the I-131 whole body scintigraphy images by using the counts of the remnant tissue, standard activity counts and total doses given to patients. Findings were evaluated with the low dose I-131 whole body scintigraphy images that were performed in the eighth month after ablation. In addition, the amount of radiation on patients at 2, 24 and 48 hours were detected by instrument dose rate meter (Geiger-Muller). Effective half-life of I-131 was calculated by using these values for each patient. Then, by using the value of the effective half-life of I-131, the cumulative activity and I-131 survival time (residence time) of patients was found. The whole-body absorbed doses were calculated using the values achieved at MIRDOSE3 program and were compared with other data.In Anti-Tg negative patient group; Tg and uptake values were compared by using sperman analysis and a strong correlation was found between them(r=0.616, p=0.01). When patients? TSH levels before ablation and uptake values were compared, a low correlation on negative direction was found between them. In Anti-Tg negative subgroup; in the 8th month whole body scintigraphies, accurate ablation was provided in 71(%95.9) of 74 patients and in 3 of them it could not be obtained. The average of Tg values before treatment was higher in patients without a complete ablation than in patients with a complete ablation (in those without complete ablation Tg: 48.9 ± 13ng/mL, TSH: 46.8 ± 46 ?IU / mL, and in those with complete ablation Tg: 12.2 ± 13ng/mL, TSH: 62.4 ± 35?IU/mL). The average total body absorption dose was found as 264, 4±41 (mGy). The average of the patients in whom complete ablation could not be provided was 227.8±3 mGy, and the average of group in whom accurate ablation could be provided was265±42 mGy. When the absorption doses and Tg values were compared a low correlation on negative direction was found between them(r=0.212, p=0.05).In our study we observed that; the Tg values measured before radioiodine therapy provides information about the post-operation remnant tissue, and we also observed that extent of the remaining residual tissue can affect the efficiency of the therapy. Therefore careful follow-up in patients with high Tg values before treatment will be beneficial

    Siyasi partilerin kadın politikalarına karşı kadınların tutumu

    No full text
    06.03.2018 tarihli ve 30352 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Yükseköğretim Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile 18.06.2018 tarihli “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” gereğince tam metin erişime açılmıştır.Siyasal partiler çağdaş demokrasilerin en temel kurumlandır. Toplumun farklı kesimlerinin isteklerinin yönetime taşınmasına aracılık eder, hükümeti denetler, sorunlara alternatif çözüm önerileri sunar, farklı politikaların uygulamaya geçilmesinden önce tartışılmasını ve seçmen desteği almasını sağlarlar. Böylece siyasal sistemin meşruluğunu temin ederler. Siyasal partilerin faaliyet alanı büyük oranda siyasal sistemi oluşturan siyasal kültür, parti sistemi ve seçim sistemi gibi unsurlar tarafından belirlenir. Kadınlar, diğer bir çok alanda olduğu gibi, siyasal alanda da ikincil bir konumdadırlar. Kasım 2001 itibariyle dünyada gerek parlamento gerekse senatolarda toplam seçilmiş üyelerin yaklaşık yüzde 14'ü kadındır. Kadınların siyasal alandaki varlıklarının göreli düşüklüğünün çok çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Bu sebepler ülkeden ülkeye değişmekle birlikte bütün ülkelerde, kadınlar erkeklerden daha dezavantajlı konumdadırlar. Bu durum demokratik temsil ve cinsler arası eşitlik ilkeleriyle pek uyuşmamaktadır. Kadınlar aleyhine olan bu durumun düzeltilmesi ve kadınların temsil düzeylerinin yükseltilmesinde partilerin yaklaşımı ve kadınlara yönelik parti politikaları çok büyük önem taşımaktadır. Çünkü demokratik süreçlerde seçilmiş adaylar ancak parti listelerinde seçilme şansı yüksek yerlere yerleştirilebildikleri ölçüde seçilebilmektedirler. Kadınlara yönelik olumlu ayrımcılık olmadan kadın ve erkekler arasındaki bu orantısızlığın giderilmesi pek mümkün gözükmemektedir. Çünkü bugünkü dengesiz durum, uzun bir tarihsel birikimin sonucudur. Türkiye'de kadınların temsil durumu dünyadakiyle benzerdir. Türkiye'deki temel siyasal eğilimleri temsil eden partiler olarak DSP, ANAP, DYP, MHP, CHP ve FP'nin kadın politikaları incelenmiş ve ayrıca kadınların partilere bakışını ölçmek için 567 kadın üzerinde bir anket uygulaması yapılmıştır. Buna göre partilerin kadın politikalarının temel stratejileri, dünyada bu konudaki benzer eğilimlerden pek farklılık göstermemektedir. Tüm partiler kadın seçmenlerin oylarını almak için kadınlarla ve kadın sorunlarıyla ilgilenmektedirler, iktidar şansı düşük olan partilerde bu ilginin daha fazla olduğu görülmektedir. Sağ partilere kıyasla sof partiler kadın politikalarında söylemin ötesine geçerek kadınlara yönelik olumlu ayrımcılık uygulamaya daha çok eğilimlidirler. Ancak kadınların siyasi parti imajlarında ve partilere yaklaşımlarında, kadın olma ortak paydasında birleştirilecek bir ortak tavır sergilemedikleri görülmektedir. Siyasal kimlik ve parti tercihine göre kadın sorunları ve partilerin kadın politikalarına yaklaşımları konusundaki imajlar da farklılaşmaktadır. Anahtar kelimeler: Siyasal partiler, partilerin kadın politikaları, siyasal katılım, kadın sorunları, ANAP, DSP, MHP, DYP, CHP, FP. XVMATTITUDES OF WOMEN TOWORDS WOMEN POLICIES OF POLITICAL PARTIES The political parties are indispensable institutions of contemporary democracies. They are instrumental in getting the demands of different segments of a given society to its political agenda and controlling government. They are also functional in providing a suitable ground in which alternative solution proposals to social and economic problems are discussed and electoral support is ensured before they are put into effect Thus, they legitimize the political system. What political parties could and cold not do is, to a great extent, determined by political system, political culture and electoral system. Women, as is the case in many other areas, are in a subordinate position in the political arena. As of November 2001, women constitute only about 14% of elected members of the parliaments and the senates in the world. There are a number of reasons for this relatively lower level of representation of women in political sphere. Generally women are not as visible as men, even though the reasons might differ across countries. However, this fact is not in conformity with the principles of democratic representation and gender equality, which would be a reason for dissatisfaction. The vision and policies of the political parties regarding women's position in politics are crucial in increasing political representation of women and make them more visible. This is because in order for candidates to get elected, they have to appear in a rank in a party's list where the chance of getting elected is high. Since the present uneven female representation has a long history, it does not seem to be easy to overcome this representation problem without introducing a positive affirmative action, such as quotas. Turkey is not any exception in this venue. After a general evaluation of women's position in politics, two issues have been particularly examined in this dissertation. Firstly, women policies of Democratic Leftist Party (DSP), Motherland Party (ANAP), True Path Party (DYP), Nationalist Action Party (MHP), Republican Populist Party (CHP) and Virtue Party (FP) as representatives of main political tendencies are reviewed. Secondly, an area study has been conducted to find out how women look at those policies as well as how they feel about female political participation, relations of politics and religion, the roots of women's problems and their solutions, etc. To this end, randomly selected 567 women have been interviewed by using a questionnaire which includes 57 questions, some are open ended. As far as the former topic is concerned, one can argue that the main strategies of Turkish political parties toward women do not diverge much from their counterparts abroad. All Turkish political parties deal with women and women's problems to get their votes. Interestingly, the less likely for a party to come to power, the higher the degree of concern about female political participation. As opposed to right-wing parties, left-wing parties have a higher tendency to implement positive affirmative action, going beyond rhetoric. However, the findings indicate that women do not share a common attitude, which could be attributed solely to being female, toward these political parties and their women policies as well as most of the other issues. The determining factor in shaping the approach or attitude of women toward these policies and women's problems is not "being woman," it seems, but rather political identity and political party preferences. Key words: Turkish political parties, women policies of political parties, political participation, women's problems, Democratic Leftist Party (DSP), Motherland Party (ANAP), True Path Party (DYP), Nationalist Action Party (MHP), Republican Populist Party (CHP) and Virtue Party (FP). xi

    Modern and postmodern feminist discources

    No full text
    Bu çalışmada, kadın sorununun modern ve postmodern feminist akımlar tarafından nasıl ele alındığı konusu incelenmektedir. Önce Batı düşüncesinde önemli bir dönüm noktasını gösteren modern ve postmodern ayırımı çerçevesinde iki farklı düşünce tarzı olarak modernizm ve postmodernizm ana hatlarıyla incelenmektedir. Ardından bu iki farklı genel düşünsel çerçeve içinde kadın sorununa ilişkin feminist yaklaşımlar ele alınmaktadır. İçerikleri birbirinden oldukça farklı da olsa, modern söylemin temel unsurunu oluşturan ve kadına kurtuluş vadeden bir büyük anlatıya sahip olmak anlamında liberal, Marksist, sosyalist ve radikal feminizmin ortak bir çatı altında toplanmaları mümkündür. Postmodernizmin modernizme yönelttiği eleştiri unsurlarını bu modernist feminist yaklaşımlar için de geçerli gören postmodern feminist yaklaşım ise, postmodernist olmanın doğal bir sonucu olarak heterojen, çoğulcu ve sınırları tam olarak çizilemeyen bir feminist söylem sunmaktadır.This work aims to study the question that how women problem is handled by modern and postmodern feminist discourses. The basic assumption of this study is that the distinction between "the modern" and "the postmodern" in western thought is an important turning point in analyzing contemporary discourses. This work has two theoretical stages. In the first stage, basic characteristics of modernism and postmodernism is summarized. In the second stage, feminist perspectives or discourses are categorized as modern and postmodern in terms of their theoretical formulation. It is argued that, although liberal, Marxist, radical and socialist feminism have differentiated in respect of their contents, they share the common characteristics of the modern discourse. As postmodernism objects modernism, postmodern feminism criticizes and questions modern feminist discourses within the theoretical framework of the postmodern perspective. Therefore postmodern feminism, corollary of being postmodern, brings about a heterogeneous, plural and multidimensional feminist discourse

    The Questions About Female Paid Work to the High Council Of Religious Affairs in Turkey

    No full text
    Kadının çalışması ve bu çalışmanın bireysel ve toplumsal değeri üzerine tartışmalar, insanlık tarihi ile yaşıttır.Sanayi devriminden sonra, kitlesel üretim ve ulus ötesi savaşlar, hem kadın işgücü arzının hem de talebinin artmasına neden olmuştur.Ardından kadın işgücü kamuya açılmış ve kadınlar ücretli iş için evlerinden dışarı çıkmışlardır. Dünyadaki bu eğilim Türkiye'de de benzerdir. Ancak, kadınların işgücüne katılım koşulları ile ilgili tartışmalar halen devam etmektedir. Bugün, Türk toplumunda kadınların ev dışında ücretli işler için çalışabileceği, yaygın olarak kabul görmektedir. Bununla birlikte, kadının çalışmasına yönelik bazı karşıt görüşler de dikkat çekmektedir. Bu konudaki fikirler, geleneksel değerler ve dini anlayışla ilgili olarak değerlendirilmekte; kadınların ev içindeki sorumlulukları ve ev dışında çalışmanın dini kurallara uygunluğu tartışılmaktadır. Bu çalışmada, kadının çalışması konusunda Din İşleri Yüksek Kurulu'na gelen sorular sosyolojik bakış açısı ile incelenmiş, konunun erkek ve kadın perspektifinden nasıl farklılaştığı ortaya konmaya çalışılmıştır

    Comparison of serum vitamin d levels and nutrition status of elderly people with and without dementia

    No full text
    Bu araştırmada demans tanısı alan ve almayan yaşlı bireylerin serum vitamin D düzeyleri ve beslenme durumlarını karşılaştırmak amaçlandı. Vitamin D beyinde birçok mekanizmada rol oynamakta ve seviyesinin demans gibi nörolojik hastalıkların gelişimiyle yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir. Yetersiz ve dengesiz beslenme vücutta birçok sistemi olumsuz etkilediğinden demans için önemli bir risk faktörü olarak görülmektedir. Bu kapsamda yapılan bu araştırma Ağustos-Eylül 2017 tarihleri arasında İstanbul Darülaceze Müdürlüğü Kayışdağı Tesislerinde yaşayan 60 yaş ve üzeri, demans tanısı almış ve almamış her iki gruptan da 49 kadın ve 26 erkek olmak üzere toplam 150 yaşlı birey üzerinde yürütüldü. Yaşlı bireylerin genel bilgileri, sağlık durumları, antropometrik ve biyokimyasal ölçümleri kurumun doktoru ve hemşireleri tarafından tutulan dosyalardan kaydedildi. Beş günlük besin tüketim kayıtları ile enteral ürün ve toz protein alım miktarları hastabakıcılar veya hemşireler gözetiminde alındı. İstatistiksel değerlendirmede Student's-t independent ve Ki-kare Testi kullanıldı. Veriler SPSS 18.0 istatistik paket programında değerlendirildi. Demans olan yaşlı bireylerin biyokimyasal ölçümlerinden serum glukoz, ALT, albümin, potasyum (p0,05) değerleri demans olmayanlara göre daha düşük bulundu. Günlük ortalama protein, yağ, kolesterol, vitamin A, D, B1, B2, B6, B12 ve kalsiyum alımları demans olan grupta daha yüksek bulunurken; karbonhidrat, diyet lifi, folik asit, demir, sodyum ve magnezyum alımları daha düşük bulundu (p0,05) levels of the elderly people with dementia were found lower than those without dementia. Daily average intake of protein, fat, cholesterol, vitamins A, D, B1, B2, B6, B12 and calcium were higher in the group with dementia; carbohydrate, dietary fiber, folic acid, iron, sodium and magnesium were lower (p<0,05). As a result, serum vitamin D levels of those with dementia were found lower than those without dementia. Therefore these individuals should be supplemented. Feeding of the elderly individuals with dementia was supported by enteral products, so nutritional status was similar to those without dementia

    Analysis of microRNA expression profiles in acute crimean congo hemorrhagic fever patients

    No full text
    Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Virüsü (KKKAV) ile konak hücre arasındaki ilişkinin tanımlanmasına olanak sağlayacak ipuçlarını elde edebilmek amacıyla miRNA ifade profillerinin irdelenmesi önem arz etmektedir. Bu konuda daha önce yapılmış herhangi bir çalışma bulunmaması ise miRNA ifade profillerinin incelenmesi sonucu elde edilen verileri değerli kılmaktadır. Bu noktadan hareketle, KKKA hastalığı tanısı konmuş 8 birey ile kontrol grubunu oluşturmak üzere sağlıklı 5 kişiden alınan kan örneklerinde tanımlanmış tüm insan miRNA'nın ifade analizi gerçekleştirildi. Bu amaçla söz konusu bireylerin beyaz küre hücrelerinden (WBC) elde edilen RNA ile gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu eş-zamanlı PZR Dizin yöntemi kullanılarak bu hastalıkta anlamlı olarak ifade değişikliği gösteren miRNA'lar tespit edildi. Elde edilen veriler ΔΔCt istatistiksel yöntemi kullanılarak analiz edildi. Değerlendirmeye alınan miRNA'lar analiz sonucu elde edilen kat değişimlerine ve p değerlerine göre seçildi. Seçilen miRNA'lar ile yolak zenginleştirme analizi yapıldı. Elde edilen veriler ışığında ifade oranlarında azalma tespit edilen miR-146a, miR-410, miR-493 ve miR-655 ile ifade oranlarında artış tespit edilen miR-451, miR-486-5p miR-608 ve miR-541'in enfeksiyonun başlangıcı ve ilerlemesinde rol oynadığı düşünülmektedir. Gerçekleştirilen yolak zenginleştirme analizleri ise MAPK sinyali, sitokin-sitokin etkileşim, Wnt sinyal ve endositozis gibi yolakların KKKA hastalığın patogenizinde önemli rol alabileceğini ortaya koymaktadır.Enlightening the microRNA expression profiles is crucial to be able to identify the key points that will likely to enlighten relationship between Crimean Congo hemorrhagic fever virus (CCHV) and its host cell. There is not any published data about that topic which makes the results of this study important. To do so, in this study, 13 RNA samples from 8 CCHF patients and five control groups were compiled and processed using the real-time PCR Array method to analyze the most abundant expressed and best identified 1066 miRNAs in human. Using real-time PCR Array method, miRNAs which show significant fold change were selected. ΔΔCt statistics was employed for analyzing the data. MicroRNAs were selected based on their fold change and p values, and pathway enrichment analysis was performed accordingly. Our hypotheses are that miR-146a, miR- 410, miR-493 and miR-655 have decreased expression levels and miR-451, miR-486-5p miR-608 and miR-541 have increased expression levels and they may have an important roles in the devolepment of CCHFV infection. Pathway enrichment results suggest that MAPK signaling, cytokine-cytokine interaction receptor, wnt signaling, endocytosis pathways may have important roles in the disease pathogenesis
    corecore