1,055 research outputs found
SADIK HİDAYET’İN FERDA ADLI ÖYKÜSÜNÜN MONOLOG İNCELEMESİ
Bu çalışmada edebi anlatım
türünün önemli bir aktarma tarzı olan
Monolog tekniği kısa bir şekilde ele alınıp
iç monolog türü işlenmiştir. Bununla
birlikte İran Kısa Öykücülüğünün güçlü
kalemlerinden biri olarak kabul görülen
Sadık Hidayet’in Ferda adlı öykü
tercümesi ve öyküsündeki iç monolog
tekniğinin tahlili yapılmıştır. Sadık Hidayet
Çağdaş İran Öykücülüğünün önde gelen
güçlü kalemlerinden biridir. Muhammed
Ali Cemâlzâde ile birlikte modern İran
öykücülüğünün kurucuları arasında yer
alır. Hidayet hikâyenin yanında, roman,
piyes hatta sefer name türünde eserler
vermiş olmasına karşın İran Edebiyatında
daha çok “kısa öykü yazarı” kimliği ile
tanınmıştır. Hidayet eserlerinde yalnızlık,
yoksulluk, buhranlık, intihar ve ölüm gibi
konuları işlemiştir. İşçi sınıfın çileli
hayatını ve mücadelesini betimleyen bu
betimlemeleri yaparken baskıcı yönetimi
ve bu yönetimi destekleyenleri ağır bir
dille eleştiren Hidayet Ferda adlı
öyküsünde bunu net bir şekilde ortaya
koyar.Bu seçkin hikâye Yarın ve Hizmetçi
olmak üzere iki öyküden oluşmaktadır
Akciğerin ileri evre skuamöz hücreli karsinomunda DEK gen değişikliklerinin prognoz ve immünoterapi tedavisi ile ilişkisi
Bu çalışma Pamukkale Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi’nin 05/02/2024 tarih ve 2024TIPF003 sayılı kararı ile desteklenmiştirKüçük hücreli dışı akciğer karsinomları akciğer kanserlerinin en sık rastlanan tipidir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarının büyük bir kısmını skuamöz hücreli karsinom, adenokarsinom ve büyük hücreli karsinom oluşturmaktadır. Daha seyrek olarak diğer histolojik tipler görülmektedir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında prognoz ve tedavideki en önemli parametre hastalığın evresidir. Erken evre tümörlerde klasik olarak cerrahi rezeksiyon önerilirken, ileri evre tümörlerde ise kemoradyoterapiye ek olarak özellikle son yıllarda, geçerliliği onaylı bir belirteç ile duyarlılığı saptanan tümörlerde immünoterapi ve genetik değişiklikler içeren tümörlerde sürücü onkogenin hedeflendiği tedaviler kullanılmaktadır.
Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında terapötik ajanlara uygun hedeflenebilir spesifik genetik değişikliklerin keşfedilmesi, rutin uygulamada bu genetik değişiklikleri saptayan moleküler testlerin önemini artırmıştır. EGFR, ALK, ROS1, RET, BRAF V600E, MET Ekson 14 ve NTRK genetik değişikliklerini hedefleyen tirozin kinaz inhibitörleri küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarının bazı alt tipleri için Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onayı almıştır. Son zamanlarda sinonazal bölgede yeni bir antite olarak DEK::AFF2 füzyonu içeren skuamöz hücreli karsinomlar tanımlanmaya başlamıştır. Baş ve boyun bölgesinin DEK::AFF2 nonkeratinize skuamöz hücreli karsinomları agresif klinik davranışa sahip olmasına rağmen immünoterapiye karşı duyarlılığı bazı HPV negatif karsinomlarda bildirilmiş bir tümördür [1, 2]. Ancak akciğerin skuamöz hücreli karsinomlarında bu gen ile ilgili araştırma sayısı çok kısıtlıdır.
DEK geni, birçok kanserde bildirilen potansiyel bir biyobelirteç ve onkogendir. DEK onkogeni, transkripsiyonel düzenleme, sinyal iletimi, diferansiyasyon, apoptoz, RNA işleme ve DNA replikasyonu gibi çeşitli önemli nükleer süreçleri yönlendirmek
için SAP domaini ile DNA'ya bağlanır. Son zamanlarda DEK proteininin artan ekspresyonunun meme kanseri, serviks kanseri, nöroendokrin prostat kanseri, hepatoselüler karsinom, hematolojik maligniteler, mide adenokarsinomu ve akciğer kanseri dahil olmak üzere çeşitli neoplazmlarla ilişkili olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum DEK proteininin tümörün ilerlemesi ve tedavisi için potansiyel bir biyobelirteç ve belirleyici olabileceğini düşündürmektedir. Ancak DEK proteininin akciğer kanserindeki rolü tam olarak bilinmemektedir [3]. AFF2 geni, X kromozomunun (Xq28) uzun kolunda yer alan X'e bağlı bir gendir. Bu gen, AFF1/AF4, AFF2/FMR2, AFF3/LAF4 ve AFF4/AF5q31'i içeren AFF gen ailesine aittir. AFF2 geni esas olarak beyinde ifade edilir ve kodlanan protein sinaptik plastisitede rol alır. AFF2 proteini, transkripsiyon aktivatörü olarak işlev gören bir RNA bağlayıcı proteindir. AFF2 yeniden düzenlemeleri birçok malign neoplazi ile ilişkilendirilmiştir [4].
Öte yandan torasik malignitelerdeki terapötik fırsatlar, ileri evre akciğer kanserinin tedavisinde immün kontrol noktası inhibitörlerinin çoklu faz III çalışmaları ile önemli ölçüde değişmiştir. Artık en azından bir hasta alt grubunda immünoterapinin sitotoksik kemoterapiye üstünlüğü kanıtlanmıştır. Ayrıca birinci basamakta immünoterapi ve kemoterapinin birlikte kullanıldığı tedavilerin kanıtları da vardır. Programlanmış hücre ölümü-1 (PD-1)/programlanmış hücre ölümü-ligandı 1 (PD-L1) yolu hedefli immünoterapi, akciğer kanserinin tedavisinde etkili bir seçenek haline gelmiştir. Temel olarak PD-1 ligandının reseptörlerine, PD-L1 veya PD-L2’ye bağlanması, T hücresi aktivasyonunda rol oynayan kinazları inhibe ederek tümöre karşı doğuştan gelen sitotoksik T hücresi tepkisini önleyebilir [5]. Akciğer kanserinde PD-L1 proteininin ekspresyonunun prognostik bir faktör olması veya PD-1 bloke edici antikorlara yanıtı öngörmesi beklenir [6]. Biz bu çalışmada akciğerin ileri evre skuamöz hücreli karsinomunda floresan in situ hibridizasyon tekniği (FISH) ile DEK rearranjmanının sıklığını saptamak, reverse transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu testi (rt-PCR) ile DEK:AFF2 füzyonlu olguları belirlemek, bu gen değişikliğinin prognoza etkisini, PDL1 pozitifliği ve immünoterapi yanıtı ile ilişkisini araştırmayı planladık.
Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalı’nda 2017-2023 yılları arasında skuamöz hücreli karsinom tanısı alan; bronkoskopik biyopsi veya iğne biyopsi materyallerinden rastgele seçilmiş 128 hastayı aldık. Olguların tümünde DEK gen rearranjmanı, PD-L1 immünhistokimyasal ekspresyonu ile klinikopatolojik parametreler ve prognoz arasındaki ilişkiyi inceledik. DEK gen rearranjmanı tespit edilen 29 olguda rt-PCR yöntemi ile uygun primerler kullanarak DEK::AFF2 füzyonunu araştırdık.
Olgularımızın tümüne (n=128) immünhistokimyasal yöntemle Ventana SP 263 klonu kullanarak PD-L1 uygulandık. Tümör hücrelerinde tümör proporsiyon skoru (TPS); PD-L1 membranöz boyanması %1’in altında olan %15.8 olgu, %1-50 arasında %62.4 olgu, %50’nin üstünde boyanma saptanan %21.8 olgu bulundu. PD-L1 boyanması ile cinsiyet, yaş, tümör çapı, tümör evresi, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, nüks ve ölüm durumuna göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05). PD-L1 skorlaması ile total yaşam süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).
FISH yöntemi ile araştırmaya alınan 128 olgunun tümünde DEK rearranjmanı araştırıldı. Hastaların %21.8’inde DEK rearranjmanı tespit edildi. DEK rearranjmanı ile cinsiyet, yaş, tümör çapı, tümör evresi, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, nüks ve sağkalım durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05). DEK gen rearranjmanı pozitif ve negatif olgular arasında total yaşam süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).
FISH yöntemiyle DEK rearranjmanı saptanan 29 olguya uygun primerler kullanarak rt-PCR testi uygulandı. Yirmi dokuz olgunun tümünde DEK::AFF2 füzyonu tespit edildi. AFF2 füzyonu ile cinsiyet, yaş, tümör çapı, tümör evresi, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, nüks ve sağkalım durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05). AFF2 füzyonu pozitif ve negatif olgular arasında total yaşam süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).
DEK rearranjmanı/ DEK::AFF2 füzyonu tespit edilen olgularda PD-L1 ekspresyonunun %1’in altında olma oranı anlamlı şekilde yüksekti (p:0.010; p0.05).
DEK proteini birçok organdaki skuamöz hücreli karsinomlarda aşırı eksprese edilir ve tümörün başlatılmasında ve sürdürülmesinde aktif rol oynar. Bu proteinin düzenlenmesi ve fonksiyonu ile ilgili hala birçok açık soru olmasına rağmen, yüksek DEK protein ekspresyonu, yeni bir prognostik faktör olarak faydalı olabilir ve yeni bir terapötik hedef olabilir [7]. Sonuç olarak DEK rearranjmanı/ DEK::AFF2 füzyonu araştırılan ilk akciğer skuamöz hücreli karsinom serisidir. Ayrıca PD-L1 ve DEK rearranjmanı/ DEK::AFF2 füzyonu ilişkisi akciğerin skuamöz hücreli karsinom olgularında hiç karşılaştırılmamış olduğu için bizim çalışmamız literatürde bir ilktir. Bulgularımızın immünoterapi verilecek hastaları seçimine, prognoza ve hastaların skuamöz hücreli karsinomlarının patogenezini açıklamaya yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz.Non-small cell lung carcinomas are the most common type of lung cancer. Squamous cell carcinoma, adenocarcinoma and large cell carcinoma constitute the majority of non-small cell lung carcinomas. Other types are seen less frequently. The most important parameter in prognosis and treatment in nonsmall cell lung carcinomas is the stage of the disease. While surgical resection is recommended for early-stage tumors, immunotherapy and treatments targeting the driver oncogene have come to the fore in recent years in addition to chemoradiotherapy for advanced-stage tumors.
The discovery of specific targetable genetic changes suitable for therapeutic agents in non-small cell lung carcinomas has increased the importance of molecular diagnostic tests that detect these genetic changes by routine practice. Tyrosine kinase inhibitors targeting genetic changes in EGFR, ALK, ROS1, RET, BRAF V600E, MET Exon 14, and NTRK genes have been approved for certain subtypes of non-small cell carcinomas. United States Food and Drug Administration (FDA) for some subtypes of lung carcinomas has received approval.
Recently, a new entity in the sinonasal region has been described as squamous cells containing DEK::AFF2 fusion. cell carcinomas are beginning to be identified. Head and neck area DEK::AFF2 nonkeratinizing squamous cell carcinomas have aggressive clinical behavior. However, its sensitivity to immunotherapy is limited in some HPV-negative carcinomas. It is a reported tumor [1, 2]. However, in squamous cell carcinomas of the lung, this gene is not detected. The number of relevant studies is very limited.
The DEK gene is a potential biomarker and oncogene reported in many cancers. Until oncogene, transcriptional regulation, signal transduction, differentiation, apoptosis, RNA processing and the SAP domain to direct various important nuclear processes such as DNA replication. It binds to DNA. It has recently been revealed that increased expression of DEK protein is associated with a variety of neoplasms,
xvi
including breast cancer, cervical cancer, neuroendocrine prostate cancer, hepatocellular carcinoma, hematological malignancies, gastric adenocarcinoma, and lung cancer. This suggests that DEK protein may be a potential biomarker and determinant for tumor progression and treatment. However, the role of protein in lung cancer is not fully known [3].
The AFF2 gene is an X-linked gene located on the long arm of the X chromosome (Xq28). This gene AFF gene including AFF1/AF4, AFF2/FMR2, AFF3/LAF4 and AFF4/AF5q31 belongs to his family. The AFF2 gene is expressed mainly in the brain and the protein encoded by synaptic. It plays a role in plasticity. AFF2 protein, an RNA that functions as a transcription activator binding protein. AFF2 rearrangements are associated with many malignant neoplasias [4]. On the other hand, therapeutic opportunities in thoracic malignancies have changed significantly with multiple phase III studies of immune checkpoint inhibitors in the treatment of advanced lung cancer. It is now possible to use immunotherapy over cytotoxic chemotherapy in at least a subgroup of patients.
Its superiority has been proven. In addition, the combination of immunotherapy and chemotherapy in first-line. There is also evidence of the treatments used. Programmed cell death-1 (PD-1)/programmed cell death-ligand 1 (PD-L1) pathway-targeted immunotherapy, lung It has become an effective option in the treatment of cancer. There is also evidence of first-line treatments using a combination of immunotherapy and chemotherapy. Programmed cell death-1 (PD-1)/programmed cell death-ligand 1 (PD-L1) pathway-targeted immunotherapy has become an effective option in the treatment of lung cancer. Essentially, binding of PD-1 ligand to its receptors, PD-L1 or PD-L2, can prevent the innate cytotoxic T cell response against the tumor by inhibiting kinases involved in T cell activation [5]. Expression of PD-L1 protein in lung cancer is expected to be a prognostic factor or predict response to PD-1 blocking antibodies [6].
In this study, we evaluated fluorescence in situ in advanced squamous cell carcinoma of the lung. To determine the frequency of DEK rearrangement by hybridization technique (FISH), reverse transcriptase to identify cases with DEK:AFF2 fusion by polymerase chain reaction test (rt-PCR), The effect of gene
xvii
alteration on prognosis, its relationship with PDL1 positivity and immunotherapy response. We planned to research.
Our study included patients diagnosed with squamous cell carcinoma between 2017 and 2023 at Pamukkale University Faculty of Medicine, Department of Medical Pathology; We recruited 128 randomly selected patients from bronchoscopic biopsy or needle biopsy materials. DEK gene in all cases rearrangement, PD-L1 immunohistochemical expression and clinicopathological parameters and we examined the relationship between prognosis. We investigated the DEK::AFF2 fusion using the rt-PCR method and appropriate primers in 29 cases in which DEK gene rearrangement was detected.
Ventana SP 263 clone was detected in all of our cases (n=128) by immunohistochemical method. We applied PD-L1 using Tumor proportion score (TPS) in tumor cells; PD-L1 15.8% cases with membranous staining below 1%, 62.4% cases with 1-50%, 50% with 21.8% of the cases were found to have staining. PD-L1 staining and gender, age, tumor diameter,between groups according to tumor stage, lymph node metastasis, distant metastasis, recurrence and death.No statistically significant difference was observed (p>0.05). Disease-free life with PD-L1 scoring. There was no statistically significant difference between duration and total survival (p>0.05).
DEK rearrangement was investigated in all 128 cases included in the study using the FISH method.TEC rearrangement was detected in 21.8% of the patients. With DEK rearrangement, gender, age,tumor diameter, tumor stage, lymph node metastasis, distant metastasis, recurrence and survival status. No statistically significant difference was observed between them (p>0.05). DEK gene rearrangement positive and in terms of disease-free survival and total survival among negative cases. There was no statistically significant difference (p>0.05).
rt-PCR using appropriate primers for 29 cases in which DEK rearrangement was detected by FISH method. DEK::AFF2 fusion was detected in all 29 cases. No statistically significant difference was observed between AFF2 fusion and gender, age, tumor diameter, tumor stage, lymph node metastasis, distant metastasis, recurrence
xviii
and survival (p>0.05). There was no statistically significant difference in disease-free survival and total survival between AFF2 fusion positive and negative cases (p>0.05).
PD-L1 expression is less than 1% in cases with DEK rearrangement/DEK::AFF2 fusion. The rate of being under was significantly higher (p:0.010; p0.05).
DEK protein is overexpressed in squamous cell carcinomas in many organs and it plays an active role in tumor initiation and maintenance. Although there are still many open questions regarding the regulation and function of this protein, high DEK protein expression may be useful as a novel prognostic factor and a new therapeutic target [7]. In conclusion, this is the first lung squamous cell carcinoma series in which DEK rearrangement/DEK::AFF2 fusion has been investigated. In addition, our study is a first in the literature, as the relationship between PD-L1 and DEK rearrangement/DEK::AFF2 fusion has never been compared in squamous cell carcinoma cases of the lung.
We think that our findings may help in the selection of patients to receive immunotherapy, their prognosis, and to explain the pathogenesis of their squamous cell carcinomas
P63 ekspresyonunun akciğer kanseri prognozuna etkisi ve akciğer kanseri alt tip ayırıcı tanısındaki olası yararlılığı
Bu çalışmada, immunohistokimyasal p63 ekspresyonunun akciğer kanserinde ayırıcı tanıya katkısı, p63 ekspresyonunun ve çeşitli klinikopatolojik değişkenlerin prognoz üzerine etkisi araştırıldı. Seçilmiş sayıda olguda RT-PCR yöntemi ile mRNA analizi yapılarak, mRNA analizinin ayırıcı tanıya ve akciğer tümörlerinin histogenezine katkısı belirlendi. İmmünohistokimyasal olarak p63 ekspresyonu 62 olguda değerlendirildi. Seçilmiş 6 olguda RT-PCR yöntemi ile mRNA analizi yapıldı. 57 olgunun klinik izlem verilerine ulaşıldı. Hastaların takip süreleri 1-42 ay arasında değişmekteydi. P63 indeksi ile değerlendirildiğinde 25 skuamöz hücreli karsinom olgusunun 24'ünde (%96) şiddetli boyanma görüldü. 20 adenokarsinom olgusundan pozitif boyanan 6 olguda ve 1 büyük hücreli karsinomda (nöroendokrin karsinomlar hariç), hafif şiddette boyanma saptandı. İstatistiksel olarak P63 boyanması gruplar arasında skuamöz hücreli karsinom lehine anlamlı bulundu (p0.001 ). Skuamöz hücreli karsinomların % 40'ında skuamöz karsinoma insitu saptanırken, adenokarsinomların hiçbirinde saptanmadı. İstatistiksel olarak skuamöz karsinoma insitu açısından, skuamöz hücreli karsinom ve adenokarsinom arasında belirgin anlamlı fark mevcuttu (p=0.002). 12 skuamöz karsinoma insitu lezyonunun tamamında p63 boyanması şiddetli olarak gözlendi. 6 atipik adenomatöz hiperplazili olgunun %83.3'ünde boyanma görülmedi. RT-PCR ile p63 için mRNA analizi yapılan 6 olguda DN p63'ün dağılımı skuamöz hücreli karsinom olgularının tamamında güçlü pozitif, mukoepidermoid karsinom olgusunda güçlü pozitif, adenokarsinom olgusunda zayıf pozitif, karsinoid tümör olgusunda negatifti. TA p63 ise normal akciğer parankiminde güçlü pozitifken, bir skuamöz hücreli karsinom olgusu haricinde tümörde negatif saptandı. Bu çalışmada kliniko-patolojik parametrelerden tümör çapı dışındakiler ile sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Ancak 3 cm üzerinde tümörü olan olgularda daha kötü bir prognoz olduğu saptandı (p=0.02). P63 boyanma indeksi ve kliniko-patolojik parametreler arasında ilişki saptanmadı (p *0.05). Skuamöz karsinoma insituların tümünde saptadığımız kuvvetli p63 pozitifliği, atipik adenomatöz hiperplazilerdeki belirgin negatiflik, bu iki tümörün kökeninin farklı yollar izlediği yolunda işaretler vermektedir. Bu konuda daha büyük serilerde yapılan genetik çalışmalara ihtiyaç vardır. İmmünohistokimyasal olarak p63 boyanmasının az differansiye skuamöz hücreli karsinomda yaygın ve kuvvetli pozitiflik göstermesi, skuamöz hücreli karsinomu adenokarsinomdan ayırmada, yine skuamöz hücreli karsinomu büyük hücreli nöroendokrin karsinomdan ayırmada kullanışlı bir belirleyici olduğunu düşündürmüştür. Ayrıca RT-PCR sonuçlarımız, kuvvetli boyanmayan az differansiye adenokarsinom ve hiç boyanma izlemediğimiz büyük hücreli nöroendokrin karsinomlarda immünohistokimyasal incelemeye rağmen tanı zorluğu oluştuğu noktada, genetik olarak p63'ün mRNA düzeyinde saptanmasından faydalanabileceğimizi göstermiştir.The aim of this study was to investigate whether there was a correlation between p63 expression, diffferential diagnosis of lung carcinoma and prognosis. Additionally, putative effects of clinicopathological variables on prognosis was also examined. mRNA analyses was done simultaneously by RT-PCR method in the selected cases. Overall data was evaluated whether it has any effect on differential diagnosis of lung carcinoma and clarifying in histogenesis of lung tumors. Expression of p63 in 62 lung carcinomas were investigated immunohistochemically. mRNA analysis using RT-PCR method was done in selected 6 cases. Fiftyseven cases were followed up until time of death or median survival time of 16.72±10.6 months, ranging from 1 to 42 months. When cases were evaluated for p63 staining, 24 of 25 (%96) squamous cell carcinomas were strongly positive. Six of twenty adenocarcinomas and one (%100) large cell carcinoma (except neuroendocrine carcinoma) were mild positive. p63 staining was statistically significant for favoring squamous cell carcinoma than other tumors (p0.001). Fourty percent of squamous cell carcinomas had squamous carcinoma insitu, where as adenocarcinomas had none. There was a significant statistical differrence between squamous cell carcinoma and adenocarcinoma (p=0.002). p63 was strongly positive in all of 12 squamous carcinoma insitu cases. But in %83.3 of atypical adenomatous hyperplasia, p63 was negative. Six cases, in which mRNA analysis was performed by RT-PCR method, DNp63 was strong positive in three (3/3) squamous cell carcinoma, mild positive in one (1/1) adenocarcinoma, negative in carcinoid tumor. TAp63 was strong positive in nontumoral lung, but was negative in all tumors, except one squamous cell carcinoma. In this study, there was no correlation between clinicopathological variables and overall survival, except tumor diameter. Tumors that are more than 3 cm in diameter had worse prognosis than others (p=0.02). There was no correlation between clinicopathological variables and p63 staining. Significant positive staining in all squamous carcinoma insitu and negative staining in atypical adenomatous hyperplasia reveal clues that these two tumors had different pathways in tumorogenesis. Our data suggested that when poorly differentiated squamous cell carcinoma had strong and widespread staining for p63 immunohistochemically, p63 can be a useful marker in differentiating squamous cell carcinoma from adenocarcinoma and squamous cell carcinoma from large cell neuroendocrine carcinoma. Our RT-PCR results also reveal that, along with immunohistochemical staining, when diagnosis is difficult in poorly differentiated adenocarcinoma and large cell neuroendocrine carcinoma, evaluating mRNA of p63 can be useful
Sessizliğin sesi-IV:İzmitli Ermeniler konuşuyor
Hrant Dink Vakfı'nın 2011 yılından bu yana sürdürdüğü Anadolu Ermenileri Sözlü Tarih Projesi'nin ürünü olarak yayımlanan Sessizliğin Sesi serisinin dördüncü kitabı Sessizliğin Sesi IV İzmitli Ermeniler Konuşuyor, proje kapsamında yapılan 30 sözlü tarih mülakatının dokuzunu içeriyor. Kitap, mülakatların haricinde proje koordinatörlerinden gazeteci Ferda Balancar'ın önsözü ve Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümü araştırma görevlisi E. Aras Ergüneş'in sonsözünün yanı sıra, İzmit ve çevresine ait Ermenice şarkı sözleri ve tekerlemelerden oluşan bir seçkiyi de içeriyor. Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitap da Ermeni toplumunun hafızasında bir yolculuğa çıkarırken, tehcir anılarının aile kuşakları arasında aktarım şekillerine örnekler sunuyor, Ermeni toplumunun kendini ve "öteki"ni nasıl algıladığına dair ipuçları veriyor
ACTIVE AND PASSIVE SEIGNIORAGE REVENUES: THE CASE FOR TURKEY 1970-1997
This study is concerned with the components of the total seigniorage revenues that have been collected by the Turkish governments during the years 1970-1997. Traditionally, a government can increase the monetary base in order to finance its expenditures partially. This form of monetary finance is related to active seigniorage revenues. On the other hand, as real economic growth takes place, a government can also benefit from this process as a result of an increase in demand for the real money balances which is termed as passive seignoirage revenues. This paper presents empirically that Turkish governments have benefited from both types of seignoirage revenues in order to finance its budget deficits during the years 1970-1997 but this policy seems to lose its effectiveness in the recent years due to the financial liberalization.Seigniorage, Monetary, Policies, Budget Deficits, Turkey
Tükrük bezi malign tümörlerinde PD-1, PD-L1 ekspresyonu
Bu çalışma Pamukkale Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi’nin 27.02.2017 tarih ve 2017TPF013 nolu kararı ile desteklenmiştir.Tükrük bezi tümörleri benign ve malign neoplazmları içeren oldukça heterojen bir gruptur. Malign tükrük bezi neoplazmları 100000’de 0,4-2,6 arasında görülmektedir. Tükrük bezlerinde en sık görülen malign tümörler mukoepidermoid karsinom ve adenoid kistik karsinom’dur. Tükrük bezi kanserlerinin standart tedavisi cerrahi işlemdir. Bununla birlikte ileri evre tümörlerde tedavi genellikle karmaşık multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Tükrük bezi tümörlerinin alt tiplerinin düşük prevalansı nedeniyle, sağkalım için prediktif ve prognostik klinikopatolojik faktörlere ilişkin mevcut bilgiler yetersizdir. Çeşitli kanserlerde kapsamlı çalışmalar yapılmış olmasına rağmen, tükrük bezi tümörlerinde PD-1/PD-L1 gibi bağışıklık kontrol noktaları ile ilgili belirteçler hakkında veriler oldukça azdır. Bu çalışmada PD-1/PD-L1 ekspresyonunun mukoepidermoid karsinom ve adenoid kistik karsinom’da sağkalıma etkisi, klinik öneminin belirlenmesi ve klinikopatolojik faktörler ile ilişkisi araştırılmıştır. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1997 ile 2017 yılları arasında tanı almış 23 mukoepidermoid karsinom ve 18 adenoid kistik karsinom olmak üzere toplam 41 malign tükrük bezi olgusu çalışmaya dahil edilmiştir. İmmunohistokimyasal olarak PD-1/PD-L1 antikorları kullanılarak tam doku kesitlerinde 23 mukoepidermoid karsinom ve 18 adenoid kistik karsinom olgusu incelenmiştir. Çalışmaya alınan 41 hastanın yaşları 12-92 arasındadır. Ortalama yaş 49.68± 20.29 olarak saptanmıştır. Tüm hastaların %51.2’si erkek, %48.8’i kadındır. Adenoid kistik karsinom olgularımız en sık minör tükrük bezinde (%77.8), mukoepidermoid karsinom olgularımız ise parotis bezinde (%43.5) görülmüştür. Tüm olguların klinik izlem verilerine ulaşılmıştır. Hastaların takip süreleri 1-216 ay arasında değişmektedir. Hastaların 29’u (%70.7) izlem sonunda hayattadır. Ortalama genel sağ kalım süresi 59.73 ± 55.98 aydır. Mukoepidermoid karsinom grubundaki hastalarda ortalama genel sağkalım süresi 45,88 ± 39.36, adenoid kistik karsinom grubundaki hastalarda ise ortalama genel sağkalım süresi 77.77 ± 69.11 aydır. Tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyonu mukoepidermoid karsinom grubunda %78.3, adenoid kistik karsinom grubunda %27.8 oranında pozitif saptanmıştır. Bu iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0.001). PD-L1 ekspresyonu erkeklerde kadınlara göre daha fazla görülmüştür. İstatistiksel olarak tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyonu ile cinsiyet arasında anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0.04). PD-L1 ekspresyonu gösteren olguların çoğu T l’dir. Tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyonu ile T evreleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p= 0.029). Tümörü infiltre eden lenfositlerde PD-L1 ekspresyonu mukoepidermoid karsinom olgularının %65.2’sinde, adenoid kistik karsinom olgularının %38.9’unda pozitif tespit edilmiştir. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0.09). Tümörü infiltre eden lenfositlerde PD-1 ekspresyonu mukoepidermoid karsinom grubunda %91.3, adenoid kistik karsinom grubunda %33.3 oranında pozitif saptanmıştır. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p= 0.001). Korelasyon analizi sonucunda tümör hücrelerinde PD-L1 pozitifliği ile sağkalım arasında negatif ilişki görülmüştür (p=0.049) (r=-0.328). Tümörü infiltre eden lenfositlerde PD-L1 ekspresyonu ile sağkalım arasında pozitif ilişki saptanmıştır (p=0.047) (r=0.312).Tümörü infiltre eden lenfositlerde PD-1 ekspresyonu ile sağkalım arasında pozitif ilişki görülmüştür (p=0.032) (r=0.335). Bulgularımız PD-L1 ekspresyonu saptanan hastalarda daha kısa yaşam süresi gözlendiğini göstermektedir. Bu durum PD-L1 ekspresyonu gösteren olguların kötü prognoz açısından yakın takibe alınması gerektiğini düşündürmekte; mukoepidermoid karsinom olgularında hem tümör hücrelerinde hem de tümörü infiltre eden lenfositlerde PD-L1 ekspresyonunun saptanması ileri evre hastaların immünoterapiden potansiyel olarak fayda görebileceğini desteklemektedir. Bu amaçla geniş serilerde yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Salivary gland tumors are a very heterogeneous group of benign and malignant neoplasms. Malignant salivary gland neoplasms seen between 0.4 to 2.6 per 100,000 persons. The most common malign tumors in salivary glands are mucoepidermoid carcinoma and adenoid cystic carcinoma. The most common malign tumors in salivary glands are mucoepidermoid carcinoma (MEK) and adenoid cystic carcinoma (AKK). The standard treatment for salivary gland cancers is surgery. However, treatment for advanced stage tumors usually requires a complex multidisciplinary approach. Despite extensive studies in various cancers, little is known about the markers of immune control points such as PD-1 / PD-L1 in salivary gland tumors. In this study, we investigated the effects of PD-1 / PD-L1 expression on mucoepidermoid carcinoma and adenoid cystic carcinoma, clinical relevance, and clinicopathologic factors. A total of 41 cases of malignant salivary gland including 23 mucoepidermoid carcinomas and 18 adenoid cystic carcinomas diagnosed between 1997 and 2017 were included in the study in Pathology Department of Pamukkale University Medical Faculty. Immunohistochemically, 23 mucoepidermoid carcinomas and 18 adenoid cystic carcinomas were investigated in whole tissue sections using PD-1 / PD-L1 antibodies. The ages of the 41 patients studied were between 12 and 92 years. The mean age was 49.68 ± 20.29 years. 51.2% of all patients were male and 48.8% were female. Minor salivary gland (77.8%) was the most common adenoid cystic carcinoma group and parotid gland (43.5%) was located in the mucoepidermoid carcinoma group. Clinical follow-up data of all cases have been reached. The follow up time of the patients varied between 1-216 months. Twenty-nine of the patients (70.7%) were alive at the end of the follow-up. The mean survival time was 59.73 ± 55.98. The mean overall survival time in patients with mucoepidermoid carcinoma group was 45.88 ± 39.36 months. The mean overall survival time in patients with adenoid cystic carcinoma group was 77.77 ± 69.11 months. Expression of PD-L1 in tumor cells was positive in 78.3% of mucoepidermoid carcinoma group and 27.8% in adenoid cystic carcinoma group. A statistically significant difference was found between these two groups. (P = 0.001). PD-L1 expression is more common in male patients than in women. Statistically significant difference in sex with PD-L1 expression in tumor cells was found (p = 0.04). Most cases of PD-L1 expression were T1. The difference between PD-L1 expression in tumor cells and T stages was statistically significant (p = 0.029). Tumor-infiltrating lymphocytes in 65.2% of PD-L1 expression in mucoepidermoid carcinoma, adenoid cystic carcinoma in 38.9% of cases were positive. There was no statistically significant difference between the two groups (p = 0.009). Tumor infiltrating lymphocytes PD-1 expression in the group 91.3%, mucoepidermoid carcinoma, adenoid cystic carcinoma group was positive in 33.3%. There was a statistically significant difference between the two groups (p = 0.001). Correlation analysis revealed a negative correlation between PD-L1 positivity and survival in tumor cells (p = 0.049) (r = -0.328). There was a positive correlation between PD-L1 expression and survival in tumor-infiltrating lymphocytes (p = 0.047) (r = 0.312). There was a positive correlation between PD-1 expression and survival in tumor-infiltrating lymphocytes (p = 0.032) (r = 0.335). In conclusion, shorter survival time in patients with PD-L1 expression indicates that PD-L1 expression should be followed closely in terms of poor prognosis. Detection of PD-L1 expression in both tumor cells and TILs in MEK cases suggests that patients may potentially benefit from immunotherapy. For this purpose there is a need for studies to be conducted in large series
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin ayırıcı tanısına yeni immunohistokimyasal belirteçlerin katkısı
Bu çalışmada, immunohistokimyasal Napsin-A, NTRK-1, NTRK-2, Desmoglein-3 ve Desmocollin-3 ekspresyonunun küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin ayırıcı tanısına katkısı, bu antikorlar ile birlikte çeşitli kliniko patolojik değişkenlerin prognoz üzerine etkisi araştırıldı. İmmunohistokimyasal olarak Napsin-A, NTRK-1, NTRK-2 ve Desmoglein-3 antikorları kullanılarak 50 skuamöz hücreli karsinom, 50 adenokarsinom olgusu, Desmocollin-3 ile 29 skuamöz hücreli karsinom, 29 adenokarsinom olgusu incelendi. Tüm olguların klinik izlem verilerine ulaşıldı. Hastaların takip süreleri 1-76 ay arasında değişmekteydi. Napsin-A ile adenokarsinomlu olguların 47’sinde (%94) değişen oranlarda granüler intrasitoplazmik pozitif boyanma izlenirken, 50 skuamöz hücreli karsinom olgusunun hiçbirinde boyanma görülmedi. Napsin-A’nın adenokarsinomlar için sensitivitesi %96, spesifitesi %100 tespit edildi. Napsin-A’nın skuamöz hücreli karsinom’lar için sensitivitesi ise %0, spesifitesi %4 bulundu. İstatistiksel olarak tümör hücrelerinde Napsin-A boyanması, gruplar arasında adenokarsinom lehine istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0.000). NTRK-1 ile 100 olgunun tümünde değişen oranlarda çoğu alanda sitoplazmik, tek tük nükleer boyanma izlendi. NTRK-1 pozitifliği açısından 2 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). 15 NTRK-2 ile skuamöz hücreli karsinomların 47’sinde (%94) değişen oranlarda, sitoplazmik ve nükleer boyanmalar izlendi. Adenokarsinomların ise 32’sinde (%64) boyanma görülürken, 17’sinde (%34) boyanma izlenmedi. NTRK-2’nin skuamöz hücreli karsinomlar için sensitivitesi %96, spesifitesi %34 tespit edildi. NTRK-2’nin adenokarsinomlar için sensitivitesi ise %66, spesifitesi %4 bulundu. NTRK-2 ile tümör tipi arasındaki ilişki incelendiğinde 2 grup arasında skuamöz hücreli karsinom lehine istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.000). Desmoglein-3 ile tümör tipi istatistiksel olarak incelendiğinde skuamöz hücreli karsinomların 47’sinde (%94) değişen oranlarda, sitoplazmik ve nükleer boyanmalar izlendi. Adenokarsinomların ise 46’sında (%92) boyanma görüldü. Desmoglein-3’ün skuamöz hücreli karsinomlar için sensitivitesi %94, spesifitesi %8 tespit edildi. Desmoglein-3’ün adenokarsinomlar için sensitivitesi ise %92, spesifitesi %6 bulundu ve 2 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Desmocollin-3, 29 skuamöz hücreli karsinomun 28’inde (%96.6) değişen oranlarda, genelde sitoplazmik, yer yer belirgin membranöz boyandı. Yirmidokuz adenokarsinom olgusunun ise 19’unda (%65.5) boyanma görüldü. Desmocollin-3’ün skuamöz hücreli karsinomlar için sensitivitesi %96.5, spesifitesi %34.4 tespit edildi. Desmocollin-3’ün adenokarsinomlar için sensitivitesi ise %65.5, spesifitesi %3 bulundu. Desmocollin-3 ile tümör tipi incelendiğinde 2 grup arasında skuamöz hücreli karsinom lehine istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.003). Bu çalışmada kliniko-patolojik parametrelerden evre dışındakiler ile sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak evre I’de olan olgularda prognozun daha iyi olduğu görüldü (p=0.000). NTRK-1 boyanma indeksi ve kliniko-patolojik parametreler incelendiğinde NTRK-1 orta-şiddetli pozitif olan olgularda prognozun daha kötü olduğu tespit edildi (p=0.04). 16 Sonuç olarak bu çalışmada diğer değişkenlerden bağımsız olarak evre-I’de olmanın diğer evrelere göre sağkalımı önemli oranda arttırdığı bulunmuştur. Bu da bize erken evrede tanı koymanın önemini vurgulamaktadır. Bulgularımız özellikle, mevcut boyalarla ayırıcı tanısı yapılamayan, küçük hücreli dışı akciğer kanseri-başka türlü sınıflandırılamayan tanısı alan olgularda rutinde kullanılan p63, TTF-1 ve müsin özel boyalarının yanı sıra Napsin-A, NTRK-2 ve desmocollin-3’ün de panele eklenebileceğini düşündürmektedir. The aim of this study was to investigate the aid of immunohistochemical ekspression of Napsin-A, NTRK-1, NTRK-2, Desmoglein-3 and Desmocollin-3 in differential diagnosis of non small cell lung carcinoma, effects of these markers and other clinicopathologic parameters to the prognosis. Expression of Napsin-A, NTRK-1, NTRK-2 and Desmoglein-3 in 50 squamous cell carcinoma and 50 adenocarcinoma were investigated immunohistochemically. Desmocollin-3 is immunohistochemically investigated only in 29 squamous cell carcinoma and 29 adenocarcinoma. Clinical follow-up data of all patients were able to reach. The survival time was ranging from 1 to 76 months. Ninety four percent of adenocarcinomas showed varying degrees of positivity with Napsin-A but none of the squamous cell carcinomas were positive with this marker. The sensitivity of Napsin-A was %96, spesifity was %100 for adenocarcinomas. Napsin-A staining was statistically significant for favoring adenocarcinoma than squamous cell carcinoma (p= 0.000). Variable degrees of positivity detected with NTRK-1 in all cases. There was no statistically significant differences with NTRK-1 staining between two groups (p>0.05). 18 We observed varying proportions of cytoplasmic and nuclear staining in 47 (%94) of squamous cell carcinomas with NTRK-2. While 32 (%64) of the adenocarcinomas showed positivity with this marker 17 (%32) of them was negative. The sensitivity of NTRK-2 was %94, spesifity was %36 for squamous cell carcinoma. The sensitivity of NTRK-2 was %64, spesifity was %6 for adenocarcinomas. Napsin-A staining was statistically significant for favoring squamous cell carcinoma than adenocarcinoma (p= 0.000). When cases were evaluated for Desmoglein-3 staining, 47 of 50 (%94) squamous cell carcinomas and 46 of 50 (%92) squamous cell carcinomas were positive. The sensitivity of Desmoglein-3 was %94 for squamous cell carcinoma, %92 for adenocarcinoma. The spesivity was %8 and %6 respectively and there was no statistically significant differences with Desmoglein-3 staining between two groups (p>0.05). Desmocollin-3 was generally cytoplasmic, occasionally nuclear positive in 28 of 29 (%96.6) squamous cell carcinomas. Positive staining was detected in 19 of 29 (%65.5) adenocarcinomas. The sensitivity of Desmocollin-3 was %96.5 for squamous cell carcinoma, %65.5 for adenocarcinoma. The spesivity was %34.4 and %3.5 respectively. Desmocollin-3 staining was statistically significant favor squamous cell carcinomas (p=0.003). In this study, there was no correlation between clinicopathological variables and overall survival, except stage of the tumor. Stage I tumors had better prognosis than others (p=0.000). When NTRK-1 staining and clinicopathological variables examined together, we detected that NTRK-1 moderate-strong positive cases had worse prognosis (p=0.04). Our data suggested that when differential diagnosis is difficult in cases that seems to be non small cell lung carcinoma-not otherwise spesified, Napsin-A, NTRK-2 and desmocollin-3 can be useful markers additional to TTF-1, p63 and musicarmine in differentiating these tumours as squamous cell carcinoma or adenocarcinoma
The priest and healer Frantisek Ferda
This study is an attempt for a comprehensive biography of the Czech priest and healer František Ferda. After completing theology studies, he initially served as a parish priest in the Sedlčany region in the 1940s. In 1951, he was arrested by the State Security (StB), accused of alleged anti-state activities and sentenced to fourteen years' imprisonment, of which he spent nine in the harshest communist prisons. In addition to the basic biography, the author also addresses the reasons behind Ferda's arrest. The author demonstrates that the activities of the Orel group "Modré květy", for which Ferda was sentenced, were based on real foundations; however, Ferda himself played only a marginal role within the group and did not actively participate in resistance activities against the regime. In 1960, he was released under a presidential amnesty by president Novotný. In the 1960s, he initially worked as a manual labourer, and during the 1970s and 1980s, he acted as a healer in the Klatovy region. He soon became well-known throughout the country and abroad for his ability to effectively help people through clairvoyant diagnosis of illness, herbal cures, or suitably designed diets in the treatment of even very serious diseases, thereby helping thousands of ill people. The work provides a detailed insight...Práce je pokusem o sepsání první ucelené biografie českého kněze a léčitele Františka Ferdy. Ten byl po ukončení studia teologie nejprve ve 40. letech 20. století farářem na Sedlčansku. V roce 1951 byl zatčen StB a obviněn z údajné protistátní činnosti a následně odsouzen ke čtrnácti letům odnětí svobody, z nichž nakonec devět strávil v nejtvrdších komunistických žalářích, vč. likvidačního tábora na Jáchymovsku. Autor se v práci zabývá kromě mapování základní biografie také otázkou důvodů Ferdova zatčení a uvěznění. V práci se autorovi podařilo prokázat, že činnost orelské skupiny Modré květy, v rámci níž byl odsouzen, byla postavena na reálném základě, nicméně kněz byl jen okrajovou osobou v celé skupině a sám se do žádné odbojové činnosti proti komunistickému režimu aktivně nezapojil. V roce 1960 byl propuštěn na základě amnestie prezidenta Novotného. V 60. letech působil nejprve jako manuální pracovník, v letech 70. až 80. působil na v Klatovsku jako léčitel a brzy se stal známým po celé republice i ve světě pro svoji schopnost efektivní pomoci prostřednictvím jasnovidné diagnostiky nemocného a bylinných kúr či vhodně navržených diet v úzdravě i velmi závažných onemocnění, čímž pomohl tisícům nemocných. Práce přináší detailní pohled na některé doposud málo prozkoumané části jeho života. KLÍČOVÁ...Katedra dějin a didaktiky dějepisuFaculty of EducationPedagogická fakult
Berln Anket, Stop-Bang Anket
Berln Anket, Stop-Bang Anket Yrd. Doç. Dr. Ferda İlgen Uslu Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı, İstanbul Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), her ırk, cinsiyet ve sosyoekonomik düzeyde sık görülen bir uyku bozukluğudur. Tanısı esas olarak anamnez ve polisomnografi (PSG) incelemesinde dayansa da PSG çalışmaları; pahalı, eğitimli eleman ve deneyim gerektiren, zaman alan incelemelerdir. Ayrıca toplumda sık görülen uyku hastalıklarını incelemek için yeterli uyku laboratuvarı da yoktur (Netzer ve ark., 1999; Chung ve ark., 2008a) Bu nedenle hastaları inceleme öncesi taramak hasta seçimi açısından gereklidir ve anketler bu aşamada en önemli yol göstericilerdir. İdeal bir solunumsal uyku bozukluğuna ait hastalıkları tarama anketi, yanlış negatif sonuçlardan kaçınmak için yüksek bir duyarlılığa sahip olmalı, ayrıca düşük riskli hastaların maliyetli ve zaman alıcı incelenmelerini önleyecek kadar da özgün olmalıdır (Marti-Soler ve ark., 2016). Erişkinlerde uykuda apne varlığının anket yolu ile taranması hem pratik olması hem de maliyet etkinliği açısından önemlidir. Bu bölümde günlük pratikte ve klinik çalışmalarda en sık kullanılan iki anket olan Berlin anketi (BA) ve STOPBANG anketinden bahsedilecektir
THE DEGREE OF COMPETITION IN THE EUROPEAN FOOTBALL LEAGUES: A STATISTICAL APPROACH
As a professional sport, professional football teams in a league compete in imperfect market conditions since every team in a professional football league may be known by their differentiated product (i.e. the quality of football they play). If the competition level increases, the quality of football being played may also increase. Thus, consumers`(i.e. football spectators) value of money spent on football should increase too. Thus, this paper tries to implement the above mentioned economic principle through a statistical method on nine European countries football leagues, in an individual and comparative manner. During the estimation period, it is calculated that, on average, the highest level of football competition took place in France, whereas Turkish football came last.football ranking, European Football, optimal football league
- …
