AXSIS - Akademik ve Açık Erişim Bilgi Sistemi (Univ. KTO Karatay)
Not a member yet
5260 research outputs found
Sort by
Mono Baskı ve Deneysel Yöntemlerle Oluşturulmuş Uygulama Örnekleri
Mono baskılar, baskı resim türünün tek örneği olan çalışmalardır ve genellikle çizimle ve değişik aktarma
yöntemleriyle ilgili teknikleri bir araya getirir. Monotip adı da kullanılır, ancak “mono baskı” terimi sınıflandırma amacıyla kullanımı daha yaygındır. Mono baskı, tekrar edilebilen kalıplarla yapılan işleri de kapsar. Monotip, tekrarlanan kalıplar kullanılmadan yapılan, tek ve özgün çalışmalara verilen addır.
Sanatçı, doğrudan kalıp üzerinde çalışarak resim oluşturur; bu yöntem pentür ve çizime benzer bir uygulamadır.
Monotipte her zaman fiziksel bir kalıp bulunmaz ve bu nedenle yalnızca tek bir baskı alınabilir. Bazen, orijinal baskı sonrası, kalıbın üzerinde kalan mürekkeple “hayalet baskı” da yapılır; bu baskılar da yeni çalışmalarda kullanılabilir ya da rehberlik edebilir.
Monotip baskının kökeni 17. yüzyıla, İtalyan sanatçı Giovanni Benedetto Castiglione’ye kadar uzanmaktadır. Tarihi süreç içerisinde, monotip baskı tekniğini kullanan önemli sanatçılara bakıldığında, Castiglione, bakır plaka üzerine eksiltme yöntemiyle yaptığı çalışmalarla bu tekniği kullanmıştır. Bez, fırça ve çubuklarla yapılan çizgisel dokular, monotip baskının temel unsurlarındandır. Edgar Degas, başta eksiltme tekniğini kullanmış, sonrasında pastel çizimler ve renk eklemeleriyle tekniği geliştirmiştir. Paul Gauguin ise mürekkeplenmiş yüzeylerle çalışarak “çizgi monotipi” adında bir yöntem geliştirmiştir. Rembrandt aynı kalıptan farklı görseller üretmiş, William Blake ise baskılarını elle boyayarak farklılık yaratmıştır. Çağdaş monotip baskı, değişebilir kalıplar ve çeşitli baskı tekniklerinin
birleşimiyle oluşturulmakta olup, bu teknikte birçok farklı araç ve yöntem kullanılmaktadır.
Mono baskı ve monotip baskı teknikleri, sanatçılara çok çeşitli ve yaratıcı ifade imkânları sunar. Katmanlama, şablon kullanımı, tekrarlar ve kalıp parçalarıyla çalışma gibi yöntemlerle farklı dokular ve etkiler elde edilebilir. Bu teknikler sayesinde baskılarda doğaçlamaya açık, deneysel bir süreç ortaya çıkar. Baskılar elle ya da çukur/taş baskı, yüksek baskı presleriyle de yapılabilir. Elle baskıda farklı basınçlar uygulanarak değişken sonuçlar elde edilir. Ayrıca, suluboya, akrilik boyalar da mono baskı için kullanılabilir. Bu teknik, yağ bazlı mürekkep ve çözücüler kullanılmadan daha çevreci bir alternatif sunar. Ancak suluboyayla çalışırken boya kuruduğu için işlem daha uzun sürebilir. Tıpkı çukur baskıda olduğu gibi, kâğıdın nemli olması gerekir. Suluboya ile yapılan baskılar arka arkaya
birkaç kez basılabilir; bu da sanatçılara ve amatörlere katmanlı ve derinlikli deneysel kompozisyonlar oluşturma imkânı tanımaktadır.
Özetle, mono baskılar tek kopya baskılardır; monotip, kalıpsız yapılan ya da başka malzemelerle desteklenerek oluşturulan özel bir türüdür.
Bildiride farklı birkaç yöntemle oluşturulmuş, deneysel mono baskı uygulama örneklerine yer verilecektir
Sosyal Hizmet Uzmanları Perspektifinden Yaşlılara Sunulan Sosyal Hizmet ve Sosyal Politikaların Değerlendirilmesi
Bu araştırma, yaşlılara sunulan sosyal hizmetler ve politikaların sağlık, ekonomik refah
ve sosyal katılım boyutları açısından sosyal hizmet uzmanlarının görüşlerini incelemeyi
amaçlamaktadır. Araştırma, yaşlı refahını etkileyen bu üç temel unsurun, yaşlıların
yaşam kalitesini nasıl şekillendirdiğini anlamayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, sosyal
hizmet uzmanlarının yaşlı refahı üzerine görüşleri araştırılacak ve yaşlılık dönemi için
etkili sosyal politikaların geliştirilmesine katkı sağlanacaktır. Bu araştırmada, sosyal
hizmet uzmanlarının yaşlılara sunulan sosyal hizmet ve politikaları değerlendirmelerini
incelemek amacıyla nitel araştırma yöntemi kullanmıştır. Derinlemesine görüşme
tekniği ile veri toplanmış; görüşme formu, yaşlıların sağlık, ekonomik refah ve sosyal
katılım gibi refah alanlarını ele alan açık uçlu sorular içermektedir. Katılımcılar, yaşlılık
refahı alanında çalışan sosyal hizmet uzmanlarıdır. Elde edilen veriler, içerik analizi
yöntemiyle analiz edilmiştir. Araştırma, yaşlılara yönelik sosyal hizmet ve politikaların
değerlendirilmesinde sağlık hizmetlerine erişim, yaşam kalitesi ve sosyal katılımın
önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, emeklilik maaşlarının artırılması ve refakatçi
hizmetlerinin yaygınlaştırılması gerektiği belirtilmiştir. Personel eksikliklerinin
giderilmesi, ulaşım hizmetlerinin iyileştirilmesi ve yaşlılara yönelik toplumsal
damgalamanın kırılması, yaşlı bireylerin toplumsal saygınlık ve bağımsızlık
kazanmalarında kritik rol oynamaktadır. Toplumsal algının iyileştirilmesi ise, yaşlıların
toplumsal hayata daha aktif katılımını destekleyecektir. Bu bağlamda, yaşlı refahının
artırılması için bütüncül bir yaklaşım benimsenmesi, toplumsal farkındalığın
güçlendirilmesi ve kamu politikalarının bu doğrultuda şekillendirilmesi büyük önem
taşımaktadır. Çalışma, yaşlıların yaşam kalitesini artıracak politika ve uygulama
önerileri sunarak, yaşlı dostu bir toplum yaratma yolunda önemli bir kaynak
oluşturmaktadır. Araştırma bulgularına dayalı olarak geliştirilen politika ve uygulama
vii
önerileri arasında; yaşlıların günlük yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için kamu destekli
refakatçi hizmetlerinin yaygınlaştırılması, emekli maaşlarının yoksulluk sınırlarının
üzerinde düzenlenmesi ve kuşaklar arası etkinliklerle yaşlıların gençlerle sosyal
bağlarını güçlendirmeleri yer almaktadır
Mürşidü’t-Tālibîn Sinân Dede
Bu yüksek lisans tezi, XVI. yüzyıl Anadolu coğrafyasında yazılmış olan Mürşidü’t-Tālibîn Sinân Dede ve Menâkıb-ı Hazret-i Pîr Kuddise Sirruhû adlı yazma eser; iki menâkıbnâmeden oluşmaktadır. 126 varaktan 85’i Mürşidü’t-Tālibîn Sinân Dede Menâkıbnâmesi’ni içermektedir. Mevlânâ İhtisas Kütüphanesi, envanter no. 4005 numarada ile kayıtlıdır. Yazılış tarihi 12 Şevval 992 (2 Kasım 1584)’dir.
Menâkıbnâmeler, erken Osmanlı toplumunun manevi dinamiklerini, halk inançlarını ve gaza ideolojisini anlamak için kritik öneme sahipken alfabe farklılığı nedeniyle erişilebilirliği sınırlı kalmıştır.
Mürşidü’t- Tālibîn Sinân Dede Menâkıbnâmesi’nin günümüz Türk harflerine çevirisi ile tenkitli metni oluşturulmuş; bu bağlamda içerdiği menkıbelerin sosyal, siyasi ve kültürel analizleri yapılmıştır. Ayrıca filolojik analizi çok katmanlı bir biçimde yapılmış; öncelikle eserin Eski Anadolu Türkçesi metni transkribe edilmiş ve titiz bir dilbilimsel yaklaşımla değerlendirilmiştir. Ardından, eserin ana kahramanı olan Şeyh Sinan Dede’nin yaşamı; korsanlığı, Mevleviliğe intisabı, Mevlâna Dergâhı’na halife olarak atanması, burayı eline geçiren bir grup Kızılbaş’la mücadelesi; II. Bayezid, I.Selim ve I. Süleyman devirlerindeki nüfuzu ile Konya’da adına yaptırılan mimari eserlerle kendisine destek veren Sadrazam Piri Mehmet Paşa ve korsanlığı sırasında işbirliği yaptığı Barbaros Hayrettin Paşa gibi üst düzey devlet adamları ile münasebetleri üzerinde durulmuştur.
Metin, Dânişmendnâme ve Saltuknâme gibi eserlere kıyasla daha az destanî; daha çok tasavvufi ve ahlaki bir üslup sergileyerek Mevlevîliğin halk arasındaki kabulünü sağlamlaştırmıştır. I. Selim’in 1514 Çaldıran Seferi sırasında Konya’ya uğraması ve Sinan Dede’ye seferin akıbetini sorması ve Sinan Dede’den iki ordunun karşılaşması sonucu Selim’in galip geleceği işaretini alarak Şah İsmail ile karşılaşmak için yola devam etmesi ve zafer kazanması olayındaki keramet motifi, Konya’da kabulünü sağlamlaştıran bir olaydır. Belgrad’a katır sırtında gidip kuşatma esnasında Sultan Süleyman’a, Konya Valisi’ni şikâyet ederek haksız yere İbn Yâman adlı bir mutasavvıfı Konya Hisarı’na hapsetmesini, bu haksızlık giderilinceye kadar fethin gerçekleşmeyeceğini söylemesi ve I.Süleyman’ın dervişi serbest bırakması için Konya Beyi’ne ferman göndermesi, yerini sağlamlaştıran bir başka olaydır. Burada tasavvuf erbabının devlet otoritesiyle ilişkisi, devlet adamlarının keramet sahibi dervişlere büyük hürmet göstermesi, mürşidin devlet karşısındaki tutarlı tavrı, toplum için adalet arayışı ve nasihati öne çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin tasavvuf-devlet ilişkisine dair bir belge niteliğindedir.
Menâkıbnâmede, Mevlânâ önemli bir şahsiyettir. Şems-i Tebrizî ile Mevlânâ’nın ilk karşılaşmalarından sonra Selâhaddin-i Zerkubî’nin bağ evinde üç ay süreyle baş başa kaldığı iddiasını açıklayıcı mahiyetteki bilgi Mevlânâ ve Şems-i Tebrizî’ye yönelik iddiaların asılsız olduğunu ortaya koymakta; sû-i zannın ve iddianın asılsız olduğu da belge niteliğinde olan bu menâkıbnâmedeki bilgilere istinaden ortaya çıkmakta; mevcut literatürdeki boşluğu dolduran özgün birincil veriler sunmaktadır.
Bu çalışma ile Mürşidü’t-Tālibîn Sinân Dede, XVI. yüzyıl Osmanlı tarihi ve Türk Edebiyatı'nın incelenmesine kazandırılarak alana doğrudan birincil kaynak erişimi sağlanmıştır
Türk Ceza Hukuku ve Uluslararası Hukuk Bağlamında Göçmen Kaçakçılığı Suçu: Teorik ve Uygulamalı Bir Yaklaşım
Bu çalışma, göçmen kaçakçılığı suçunu yalnızca cezai boyutuyla değil, aynı zamanda
göç olgusunun tarihsel gelişimi, nedenleri ve sonuçları bağlamında çok yönlü olarak ele
almaktadır. Göçün günümüzde ulaştığı küresel boyut ve buna bağlı olarak artan
düzensiz göç hareketleri, göçmen kaçakçılığını hem ulusal hem de uluslararası toplum
açısından ciddi bir sorun haline getirmiştir. Bu çerçevede çalışmada, göçmen kaçakçılığı
suçunun uluslararası düzeydeki hukuki temelleri, özellikle Birleşmiş Milletler Sınıraşan
Örgütlü Suçlara Karşı Sözleşme ve ek protokolleri çerçevesinde ortaya konmuş; Türk
hukukundaki yasal düzenlemeler ise Türk Ceza Kanunu başta olmak üzere ilgili
mevzuat kapsamında detaylı biçimde incelenmiştir. Suçun konusu, maddi ve manevi
unsurları, nitelikli halleri, teşebbüs, iştirak ve içtima halleri ile soruşturma ve
kovuşturma usulleri ayrıntılı olarak analiz edilmiştir. Ayrıca Almanya, İtalya, Fransa,
İngiltere, ABD ve Kanada gibi ülkelerdeki düzenlemelerle Türk hukukunun
karşılaştırmalı analizi yapılmıştır. Göçmen kaçakçılığı suçunun insan hakları ihlalleri,
kamu düzenine etkileri ve devletlerin uluslararası yükümlülükleri bağlamındaki
yansımaları da değerlendirilmiştir. Son olarak uygulamada karşılaşılan sorunlar, yargı
kararları ve çözüm önerileri tartışılarak, bu suça karşı daha etkin bir mücadele
yönteminin geliştirilmesine katkı sunulması hedeflenmiştir
From Mobility to Management: A Scoping Review on Exercise in Breast Cancer-Related Lymphedema
Purpose
Breast cancer-related lymphedema (BCRL) is a prevalent complication that adversely affects survivors’ physical function and quality of life. Exercise is increasingly used in BCRL management, yet the diversity in exercise types and lack of standardization present challenges for clinical implementation. This scoping review aimed to systematically map and synthesize the available literature on exercise interventions for BCRL, focusing on the types of exercises used, their frequency and duration, and their effects on clinical and functional outcomes.
Methods
Studies were included if they were randomized or non-randomized controlled trials involving adult women with BCRL, evaluated at least one lymphedema-related outcome, and were published in English within the last 10 years. A comprehensive search was conducted in PubMed, Scopus, Web of Science, PEDro, and CINAHL databases using MeSH terms. Data were extracted on study design, sample size, exercise type, frequency and duration, and outcome measures.
Results
Out of 974 records, 21 studies met the inclusion criteria. Exercises examined included resistance, aerobic, aquatic, Pilates, and scapulothoracic stabilization. Most interventions were 6 to 12 weeks in duration and applied 2 to 5 times per week. Exercise was found to be effective in reducing edema volume and severity, improving range of motion, pain, function, and quality of life, both independently and alongside CDT.
Conclusion
Exercise is a safe and effective intervention for BCRL management. However, variability in exercise protocols highlights the need for standardized recommendations. Future studies should aim to determine optimal parameters to guide clinical decision-making
COVID-19 Sonrası İş Sağlığı ve Güvenliği Kültüründeki Değişim
Bu sistematik derleme, COVID-19 pandemisi sonrasında iş sağlığı ve güvenliği (İSG)
alanında güvenlik kültürünün nasıl dönüştüğünü incelemeyi amaçlamaktadır. Pandemi,
yalnızca geçici bir kriz değil; örgütlerin güvenliği nasıl tanımladığı, önceliklendirdiği ve
yönettiği üzerinde yapısal bir kırılma noktası yaratmıştır. Geleneksel olarak İSG,
ağırlıklı biçimde fiziksel risklerin kontrolü ve kaza önleme odaklı ele alınırken;
COVID-19 sonrasında biyolojik, ergonomik ve özellikle psikososyal risklerin güvenlik
kültürü tartışmalarının merkezine yerleştiği görülmektedir. Bu çalışma, PRISMA 2020
ilkeleri doğrultusunda yürütülen bir sistematik derleme olup, Google Akademik veri
tabanında yapılan yapılandırılmış tarama sonucunda belirlenen ve dâhil etme ölçütlerini
karşılayan 20 hakemli makaleyi kapsamaktadır. Çalışmalar; amaç–kapsam, yöntemsel
desen, güvenlik kültürü/güvenlik iklimi yaklaşımı, psikososyal güvenlik iklimi (PGİ) ve
post-COVID bağlamındaki çıkarımlar açısından nitel içerik analizi ile incelenmiştir.
Bulgular, güvenlik kültürü literatürünün post-COVID dönemde üç temel eksen etrafında
yeniden yapılandığını göstermektedir. Birinci eksen, ölçüm ve kavramsal netleştirme
ihtiyacıdır. Güvenlik ikliminin kültürün ölçülebilir “yüzü” olarak önemli olmakla
birlikte, kültürün derin yapısını tek başına açıklamakta yetersiz kaldığı; bu nedenle öncü
göstergeler, üçgenleme ve karma yöntemlerin gerekliliği vurgulanmaktadır. İkinci
eksen, psikososyal güvenlik ikliminin (PGİ)güvenlik kültürünün psikososyal çekirdeği
olarak yükselişidir. Yüksek PGİ düzeylerinin stres, tükenmişlik ve güvensiz davranışları
azalttığı; düşük PGİ’nin ise iş kazaları ve ruh sağlığı sorunlarıyla ilişkili olduğu tutarlı
biçimde raporlanmaktadır. Üçüncü eksen ise liderlik, adil kültür (ve örgütsel öğrenme
mekanizmalarıdır. Pandemi, güvenliğin yazılı prosedürlerden ziyade liderliğin görünür
davranışları, iletişim kalitesi ve çalışan katılımı yoluyla üretildiğini açık biçimde ortaya
koymuştur. Derleme ayrıca, post-COVID dönemde güvenlik kültürünün sektörler arası
kırılganlıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır. Sağlık, uzun süreli bakım, inşaat ve tarım
gibi sektörlerde psikososyal riskler güvenlik kültürünü doğrudan şekillendiren
belirleyici unsurlar hâline gelmiştir. Bu bağlamda güvenlik kültürü, kriz dönemlerinde
örgütsel dayanıklılığı destekleyen koruyucu bir sistem olarak işlev görmektedir
Elektrik Dağıtım Faaliyetinin Uluslararası Muhasebe Standartları Kapsamında İncelenmesi: Örnek Bir Şirket Uygulaması
Dünyada kamusal hizmetlere duyulan ihtiyaç arttıkça bu ihtiyaçları karşılayacak kamu altyapı tesislerinin kurulup işletilmesinde yaşanabilecek sorunlar, hizmet sunumunda kamu özel işbirliği (KÖİ) model arayışlarını beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda geniş bir kullanım alanı bulunan, ülkelerin her bölgesine, iline, sokağına, hanesine örümcek ağı gibi yayılan elektrik enerjisinin dağıtımının bölgesel şirketlerce yürütülmesi kamusal bir tercihten ziyade zaruri bir gereklilik haline gelmiştir.
KÖİ modellerinin kullanımı artıkça, kamu ile özel sektör arasında yapılan sözleşmelerden doğan varlık ve yükümlülüklerin muhasebeleştirilmesi önem arz etmeye başlamıştır. Bu öneme binaen çalışmada, işletme hakkı devri (İHD) modeli ile yürütülen, yoğun olarak regüle edilen ve karmaşık bir tarife metodoloji bulunan elektrik dağıtım faaliyetindeki özellikli hususların Türkiye Muhasebe Standartları/Türkiye Finansal Raporlama Standartları (TMS/TFRS) kapsamında nasıl muhasebeleştirilmesi gerektiğinin ve uygulamadaki boşluklarla muhasebe sorunlarının tespit edilip çözüm önerilerinin sunulması amaçlanmıştır.
Çalışmada Türkiye’de bölgesel bazda elektrik dağıtım faaliyetinde bulunan bir şirketin 2022 yılı verileri kullanılmıştır. Veriler derinlemesine analiz edilerek ve sektöre özgü konular üzerinde ayrıntılı durularak şirket işlemlerinin raporlanmasında Vergi Usul Kanunu değerleme hükümleri esas alınarak tespit edilen kâr/zarardan (VUK kâr/zararı) TMS/TFRS kâr/zararına geçişe ilişkin bütünsel bir uygulama örneğine yer verilmiştir.
Yapılan uygulama sonucunda, vergi odaklı ulusal muhasebe sistemi ve vergisel kaygılardan ari şekilde gerçeğe uygun değer odaklı uluslararası muhasebe sistemine göre hazırlanan finansal tablolarda raporlanan dönem net kârı/zararı arasındaki farklılığın büyük ölçüde sektöre özgü Gelir Farkı Düzeltme Bileşeni (GFDB), TFRS Yorum 12, amortisman iptali, cari yıl ve geçmiş yıl ek tahakkuk ve iptali dönüşüm kayıtlarından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Vergisel düzenlemeler açısından faturalar üzerinden abonelerden tahsil edilecek tutar olarak kabul edilen elektrik dağıtım bedelinin, Standart bakış açısıyla dağıtım şirketinin devletten olan alacağı olarak yorumlanmasının bu dönüşüm kayıtlarına sebep olduğu değerlendirilmiştir. Daha gerçekçi finansal çıktılar elde edilmesinde dağıtım regülasyonlarının yeterince iyi kavranması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır
Doğrudan Metal Lazer Sinterleme (DMLS) Eklemeli İmalat Yönteminde Proses Parametrelerin Parçanın Darbe Davranışındaki Etkisinin Deneysel Araştırılması
Bu çalışmada, Doğrudan Metal Lazer Sinterleme (DMLS) yöntemiyle üretilen AlSi10Mg alaşımının darbe davranışında üretim parametrelerinin etkisi incelenmiştir. DMLS, metal tozlarının lazer enerjisiyle katman katman ergitilmesi prensibine dayandığından, üretim parametreleri mikro yapı ve mekanik özellikleri doğrudan etkilemektedir. Bu kapsamda iki farklı katman kalınlığı (30 μm ve 60 μm), iki farklı dolgu stratejisi dama (grid) tipi (D) ve doğrusal (aligned rectilinear) (N) ve üç farklı tarama açısı (0°, 45°, 90°) kullanılarak numuneler üretilmiş, bu parametrelerin darbe tokluğu üzerindeki etkileri deney sonuçlarına göre değerlendirilmiştir. Üretilen numunelere V çentikli Charpy darbe testi uygulanmış, kırılma enerjisi (J) ve kırılma açısı (°) değerleri belirlenmiştir. Kırılma enerjisi malzemenin tokluğunu, kırılma açısı ise sünek veya gevrek kırılma eğilimini göstermektedir. Ayrıca kırık yüzeyler taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile incelenmiş, gözenek yapısı, çukur (dimple) oluşumları ve sinterleme kalitesi değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, tarama açısı arttıkça (0°→45°→90°) kırılma enerjisi azalmıştır. 0° yöneliminde darbe yükü katman dizilimiyle paralel olduğundan enerji yayılımı süreklidir ve sünek kırılma görülmüştür. 45° ve 90° yönlerinde darbe yükü katman sınırlarına dik etki ettiğinden bağ zayıflıkları belirginleşmiş ve gevrek kırılma gözlemlenmiştir. Katman kalınlığının artması (30→60 μm) bağ kalitesini düşürmüş, mikro boşluk ve ergitme kusurlarına neden olmuştur. Bu nedenle 30 μm numuneler genellikle daha yoğun mikro yapı ve yüksek kırılma enerjisi sergilemiştir (~9 J). Dama (grid) tipi (D) dolgu stratejisi ise genel olarak doğrusal (aligned rectilinear) (N) dolguya göre daha kararlı enerji absorbe etmiştir. Kırık yüzey SEM görüntüleri, parametrelerinin etkisini açıkça ortaya koymuştur. 30 μm katman kalınlığında ve N tipi dolgu stratejisiyle üretilen numuneler, homojen ergitme havuzları ve belirgin çukur oluşumlarıyla sünek kırılma göstermiştir. Fakat 60 μm numunelerde iri gözenekler, katman sınırlarında ergitme kusurları ve yönlü yırtılma çizgileri gözlenmiştir. Tarama açısı 90° olduğunda kırılma çok yönlü karakteri kazanırken, 0° açıda çatlak ilerlemesi tek eksenli hale gelmiştir. En yüksek darbe tokluğu 30-D-0 (~9 J), en düşük ise 30-N-90 parametreli numunede (~5 J) elde edilmiştir. Sonuç olarak, DMLS parametrelerinin AlSi10Mg alaşımının darbe dayanımı ve kırık yüzey üzerinde belirleyici etkiler oluşturduğu tespit edilmiştir. Bu çalışma, DMLS süreçlerinde parametre optimizasyonu ve mikroyapı–mekanik ilişkisinin anlaşılması açısından literatüre önemli katkı sağlamaktadır
Travayda Primipar Gebelere Kiraz Çekirdeği İle Yapılan Masajın Doğum Sonu Laktasyon Başlama Belirtileri ve Yetersiz Süt Algılama Durumu Üzerine Etkisi: Randomize Kontrollü Çalışma
Araştırma, doğum eylemi sırasında primipar gebelere uygulanan kiraz çekirdeği ile masaj ve el ile masajın, doğum sonu laktasyonun başlama belirtileri ile yetersiz süt algısı üzerindeki etkisini incelemek amacıyla ön test–son test kontrol gruplu randomize kontrollü bir tasarımda gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Kasım 2024 – Şubat 2025 tarihleri arasında özel bir hastanede yürütülmüş ve çalışmaya toplam 54 primipar gebe dahil edilmiştir. Katılımcılar tabakalı randomizasyon yöntemiyle üç gruba ayrılmıştır: el ile masaj grubu (n=18), kiraz çekirdeği ile masaj grubu (n=18) ve kontrol grubu (n=18). Müdahale gruplarına doğum eyleminin üçüncü evresi, doğumdan sonraki birinci ve ikinci saatte toplam üç kez, 15’er dakikalık masaj uygulanmıştır. Veriler Tanıtıcı Bilgi Formu, Laktasyon Değerlendirme Formu ve Yetersiz Süt Algısı Ölçeği ile toplanmış ve analizler SPSS v23, R ve Jamovi yazılımlarıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonuçlarına göre, kiraz çekirdeği ile masaj uygulanan grupta emzirme öncesi ve sonrası meme dolgunluğu, memeden süt gelme durumu ve süt varlığı belirtileri, kontrol ve el ile masaj grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p < 0,05). Ayrıca yeterli süt algısı puanlarında en yüksek artış kiraz çekirdeği grubunda elde edilmiştir (p < 0,001). El ile masaj grubunda da olumlu değişiklikler gözlenmiş olmakla birlikte, etkiler kiraz çekirdeği uygulamasına göre daha sınırlı kalmıştır. Sonuç olarak, doğum eylemi sırasında uygulanan kiraz çekirdeği ile masaj, doğum sonu erken dönemde laktasyonun başlamasını desteklemede ve annelerin süt yeterliliğine olan inançlarını artırmada etkili bir yöntem olarak değerlendirilmektedir. Doğal, noninvaziv ve düşük maliyetli bir girişim olan bu uygulamanın ebelik bakımına entegrasyonu önerilmektedir
Kolorektal Kanserli Hastaların Ameliyat Öncesi Fonksiyonel Durumları İle Algıladıkları Sosyal Destek Arasındaki İlişki
Bu araştırma; Kolorektal kanserli hastaların ameliyat öncesi dönemdeki fonksiyonel durumları ile algıladıkları sosyal destek arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tasarımda yürütüldü. Araştırma, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde 20 Temmuz 2024 -15 Ocak 2025 tarihleri arasında 151 hasta ile yürütüldü. Araştırmanın verileri ameliyattan 24-48 saat önce Sosyodemografik ve Tanıtıcı Özellikler Bilgi Formu, Fonksiyonel Yaşam Ölçeği- Kanser ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ile toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde, bağımsız örneklem t test, varyans analizi (ANOVA), korelayon ve doğrusal regresyon analizleri kullanıldı. Hastaların fonksiyonel yaşam ölçeği- kanser puan ortalamalarının; yaş, eğitim durumu, medeni durum, birlikte yaşadığı kişi, kemoterapi ve radyoterapi alma durumlarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği (p>0,05) ancak cinsiyet ve çalışma durumuna göre anlamlı bir farklılık gösterdiği bulundu (t=-5,189; F=12,296; p<0,001). Hastaların fonksiyonel yaşam ölçeği- kanser toplam puanları ile algılanan sosyal destek toplam puanları arasında, pozitif yönlü, güçlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlendi (p<0,05). Algılanan sosyal destek ölçek puanlarının bir birim artmasının fonksiyonel durum ölçek puanını 0,598 arttırdığı bulundu. Sonuç olarak, kolorektal kanser tanılı hastaların ameliyat öncesi dönemde algıladıkları sosyal destek düzeyleri arttıkça, fonksiyonel durumlarının iyileşeceği belirlendi