79054 research outputs found
Sort by
Parmak oranı kemik mineral yoğunluğunun biyobelirteci midir? Sivas Cumhuriyet Üniversitesi örneği
This study aimed to investigate the relationship between bone mineral
density (BMD) and digit ratio, with the goal of evaluating the potential of
digit ratio as a marker for predicting osteoporosis-type bone diseases. The
study sample included 200 patients (100 women and 100 men) who visited
the Nuclear Medicine Clinic at Cumhuriyet University Research Hospital
for check-ups, along with a control group of 100 healthy individuals (50
women and 50 men). Bone densitometry measurements were obtained for
all participants, and the lengths of the second and fourth digits on both
hands were measured using digital calipers. The results indicated a positive
correlation between digit ratio and BMD, with this relationship being more
pronounced in women. In men, significant positive correlations were
found between the right-hand digit ratio and L BMD (r = 0.589), the right
digit ratio and L T-score (r = 0.544), and the right digit ratio and L Z-score
(r = 0.454). Similar positive associations were observed between the right
digit ratio and femoral BMD (r = 0.608), femoral T-score (r = 0.465),
and femoral Z-score (r = 0.362) (p < 0.05). For women, stronger positive
correlations were identified between the right-hand digit ratio and L BMD
(r = 0.707), the right digit ratio and L T-score (r = 0.815), and the right
digit ratio and L Z-score (r = 0.737). Additionally, significant associations
were noted between the right digit ratio and femoral BMD (r = 0.469),
femoral T-score (r = 0.535), and femoral Z-score (r = 0.495) (p < 0.05).
These findings suggest that the association between digit ratio and bone
mineral density is stronger in women. In summary, individuals with a high
digit ratio generally have higher bone densit
The Development Of Printing In Hungary From Hess To Sárvár-Újsziget
İtalya'da ortaya çıkan Rönesans ve Hümanizm Avrupa'daki pek çok ülkeden önce Macar
Kralı I. Mátyás (1458-1490) döneminde Macaristan'da etkisini göstermiştir. Bunun bir
sonucu olarak Buda'da András (Andreas) Hess tarafından Macaristan'daki ilk matbaa
kurulmuş ve Macaristan'da basılan ilk kitap olan Chronica Hungarorum 1473 yılında bu
matbaadan çıkmıştır. Macaristan'ın ikinci matbaası olan Confessionale de yine Kral
Mátyás döneminde ortaya çıkmış ve kısa bir süre faaliyet gösterdikten sonra kapanmıştır.
Her iki matbaa da sınırlı sayıda Latince eser basmıştır. Hess ve Confessionale
matbaalarının kapanmasından sonra ise Macaristan'da uzunca bir dönem başka bir
matbaa faaliyet göstermemiştir. Bu uzun soluklu ara, 16. yüzyılda Reformasyonun da
etkisiyle tarihȋ Erdel bölgesinde kurulan Nagyszeben ve Brassó'daki Sakson
matbaalarıyla son bulmuştur. Nagyszeben'de kurulan matbaa ile ilgili literatürde oldukça
sınırlı sayıda bilgi yer almakla birlikte bu matbaanın da kısa bir süre faaliyet gösterdiği
düşünülmektedir. János (Johannes) Honterus tarafından Brassó'da kurulan matbaa ise
hem bastığı eser sayısı hem de matbaanın faaliyet gösterdiği zaman aralığı bakımdan
önceki matbaalardan farklılık göstermekte ve öne çıkmaktadır. Nagyszeben ve Brassó
şehirlerinde kurulan bu iki matbaa da Hess ve Confessionale matbaalarında olduğu gibi
Macarca eser basmamıştır. Macaristan'ın batısında Kont Tamás Nádasdy'nin desteği ile
kurulan Sárvár-Újsziget Matbaası ise bu dört matbaadan farklı olarak Macar dilinin
gelişimine de etki eden bir matbaa olmuştur. 1539 yılında Macar dilinin ilk gramer kitabı
olan Grammatica Hungarolatina ve 1541 yılında Macaristan'da Macarca basılan ilk kitap
olan Újtestamentum bu matbaadan çıkmıştır.
Bu çalışmada Macaristan'da matbaanın ortaya çıkışı ve erken gelişim seyri incelenmiştir.
Bu erken evrede kurulan Hess, Confessionale, Nagyszeben, Brassó ve Sárvár-Újsziget
matbaalarının kuruluş aşamaları ve faaliyetleri tarihsel ve kültürel arka planla birlikte
sunulmuş, Macar kültür tarihindeki yerleri gösterilmişti
Comparison Abū 'Ubayda's (d.210) Majāz al-Quran with al-Akhfash al-Awsat's (d.215) Ma'āni'l-Quran according to the their topics
Bu çalışma giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konusu, problemi ve amacı, kapsam ve sınırlılıklarıyla yöntemi aktarılmıştır. İlk olarak Ebū 'Ubeyde'nin ilmi kişiliği ve Mecāzu'l-Ḳur'ān'ı telif etme sebebi aktarılmış ve M. Fuad Sezgin'in Mecāzu'l-Ḳur'ān'ın girişinde eserin el yazmaları, ismi ve muhtevası hakkında verdiği bilgiler tartışılmıştır. Devamında el-Aḫfeş el-Evsaṭ'ın ilmi kişiliği ile eseri Me'āni'l-Ḳur'ān'ın telif edilme sebebi üzerinde durulmuş ve eserinin özgünlüğü hakkında muhakkiki Abdulemir Muhammed Emin el-Verd'in değerlendirmeleri incelenmiştir. Birinci bölümde, Mecāzu'l-Ḳur'ān ile Me'āni'l-Ḳur'ān usul konularına; ikinci bölümde, dilbilim konularına göre mukayesesi yapılmıştır. Sonuç bölümünde ise her iki eserin muhakkiklerinin ileri sürdükleri görüşler ve yapılan mukayese hakkında genel bir değerlendirme yapılmıştır
Wittgenstein’ın dil felsefesi bakımından felsefi dilin kökeni ve sınırları üzerine bir araştırma
İnsanlar, doğuştan bir dil yetisine sahip. Zamanla bu yetisini geliştirir ve yetkinleştirir. Bu yetimiz gibi diğer bir doğal yetimiz felsefi düşünmedir. Bir insanın felsefeyle ilgili teknik bilgisi olmadan bile, naif düzeyde ilk sorduğu sorulardan birinin, bir dil felsefesi problemi olduğunu varsayabiliriz. Bu problem ‘adlandırma’ problemidir. Naif düzeyde, ‘her şeyin bir adı olduğunu ve neden şeylere o adların verildiğini, o ad ile o nesnenin ilişkisinin ne olduğunu’ sorarız. ‘Neden, bir nesneye o ad verilmiş ama başka bir ad verilmemiştir?’ Ve böylece biraz daha meraklıysak, o kelimenin kökenlerine bakarız ve başka kelimelerle ilişkilerini kurarız, hatta başka ulusal dillerde de benzerlerinin olduğunu ama bir değişim geçirerek geldiğini görürüz. Bu durumun her kelime için aynı olup olmadığını sorarız ve bazıları için aynı ama bazıları için farklı olduğunu görürüz. Bu bilgiler, bize bir ölçüde yeterli gelir
Doğrudan yabancı yatırımlar: Belirleyicileri ve ekonomideki yeri
Küreselleşmeyle birlikte, emek, sermaye, mal ve teknolojinin ülkeler arasında serbestçe dolaşımı hız kazanarak uluslararası ticaret ve yatırımlar artmıştır. Ülkeler, bir yandan küreselleşmenin olumsuz etkilerini azaltmak diğer yandan sunduğu fırsatlardan yararlanmak amacıyla Avrupa Birliği, NAFTA, ASEAN vs. bölgesel düzeyde işbirlikleriyle rekabet avantajı elde etmeye çalışmaktadırlar. Uluslararası sermayenin ülkeler arasında dolaşımının en önemli araçlarından biri olan Doğrudan Yabancı Yatırımlar (DYY), hem yatırım yapan ülkenin hem de ev sahibi ülkenin ekonomik gelişimine önemli katkılar sağlamaktadır. DYY'nin çeşitli belirleyicileri ile ekonomiye olan etkilerinin incelendiği buçalışmanın temel amacı, bazı ülke uygulamaları çerçevesinde DYY’lerin ekonomideki yerinin ve bunların belirleyicilerinin teorik altyapısının oluşturulmasıdır. Bu kapsamda DYY’leri etkileyen, belirleyen faktörler ekonomik, politik ve kurumsal çerçevede ele alınmıştır.Literatür taramasına dayanan bu çalışma kapsamında, konuya ilişkin teorik çerçeve, Polonya ve Kolombiya ülke uygulamaları ve Türkiye’de bu konudaki gelişmeler ortaya konulmuştur.DYY’lerin ekonomik kalkınma ve küresel rekabet gücü konularındaki yeri ve önemi, bahse konu yatırımların çekilebilmesi için gereken şartlara yer verilmekte, makroekonomik ortamın iyileştirilmesine ek olarak yatırımcılar için en önemli hususların başında kamu politikaları ve düzenlemelerinde öngörülebilirlik ve şeffaflığın geldiği belirtilmektedir.Özellikle kamu düzenlemelerinde meydana gelen sık değişiklikler, paydaşların görüşünün alınmaması, yatırımcıya uyum için süre verilmeyerek değişikliklerin yayımlandığı tarihten itibaren yürürlüğe girmesi gibi hususların yatırım ortamını olumsuz yönde etkilediği tespit edilerek bunların telafi edilmesi için çeşitli önerilerde bulunulmuştur
Examining Toxic Organizational Climate From the Perspective of Contextual Performance: The Mediatıng Role of Ideal Employee Perception And Organizational Cynicism Level
Günümüzde bozucu ya da sapkın olarak betimlenebilecek iş ilişkilerinin gittikçe yaygınlaştığına dair veri ve gözlemler sinik örgütlerin sayıca arttığını düşündürmektedir. Sinizm, performansı ve çalışma barışını tehdit edici sonuçlara gebedir. Üstelik bağlamsal performans açısından olası etkileri henüz akademik çalışmalarca ele alınmamıştır. Bireysel fark yaratması muhtemel ideal çalışan algısı düzeyinin böylesi toksik iklimli örgütlerde gerek sinizm, gerekse bağlamsal performans zafiyetleri için anlamlı bir rolü olabilir. Dolayısıyla, bu çalışma günümüze özgü yeni bir problem alanı için stratejik çözüm modellemesi sunmayı amaçlamaktadır. Toksik örgüt ikliminin yaratması beklenen sinik ortam vasıtasıyla bağlamsal performansı etkileyeceği hipotezi temel araştırma sorusunu temsil etmektedir. Öte yandan çalışanların ideal çalışan algısı olma düzeylerinin toksik örgüt iklimini hem örgütsel sinizm ve hem de bağlamsal performans arasındaki ilişkisinde düzenleyici rolü de sınanacaktır. Bu çerçevede oluşturulan araştırma modeline uygun olarak geliştirilen araştırma sorularını ve hipotezlerini test etmek üzere kamu ve özel sektördeki beyaz yakalı çalışanlardan kolayda örneklem yöntemi ile veri toplanmıştır (n=350). Veri toplama araçları olarak, örgütlerdeki toksik örgüt ikliminin incelenmesi için Türkçe'ye Taştan (2017) tarafından veri çeşitlemesi yöntemiyle uyarlanan ve Küçük (2019) tarafından revize edilen "Toksik Örgüt İklim Ölçeği" kullanılmıştır. Brandes, Dharwadkar ve Dean (1999) tarafından geliştirilmiş olan Örgütsel Sinizm Ölçeği'nden faydalanılarak Kalağan (2009) tarafından Türkçeye uyarlanan "Örgütsel Sinizm Ölçeği" kullanılmıştır. Çalışanların ideal çalışan algısı düzeylerini ölçmek üzere ise Arslan, Kart ve Pişkin (2023) tarafından geliştirilen İdeal Çalışan Ölçeği (Super Staff Scale) ile veri toplanmıştır. İlgili ölçek teorik ve kültürel olarak Türk örneklemine uygun bir şekilde geliştirilerek geçerlilik ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır. Çalışanların bağlamsal performans düzeylerini ölçmek için de Goodman and Svyantek (1999) tarafından geliştirilen ve Polatcı (2011) tarafından Türkçe'ye uyarlanan "Bağlamsal Performans" ölçeği kullanılmıştır. Çalışma 350 denek üzerinden gerçekleştirilmiştir. Veriler IBM SPSS Statistics 23 ve IBM SPSS AMOS 23 programlarına aktarılarak analiz edilmiştir. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için frekans dağılımı (sayı, yüzde), sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma, minimum, maksimum) verilmiştir. Model testi için path (yol) analizinden, ölçek puanları arasındaki ilişkinin incelenmesinde pearson korelasyon analizinden yararlanılmıştır. Ölçek güvenilirlikleri için Cronbach alfa değeri hesaplanmıştır. Analiz sonuçları tablolar halinde verilmiştir. Anlamlılık için p<0,05 kabul edilmiştir.In light of data and observations indicating the increasing prevalence of disruptive work relationships in today's world, it is believed that cynical organizations are on the rise. Cynicism can lead to detrimental outcomes for performance and workplace harmony. Furthermore, the potential effects of cynicism on contextual performance have not yet been addressed in academic studies. Super staff, individuals who are likely to make a significant difference in contextual performance, may play a meaningful role in such toxic organizational climates, both in terms of cynicism and contextual performance vulnerabilities. Therefore, this study aims to provide a strategic solution model for a new problem area specific to the present day. The hypothesis that toxic organizational climate, expected to be created by toxic organizational culture, will affect contextual performance through a cynical atmosphere represents the central research question. On the other hand, the regulatory role of employees' super staff levels in the relationship between toxic organizational climate, organizational cynicism, and contextual performance will also be tested. In this context, data were collected from white-collar employees in both public and private sectors using a convenience sampling method (n=500). The Turkish adaptation of the "Toxic Organizational Climate Scale" by Taştan (2017) will be used as the data collection tool to examine toxic organizational climate within organizations. The "Organizational Cynicism Scale," developed by Brandes, Dharwadkar, and Dean (1999) and adapted to Turkish by Kalağan (2009), will be used to measure organizational cynicism. To measure employees' super staff levels, the "Super Staff" scale developed by Arslan, Kart and Pişkin (2023) has been created to be theoretically and culturally suitable for the Turkish sample, and validity and reliability studies have been conducted, thus contributing an original scale to the literature. To assess employees' levels of contextual performance, the "Contextual Performance" scale developed by Goodman and Svyantek (1999) and adapted to Turkish by Polatcı (2011) will be used. The data was transferred to IBM SPSS Statistics 23 and IBM SPSS AMOS 23 software for completion. In evaluating the study data, frequency distribution (number, percentage) was used for categorical variables, and descriptive statistics (mean, standard deviation, minimum, maximum) were provided for numerical variables. For the model test, path analysis was used, and Pearson correlation analysis was employed to examine the relationship between scales, with results presented in tables utilizing Cronbach's alpha values for scale reliabilities. A significance level of p<0.05 was accepted
Two-weighted inequalities for maximal, singular operators and their commutators in generalized weighted morrey spaces
Bu tez beş bölümden oluşmaktadır. Tezde; genelleştirilmiş ağırlıklı Morrey uzaylarında maksimal ve singüler operatörler için A˜p ve Fp ağırlıklı eşitsizlikler; maksimal ve singüler komütatörler için ise yalnızca A˜p ağırlıklı eşitsizlikler karakterize edilmiştir. Birinci bölüm giriş kısmına ayrılmıştır. Bu bölümde, Hardy-Littlewood maksimal operatörü ve Calderón-Zygmund singüler operatör tanıtılmıştır. A˜p ve Fp Feffermann-Pong ağırlıklarına yer verilirken; komütatör tanımına da değinilmiştir. Ayrıca, ilk kez Guliyev tarafından tanıtılmış olan genelleştirilmiş ağırlıklı Morrey uzay tanımı ve bu uzayın bazı özelliklerine yer verilmiştir. İkinci bölümde tanım, teorem ve lemmalara yer verilmiştir. Üçüncü bölüm, dört kısımdan oluşmaktadır. Bu bölümün birinci kısmında, genelleştirilmiş ağırlıklı Morrey uzaylarında A˜p ve Fp ağırlık sınıfları kullanılarak maksimal operatörlerin sınırlılığı ispatlanmıştır. Bu bölümün ikinci kısmında, genelleştirilmiş ağırlıklı Morrey uzaylarında A˜p ve Fp ağırlık sınıfları kullanılarak Calderón-Zygmund singüler operatörlerin sınırlılığı ispatlanmıştır. Bu bölümün üçüncü kısmında, genelleştirilmiş ağırlıklı Morrey uzaylarında A˜p ağırlık sınıfları kullanılarak maksimal komütatörler için iki ağırlıklı eşitsizlikler elde edilirken; dördüncü kısmında ise genelleştirilmiş ağırlıklı Morrey uzaylarında A˜p ağırlık sınıfları kullanılarak singüler komütatörler için iki ağırlıklı eşitsizlikler verilmiştir. Dördüncü bölümde, genelleştirilmiş ağırlıklı Morrey uzaylarında bazı uygulamalara yer verilmiştir. Son bölümde ise elde edilen sonuçların analizi yapılmıştır
Syntheses,spectral and chiral properties, and dna interactions of di- and tri-nuclear boron-salen complexes containing heterocycles
Tez kapsamında 2 eşdeğer stereojenik bor merkezi içeren bir seri dibenzofuranil gruplu dinükleer (2aI-2cI) ve trinükleer (3aI-3dI) ve dibenzotiyofenil gruplu dinükleer (2aII ve 2bII) ve trinükleer (3aII-3dII) yeni bor-salen kompleksi hazırlandı. SalenH2 ligandları (1a-1d), salisilaldehit'in sırası ile 1,2-diaminoetan, 1,3-diaminopropan, 1,4-diaminobütan ve 2-hidroksi-1,3-diaminopropan ile kuru MeOH'deki kondenzasyon tepkimelerinden sentezlendi. Dinükleer bor kompleksleri (2aI-2cI, 2aII ve 2bII), bu komplekslere karşılık gelen SalenH2 ligandları (1a-1c)'nin toluende dibenzofuran/tiyofen-4-boronik asit ile tepkimelerinden elde edildi. Trinükleer bor kompleksleri (3aI-3dI ve 3aII-3dII), SalenH2 ligandları (1a-1d)'nin asetonitrilde borik asit ile etkileştirilmesinden oluşan dinükleer bor-salen komplekslerinin izole edilmeden dibenzofuran-/dibenzotiyofen-4-boronik asit ile tepkimelerinden elde edildi. Yedi-, sekiz- ve dokuz-üyeli hetero halkalı boraksan grubuna (RB-O-BR) sahip dinükleer (2aI-2cI, 2aII ve 2bII) ve boroksin grubuna [(B-O-B)-(O2BPh)] sahip trinükleer (3aI-3dI ve 3aII-3dII) bor-salen komplekslerinin NMR spektrumlarından komplekslerin sadece bir stereoizomer içerdiği, CD spektrumlarından ise enantiyomerlerden sadece birine sahip olduğu belirlendi. Bor-salen kompleksleri (2aI-2cI, 2aII, 2bII, 3aI−3dI and 3aII-3dII)'nin DNA ile etkileşim çalışmaları, jel elektroforez ve UV titrasyon yöntemleri ile incelendi. Buna göre, dinükleer salen-bor komplekslerinin DNA'ya hasar vermediği ancak DNA'nın jel içerisinde çökmesine sebep olduğu gözlendi. Dibenzofuranil gruplu trinükleer bor-salen kompleksi (3dI)'in DNA'yı yüksek konsantrasyonda parçaladığı, diğer trinükleer bor-salen komplekslerinin ise DNA'ya hasar vermediği görüldü
The effect of advertising language on memory. In the example of German and Turkish advertisement
Reklamlar gündelik hayatta medya araçları vasıtasıyla sıklıkla karşılaşılan medya ürünleridir. Reklamlar birçok katmandan oluşan ürünler oldukları için belleği birçok farklı yönden etkiler. Reklamlarda kullanılan en önemli unsur da dil olduğu için, reklamların medya dilbilimsel bağlamda incelenmesi ve bellek üzerindeki etkilerine ilişkin çıkarımlarda bulunulması incelenmeye değer bir alan olarak ortaya çıkar. Bu tez çalışması kapsamında görsel-işitsel Almanca ve Türkçe reklamlar medya dilbilim kapsamında ayrıntılı olarak incelenmiş ve bellek kuramları dikkate alınarak bellek üzerindeki etkileri saptanmıştır. Bu noktada çok katmanlı reklamların belleğin duyusal bellek, kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek aşamalarını ayrı ayrı çeşitli yönlerden etkilediği görülmüştür. Almanca ve Türkçe görsel-işitsel reklamlar incelendiğinden toplumsal ve kültürel unsurlar da dikkate alınmıştır. Reklamların kolektif bellek üzerindeki etkileri de incelenmiş ve reklamların sunuldukları dile ve kültüre göre kolektif belleği farklı açılardan etkilediği görülmüştür
Ancient city in the periodization of the relationship between thought and space: Roman and Chinese examples
Antik kent tanımlamalarında gözden kaçırılan bir husus, antik kenti kuruluşlarından itibaren Roma'nın yıkılıp Orta Çağ'ın başlamasına kadar geçirdiği düşünsel dönüşümlerin göz ardı edilerek tekdüze bir formda ele alınmasıdır. Oysaki antik kentler toplumsal, ekonomik, siyasi, dini ve düşünsel birçok aşamadan geçerek var olmuşlardır. Dünyanın çeşitli yerlerindeki kimi antik medeniyetler geçirdiği aşamalar göz önüne alındığında düşünsel anlamda hem bir süreklilik hem de bir kopuşu sergilemektedirler. Antik Roma ve Çin de üç dönemi barındırmakla bu izleğin takip edilebileceği bir şablon sunmaktadır. Her ikisinde de antik kentin dini düşünceye dayalı kuruluşunu ifade eden birincil dönemleri, toplumsal ve siyasi gelişmelerle anlam kazanan ve onlara yön veren düşünce ve yaşam biçimlerine dayalı ikincil dönemleri ve nihayet bütünleşmeci ideallerle emperyal bir güce dönüştükleri üçüncül dönemleri bulunmaktadır. Birincil dönem Antik Roma kentleri için İ.Ö. 753-509 yılları arasındaki krallık dönemi, Çin için ise Hsia, Shang ve Chou Hanedanlıkları'nı kapsayan ve İ. Ö. 722'ye kadar süren hanedanlıklar dönemidir. İkincil dönem Roma'da "cumhuriyet" olarak kendini gösterirken, Çin'de parçalanmış kent devletlerinden oluşan ve düşünür devlet adamlarının her bir kente yön verdiği bir ara dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonunda her iki uygarlığın geliştirdiği kentlerin yönetimsel bir araç haline geldiği üçüncül dönem imparatorluklar dönemidir. Her iki uygarlıkta gelişen düşünce antik Roma ve Çin kentlerinin genişleme süreçlerine, kent anlayışının gelişimine, kentin siyasal ve toplumsal örgütlenmesine, kentsel yaşam ve toplum yapısının oluşumuna, kentlerin ve yerel yönetim birimlerinin yönetimine, kentleşme dinamiklerine ve kentsel hiyerarşinin oluşumuna, kent planlama geleneklerine ve anıtsal mimarinin oluşumuna etkide bulunmuştur. Antik kentler söz konusu olduğunda, düşünce kimi zaman toplumsal ve siyasi gelişmelere meşruiyet kazandırmış, kimi zaman da yön vermiştir. Antik Çin ve Roma kentleri hem düşüncenin kendisinden etkilenerek doğup gelişmiş, hem de kentlerin kendisi düşünceye yön vermiştir