Mütefekkir
Not a member yet
230 research outputs found
Sort by
Râvînin Adâleti Bağlamında Buhârî’nin Kullandığı Taʿdil Istılahları
The strength of the Ḥadīth comes from its analysis of the narration chain and text. As can be seen in the definition of the Sahih Hadith, the muḥaddith investigated whether the chain of narration was not broken and that the narration was not suspicious in any way right after they made sure the narrator was just and his memory was immaculate. In other words, the muḥaddith gives priority to the situation of the narrators in determining the credibility of the hadith. The status of the narrators in the narration chain of the hadith was identified by the words of Jarh and Taʿdīl developed by the Muhaddith. In the development process of jarh and taʿdīl words, al-Bukhārī’s importance is also undeniable. Bukharî is a hadith scholar who lived in the third century, which is described as the golden age of the period of the classification and the hadith. He became famous with his knowledge of rical and history during his period and later with his book al-Jāmiu’s-Sahīh. In his hadith and rical books, he used many jarh-taʿdīl terms. Considering that the first independent hadith book was written about a century later, the hadith terms used by al-Bukhārī are of great importance. Since all the terms used by al-Bukhārī will exceed the size of this article, only the ta’dil words used in his works were considered in this study.Hadisin sıhhati senet ve metin incelemesiyle gerçekleşir. Sahih hadisin tanımında da görüldüğü gibi muhaddisler senedin muttasıl olup ve rivayetin şaz ve muallel olmamasını râvinin adâlet ve zabt sıfatlarından sonra araştırmışlardır. Diğer bir tabirle muhaddisler, hadisin sıhhatini tespitte önceliği râvilerin durumlarını araştırmaya vermişlerdir. Hadisin senedindeki râvilerin durumları da yine muhaddisler tarafından geliştirilen cerh ve taʿdil lafızlarıyla ifade edilmiştir. Bu lafızların da bir gelişim süreci vardır. Cerh ve taʿdil lafızlarının gelişim sürecinde Buhârî’nin yeri ise yadsınamayacak derecede önemlidir. Buhârî, tasnif dönemi ve hadisin altın çağı olarak nitelendirilen üçüncü asırda yaşamış bir muhaddistir. Döneminde rical ve tarih bilgisiyle daha sonra da el-Câmiu’s-sahîh’i ile meşhur olmuştur. Yazdığı hadis ve rical kitaplarında birçok cerh-taʿdil lafızları ve hadis ıstılahları kullanmıştır. İlk mustakil hadis usûlü kitabının kendisinden yaklaşık bir asır sonra yazıldığı düşünülürse Buhârî’nin kullandığı hadis ıstılahları bu anlamda önemlidir. Buhârî’nin kullandığı bütün hadis ıstılahları makale boyutunu aşacağından bu çalışmada sadece onun eserlerinde kullandığı taʿdil lafızları tespit edilmiştir
el-Keşşâf Tefsiri Özelinde Zemahşerî’nin Eleştirileri
Criticism is defined as an action taken by a critic with the aim of revealing the truth/realness by detecting the mistake in an event, person or work. Criticism has an important place in Islamic thought, too. Many scholars have criticized people with different thoughts and their ways of understanding for various reasons, and they have revealed the points that they think are wrong. However, sometimes the dose of criticism has increased and the focus has been on names rather than ideas, and criticism has turned into a tool to bind opposing thoughts. One of the prominent personalities in terms of criticism in tafsir is Al-Zamakhshari. He was criticized by many scholars, especially those with a Sunni understanding, because of his comments on the views of the Mu'tazilah sect of which he was a member. However, when his exegesis named Al-Kashshaaf is examined, it is seen that he also criticizes various people and understandings, especially the Sunni tradition. Known for the criticisms directed at him, Zamakhshari's criticisms against other people and ideas have not been examined in an independent research until today. Therefore, this study deals with the criticisms of Zamakhshari against different people and perspectives. To do this, his work named Al-Kashshaaf has been examined with a holistic approach and it has been seen that the issues that he criticizes are mainly concentrated on three issues: exegesis, sect and society.Eleştiri, bir eleştirmenin olay, kişi ya da eserdeki yanlışı tespit edip doğruyu/hakikati ortaya çıkarma amacıyla yaptığı bir eylem olarak tanımlanır. İslam düşüncesinde de eleştiri önemli bir yer tutmaktadır. Birçok âlim çeşitli gerekçelerle farklı düşüncedeki insanları ve anlayış biçimlerini eleştirmiş, yanlış olduğunu düşündükleri hususları ortaya koymuşlardır. Bununla beraber zaman zaman eleştirilerin dozu artmış ve fikirden ziyade isimlerin üzerine yoğunlaşılmış, eleştiri adeta karşıt düşünceyi ilzam etme aracına dönüşmüştür. Tefsirde eleştiri geleneği açısından öne çıkan kişiliklerden biri de Zemahşerî’dir. O, mensubu olduğu Muʿtezile mezhebi eksenindeki yorumlarından dolayı özellikle Sünnî anlayıştaki birçok âlim tarafından eleştirilmiştir. Bununla birlikte onun, el-Keşşâf adlı tefsiri incelendiğinde kendisinin de Sünnî gelenek başta olmak üzere çeşitli kişi ve anlayışa eleştirilerde bulunduğu görülmektedir. Kendisine yöneltilen eleştirilerle tanınan müfessirin, başka kişi ve düşüncelere yönelttiği eleştiriler bugüne kadar müstakil bir araştırmada incelenmemiştir. Zemahşerî’nin, farklı kişi ve düşünce yapılarına yönelttiği eleştirilerinin konu edindiği bu çalışmada el-Keşşâf adlı eseri bütüncül bir gözle ele alınmış, onun tefsir, mezhep ve toplumsal konulara yoğunlaştığı görülmüştür
Kur’ân’ın Nüzûl Sürecinde Rab Kavramının Semantik Alanı
It is evident that in the Qur’an, the word “Rab” is used to refer to all of Allah’s works related to the universe and creatures in it. As opposed to its interlocutors’ understanding of rububiyyah (adjective form of the word Rab), in which God left everything and everyone alone after he created the universe and mankind since its first verses were revealed, the Qur’an offered a very different understanding of rububiyyah. According to this understanding, Allah constantly touches every aspect of life, he creates, directs, and controls every single detail in our daily lives. From this perspective, it is almost impossible to approach nature and history from a secular point of view. There are plenty of examples in the Qur’an where Allah directly influences the events on earth. To establish a consistent understanding of rububiyyah in the minds of its interlocutors, some pivotal concepts are highlighted all over the holy text. In this research study, these concepts which are included in the field of semantics as examples of Allah’s active involvement in everyday life will be inspected within the scope of Qur’anic understanding. To do that, some examples of Allah’s involvement in individuals’ life, societies, history, and nature will be presented.Allah Teâlâ’nın tüm evreni kuşatan fiillerinin ve mahlûkat üzerindeki kesintisiz tasarruflarının Kur’ân’da rab kavramı üzerinden takdim edildiği anlaşılmaktadır. Kur’ân, muhataplarının sahip olduğu, varlığı yarattıktan sonra onu kendi haline terk eden ve hayata dokunmayan rubûbiyet telakkisine mukabil ilk nazil olan vahiylerden itibaren yaratan, yaşatan, yöneten, hayatın en küçük ve önemsiz görünen ayrıntılarını bile kontrolü altında tutan dinamik bir rubûbiyet anlayışı ikame etmek istemiştir. Buna göre Allah Teâlâ’nın evrene yönelik tasarrufları bütüncül olarak değerlendirildiğinde tarihe ve tabiata seküler açıdan bakmak neredeyse imkânsız hale gelmekte ve O’nun gerek kozmik gerekse beşerî düzeyde geçerli olan fiilleriyle müdahil bir fail olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda Kur’ân’da rubûbiyetin -doğrudan veya dolaylı olarak- temas etmediği herhangi bir alandan söz etmek mümkün olmamakla birlikte muhataplarda etkin bir rubûbiyet zihniyeti ikame etmek amacıyla merkezî bazı kavramlar öne çıkmaktadır. Bu çalışmada Rab olarak Allah Teâlâ’nın kâinatta cari olan fiillerinin semantik alanına dâhil olan anahtar kavramlar Kur’ân’ın nüzûl süreci ve muhatap kitlenin zihniyeti dikkate alınmak suretiyle yine Kur’ân merkezli olarak incelenecektir. Bu minvalde Allah’ın insana, topluma, tarihe ve tabiata yönelik süregelen tasarrufları -anahatlarıyla- ortaya konulmaya çalışılacaktır
ed-Dürerü’n-Nâsire fî Tevcîhi’l-Kırââti’l-Mütevâtire Adlı Eseri Bağlamında İbn Acîbe’nin Kıraat Yönü
Ibn Acîbe’s (d. 1224/1809) work named ed-Dürerü’n-nâsire fî tavcîhi’l-kırâati’l-mütevatire is one of the most important examples of the studies on the substantiating of the recitations in the 18th century. It is Ibn Acîbe’s only work he wrote in the field of recitation. As it’s understood from its name, it contains the analysis of ensured recitations. In the three introductions of his work, he deals with some of the issues about the recitation of the Qur’an and the science of recitation in general, exhibiting his knowledge and mastery in the field. Especially in the third introductory part, the issue of seven letters as the origin of varied Qur’anic readings is discussed. While analyzing the reliable recitations, the words selected from each surah are evaluated in terms of iʿrab, isnad, meaning, and preference. The work also draws attention in terms of referring to the sources of guidance written in the historical process and the scholars whose views are used as reference. The fact that no academic study has been conducted on Ibn Acîbe’s recitation has intrigued us to study this issue. In the study, Ibn Acîbe’s views on the history of the discipline of recitation and substantiating of varied Qur’anic readings will be evaluated. The author’s recitation aspect will be revealed in the context of the aforementioned work.İbn Acîbe’nin (ö. 1224/1809) ed-Dürerü’n-nâsire fî tevcîhi’l-kırââti’l-mütevâtire adlı eseri, kıraatlerin tevcihine yönelik yapılan çalışmaların 18. yüzyıldaki en önemli örneklerinden biridir. Eser, İbn Acîbe’nin kıraat alanında müstakil olarak kaleme aldığı tek çalışması olup adından da anlaşılacağı üzere mütevâtir kıraatlerin tahlilini konu edinmektedir. Müellif bu çalışmasıyla kıraat alanındaki bilgi ve birikimini ortaya koymaktadır. Eserin girişinde yer alan üç mukaddimede Kur’ân tilâvetine ve kıraat ilmine dair bazı meselelere yer verilmiştir. Özellikle üçüncü mukaddimede kıraat ihtilâflarının kaynağı olarak kabul edilen yedi harf meselesi ele alınmıştır. Mütevâtir kıraatlerin tahlilinde her sûreden seçilen ve izahına ihtiyaç duyulan kelimeler, iʿrab, isnad, mana ve tercih gibi yönlerden değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Eser, tarihi süreçte kaleme alınan tevcih kaynaklarını ve görüşlerinden istifade edilen âlimleri referans göstermesi bakımından da dikkat çekmektedir. İbn Acîbe’nin kıraat yönünü ele alan herhangi bir akademik çalışmanın yapılmamış olması bizi bu konuyu araştırmaya sevk etmiştir. Çalışmamızda, mezkûr eser bağlamında İbn Acîbe’nin kıraat ilmi tarihine ve kıraat ihtilâflarının tevcihine yönelik görüşleri değerlendirilecek ve müellifin kıraat yönü ortaya konmaya çalışılacaktır
Ebû Hanîfe’nin Re’yini Hadis ile Temellendirmesi ve Uygulamaya Dair Bazı Örnekler
Abū Ḥanīfa was born in the region of Iraq which had been a cradle of various civilizations, a centre for conflicts over political and creedal issues, and where ḥadīth concocting was commonplace. The fact that he deepened his knowledge in Islamic fields there by receiving basic religious education, he got his ijtihad expertise as being both a learner and a lecturer at fiqh councils and he witnessed the dynamic side of social life by doing trades facilitated him to gain a multifaceted perspective towards matters and contributed to his approach towards practical solutions. He, in the name of understanding what ḥadīths meant, attached weight to reason to provide solutions towards problems arisen because of space and time. His interpretations of them were sometimes regarded as heresy and this situation caused an eruption of extreme allegations against him. However, it could be thought that Abū Ḥanīfa seemingly opposed to some ḥadīths narrated regarding that specific topic in the issues he consulted ra’y. In contrast, it should not be disregarded that he might have grounded the issues in other narrations while putting forth his arguments. Therefore, both the ḥadīth to which he opposed due to his ra’y while providing solutions towards problems and the narration on which he predicated his argument will be presented together. The identification of these examples will contribute to the review of the assumption that Abū Ḥanīfa approached ḥadīth in a negative way.Ebû Hanîfe farklı medeniyetlere beşiklik eden, siyasî ve itikâdî meselelerde ihtilafın merkezi olan ve hadis uydurmanın yoğun olduğu Irak bölgesinde dünyaya gelmiştir. Orada temel dinî bilgileri alarak ilimde derinleşmesi, fıkıh meclisinde talebe ve hoca olarak içtihat alanında uzmanlaşması ve ticaretle iştigal ederek sosyal yapının dinamik yönüne şahit olması onun meselelere karşı bakış açısının çok boyutlu olmasına ve pratik çözümlere yönelmesine katkı sağlamıştır. O, zaman ve mekânın etkisiyle ortaya çıkan sorunların çözümünde hadislerin muradını anlama adına akla ağırlık verdiği için onları yorumlaması, kimi zaman hadise aykırı görüşlerde bulunduğu şeklinde değerlendirilmiş ve bu durum kendisine karşı aşırıya varan ithamların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Hâlbuki Ebû Hanîfe’nin re’ye başvurduğu meselelerde o konuya dair nakledilen bazı hadislere zahiren muhalefet ettiği görülmekle birlikte onun görüşünü ortaya koyarken meseleleri diğer rivayetler üzerinden temellendirmiş olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Bu yüzden onun, problemler karşısında çözüm üretirken hem re’yi sebebiyle muhalif kaldığı hadisi hem de görüşünü belirlerken esas aldığı rivayeti bir arada sunan örneklerin tespit edilmesi, Ebû Hanîfe’nin hadise menfî yaklaşım gösterdiği iddiasının gözden geçirmesine katkı sağlayacaktır
Kur’ân İslâm’ı Söyleminde Tutarlılık Sorunu: Vahy-i Gayr-i Metlüv Bağlamında Bilge Kul’un Kimliği Örneği
Surah Al-Kahf of the Holy Quran (18/65-82. verse) talks about a remarkable journey that Moses and the Wise Servant went through. It is known that there are different opinions about the identity of the Wise Servant of this journey, questioning if he was a saint, Prophet, or angel. Although it is mentioned as an opinion, the view that he was an angel, could not find many supporters in the historical process. But today, it is especially defended by the supporters of the “Islam of the Quran” rhetoric. God’s communication with all prophets, especially the Prophet Muhammad, is not just about revealing a book; besides, it is generally accepted that he can communicate with them through direct address, inspiration, dream, or via the angel. The revelation of the book, as a way of contact, has been named wahy ghair matlu (non-Quranic revelation) by most of the Islamic scholars in the historical process, this definition has been conceptualized over time. The “Islam of the Quran” rhetoric limits the revelation to the Quran claiming that the revelation out of the book is impossible. In our opinion, responding to the Wise Servant who taught divine knowledge to Moses apart from the Torah as a normal event by considering that he was an angel and on the other hand denying the case of the Angel Gabriel coming to the Prophet Mohammad with the explanation of the Quran apart from the verses of Quran, and find this kind of non-Quranic revelation impossible is a contradiction and inconsistency. This study aims to draw attention to the inconsistency mentioned above by addressing the views within the framework of wahy ghair matlu and the identity of the Wise Servant.Kur’ân-ı Kerim, Kehf Sûresi 18/65-82. âyetler arasında Hz. Mûsâ ile Bilge Kul’un yaşadığı oldukça dikkat çekici bir yolculuktan bahseder. Söz konusu yolculuğun iki kahramanından biri olan Bilge Kul’un kimliği hakkında onun velî, nebî ya da melek olduğuna dair farklı görüşlerin olduğu bilinmektedir. Bir görüş olarak zikredilmesine rağmen tarihî süreçte çok taraftar bulamayan Bilge kişinin melek olduğu görüşü günümüzde özellikle Kur’ân İslâmı söylemi taraftarlarınca savunulmaktadır. Allah’ın Hz. Peygamber başta olmak üzere bütün peygamberlerle iletişiminin kitap inzâl etmekten ibaret olmadığı; yanı sıra doğrudan hitap, ilham, rüya ya da melek aracılığıyla onlarla iletişime geçebileceği genelde kabul edilmektedir. Kitabı vahyetmenin yanı sıra yapılan bu iletişim, tarihî süreçte İslâm âlimlerinin çoğunluğu tarafından ‘vahy-i gayr-i metlüv’ olarak isimlendirilmiş ve zamanla kavramlaşmıştır. Kur’ân İslâmı söylemi ise vahyi, Kur’ân’la sınırlandırmakta ve kitap dışında vahyin imkânsız olduğunu iddia etmektedir. Hz. Mûsâ’ya indirilen Tevrat’ın dışında ona ilâhî bilgiler öğreten Bilge Kul’un bir melek olduğunun iddia edilip bunun gayet olağan karşılanması ile Hz. Peygamber’e Cebrâil’in gelerek Allah’tan Kur’ân’ın yanı sıra özellikle de Kur’ân’daki mücmel ifadelerin açıklanması tarzında birtakım bilgiler getirmiş olmasının imkânsız görülüp reddedilmesi ise kanaatimizce bir çelişkiye ve tutarsızlığa işaret etmektedir. Bu çalışma, vahy-i gayr-i metlüv ve Bilge Kul’un kimliği çerçevesindeki görüşleri ele alarak söz konusu tutarsızlığa dikkat çekmeyi amaçlamaktadır
Tanrı ve Sağlık: Başka Bir Şey Söylemeye Gerek Var Mı?
There has been a tendency towards spirituality in the Western world, specifically in the United States for nearly the last fifty years. This trend is reflected in all areas of life and it influences the views, as well. Scientific studies are also affected by this and accordingly, the way of conducting academic studies can be shifted. In this article, Anne Harrington draws attention to spiritual inclinations which have recently rose especially in the United States. She especially underlines the academic institutions in this field along with the works such as articles, books etc. Related to spirituality. By expressing that some act like advocates while others act opponents about the relation between developed results about religion, spirituality and health, Harrington states that these approaches are not proper and these need further researches. This article discusses the claims that church attendance increases longevity and resistance to disease, spiritual practices (like meditation) reduce stress and enhance health, faith in God can facilitate recovery from serious illness and that prayer for another can change the outcome of disease. In this article, the researches done about these claims and their results are presented and finally a remark about all of these is made.Yaklaşık son elli yıldır batı dünyasında özellikle Amerika’da maneviyata karşı bir yönelim vardır. Bu yönelim hayatın her bir alanına yansımakta ve bakış açılarını etkilemektedir. Bilimsel çalışmalarda bu eğilimden etkilenmekte ve yapılan akademik çalışmaların seyrini değiştirebilmektedir. Anne Harrington, bu makalede Amerika’da son yıllarda artan manevi eğilimleri ön plana çıkarmaktadır. Özellikle sağlık alanında maneviyatla ilgili yapılan makale, kitap vb. çalışmalarla birlikte bu alandaki akademik kuruluşlara dikkatleri çekmektedir. Harrington, din, maneviyat ve sağlıkla ilgili gelişmiş sonuçlar arasındaki bağlantı konusunda, insanların bir kısmının savunmacı bir kısmının muhalif yaklaştıklarını söyleyerek bu yaklaşımların doğru olmadığını, bunların araştırılması gerektiğini de ifade etmektedir. Bu makalede, kiliseye gitmenin yaşam süresini ve hastalığa karşı direnci artırdığı, meditasyon gibi manevi uygulamaların stresi azaltıp sağlığı güçlendirdiği, Tanrı’ya iman etmenin ciddi hastalıkların iyileşmesini kolaylaştırdığı ve bir başkası için dua etmenin hastalığın sonucuna etki ettiği iddiaları gündeme getirilmektedir. Ayrıca bu iddialarla ilgili yapılan araştırmalar ve sonuçları sunulmakta ve bunlarla ilgili değerlendirmeler yapılmaktadır
İslam Düşünce Tarihinde Fıkhî İhtilâf
Yakın anlamlar ifade eden hilâf ve ihtilâf kavramları, çoğu zaman birbirlerinin yerine de kullanılmıştır. Fıkhî meseleler üzerinde cereyân eden görüş ayrılıkları Hz. Peygamber döneminde ortaya çıkmaya başlamıştır. Ancak Hz. Peygamber’in hayatta oluşu ve sahabenin konuyu ona arz etmesi ciddi tartışmaların yaşanmasına engel olmuştur. Hulefâ-i raşidîn ve müctehid imamlar döneminde de fıkhî ihtilâfların neden olduğu tartışmaların dozunun düşük olduğu söylenebilir. Ancak özellikle mezhepleşme süreci ile zuhûr eden taklid ve taassup ruhu, fıkhî meseleler üzerinde ciddi tartışmaların meydana gelmesine zemin hazırlamıştır. Günümüze kadar varlığını devam ettirmiş olan ihtilâf, kuşkusuz kıyamete kadar da var olmaya devam edecektir. Bu çalışmada fıkhî konular üzerinde cereyan eden ihtilâfın tarihsel süreç içerisinde geçirdiği evreler örneklerle incelenmeye çalışılacaktır
Türk Siyasal Hayatında Sıra Dışı Bir Teşebbüs Olarak Sine-i Millet Denemeleri
The sine qua non (the indispensables) of democracies are undoubtedly the assemblies in which state issues are discussed and resolved on behalf of the nation. However, in some cases, the opposition parties, who were desperate in the face of the numerical superiority of the governments, threatened to abandon their existing legitimate rights and return to the bosom of the nation as an extraordinary method. The threat of returning to the bosom of the nation, which foresees the deputies to boycott the parliament by resigning individually or collectively, sometimes came up in the face of a victimization or as a political move and sometimes caused political crises in Turkish political history. The attempts to return to the bosom of the nation, which didn’t take place mostly but occupied the agenda of politics, have not been an initiative that is supported by the public.
This study focuses on the emergence of the concept of returning to the bosom of the nation in Turkish political life and the examples in our recent political history. The emergence and development of political crises that led to return to the bosom of the nation initiatives and discourses, expectations and attitudes of politicians and parties were examined. In the study, primary sources such as Presidential State Archives, records of the Grand National Assembly of Turkey and official newspapers were examined and the information obtained from the newspapers, columns and interviews of the era were tried to put forward objectively in the light of enquiry works and by taking the conjuncture of the periods into account.Demokrasilerin olmazsa olmazı, hiç kuşkusuz devlet meselelerinin, millet adına görüşülüp karara bağlandığı meclislerdir. Ancak bazı durumlarda iktidarların sahip oldukları sayısal üstünlük karşısında çaresiz kalan muhalefet partileri, mevcut meşru haklarını bir kenara bırakarak sıra dışı bir yöntem olarak sine-i millete dönme tehdidinde bulunmuşlardır. Türk siyasi tarihinde milletvekillerinin bireysel ya da toplu bir biçimde istifa ederek meclisi boykot etmelerini öngören sine-i millet tehdidi, kimi zaman oluşan bir mağduriyet karşısında, kimi zaman da siyasi bir hamle olarak gündeme gelmiş ve siyasi krizlerin yaşanmasına sebep olmuştur. Genel itibarı ile pek de gerçekleşmeyen ancak siyasetin gündemini meşgul eden sine-i millet denemeleri, halkın da pek destek verdiği bir girişim olmamıştır.
Bu çalışma Türk siyasal hayatında sine-i millet kavramının ortaya çıkışını ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yaşanan örnekleri konu edinmiştir. Ayrıca sine-i millet girişimlerine sebep olan siyasi krizlerin ortaya çıkışı, gelişimi, siyasilerin ve partilerin sine-i millete dönme noktasında söylemleri, beklentileri ve tutumları incelenmiştir. Çalışmada; Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanakları gibi birincil kaynaklardan istifade edilmiş, dönemin gazeteleri, köşe yazıları, röportajlar da incelenerek elde edilen bilgiler, yazılan tetkik eserler ışığında dönemlerin konjonktürü de göz önünde bulundurularak objektif bir biçimde ortaya konulmaya çalışılmıştır
Hadisler ve Zihinlerdeki Sorular: Büyük Muhaddis Şuayp Arnavut ile Söyleşi, Enbiya Yıldırım
Yıldırım, Enbiya. Hadisler ve Zihinlerdeki Sorular: Büyük Muhaddis Şuayp Arnavut ile Söyleşi. 2. Basım, (İstanbul: Ensar Yayınları, 2019)