1983 research outputs found
Sort by
Environmental pollution and cost efficent equipment selection in cement factories
In this study, it is aimed to be able to select the technological equipment to minimize the dust particles and various harmful gases released during the cement production process. "TOPSIS Method" is used as a method to carry out the work. The data used in the method are taken from the dust removal system reports of 6 different cement factories active in Turkey. The clinker production capacities of the factories are identical to each other; but the dust removal systems that they use are technically different. There are two types of dust elimination systems that are commonly used. These; electro static and dust (bag) filter. The working principles of both filters are different from dust holding capacities, environmentally harmful gas emissions and investment costs. With the result of the topsis method used in this study, the cement factory aimed to reach investors in terms of cost and environmental sensitivity while making technological equipment selection.
Bu çalışmada, çimento üretim sürecinde etrafa salınan toz partikülleri ve çeşitli zararlı gazları minimize edecek teknolojik ekipman seçimi yapılabilmesi amaçlanmıştır. Çalışmayı sonuca taşıyacak yöntem olarak da “TOPSIS Metodu” kullanılmuştır. Metotta kullanılan veriler, Türkiye’de aktif üretim yapan 6 ayrı çimento fabrikasının tozsuzlaştırma sistem raporlarından alınmıştır. Veri alınan fabrikaların klinker üretim kapasiteleri birbirleriyle aynıdır; ancak kullandıkları tozsuzlaştırma sistemleri farklıdır. Yaygın olarak kullanılan iki tür tozsuzlaştırma sistemi vardır. Bunlar; elektro ve torbalı filtredir. Her iki filtrenin çalışma prensipleri toz tutma kapasiteleri, çevreye zararlı gaz salınımları ve yatırım maliyetleri birbirlerinden farklıdır. Bu çalışmada kullanılan topsis yönteminden çıkan sonuçla, çimento fabrikası yatırımcılarını teknolojik ekipman seçimi yaparken maliyet ve çevreye duyarlılık açısından optimumum sonuca ulaştırmayı amaçlamıştır
Sağlıklı erişkin bireylerde LS CE-Chirp uyaran ve klik uyaran ile kaydedilen ekstra-timpanik elektrokokleoğrafi yanıtlarının karşılaştırılması
Giriş
ECochG ölçümleri; Méniere hastalığı, İşitsel nöropati spektrum bozukluğu tanısının
konulması ve lezyon tarafının belirlenmesi, intraoperatif monitörizasyon ve koklear
implant öncesi değerlendirmeler gibi farklı klinik uygulamalarda kullanılmaktadır. Bu
çalışmada sağlıklı bireyler, yeni geliştirilen LS CE-Chirp uyaran ve klik uyaran ile
ekstra-timpanik elektrokokleografi ölçüm metodu kullanılarak test edilmiş ve sonuçlar
karşılaştırılmıştır.
Materyal ve Metod
Bu çalışma Ankara Başkent Üniversitesi Hastanesi KBB Anabilim dalı kliniğinde
yapılmıştır. Çalışma grubunda 18 – 40 yaş arasında normal işitmeye sahip, 19 kadın
(38 kulak) ve 4 erkek (8 kulak), toplam 23 kişi (46 kulak) dahil edilmiştir. Çalışmaya
dahil edilen gönüllü bireylerin ayrıntılı bir anamnezi alınmış, kulak burun boğaz
muayanesi yapılarak herhangi bir patoloji saptanmamış, odyometri testi ve
immitansmetri ölçümleri yapılıp işitmesinin normal olduğu görüşmüş ve gönüllülerin
test kriterlerine uygun olduğu ispatlandıktan sonra ECochG testleri yapılmıştır.
Yapılan ECochG testleri klik ve LS CE-Chirp uyaranlar kullanılarak 90, 80 ve 70 dB
nHL şiddetlerinde yapılmıştır. Elde edilen değerler, verilerin dağılımına uygun olarak
istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Bulgular
Hem klik hem de LS CE-Chirp uyaran kullanılarak ECochG testi yapılmıştır. 90 dB
nHL şiddetinde SP/AP oranı, 80 dB nHL şiddetinde AP latansı, 70 dB nHL şiddetinde
AP latansı ve SP/AP oranı değerlerinde klik ve LS CE-Chirp uyaranlarda istatistiksel
olarak farklılık görülmüştür.
Sonuç
Altın folyo kaplı tip trode elektrot aracılığı ile LS CE-Chirp ve klik uyaranları
kullanılarak yapılan ECochG testleri sonucunda istatiksel fark elde edilmiştir.
Introduction
ECochG testing is used for Méniere disease, auditory neuropathy spectrum disorder
diagnosis, defining the side of the lesion, intraoperative monitorization and pre coclear
implantation assesments in clinics. In this study, healty subjects were tested and
evaluated with extra-tympanic electrocochleography method using LS CE-Chirp and
click stimulus.
Material and Method
This study is held by Ankara Başkent University Hospital in the department of ENT.
The work group was 19 woman (38 ears) and 4 men (8 ears), total of 23 subjects with
the age range 18 – 40. All subjects anemnesis were taken in details and complete ENT
examinations were done. ECochG testings were done after being sure there is no
pathology with each subject, audiometric and immitansmetric testings were performed
and all were confirmed to have healthy hearing. ECochG tests were performed with
90, 80 and 70 dB nHL levels using click and LS CE-Chirp stimuluses. All acquired
data were analysed statistically according to the data distribution.Results
Statistically significant values were acquired for ECochG testing with 90 dB nHL
SP/AP ratio, 80 dB nHL AP latency, 70 dB nHL AP latency and SP/AP ratio by the
use of click and LS CE-Chirp stimuluses.
Conclusion
ECochG test performed by the use of gold foil covered tip trode electrode, LS CEChirp
and click stimulus had statistically significant results
Türkiye'deki sigorta şirketlerinin derecelendirilmesi ve değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, sektörde mevcut olan sigorta şirketlerinin mevcut verilerini
karşılaştırarak, sektör içindeki yerlerini ve statülerini test etmektir. Yapılan literatür
araştırmalarında bu konuyla ilgili çalışmaya rastlanmamış olup, bu açıdan çalışma
orijinaldir. Öncelikle sektörler kendi aralarında hiyerarşik kümeleme analizine tabi tutulup
her küme farklı bir statüyü gösterecek şekilde (en iyi, iyi, orta, kötü, en kötü) şirketlerin
kümelenmesi sağlanmıştır. Sektörde faaliyet gösteren sigorta şirketlerinin sadece kendi
içinde sıralamanın çok bir anlam ifade etmediği, bunların sektör içindeki statülerinde
sınıflandırılması gerektiğinin önemli olduğu vurgulanmaktadır.
Çalışmanın ilk bölümünde sigortacılığın tarihsel gelişimine göz atılmıştır. Ele alınan yıllar
hakkında genel bir bilgi ile okuyucu bilgilendirilmiştir. Bu bilgiler ile sektörün reel
büyümesi, prim üretimleri ve tazminat ödemeleri ile ilgili bilgiler verilmiştir. Çalışmanın
ikinci bölümü ise yöntem bölümüdür. Bu bölümde şirket derecelendirilmesinde kullanılan
yöntemler ve araştırmanın yönteminden bahsedilmiştir. Üçüncü bölüm olan bulgular
bölümünde, yıllar itibari ile uygulanan analiz sonuçları yorumlanmıştır. Son olarak sonuç
ve öneriler bölümünde, çalışma sonucunda şirketler hakkında varılan karar ve şirketler için
önerilerde bulunulmuştur. Çalışma sonucunda elde edilmek istenen şirketlerin, yılların
değişmesi ile statülerinde bir değişiklik gösterip göstermediğinin gözlemlenmesidir.
The purpose of this study is to compare the current data of the insurance companies in the
sector and to test their position and statutory status within the sector. There is no study on
this subject in the literature studies that have been made, and in this respect the study is
original. Firstly, the sectors are subject to a hierarchical clustering analysis among
themselves and a cluster of companies is provided (best, good, medium, bad, worst) so that
each cluster will show a different status. It is emphasized that it is important that the
insurance companies operating in the sector do not make much sense to sort within
themselves and that they should be classified in the rating within the sector.
In the first part of the study, the historical development of insurance was examined. The
reader was informed with general information about the years covered. In this light of
information, information on real growth of the sector, premium productions and
compensation payments are given. The second part of the work is the method part. The
methods used at the company rating and the method of the research are mentioned. In the
third section, Findings, the results of the analysis applied for years are interpreted. Finally,
in the conclusions and suggestions section, decisions and suggestions were made about the
companies as a result of the study. As a result of the study, is to observe whether the
companies have changed with years of change
Basel düzenlemeleri ve Türk bankacılık sektöründe sermaye yeterliliği rasyosuna etkisi üzerine bir çalışma
Küreselleşen ve sürekli değişip gelişen dünya düzeninde yaşanılan krizler ve şoklar
sonucunda ayakta kalmaya çalışan bir finans sitemi söz konusudur. Bu finans sisteminin en
önemli unsurlarından olan bankaların krizleri nasıl atlattığı finans sistemi açısından oldukça
önemlidir. Bankaların yaşamış oldukları zararları minimuma indirmek finans sektörünüde
korumak anlamına gelmektedir.
İşte bu sebeplerle G10 ülkeleri tarafından kurulan BASEL Komitesi ve bu komitenin
geliştirip sunduğu BASEL Düzenlemeleri bankaların güçlü bir özkaynak ve risk yönetimi
açısından güçlenerek yaşanılan krizlerden etkilenmemeleri için öneri niteliğinde
düzenlemeler sunmuştur.
BASEL düzenlemeleri ilk olarak 1988 yılında hazırlanmış ve kamuoyuna
sunulmuştur. Günümüzde hala sürekli olarak değişim ve gelişim göstererek güvenilirliğini
ve uygulanabilirliğini korumaktadır.
Tez çalışmamızda BASEL I, BASEL II ve BASEL III düzenlemeleri üzerinde
ayrıntılarıyla durulmuş BASEL IV düzenlemeleri ile ilgili sınırlı kaynak bulunduğundan
dolayı yeni düzenlemenin ana hatlarından bir özet oluşturulmuştur. Ayrıca BASEL
düzenlemelerinin esasını teşkil eden sermaye yeterlilik rasyosunun Türk bankacılık
sektöründeki seyri incelenmiş, seçilen 18 bankalar için ayrıntılı durum analizi yapılmıştır.
Bu çalışma BASEL düzenlemelerinin ve Türk bankacılık sektöründe sermaye
yeterliliği üzerindeki etkilerinin ayrıntılarıyla ele alındığı bir tez çalışmasıdır.
It is a financial system that is trying to survive as a result of crises and shocks
experienced in a globalized and continuously evolving world order. It is very important in
terms of the financial system that the banks, which are the most important elements of this
financial system, survive the crises. The minimizing the damages that banks have
experienced, means protecting them in the financial sector.
Thereby, BASEL Committee which established by G10 countries and BASEL
Regulatory which developed and prepared by this Committee have submitted regulations as
a recommendation to getting strong with regards to shareholder’s equity and risk
management of the banks.
BASEL Regulatory has prepared and released to the public on 1988 firstly. And
today it still maintains its reliability and applicability by constantly changing and developing.
In our thesis, we have elaborated on BASEL I, BASEL II and BASEL III regulations
with their details; but, due to there is limited resources with regard to BASEL IV regulations,
a summary of the new regulation could not established.
Furthermore, the course of the Capital Adequacy Ratios, the basis of the BASEL
regulations, was examined in the Turkish banking sector and a detailed situation analysis
was conducted for the 18 selected banks.
The aim of this study is to provide a guideline for elaboration of the BASEL
regulations and the effects on the capital adequacy of the Turkish banking sector
Kuzey Kıbrıs'ta 1970-2015 yılları arasında popüler müzik akımlarının tüketim yönünde değişimi
Popüler kültür olgusuyla birlikte müzik endüstrisinin bir parçası olan popüler
müzik, kültürel olgularla bağlantılı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu araştırma Kuzey Kıbrıs
sınırları içerisinde, popüler müzik tüketiminin 1970-2015 yılları arasındaki görüntüsünü
ortaya çıkarmaktadır. Araştırma evrenini oluşturan müzik marketler ile “Görüşme
Yöntemi” uygulanarak, bulgular ortaya çıkartılmış ve elde edilen bulgular ışığında durum
analizi yapılmıştır. Popüler müzik olgusu çeşitli yıllara ve toplumsal olaylara göre
değişkenlik göstermektedir. Bu değişkenliğin sebepleri ve sonuçları Kuzey Kıbrıs evreni
ile sınırlı olarak açıklanmıştır.
Popular music, which is part of the music industry together with the popular
culture, emerges in connection with popular cultural phenomena. This study analyses the
image of popular music consumption between the years 1970-2015 within the borders of
Northern Cyprus. By applying the “Interview Method” with the music markets that
constitute the population of the study, the findings were revealed and the situation analysis
was made on the obtained findings. The consept of popular music varies according to age
and social events. The reasons and consequences of this variability constitutes the
limitations of this study and the Northern Cyprus population which is the target population
of this study
Konvansiyonel ve cad-cam teknik ile hazırlanan sabit retainer tellerinin, gingival dokular üzerindeki etkilerinin ve başarı oranlarının kısa dönem karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, günümüde en çok kullanılan ve uzun dönemde başarısı ortaya
konmuş, 0,0215 inç beş sarmallı paslanmaz çelik telden elde bükülen retainer ile yeni
tanıtımı yapılmış, CAD-CAM teknik ile hazırlanan 0,014×0,014 inç kalınlıkta, köşeli
nikel-titanyum sabit retainerların gingival dokular üzerindeki etkilerini ve başarı
oranlarını kısa dönemde karşılaştırmaktır.
Çalışmaya Başkent Üniverisitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti bölümünde
ortodontik tedavisi tamamlanmış olan ve retansiyon için alt çene ön bölge 6 dişe (sağ-sol
kanin ve keserler) sabit retainer ile pekiştirme tedavisi yapılması planlanan 52 hasta
dahil edilmiştir. Hastalar, 26 kişilik 2 gruba ayrılmıştır. 1. gruba dahil 26 bireye,
0.014×0.014 inç nikel-titanyumdan CAD-CAM yöntemiyle hazırlanmış Memotain (CADigital,
Mettmann, Almanya) retainer teller, alt ön 6 dişin lingual yüzeyine direkt
yöntemle uygulanmıştır. 2. gruba dahil 26 bireye, 0,0215 inç beş sarmallı paslanmaz
çelikten (GC Orthodontics America Inc, Alsip, ABD) elde bükülen retainer teller, alt ön
6 dişin lingual yüzeyine direkt yöntemle uygulanmıştır. Bu gruba ait tüm apareyler aynı
kişi tarafından bükülmüştür.
Hastalara teller yapıştırıldıktan sonra, 1. haftada, 1. ayda, 3. ayda ve 6.ayda kontrol
randevuları verilmiştir. Kontrol randevularında, tellerin başarısızlık oranları (kopma,
kırık, diş hareketi olup olmadığı) ve periodontal ölçümleri kaydedilmiştir. Periodontal
değerlendirmede; cep derinliği, gingival indeks, plak indeksi, dişeti büyüme/çekilme
miktarı, sondlama kanama ölçümleri yapılmıştır. Çalışmada, 6 ay sonunda, tüm sabit retainerlar için başarı oranı %75 , memotain için
başarı oranı %76.9, 0,0215 inç çok sarmallı retainer için başarı oranı %73.1
bulunmuştur. İki grup arasında, hiç bir takip aşamasında, başarı açısından istatistiksel bir
fark görülmemiştir. Başarısızlık tipi incelendiğinde, %100 oranda mine-adeziv
ayrılmasına bağlı geliştiği tespit edilmiştir. Kopmaların en fazla keser dişlerde olduğu,
kanin dişlerin daha az etkilendiği bulunmuştur. Çalışmanın, 1. hafta, 1.ay, 3. ay ve 6. ay
kontrollerinde, her iki tip retainerın gingival parametreleri arasında anlamlı farka
rastlanmamıştır. İlk 6 ayda, sabit retainerların, hastaların periodontal sağlığına negatif
etkileri olmamıştır.
The aim of this study was to evaluate short-term success rates and impacts on gingival
tissues of the retainer bent in a 0.0215 inch five-stranded stainless steel tread, which is
the most widely used with the newly introduced rectangular nickel-titanium fixed
retainers of 0.014 × 0.014 inches in thickness, prepared with the CAD-CAM technique.
The study included 52 patients who underwent orthodontic treatment in the Baskent
University Department of Orthodontics and planned to undergo consolidation therapy
with fixed retainers on 6 permanent teeth (right and left canines and incisors) for
retention in the mandibulary arch. Patients were divided in 2 groups. 0.014 × 0.014 inch
nickel-titanium CAD-CAM prepared Memotain (CA-DIGITAL, Mettmann, Germany)
retainer wires were applied directly to the lingual surface of lower front teeth in 26
individuals included in group 1. 0.0215 inch five-stranded stainless steel (GC
Orthodontics America Inc, Alsip, USA) retainer wires were directly applied to the
lingual surface 6 anterior teeth in 26 individuals included in group 2 . All of the retiners
in group 2 were prepared by the same person.
Patients were recalled for control sessions in 1st 3rd and 6th months following bonding of
the retainers. Failure rates of retainers (tooth movement, breakage, splitting) and
periodontal measurements were noted during control sessions. For periodontal
evaluation pocket depth, gingival index, plaque index, gingival enlargement/ recession,
and bleeding on probing were measured.
In the present study the over-all success rate for all fixed retainers was 75%, success rate
for memotain was 76.9% and success rate for the 0.0215-inch multistrand retainer was 73.1% at the end of 6 months. No statistical difference were observed between the
groups for success rate in any control sessions. Failure type was 100% debonding
between enamel and adhesive. Debonding of the retainers were mostly observed in
incisor teeth, and canines were least affected. No significant difference was found
between the gingival parameters for the two types of retainers at week 1, month 1,
month 3 and month 6 of the study. In the first 6 months, the fixed retainers have not had
negative effects on the periodontal health of the patients
Sol ventrikül destek cihazı implantasyonu ve kalp transplantasyonu yapılan hastaların yaşadıkları psikososyal ve ekonomik sorunlar ve yaşam kaliteleri
Sol ventrikül destek cihazı (LVAD) implantasyonu ve kalp transplantasyonu,
hastaların psiko-sosyal, ekonomik sorunlar yaşamasına ve yaşam kalitelerinde
değişimine neden olan önemli bir faktördür. Bu çalışmanın amacı sol ventrikül
destek cihazı implantasyonu ve kalp transplantasyonu yapılan hastaların yaşadıkları
psikososyal, ekonomik sorunları ve yaşam kalitelerini belirlemektir. Tanımlayıcı
türde olan bu çalışmanın uygulaması, 02/01/2018-01/05/2018 tarihleri arasında
BaĢşkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Erişkin kalp damar cerrahisi kliniğinde yatan
ve kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalarla yüz yüze görüşülerek
gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamına, araştırmaya katılmayı kabul eden Sol
ventrikül destek cihazı implantasyonu yapılan 21, kalp transplantasyonu yapılan 45
hasta alınmıştır. Araştırmanın verileri, “hastaların tanımlayıcı özellikleri, Sol
ventrikül destek cihazı ve kalp transplantasyonundan kaynaklanan sorunları
belirlenme formu”, “SF36 yaşam kalitesi ölçeği” ile toplanmıştır. Sol ventrikül
destek cihazı implantasyonu yapılan hastaların %57.1‟i 54-74 yaş grubunda, %90.5‟i
erkek, %81.0‟ı bekar, %47.6‟sı ilköğretim mezunu, %61.9‟u çalışmamaktadır ve
%38.1‟inin geliri giderine eşittir. Araştırma kapsamına alınan hastaların çoğu sosyal
izolasyon, içine kapanma ve ekonomik sorun yaşadığını belirtmişlerdir. Çalışmaya
katılan hastaların çalışma durumuna göre SF 36 yaşam kalitesi ölçeği fiziksel
fonksiyon, emosyonel rol güçlüğü, ağrı ve genel sağlık algısı alt boyut puan
ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Çalışan
hastaların fiziksel fonksiyon, emosyonel rol güçlüğü, ağrı ve genel sağlık algısı alt
boyut puan ortalamaları, çalışmayan hastalara göre yüksek bulunmuştur. Her iki grup
arasında ameliyattan sonra hayatta kalma süreleri yönünden istatistiksel olarak
anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Sol ventrikül destek cihazı implantasyonu
yapılan hastaların ameliyattan 5 yıl sonra hayatta kalma sürelerinin %10.0 olduğu,
kalp transplantasyonu yapılan hastaların ise %47.0 olduğu belirlenmiştir. Sol
ventrikül destek cihazı implantasyonu yapılan hastaların %62.0‟si gelişen
komplikasyonlar nedeniyle hastaneye başvururken, kalp transplantasyonu yapılan
hastaların %69.0‟u kontrol amaçlı hastaneye başvurduğu anlaşılmıştır. Hastaneye
başvurma nedeni komplikasyon olan hastaların fiziksel fonksiyon puan ortalamarı kontrol nedeni ile hastaneye başvuranlara göre 10.53 puan daha düşük olduğu
saptanmıştır. Kalp transplantasyonu yapılan hastaların fiziksel fonksiyon puanları,
Sol ventrikül destek cihazı implantasyonu yapılan hastaların fiziksel fonksiyon
puanlarına göre 13.10 puan daha yüksek olduğu bulunmuştur. Hastaların, SF 36
yaşam kalitesi ölçeği genel sağlık algısı puanı ile bir yıl içinde hastaneye geliş nedeni
arasında anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır (p<0.05). Hastaneye geliş nedeni
komplikasyon olanların, genel sağlık algısının kontrol nedeni ile gelenlere göre 15.24
puan daha düşük olduğu belirlenmiştir. Hastaneye başvurma nedeni komplikasyon
olanların fiziksel rol güçlüğü puanları kontrol nedeni ile gelenlere göre 24 puan daha
düşüktür.
Sol ventrikül destek cihazı implantasyonu ve kalp transplantasyonu yapılan hastalar
ameliyattan sonraki süreçlerde psikososyal, ekonomik sorunlar yaşamaktadırlar.
Hastaların çalışıyor olmasının yaşam kalitesi ölçeğinin alt boyutlarını olumlu
etkilediği görülmüştür. Hastaların yaşadıkları komplikasyonlar yaşam kalitelerini
olumsuz etkilemektedir. Hastaların günlük yaşamlarını kolaylaştırabilecek, tedaviye
uyumlarını arttırabilecek, karşılaşabilecekleri komplikasyonların belirti ve
bulgularını tanıyabilecekleri bilgileri içeren eğitim materyalleri ve broşürler
geliştirilmelidir.
Left ventricular assist device (LVAD) implantation and heart transplantation are
important factors that lead patients to experience psychosocial, economic problems
and alterations in quality of life. The aim of this study is to determine the
psychosocial and economic problems and quality of life of patients with implanted
left ventricular assist device and who had undergone cardiac transplantation. This
descriptive study was conducted between 02.01.2018-01.05.2018 in Baskent
University Ankara Hospital with inpatients of Cardiovascular Surgery Adult Ward
and Outpatients of Cardiology Clinic via face to face interview. Twenty one patients
with Left ventricular assist device implantation and 45 patients undergoing cardiac
transplantation who were willing to participate in the research were included in the
study. The data of the study were collected by descriptive characteristics of patients
and problem determination form for Left ventricular assist device and heart
transplantation and SF-36 quality of life scale. Of the patients with Left ventricular
assist device implantation 57,1 % were in the age group of 54-74 years; 90,5 % were
male; 81,0% were single; 4,6% were primary school graduates; 61,9 % were
unemployed and 38,1 % had balanced income and expenditures. A majority of
patients in the research reported that they were experiencing economic and
psychosocial problems such as social isolation and withdraw. A statistically
significant difference was found between physical functioning, role limitations due to
emotional problems, pain and general health subscale scores of SF-36 QOL scale and
employment status of patients with Left ventricular assist device implantation and
cardiac transplantation. The mean physical functioning, role limitations due to
emotional problems, pain and general health scores employed patients were found to
be higher compared to unemployed patients. There was a statistically significant
difference between the two groups in terms of survival time after surgery (p <0.05).
The survival rate for patients who underwent Left ventricular assist device
implantation and cardiac transplantation 5 years after surgery was 10,0% and 47,0% respectively. The main reason for hospital addmittion was complications for 62,0 %
of the patients with Left ventricular assist device implantation, and 69,0% of the
patients who underwent cardiac transplantation admitted to hospital for follow-up.
The physical functioning scores of the patients admitted to hospital due to
complication were found to be 10,53 points lower than patients presenting due to
follow-up. Patients who underwent heart transplantation were found to have 13,10
points higher physical functioning score compared to the patients who underwent
Left ventricular assist device implantation. It was found that there was a significant
difference between patients' general health subscale score of SF-36 quality of life
scale and the reason to admit hospital within one year (p<0.05). General health”
subscale scores of the patients admitted to hospital due to complication were found to
be 15,24 points lower than patients admit to hospital due to follow-up. Role
limitations due to physical health” subscale scores of admit the patients to hospital
due to complication were found to be 24 points lower than patients due to follow-up.
Conclusion: Patients experience psychosocial and economic problems during postsurgical
processes. Left ventricular assist device implantation or heart transplantation
adversely affects the quality of life of patients. Employed patients have positive
results in regard to subscales of quality of life. Complications are affecting patients‟
quality of life negatively. Training materials and brochures should be developed that
can facilitate the daily lives of patients, improve treatment compliance, and provide
information on symptoms and signs of complications they may encounter
Banka hisse senetleri getirilerinin makroekonomik değişkenlerle ilişkisinin lojistik regresyon yönetimiyle incelenmesi
Gerek politika yapıcılar gerekse de yatırımcılar için makroekonomik değişkenlerin yatırım
araçları üzerindeki etkisini öngörmek oldukça önemlidir. Bu çalışmada, seçili
makroekonomik değişkenlerin BİST 100 ‘de işlem gören bankalara ait hisse senetleri
üzerindeki etkileri analiz edilmeye çalışılmıştır. İlk bölümde, hisse senedine ait temel
kavramlar sunulmuş; ikinci bölümde ise makroekonomik değişkenler ile hisse senedi
getirileri arasındaki ilişkilere değinilerek konuyla ilgili literatür çalışmalarına yer
verilmiştir. Üçüncü bölümde, lojistik regresyon analizinin teorik çerçevesi ele alınarak
analizde kullanılan model tanıtılmıştır. 10 adet bankaya ait hisse senedi getirileri bağımlı
değişken olarak ele alınırken, 8 adet makroekonomik gösterge (döviz kuru, para arzı,
enflasyon, mevduat faiz oranı, S&P 500 Endeksi, altın, sanayi üretim endeksi, ABD
gösterge faiz oranı) bağımsız değişken olarak modele dahil edilmiştir. 2006 Ocak-2017
Aralık dönemini kapsayan bu analizin sonucunda, S&P 500 Endeksi’nde meydana gelen
değişimlerin tüm banka hisse senedi getirileri üzerinde pozitif yönde etkili olduğu
sonucuna ulaşılmıştır. Diğer önemli değişkenler ise, döviz kuru ve ABD faiz oranı olarak
belirlenmiştir.
Forecasting the affects of macroeconomic indicators on financial instruments is very
important for both policymakers and investors. In this study, the affects of selected
macroeconomic variables on equity share of banks operanding in BİST 100 Indeks was
tried to analyse. In the first chapter, it was supplied the basic concepts of equity share; in
second chapter thereby the relations between macroeconomic variables and equity share
returns was mentioned, it was given a place to the literature works. In third chapter, it is
viewed that both theoretical frame of logistic regression analysis and the model used in
analysis. While the equity share of 10 bank was implicated in to model as dependent
variable, 8 amount of macroeconomic indicator (exchange rate, money supply, inflation,
deposit interest rate, S&P 500 index, gold, industrial production index, USA benchmark
interest rate) was implicated in to a model as independent variable. As a result of this work
involving the period of 2006 January-2017 December, it was observed that changes taken
place in S&P 500 index have positive effect on all equity share returns. It was seen that
exchange rate and USA benchmark interest rate are the other important indicators on
equity share returns
Yetişkin bireylerde psikobiyotik özellik gösteren probiyotik besinlerin tüketimi ve mental sağlık arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma; yetişkin bireylerde psikobiyotik özellik gösteren probiyotik besinlerin tüketimi ve
mental sağlık arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla planlanmıştır. Araştırma Konya il
merkezinde yaşayan yaşları 21-59 arasında değişen 75‟i kadın 46‟sı erkek olmak üzere 121 yetişkin
birey ile tamamlanmıştır. Araştırma kapsamında çalışmaya katılan bireylere 25 sorudan oluşan
anket formu uygulanmıştır. Uygulanmış olan anket formu; sosyodemografik özellikler (yaş, cinsiyet
vb.), yaşam biçimi ve sağlık durumu, probiyotik besinleri tüketim durumu, antropometrik ölçümler
(boy, ağırlık, bel çevresi ), besin tüketim sıklığı, 24 saatlik besin tüketim kaydı ve bireylerin mental
iyi oluş düzeylerini ölçmek amacıyla geliştirilen Warwick- Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği ve
Yaşam Doyumu Ölçeği ile ilgili bilgiler olmak üzere 8 bölümden oluşmuştur. Çalışmaya katılan
kadınların yaş ortalaması 34,84±10,15, erkeklerin ise 34,47±11,64 yıldır. Kadınların %68,4‟ü
probiyotik içeren besinleri tüketirken, %21,1‟i tüketmediği ve %10,5‟inin bu besinlerin neler
olduğunu bilmediği, erkeklerin ise %71,4‟ü probiyotik içeren besinleri tüketirken, %21,4‟ünün
tüketmediği ve %7,2‟sinin bu besinlerin neler olduğunu bilmediği saptanmıştır. Araştırmaya katılan
bireylerin cinsiyete göre gıda takviyesi olarak probiyotik kullanım durumları değerlendirildiğinde;
kadınların %26,7‟sinin erkeklerin ise %15,2‟sinin gıda takviyesi olarak probiyotik kullandıkları,
kadınların % 73,3‟ünün erkeklerin ise %84,8‟inin gıda takviyesi olarak probiyotik kullanmadıkları
saptanmıştır. Araştırmaya katılan bireylerin cinsiyeti ile gıda takviyesi olarak probiyotik kullanım
durumları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Araştırmaya katılan bireylerin
Warwick- Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeğine vermiş oldukları cevaplara göre almış oldukları
puanlar; kadınlarda ortalama 50,92±9,45 puan, erkeklerde ise ortalama 51,52±9,36 puandır.
Bireylerin Yaşam Doyum Ölçeğine göre aldıkları ortalama puanlar kadın ve erkeklerde sırası ile
16,02±4,61 ve 14,65±4,99‟dir. Gıda takviyesi kullanan katılımcıların Warvick- Edinburgh Ölçek
ortalaması 56,19±8,68 olup cinsiyetle ölçek ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir
ilişki yoktur(p>0,05). Yaşam Doyum Ölçeğiortalaması ise 18,70±3,73‟dür ve cinsiyetle ölçek
ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur (p>0,05). Gıda takviyesi
kullanmayan katılımcıların Warvick- Edinburgh Ölçek ortalaması 49,70 ±9,12 olup Yaşam Doyum
Ölçeğiortalaması 14,59±4,68 olarak saptanmıştır ve cinsiyet ile her iki ölçek ortalaması arasında
istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur (p>0,05). Probiyotik besinleri tüketen bireylerin
Warvick- Edinburgh Ölçek ortalaması 55,61±8,67 olup cinsiyetle ölçek ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur (p>0,05). Yaşam Doyum Ölçeğiortalaması ise
18,11±4,12‟dir ve cinsiyetle ölçek ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur
(p>0,05). Probiyotik besinleri tüketmeyen bireylerin Warvick- Edinburgh Ölçek ortalaması
49,26±9,08 olup Yaşam Doyum Ölçeğiortalaması ise 14,40±4,64‟dır ve cinsiyet ile her iki ölçek
ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur (p>0,05). Erkeklerde, Warwick-
Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği ile enerji, emilebilen oligosakkarit, polisakkarit, selüloz, lignin,
suda çözünen posa, suda çözünmeyen posa tüketimi arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05).
Kadınlarda, Yaşam Doyum Ölçeğiile posa, emilebilen oligosakkarit ve emilemeyen olisakkarit
tüketimleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Erkeklerde, Yaşam
Doyum Ölçeğiile enerjinin proteinden gelen % si, yağdan gelen % si, emilebilen oligosakkarit ve
lignin tüketimi arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Warwick –
Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği toplam puan ve Yaşam Doyum Ölçeğitoplam puan ile toplam
probiyotik tüketimi arasındaki ilişki her iki cinsiyette de anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç
olarak, probiyotik- prebiyotik özellik gösteren besinleri tüketenlerin veya gıda takviyesi olarak
probiyotik kullanan bireylerin Warwick- Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği ve Yaşam Doyumu
Ölçeklerinden bu besinleri/takviyeleri tüketmeyenlere daha yüksek puan elde ettikleri saptanmıştır.
Toplum genelinde bireylerin prebiyotik ve probiyotik besinler konusundaki bilgi düzeylerinin
arttırılmasına yönelik farkındalık çalışmalarının yapılmasının gerekli olduğu düşünülmektedir.
Buna ek olarak probiyotiklerin mental sağlık üzerine etkilerini araştıran daha büyük örneklemli
araştırmaların yapılması önemlidir.
The aim of this study is to investigate the relationship between between adults‟ mental health and
the consumption of probiotic nutrients which shows psychobiological characteristics. The study was
completed with 121 adults living in the city center of Konya, whose ages ranged from 21 to 59, with
75 female and 46 male. A questionnare form with consisting of 25 questions was applied to the
individuals who participated in the study. The questionnare form consisted of 8 sections which are
the socio-demographic characteristics (age, sex, etc.), probiotic nutrient consumption status,
anthropometric measurements (height, weight, waist circumference), food frequency questionnaire
form, 24-hour food consumption record, The Warwick-Edinburgh Mental Well-being Scale and
Satisfaction With Life Scale that developed for the aim of measuring the level of individuals‟
mental well-being. The average age of women participating in the study was 34,84 ± 10,15 years,
while the age of men was 34,47 ± 11,64 years. 68.4% of women consumed probiotic-containing
foods, 21.1% did not consume and 10.5% did not know what these foods were, 71.4% of males
consumed food containing probiotics, 21.4% did not consume and 7.2% did not know what these
foods were. 26,7% of women and 15,2% of men use probiotics as a food supplement, 73,3% of
women and 84,8% of men did not use probiotics as a food supplement. There was no significant
relationship between the gender of the participants and probiotic use as a food supplement (p>
0.05). According to Warwick-Edinburgh Mental Well-being Scale; the mean score of the women
were 50.92 ± 9.45 points and the mean score of men were 51.52 ± 9.36 points. The average scores
of the individuals according to the Life Satisfaction Scale were 16.02 ± 4.61 and 14.65 ± 4.99 in
males and females, respectively. The mean Warvick-Edinburgh scale point of the participant who
used probiotics supplements was 56.19 ± 8.68 and there was no statistically significant relationship
between gender and the mean scores (p> 0.05). The mean of Life Satisfaction Scale point of the
participant who used probiotics supplements were 18,70 ± 3,73 and there was no statistically
significant relationship between gender and mean scores (p>0,05). The mean Warvick-Edinburgh
Scale of Life Satisfaction Scale were respectively 49,70 ± 9,12 and 14,59 ± 4,68. The mean
Warvick-Edinburgh scale of the individuals consuming probiotic foods were 55,61 ± 8,67 and there
was no statistically significant relationship between the gender and the mean scores (p> 0,05). The mean of Life Satisfaction Scale of the individuals consuming probiotic foods were 18,11 ± 4,12 and
there was no statistically significant relationship between gender and mean scores (p> 0,05). The
mean point Warvick-Edinburgh and Life Satisfaction Scale of the individuals who did not consume
probiotic nutrients respectively were 49.26 ± 9.08 and 14.40 ± 4.64, and there was no statistically
significant relationship between the gender and two scale means (p>0,05 ). In males, a significant
relationship was found between the Warwick-Edinburgh Mental Well-Being Scale and energy,
oligosaccharide absorbable, polysaccharide, cellulose, lignin, water-soluble pulp, water-insoluble
pulp consumption (p<0,05). In women, there was a significant relationship between Life
Satisfaction Scale and fiber, oligosaccharide absorbable and polysaccharide non absorbable
consumption (p<0,05). In males, the protein %, fat %, oligosaccharide absorbable and lignin
consumption were positively significantly correlated with the Life Satisfaction Scale (p<0,05). The
relationship between the total score of the Edinburgh - Edinburgh Mental Well - being Scale and the
total score of the Life Satisfaction Scale and total probiotic consumption was found to be significant
in both genders (p<0,05). As a result, it was determined that those who consumed probioticprebiotic
foods or used probiotics as a food supplement achieved higher scores from the Warwick-
Edinburgh Mental Well-being Scale and Life Satisfaction Scale than the participants who not
consumed. It is believed that create awareness studies should be conducted to increase the
knowledge level of individuals about prebiotic and probiotic foods. In addition, it is important to
carry out larger sample studies investigating the effects of probiotics on mental health
Serebral palsi hastalığı olan çocuklarda orta kulak rezonansının değerlendirilmesi
Amaç: Serebral Palsili (SP) çocukların motor fonksiyonlarındaki azalma sonucu
yutma fonksiyonlarında değişiklikler oluşabilir. Bu değişikliklerin de östaki
fonksiyonlarını etkilemesi olasıdır. Bu durum da orta kulak rezonans frekansında
(RF) değişikliklere neden olabilir. Bu çalışma ile SP‟li çocukların orta kulak RF
değerlerinin belirlenmesi ve ileride yapılacak daha kapsamlı çalışmalara bir alt yapı
sağlanması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Konya Uygulama ve Araştırma Merkezi
Odyoloji Ünitesinde işitme kaybı şikayeti olmayan ve otoskopik muayenesi normal
olan 5-15 yaş aralığında toplam 60 (120 kulak) çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. SP
tanısı konan 30 çocuk çalışma grubunu, tamamen sağlıklı olan 30 çocuk kontrol
grubunu oluşturmuştur. Tüm katılımcıların her iki kulağından multifrekans
timpanometri ile elde edilen RF değerleri değerlendirmeye alınmıştır.
Bulgular: Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark
bulunmamıştır. SP‟li çocukların sağ kulak RF ortalaması 981±369, sol kulak RF
ortalaması 1099±398 bulunmuştur. Kontrol grubunun sağ kulak RF ortalaması
1080±328, sol kulak RF ortalaması 1190 ±296 bulunmuştur. Her iki grup arasında
RF değerleri açısından anlamlı fark tespit edilmemiştir.
Sonuç: Sonuç olarak bu çalışma ile SP‟li çocukların RF değerlerinin kendi yaş
gruplarındaki sağlıklı çocukların RF değerlerine göre değişiklik göstermediği ortaya
konmuştur. Bu bulgulardan yola çıkarak multifrekans timpanometrinin effüzyonlu
otitis media, otoskleroz gibi RF değerinde değişiklik yarattığı bilinen hastalıkların
ayırıcı tanısı amacıyla SP‟li hasta popülasyonun da da güvenle kullanılabileceği
söylenebilir.
Aim: Changes in swallowing functions may occur as a result of reduced motor
functions in children with cerebral palsy (CP). It is possible that these changes will
also affect eustachian tube functions. This can also cause changes in middle ear
resonance frequency (RF). This study aimed to determine middle ear RF values of
children with CP and to provide an infrastructure for more extensive studies to be
done in the future.
Material and Methods: A total of 60 children (120 ears) were included in the study
at the Audiology Unit of Baskent University Konya Research and Teaching Center,
in the age range of 5-15 years, who had no hearing loss and had normal otoscopic
examination. Study group consist of 30 children with CP and control group consist of
30 healthy children. The RF values obtained from both ears of all participants were
evaulated.
Results: There was no significant age and gender difference between the groups.
Children with CP had a right ear RF average of 981 ± 369 and a left ear RF average
of 1099 ± 398. The right ear RF average of the control group was 1080 ± 328 and the
left ear RF average was 1190 ± 296. There was no significant difference between the
two groups in terms of RF values.
Conclusion: In conclusion, this study showed that the RF values of children with CP
is not different from the RF values of healthy children in their age group. From these
findings, it can be said that the multifrequency tympanometry can be safely used in
the patient population with CP in order to differentiate the known diseases that cause
changes in RF values such as otosclerosis and otitis media with effusion