1983 research outputs found
Sort by
Sürüdürülebilirlik kavramının önemi karşılaşılan sorunlar ve şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarının incelenmesi
Sürdürülebilirlik, başta iş dünyası olmak üzere geniş kitleler tarafından artan bir ilgiyle takip edilmektedir. Sürdürülebilirlik, işletme faaliyetlerinin sosyal ve çevresel sonuçlarına ilişkin bilgilerin raporlanmasını gerektirmektedir. Sürdürülebilirlik raporları yatırımcılar ve hissedarlar için sosyal ve çevresel performansın, kurumsal şeffaflığın ve yönetim kalitesinin bir göstergesi olarak görülmektedir. Bu tezin amacı, işletmelerde sürdürülebilirlik kavramının önemini, karşılaşılan sorunları ortaya koymaktır.
İlk bölümde sürdürülebilir kalkınmanın tarihsel gelişimi ele alınmıştır. İkinci bölümde sürdürülebilirlik raporlamasına değinilmiş, amacı, içeriği, ilkeleri, faydaları ve önemi incelenmiştir. Üçüncü bölümde, kurumsal sürdürülebilirlik hakkında genel bilgiler verildikten sonra kurumsal sürdürülebilirlik modelleri ele alınmış, Borsa İstanbul Sürdürülebilirlik Endeksi’ne geçiş yapılmıştır. Son bölümde ise uygulamaya yer verilmiştir. BIST’de işlem gören aynı zamanda belli dönemlerde sürdürülebilirlik endeksinde yer alan şirketler incelenmiştir. Enerji ve gıda sektöründe GRI G4 ilkelerine göre hazırlanan sürdürülebilirlik raporlarının karşılaştırılmasına yer yerilmiştir.
Sustainability is followed by a growing interest by large masses, primarily the business world. It requires reporting of information relevant to the social and environmental consequences of business operations. Sustainability reports are seen as ademonstration of social and environmental performance, corporate transparency and management quality for investors and shareholders.
In this study the first part includes, the historical development of sustainable development is discussed. In the second chapter, the sustainability report is adressed and its purpose, content, principles, benefits, importance and control are examined. In the third chapter, after giving general information about corporate sustainability models were discussed and the transition to the Borsa Istanbul sustainabity index was made. In the last section, the research was given. The company, which is traded at the BIST, has been examined at certain times in the sustainability index. A comparison was made between the sustainability reports prepared in accordance with the GRI 4 principles in the energy and food sector
Kronik hastalıklarda ilaç tedavisi uyumu ve etkili faktörler
Tedavi uyumu, öngörülen tedaviler için verilen talimatları hastaların uygulama derecesi olarak tanımlanır (1).Tedaviye uyumun azalması, sağlık için kısıtlı kaynakların gereksiz kullanımına bağlı sağlık harcamalarının artışına ve tedavi rejimlerinin uygun şekilde yerine getirilmemesinden kaynaklanan ilaç etkilerinin gözlenmemesine veya geç ortaya çıkmasına ve hastalık sürecinin uzamasına neden olmaktadır (2). Kesitsel tanımlayıcı araştırma niteliğinde olan bu çalışma; hipertansiyon, diyabet, astım veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı gibikronik bir hastalığı bulunan kişilerde sosyodemografik özellikler, sağlık ile ilgili alışkanlıklar, ilaç uyumu ve ilaçlar hakkındaki inançları değerlendirmeyi amaçlayan, katılımcılarla yüz yüze uygulanan anket formu uygulama yöntemiyle yapılmıştır. Çalışma kapsamında, Ağustos 2017-Aralık 2017 tarihleri arasında, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi‟ninKardiyoloji, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları polikliniklerinde ayaktan muayene olan, çalışmaya katılmayı kabul eden ve en az bir kronik hastalık nedeniyle en az bir adet ilacı en az bir yıldır düzenli kullanması gereken 18 yaşından büyük747 hasta araştırmayadahil edilmiştir.
Veri toplama amaçlı uygulanan soru formunda 10soru sosyo-demografik özellikler, 4 soru sağlık ile ilgili alışkanlıklar, 38 soru hastalık ve ilaç uyumu ile ilgili olmak üzere toplam 52 soru bulunmaktadır. Ayrıca 18 sorudan oluşan “ilaçlar Hakkında inançlar Anketi” katılımcılara uygulanmıştır. Hastaların %27,4‟ünün ilaçlarını düzenli ve önerildiği gibi kullanmadığı saptanmıştır.İlaç uyumu; DM hastalarında %73,2, HT hastalarında %62,7, astım/KOAH hastalarında %69,8 bulundu. DM‟li erkek hastalarda ilaç bağlılığı kadınlara göre anlamlı şekilde düşük bulunurken HT ve astım/KOAH‟da ilaç tedavisi bağlılığıyla cinsiyet arasındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır. İlaç uyumu ile ilaçlarla ilgili endişeler arasında negatif, ilaçların gerekliliğine olan inanç arasında pozitif ilişki bulunmuştur.İlaçların aşırı kullanıldığına olan inanç ile ilaç uyumu arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca ambalajı üzerinde hangi sırada alınacağını gösteren ibareler (gün/sayı vb.) olan ilaçların unutulma oranının daha düşük olduğu belirlenmiştir.Düzenli doktor kontrolüne uyma oranı diabetik hastalarda %79, HT hastalarında %70, astım hastalarında %71,8, KOAH hastalarında %55,3 bulundu. DM hastalarının %93,2‟si, HT hastalarının %91,4‟ü, astım hastalarının %91,9‟u ve KOAH hastalarının %97,4‟ü düzenlenen tedaviden memnun olduğunu belirtti. Bu çalışma ile kronik hastalıklarda tedavinin etkinliğini belirleyen ilaç uyumu olmaması sorununun arkasında yatan nedenler aydınlatılmaya çalışılarak sağlık harcamalarında önemli bir maliyet bileşeni olan ilaç uyumu sorunununönüne geçmede hangi özelliklere ve faktörlere dikkat etmek gerektiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu araştırmada bulunan sonuçlar yakın zamanda yapılan benzer araştırmalarda bulunanlarla uyumludur. Kronik hastalıklardailaç uyumu olmamasında etkili faktörler tespit edilerek hastaların tedaviden azami fayda görmesinin sağlanmasına yönelik gerekli müdahalelerin yapılması gerek toplum sağlığı ve birey sağlığı açısından gerekse hastalık maliyetleri açısındanbirçok olumsuzluğun engellenmesinde önemli rol oynayacaktır.
Adherence is defined as the extent to which people follow the instructions they are given for prescribed treatments (1).The decrease in adherence to treatment causes increased heathcare costs due to the wastage of limited healthcare sources and delayed or stopped drug effects because of not fullfilling the treatment regimens apropriately and prolonged disease periods (2). This cross-sectional study, was carried out by conducting face to face questionnaries, which aim to measure sociodemographic traits, health related habits, medication adherence and beliefs about medicines. Seven hundred and forty seven outpatients who were older than eighteen years old, who haveto use at least one drug regularlyfor a year or more for at least one chronic condition, who agree to join the study, who have an doctor‟s appointment in one of three different clinics of BaĢkent University Medical School Ankara Hospital have been randomly involved in the study. The questionnary which was conducted for the purpose of gathering data consists of 52 questions including 10 questions about sociodemographic traits, 4 questions about health related habits and 38 questions about the patient‟silness(es) and adherence to medication. In addition “The Beliefs About Medicines Questionnary”, which has 18 questions in it, was also conducted. 27,4% of the patients were found not to take their drugs ragularly and as suggested. Medication adherence rates were found to be 73,2% for patients with DM, 62,7% for patients with HT, 69,8% for patients with asthma/COPD. While the medication adherence was significantly low among diabetic males compared to females, there found to be no significant relationship between gender and medication adherence among patients with HT and asthma/COPD. There was a negative relationship between drug adherence and concerns about medicines and a positive one between drug adherence and beliefs about the necessity of drugs. There found to be a negative relationship between adherence and beliefs about general overuse of the drugs. Additionally, the drugs which have signs (numbers/days) on their inner packaging, reminding the order in which to take the drug, were found to be missed less.Adherence to doctor‟s appointment rate was found to be 79% for diabetic patients, 70% for hipertensive patients, 71,9% for patients with asthma and 55,3% for patients with COPD. 93,2% of the diabetic patients, 91,4% of hipertensive patients, 91,9% of the patients with asthma and 97,4% of the patients with COPD indicated that they were pleased with the therapy organized. We tried to determine the variables to avoid non-adherence, an important reason for the healthcare costs, while trying to find out the reasons behind the problem of non-adherence which determines the effectiveness of the treatment in chronic diseases. The outcomes, that were found in this study,correspond with the ones which were found in previous similar studies. Ensuring that patients receive maximum benefit from medical treatment, by determining the causes of drug non-compliance in chronic illnesses, plays an important role in preventing many negativities in terms of health and cost
Hastalık biliş anketi'nin gerçeklik ve güvenirliği
Bu çalışmanın amacı, Evers ve Kraaimaat tarafından
geliştirilmiş olan "Illness Cognition Questionnaire” Hastalık Biliş Anketi‟nin Türkçe‟ye
uyarlanması ile geçerlik ve güvenilirlik özelliklerini belirlemek idi. Hastalık Biliş Anketi
için yazarından gerekli yazılı izinler alındıktan sonra iki ileri ve bir geri çeviri metodu
uygulandı. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Fiziksel Tıp ve
Rehabilitasyon Anabilim Dalı ayaktan tedavi polikliniğine başvuran kronik kas iskelet
sistemi hastalıklarına bağlı ağrısı olan toplam 205 hasta dahil edildi. Anketin test-tekrar
test güvenirliğini gerçekleştirmek için 81 hastaya 2 gün sonra tekrar uygulama yapıldı.
Çalışmanın başlangıcında bireylerin sosyodemografik ve klinik özellikleri sorgulandı. Ağrı
değerlendirmesi için McGill Ağrı Anketi (Kısa Form) kullanıldı. Geçerliği test etmek için
hastalara Hastalık Biliş Anketi ile birlikte kısa hastalık algı ölçeği ve hastane anksiyete ve
depresyon anketleri uygulandı. Hastalık Biliş Anketi‟nin yapı geçerliği Doğrulayıcı Faktör
Analizi ile yakınsak ve ıraksak geçerlik ise Pearson korelasyon analizi ile değerlendirildi.
Anketin güvenilirlik düzeyini belirlemek için Cronbach alfa iç-tutarlılık ve test-tekrar test
güvenilirlik katsayıları hesaplandı. Yapılan doğrulayıcı faktör analiz sonuçlarına göre
çaresizlik alt boyutu maddelerine ait faktör yükleri 0,78 ile 0,85 arasında, kabul etme alt
boyutuna ait faktör yükleri 0,58 ile 0,85 arasında, algılanan faydalar alt boyutuna ait faktör
yükleri ise 0,73 ile 0,79 arasında değişkenlik gösterdi. Anketin iç tutarlılık katsayıları
çaresizlik alt boyutu için 0,92; kabul etme alt boyutu için 0,86; algılanan faydalar alt
boyutu için ise 0,89 olarak bulundu. Yapılan analizler çaresizlik alt boyutuna ait ilk ölçüm
ile tekrar test çaresizlik alt boyutu arasında 0,69 düzeyinde istatistiksel olarak pozitif
anlamlı bir ilişki olduğunu gösterdi. Kabul etme alt boyutuna ait ilk test ile tekrar test
arasında 0,46 düzeyinde istatistiksel olarak pozitif anlamlı bir ilişki saptandı. Algılanan
faydalar alt boyutuna ait ilk test ile tekrar test arasında 0,66 düzeyinde istatistiksel olarak
pozitif anlamlı bir ilişki saptandı. Sonuç olarak; Hastalık Biliş Anketi‟nin Türkçe sürümü
geçerli ve güvenilir bulundu. Hastalık Biliş Anketi‟nin uygulama süresinin kısa olması ve
kolay anlaşılabilir olmasından ötürü kliniklerde kolaylıkla kullanılabilecek bir ölçme
değerlendirme aracı olduğunu söyleyebiliriz. Türk toplumunda hastalık algısında yeni bir
farkındalık sağlayan Hastalık Biliş Anketi‟nin farklı hastalıklarda ve yaş gruplarında
incelenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
The aim of this study was to determine the
validity and reliability characteristics of the “Illness Cognition Questionnaire‟‟ by adapting
the Illness Cognition Questionnaire to Turkish which was developed by Evers and
Kraaimaat. After permission was obtained from the author two forward and one back
translation method was applied. A total of 205 patients who had pain related to chronic
musculoskeletal diseases were referred to the study from outpatient clinic at BaĢkent
University Ankara Hospital Physical Therapy and Rehabilitation. In order to achieve testretest
reliability of the questionnaire, 81 patients were re-applied after 2 days. At the
beginning of the study, the sociodemographic and clinical characteristics of the individuals
were questioned. The McGill Pain Questionnaire (Short Form) was used for pain
assessment. In order to test the validity, a short disease perception questionnaire, hospital
anxiety and depression questionnaire were administered together with the Illness Cognition
Questionnaire. Confirmatory Factor Analysis was used to assessing the construct validity
of the Illness Cognition Questionnaire and convergent and divergent validities was
evaluated by Pearson correlation analysis. Cronbach's alpha internal consistency and testretest
reliability coefficients were calculated to determining the reliability level of the
questionnaire. According to the confirmatory factor analysis results, the factor loadings of
the helplessness subscale ranged from 0.78 to 0.85, the acceptance subscale ranged from
0.58 to 0.85, and the perceived benefits subscale ranged from 0.73 to 0.79. Internal
consistency coefficients of the questionnaire were found 0.92 for the helplessness subscale;
0.86 for the acceptance subscale; and 0.89 for perceived benefits subscale. The results of
the analysis showed that there was a statistically significant positive correlation between
the initial measurement of helplessness subscale and the retest helplessness subscale at
0.69 level. A statistically significant positive correlation of 0.46 between the first test and
the retest of the acceptance subscale was determined. Also, the statistically significant
positive correlation of 0.66 between the first test and the retest was determined for the
perceived benefits subscale. The Turkish version of the Illness Cognition Questionnaire
was found to be valid and reliable. We could say that the Illness Cognition Questionnaire is
a measurement evaluation tool that might be easily used at the clinic related to the
application period is short and easy to understand. We think that the Illness Cognition
Questionnaire, which provides a new awareness of illness perception in Turkish society,
should be examined in different diseases and age groups
Başkent Üniversitesi öğrencilerinde kendi kendine ilaç kullanımı, özellikleri ve etkili faktörler
Kendi kendine ilaç kullanımı, kendi kendine bakımın bir parçası olup sağlıkla ilgili kararlarda hastaların katkısının olduğu bir uygulamadır. Kendi kendine ilaç tedavisinin tıbbi hizmetler üzerindeki yükü azalttığı, hekimi görmeyi beklemede harcanan süreyi kısalttığı ve özellikle ekonomik açıdan yoksul, sınırlı sağlık kaynakları olan ülkelerde maliyetten tasarruf ettiği düşünülmektedir. Bu araştırmada üniversite öğrencilerinin kendi kendine ilaç kullanımına yönelik tutum ve davranışlarının araştırılması ve bu tutum ve davranışlara etkili olan faktörlerin tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Araştırma, Başkent Üniversitesi Lisans öğrencilerinden güç analizi sonucunda tabakalı örneklem ile seçilen 494 lisans öğrencisinin katılımıyla yürütülmüştür. Araştırmaya katılan öğrencilerin kendi kendine ilaç kullanım prevelansı %81,6 olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların %90,2‟si doktora gitmeden ilaç alma sebeplerinin baş ağrısı olduğunu, %93,6‟sı ise kendi kendine kullandıkları ilaç gruplarının ağrı kesiciler olduğunu ifade etmiştir. Kendi kendine ilaç tedavisi, halk sağlığının normal ve uygun bir parçası olarak kabul edilmelidir ve hasta ve hekim perspektifinden birçok fayda sağlayabilmektedir. Riski en aza indirmek ve potansiyel faydaları arttırmak için hekimlere önemli rol düşmektedir.
Self-medication is a part of self-care, and also is a practice in which the patients contribute to health-related decisions. It is considered that self medication reduces the burden on health services, shortens the time spent on waiting for the physicians, and be cost-saving in especially economically poor countries with limited health resources. In this research, aim is to explore the general attitudes and behaviors of college students regarding self medication, and to determine the contributing causes of these. The survey is conducted by the participation of 494 Başkent University undergraduates, who are selected via stratifed sampling as a result of power analysis. The prevalence rate of the students who participated this research is established to be %81.6. %90.2 of the participants pointed out that headaches are the main reason they take medications without consulting the doctor, while %93.6 stated that painkillers are the group of self medication that they take. Self medication should be accepted as a normal and convenient part of public health, and has many advantages through both patients‟ and physicians‟ perspectives. Doctors play an substantial part on minimizing the risk and increasing potential benefits
Yetişkin bireylerde diyetin inflamatuvar indeksi ile beslenme durumları arasındaki ilişkinin saptanması
Bu çalışmada, yetişkin bireylerin beslenme durumlarının saptanarak diyetin
inflamatuvar indeksi (Dİİ) ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Çalışmaya, Şubat - Eylül 2017 tarihleri arasında Özel Ortadoğu Hastanesi Dahiliye
Polikliniğine başvuran 119 yetişkin kadın birey dahil edilmiştir. Bireylerin sosyodemografik
özellikleri, fiziksel aktivite durumları ve beslenme alışkanlıkları anket
formuna kaydedilmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri, bazı biyokimyasal
parametreleri ve üç günlük besin tüketim kayıtları değerlendirilmiştir. Diyet
inflamatuvar indeksi skorlama sistemi diyetin inflamatuvar göstergeler üzerine
etkisinin incelendiği çalışmalardan yola çıkarak geliştirilmiştir. Besin ögesi
inflamasyonu arttırıcı (pro-inflamatuvar) etki gösteriyorsa pozitif, inflamasyonu
önleyici (anti-inflamatuvar) etki gösteriyor ise negatif skorlanmaktadır. Bu
çalışmada bireylerin üç günlük besin tüketim kayıtlarından yararlanılarak diyet
inflamatuvar indeksleri hesaplanmıştır. Bunların yanı sıra hastalara Beck depresyon
ölçeği uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 36.2±10.22 yıl
olarak tespit edilmiştir. Beden kütle indeksi (BKİ) gruplamasına göre bireylerin
%36.1’i hafif şişman (BKİ 24.9-29.9 kg/m2), %49.6’sı şişman (BKİ≥30 kg/m2)
olduğu belirlenmiştir. Bireylerin diyet inflamatuvar indeksi değerleri quartillere
ayrılarak değerlenmiştir. Bireylerin diyet inflamatuvar indeksi sınır değerleri -3.32 ile
4.74 arasında değişmektedir. Diyet inflamatuvar indeksi ortalama değeri 0.18±1.73
olarak saptanmıştır. Diyet inflamatuvar indeksi quartillerine göre bireylerin C-reaktif
protein ve diğer biyokimyasal parametreleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır
(p>0.05). Bireylerin yaşları ile diyet inflamatuvar indeksleri arasında negatif bir ilişki
olduğu görülmüştür (p<0.05). Antropometrik ölçümler, bazal metabolizma hızı,
toplam enerji harcaması ve fiziksel aktivite düzeyinin quartiller arasında önemli
farklılık göstermediği tespit edilmiştir (p>0.05). Diyet inflamatuvar indeksi düşük
olan bireylerin diğerlerine göre günlük diyetle protein, çoklu doymamış yağ asitleri (ÇDYA), omega-3 ve posa alımları önemli olarak daha yüksek bulunmuştur
(p<0.05). Diyet inflamatuvar indeksi yüksek olan bireylerin, A, E, B6, C vitamini ve
folat, tiamin, riboflavin, niasin alımları Dİİ düşük olan bireylere göre önemli olarak
daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca bireylerin magnezyum, potasyum,
kalsiyum, fosfor ve demir alımları Dİİ düşük olan bireylerde önemli olarak daha
yüksek bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin Dİİ quartilleri ile yeşil çay, siyah çay,
kahve tüketimi, metabolik sendrom (MetS), depresyon ve uyku süreleri arasında
önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak yetişkin bireylerin diyet
içeriklerinin diyet inflamatuvar indeksini etkilediği gösterilmiştir. Bireylerin diyetin
inflamatuvar yükünü azaltacak şekilde günlük diyetlerinde enerji, makro ve mikro
besin ögeleri ile anti-inflamatuvar besinleri yeterli miktarda bulundurmaları obezite,
MetS, Tip 2 diyabet (Tip 2 DM), kardiyovasküler hastalıklar (KVH) gibi kronik
hastalıkların önlemesinde yarar sağlayacaktır.
In this study, it was aimed to estimate the nutritional status of adult individuals and
determine the relationship between nutritional status and dietary inflammatory index
(DII) . In the study, 119 adult women who applied to the Private Middle East
Hospital Internal Medicine Policlinic were included between February and
September 2017. Socio-demographic characteristics, physical activity status and
eating habits of the individuals were recorded in the questionnaire form. Individuals’
anthropometric measurements, some biochemical parameters, and three-day
nutritional records were assessed. The dietary inflammatory index scoring system
was developed by the studies that analyzed the effects of the diet on inflammatory
markers. The scoring was done positive if the food item enhanced inflammation
effect (pro-inflammatory), whereas it was scored negative in case inflammation
effect was reduced (anti-inflammatory). In this study, the dietary inflammatory
indexes were calculated by using the three-day food consumption records of the
individuals. In addition to these, the Beck depression scale was applied. The mean
age of the participants in this study was determined as 36.2±10.22 years. According
to the body mass index (BMI) classification, 36.1% of the individuals were found to
be overweight (BMI 24.9-29.9 kg/m2) and 49.6% obese (BMI≥30 kg/m2).
Individuals DII values in the study were assessed by division of quartiles.
Individuals' dietary inflammatory index limit values range from -3.32 to 4.74. The
mean value of DII was determined as 0.18±1.73. There was no significant difference
between C-reactive protein and other biochemical parameters of individuals
according to dietary inflammatory index quartiles (p> 0.05). It was found that there
was a negative correlation between individuals' age and DII (p <0.05).
Anthropometric measurements, basal metabolic rate, total energy expenditure and
physical activity level were not significantly different in quartiles (p> 0.05). Dietary protein, polyunsaturated fatty acids (PUFA), omega-3 and fiber intake of individuals
with low DII were found to be significantly higher than the others (p <0.05). Dietary
A, E, B6, C vitamins and folate, thiamin, riboflavin and niacin intake of individuals
with high DII were found to be significantly lower in subjects than those with low
DII (p <0.05). In addition, magnesium, potassium, calcium, phosphorus and iron
intake of the subjects were found to be significantly higher in individuals with low
DII (p <0.05). There was no significant difference between DII quartiles and
consumption of green tea, black tea and coffee, the presence of metabolic syndrome
(MetS), depression status, and sleep duration of individuals (p>0.05). In conclusion,
it has been shown that dietary contents of adult individuals affect the dietary
inflammatory index. Reducing the inflammatory burden of the diet of individuals by
considering adequate amounts of energy, macro and micro-nutrients and antiinflammatory
nutrients intake may help to prevent chronic diseases such as obesity,
metabolic syndrome, type 2 diabetes (Type 2 DM), cardiovascular diseases (CVD)
60 ve üzeri yaşın orta kulak üzerindeki etkisinin mutifrekans timpanometri ile değerlendirilmesi
Multifrekans timpanometri, orta kulak direnç ve geçirgenliğini değerlendirmek
amacıyla 226 Hz ile 2000 Hz arasında değişen probe tonlar aracılığıyla elde edilen
timpanogramların değerlendirilmesini sağlayan avantajlı bir yöntemdir. Orta kulak
admitans ve unsurlarının parametrelerini içeren bilgiler sunar. Bu parametrelerin en
önemlilerinden biri rezonans frekansıdır (RF). Orta kulak yapılarında meydana gelen
patolojiler rezonans frekansının sağlıklı kulaklara göre daha düşük veya yüksek elde
edilmesine neden olur. Çalışmamızda yaşın orta kulak üzerindeki etkisini belirlemek
için multifrekans timpanometri ile rezonans frekanslarının araştırılması
amaçlanmıştır.
Bu amaçla, Başkent Üniversitesi Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı ve Odyoloji
Ünitesi‟nde, işitmesi normal olan veya sensörinöral tip işitme kaybı olan, otoskopik
muayenesi normal 19-79 yaş aralığındaki 88 gönüllü (176 kulak) katılımcının
rezonans frekansları ölçülmüştür.
Katılımcılar yaşlarına göre 5 gruba ayrılmıştır. Birinci gruba 18-59 yaş aralığındaki
24 kişi, ikinci gruba 60-64 yaş aralığındaki 16 kişi, üçüncü gruba 65-69 yaş
aralığındaki 16 kişi, dördüncü gruba 70-74 yaş aralığındaki 16 kişi ve beşinci gruba
75-80 yaş aralığındaki 16 kişi dahil edilmiştir. Katılımcıların gruplara göre sağ
kulaklarının rezonans frekans ortalamasına bakıldığında grup 1 için 1050±146,703
Hz, grup 2 için 1046,88±159,655 Hz, grup 3 için 1062,5±160,728 Hz, grup 4 için
1075±136,626 Hz, grup 5 için 1068,75±152,349 Hz olarak bulunmuştur. Sağ kulak
gruplar arası rezonans frekansları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir
fark saptanmamıştır (p=0,981). Grupların sol kulaklarının rezonans frekans
ortalamasına bakıldığında grup 1 için 1039,58±147,427 Hz, grup 2 için
1043,75±107,819 Hz, grup 3 için 1075±155,991 Hz, grup 4 için 1075±158,114 Hz,
grup 5 için 1078,13±192,327 Hz olarak bulunmuştur. Sol kulak gruplar arası rezonans frekansları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark
saptanmamıştır (p=889).
Bu çalışmada elde edilen bulgular yaşın orta kulak rezonans frekansını
etkilemediğini düşündürmektedir. Orta kulak rezonans frekansı üzerine etkili
olabilecek parametreler ile çalışmalara devam edilmelidir.
Multifrequency tympanometry is an advantageous method for evaluating
tympanograms obtained through probe tones ranging from 226 Hz to 2000 Hz to
evaluate middle ear resistance and permeability. The middle ear provides information
about the admittance and its parameters. One of the most important of these
parameters is the resonance frequency (RF). The pathologies that occur in the middle
ear structures cause the resonance frequency to be lower or higher than in the healthy
ears. In our study, it was aimed to investigate resonance frequencies with
multifrequency tympanometry to determine the effect of age on the middle ear.
For this purpose, the resonance frequencies of 88 participants (176 ears) with hearing
loss or sensorineural hearing loss and otoscopic examination normal range of 19-79
years were measured at the Department of Otorhinolaryngology at BaĢkent
University.
Participants were divided into 5 groups according to their age. The first group
consisted of 24 people between the ages of 18-59, the second group was 16 persons
between 60-64 years, the third group was 16 persons between 65-69 years, the fourth
group was between the ages of 70-74 and 16 persons were between the ages of 75-
80. When the resonance frequency of the right ear according to the participants'
groups was examined, 1050 ± 146,703 Hz for group 1, 1046,88 ± 159,655 Hz for
group 2, 1062,5 ± 160,728 Hz for group 3, 1075 ± 136,626 Hz for group 4,
1068,75±152,349 Hz for group 5. No statistically significant difference was found
between right ear group resonance frequencies (p = 0,981). When the resonance
frequency average of the left ears of the groups was examined, 1039,58 ± 147,427
Hz for group 1, 1043,75 ± 107,819 Hz for group 2, 1075 ± 155,991 Hz for group 3,
1075 ± 158,114 Hz for group 4, 1078,134 ± 192,327 Hz for group 5. No statistically
significant difference was found between the resonance frequencies of the left ear
groups (p = 889).Findings in this setting suggest that age does not affect the middle ear resonance
frequency. Studies need to continue with parameters on middle ear resonance
frequency
İleri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan bireylerin beslenme durumlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma ileri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu tanısı olan bireylerin beslenme
durumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma Aralık 2017-Şubat 2018
tarihleri arasında Ankara Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran,
50 yaş ve üzeri, Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu (YBMD) tanısı olan 97 ve YBMD
tanısı olmayan (kontrol) 69 toplam 166 birey ile yürütülmüştür. Katılımcıların
demografik özellikleri, sağlık durumları, fiziksel aktivite alışkanlıkları, antropometrik
ölçümleri, beslenme alışkanlıkları, biyokimyasal parametreleri anket formuyla
araştırmacı tarafından yüzyüze görüşme tekniğiyle sorgulanmıştır. Bireylerin
beslenme durumları bir günlük 24 saatlik besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı
yöntemleri ile belirlenmiştir. Biyokimyasal bulgular, hasta dosyasında temin
edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması YBMD grupta 71.56±8.33,
kontrol grupta 64.10±9.31’dir. YBMD ve kontrol grup arasında kronik hastalık tanısı
olma, düzenli fiziksel aktivite yapma, biyokimyasal bulgular açısından istatistiksel
olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). İleri evre YBMD tanısı olanlar ile
kontrol grubu arasında vücut ağırlığı, boy uzunluğu ve bel/boy oranı ortalamaları
bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunurken (p<0.05), Beden kütle
indeksi (BKİ) ortancası bakımından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır
(p>0.05). Besin takviyesi kullanan bireylerdeki santral makula kalınlığı ortalamalarına
bakıldığında ilk değer 266.27±97.132μm iken, son değer 260.39±104.180μm’dir ve
aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir (p<0.05). Kırmızı
et-tavuk tüketim porsiyonları ortancası YBMD grupta 0.45 (0.00-4.82), kontrol grupta
0.77 (0.08-5.21) dir ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu
saptanmıştır (p<0.05). YBMD grup ile kontrol grup arasında enerji, karbonhidrat,
enerjinin karbonhidrattan ve yağdan gelen yüzdeleri, posa, omega-6, omega-6/omega 3 oranı, karoten, folat ve çinko alım düzeyleri bakımından istatistiksel anlamlı farklılık
vardır (p<0.05). Posa ve folat tüketimi yetersiz olan YBMD ve kontrol grupları
arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p<0.05). Diyabet olma durumu
(OR: 2.709, %95 CI, 1.060-6.925) ve yaş artışı (OR: 1.126, %95, 1.065-1.191) YBMD
riskini artırmaktadır. Sonuç olarak, YBMD’nin önlenmesinde ve tedavisinde yeterlidengeli
beslenme ve ideal vücut ağırlığının korunması önemlidir. YBMD ve beslenme
durumu arasındaki ilişkinin açıklanabilmesi için daha kapsamlı ve uzun süreli
çalışmalara ihtiyaç vardır.
This study was performed to evaluate the nutritional status of individuals with late
stage of age-related macular degeneration (AMD). The study was conducted with a
total of 166 individuals aged 50 years and over, 97 with AMD diagnosis and 69 without
AMD, who applied to Ankara Ulucanlar Eye Training and Research Hospital between
December 2017 and February 2018. Participants were questioned by means of the
face-to-face interview by the investigator with a survey on demographic
characteristics, health status, physical activity habits, anthropometric measurements,
nutritional habits and biochemical parameters. The nutritional status of the individuals
was determined by an one days 24-h dietary record and food-frequency questionnaire.
Biochemical parameter values were obtained from the results of the last year in the
patient's file information. The mean age of the participants in the study was 71.56±8.33
in the AMD group and 64.10±9.31 in the control group. There was no statistically
significant difference in the diagnosis of chronic disease, regular physical activity,
biochemical parameters between the AMD and the control group (p>0.05). There was
a statistically significant difference in body weight, height and waist to height ratios
between the control group and those with a diagnosis of late-stage AMD (p<0.05), but
there was no significant difference in BMI median (p>0.05). The average of central
macular thickness in individuals using nutritional supplement, the first value was
266.27±97.132 μm, the last value was 260.39±104.180 μm and there was no
statistically significant difference between them (p<0.05). Red meat-chicken
consumption median was 0.45 (0.00-4.82) in the AMD group, 0.77 (0.08-5.21) in the
control group and there was a statistically significant difference between them
(p<0.05). There was a statistically significant difference in energy, carbohydrate, the
percentages of energy from carbohydrate and fat, fiber, omega-6, omega-6/omega-3
ratio, carotene, folate and zinc intake between the AMD group and the control group (p<0.05). There is a statistically significant difference between AMD and control
groups with insufficient consumption of fiber and folate (p<0.05). Status of having
diabetes (OR: 2.709, 95% CI, 1.060-6.925), and increased age (OR: 1.126, 95%,
1.065-1.191) increases the risk of AMD. As a conclusion, adequate-balanced nutrition
and the maintenance of ideal body weight are important in prevention and treatment
of AMD. There is a need for more comprehensive and longitudinal studies to be able
to explain the relationship between the AMD and nutritional status
Video projeksiyon eşlemesi teknolojisinin iç mekan sergilemeye etkisi ve bir uygulama
Teknolojinin sürekli ilerleyen yapısı ve etki ettiği her alan ile giderek daha uyumlu
çalışması, onu sürekli ve birçok farklı alandan da takip edilmesi gereken bir konuma sokmuştur.
Popüler kültürün ortaya çıkardığı birçok alanda en iyisine sahip olma düşüncesi ise ortaya
büyük bir piyasa ekonomisi alanı yaratarak, yapılan çalışmaların daha da hızla ilerlemesine ve
üretimin de aynı oranda artmasına neden olmuştur. Böylece sergileme sürecinde de yeniliklerin
oluşmasını ve farklı sunumlara ihtiyaç duyulmasını da kaçınılmaz kılmıştır.
Teknolojinin bu denli hızla ilerlemesi, her alanda olduğu gibi sergileme kavramını da
etkileyerek, onu farklı boyutlara taşımıştır. Sergileme kavramı için duyu organlarının ve
bunların içinde de en etkilisi, görsele dayalı olanının büyük bir önemi vardır. Yaratılacak algısal
etki ve değişiklikler izleyicinin ilgisini çekmeye yönelik çalışmalar yapılmasının önünü
açmakta ve sonuçta günümüz sergileme teknikleri adına hareketli grafiklerin ve sunumların
kullanılmasına imkân sağlamaktadır.
Bu sayede izleyicinin algısı üzerinde oluşturulacak değişmeler ile eser ve izleyici
arasında bağ kurulması hedeflenmektedir. Oluşturulacak bu bağ, nesneler üzerine projektörler
ile yansıtım yapılarak elde edilip alışılmış sergileme düşüncesinin üzerine sanatsal bir ifade
biçimini ekleyerek, onu daha da ileriye taşıyacak şekilde kullanılmasına imkan sağlamaktadır.
Bu çalışma hareketli grafik ve görüntüler aracılığıyla, gerçek nesneler ve sanal görüntüleri
birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan ve 3 boyutlu bir anlatım şekli olan video projeksiyon
eşlemesi olarak adlandırılan tekniğin sergileme kavramına etkilerini tartışmaktadır.
The constantly progressive nature of technology and its harmonious coherence with
every field has made it a crucial factor that must be followed continuously in many different
areas. Pop culture has created the need to own the best in many fields, which has led to the
creation of a major market economy, and to the works to be carried out more rapidly and to
production to be increased in a similar way. Thus, it is inevitable that innovations and different
presentations are now necessary in the exhibition process.
The rapid progress of technology has affected the concept of exhibition, as it did with
many other fields and has brought a new dimension to it. For the concept of exhibition the sense
organs are crucial, especially the most effective of them, based on visuals. The perceptual
effects and changes pave the way for creating works that intrigue the audience and enables the
use of animated graphics and presentations in today's display techniques.
In this respect, it is aimed to establish a connection between the work and the audience
through the changes that will be made on the perception of the viewer. This connection will be
obtained by projecting onto objects which enables it to be carried further by adding an artistic
expression to the idea of conventional display. This study discusses the impact of the technique
video mapping, which is the result of merging real objects and virtual images through moving
graphics and images, which is a 3D narrative form, on the concept of exhibition
Effect of Creatine on Rat Sciatic Nerve Injury: A Comparative Ultrastructural Study
AIM: Creatine is an endogenous molecule synthesized in the liver, kidney and pancreas from glycine and arginine and is important for mitochondrial metabolism. It is widely used as a supplement for improving muscle mass and function for many years. As it is expected to prevent apoptosis and diminish oxidative stress, it is also studied in a number of neurodegenerative diseases for its beneficial effect in recent years. We studied the effect of creatine on the peripheral nerve injury in an experimental rat crush injury model to obtain ultrastructural evidence.
MATERIAL and METHODS: Animals were randomly divided into 3 groups having 5 animals in each group. Group 1 was the control group, Group 2 the trauma group and Group 3 the trauma+ creatine group. The first group served as sham control. In group 2 and group 3, sciatic nerves of the rats received crush injury using aneurysm clips. In group 3, daily 2 g/kg creatine monohydrate was administered via gavage after the trauma. Nerve samples were obtained at the 28th day after trauma for light and electron microscopic evaluation.
RESULTS: Our comparative analysis results suggest a possible positive effect of creatine supplement on peripheral nerve regeneration as statistical analysis revealed significant differences between group 2 and group 3. Though our finding does not represent a miracle of regenerative support, beneficial usage of creatine is documented in the present study.
CONCLUSION: Creatine supplement helps to diminish the harmful effects of peripheral nerve crush injury which is also supported by electron microscopy findings
Unusual Long Survival with a Giant Invasive Pheochromocytoma of an Incompatible Patient
Pheochromocytomas (PHEOs) are rare neuroendocrine tumors and about 2-13% of PHEOs are malignant. Predicting malignancy in PHEO cases with invasion but without metastasis is still controversial in the literature. This study presents an unusual long survival with a giant invasive PHEO in an incompatible patient and a review of the literature. In 1989, a 23-year-old female patient was operated for a giant adrenal mass with a pathological final diagnosis of PHEO. Information to the patient's family was provided about the short life span of the patient in the postoperative period because the tumor could not be totally resected. The patient started using regular antihypertensive drugs only after 1994. In 1994, 3700 mBq 131-I-metaiodobenzylguanidine (MIBG) treatment was given. Since then, no specific treatment was administered for PHEO due to patient incompatibility. She was diagnosed with type 2 diabetes mellitus at the age of 40 years and had a cerebrovascular accident due to hypertension at the age of 42. New abdominal computed tomography (CT) showed a right-sided 75 x 37 mm irregular and heterogeneous mass lesion extending inferiorly from the diaphragmatic crus level located in the right adrenal locus compatible with local recurrence. There was no I-123-MIBG uptake. She refused to have advanced workup and further treatment options. Malignant PHEOs reduce overall survival as a consequence of excessive catecholamine release, large tumor burden, and malignancy-related complications. Currently, the treatment of a malignant PHEO still has difficulties for both patients and doctors. Main treatment options for malignant PHEOs are primarily surgical excision. The effect of radionuclide therapy on survival time still remains to be determined. Efforts should be made to identify clinical, biochemical, and pathological criteria for malignancy and to develop new therapies in these patients with malignancy. The clinical course of malignant PHEOs is remarkably variable. Disease-specific survival rate changes from 58 to 88.1% at five years in the literature. Recent discoveries have enhanced new options for treatment, from radionuclide therapy and targeted molecular therapy to immunotherapy. A multidisciplinary approach is needed to individualize treatment in patients with malignant and invasive PHEO