1983 research outputs found
Sort by
Reducing Processing Time for Histogram PMHT Algorithm in Video Object Tracking
This paper describes a novel approach for reducing the processing time of the histogram probabilistic multi-hypothesis tracker (H-PMHT) algorithm in video applications. Video data of flying vehicles is taken from surface to air, and a temporal difference-based technique is applied to video frames for meeting the intensity demands of H-PMHT algorithm. This technique also enables discrimination between objects and eliminates clutter. Variations between the structures of the standard and the improved version of H-PMHT algorithms are described. In addition, the improved H-PMPT is compared with the standard H-PMHT and another approved tracking algorithm to evaluate the performance and processing time reduction ratings
Homolog olmayan uç birleşmesi (nhej) dna onarım yolağının mcf7 hücre hatlarında gelişen doksorubisin direncine etkisinin araştırılması
Homolog olmayan uç birleşimi DNA onarım mekanizması hücre bölünmesi ve çoklu ilaç direnci gelişimini de içerecek biçimde hücrede DNA ile ilişkili birçok farklı süreç ile ilişkilendirilmiştir.
Çalışmamızda, bir antrasiklin türevi olan doksorubisine karşı dirençlilik gösteren MCF7 meme kanseri alt hücre hatlarında NHEJ yolağının gelişen ilaç direncindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Doksorubisine duyarlı (MCF7/S) ve dirençli alt hücre hatlarına 4μM doksorubisin 1, 6, 12 ve 24 saat uygulanmış ve tüm paramatreler bu uygulama sürelerinde analiz edilmiştir. MTT, doksorubisinin zamana bağlı sitotoksisitesinin değerlendirilmesinde kullanılmıştır. Doksorubisin genotoksisitesi alkali tek hücreli jel elektroforezi ile analiz edilmiştir. NHEJ mekanizmasının analizi için 53BP1 proteininin immünofloresan etiketlenmesi gerçekleştirilmiştir. NHEJ yolağının temel bileşenlerini kodlayan genlerin (XRCC4, XRCC5, XRCC6, XRCC7, LIG4 ve XLF) ve bunların ifadelenmesini düzenleyen iki miRNA’nın (miR-101 ve miR-502) ifadelenmesi qPCR ile analiz edilmiştir.
24 saatlik doksorubisin uygulamasından sonra MCF7/S, MCF7/400Dox ve MCF7/1000Dox hücrelerinde hücre proliferasyonu azalmıştır. Tüm hücrelerde uygulamanın 6. saatinde doksorubisine bağlı genotoksik hasar gerçekleşmiştir. 24 saatlik doksorubisin uygulaması, duyarlı hücrelerde dirençli hücrelere göre daha yüksek genotoksik hasara yol açmıştır. Duyarlı hücrelerde doksorubisin uygulamasından 1 saat sonra NHEJ yolağının aktivesi tespit edilmişken, dirençli hücrelerdeki aktivite 12. saatte tespit edilmiştir. NHEJ bileşenlerinin ifadelenmesi duyarlı hücrelerin kontrol grubunda dirençli hücre hatlarının kontrol gruplarından daha yüksek olmasına rağmen, MCF7/1000Dox hücrelerinde doksorubisin uygulamasına cevap belirgin biçimde artış göstermiştir. 4μM doksorubisin uygulanan MCF7/1000Dox hücre hattında, NHEJ yolağındaki genlerde gerçekleşen ifadelenme artışıyla NHEJ yolağının DNA onarımında etkin rol üstlendiği sonucuna varılmaktadır. Bununla birlikte, önerilen miRNA’ların dirençli hücrelerde NHEJ yolağı üzerinde kontrolünün olmadığı belirlenmiştir.
Sonuç olarak, NHEJ onarımı tepki hızı ve seviyesinin farklı dirençlilik seviyelerine ve mekanizmalarına sahip alt hücre hatlarında duyarlı hücreler ile karşılaştırmalı incelenmesi doksorubisin bağımlı oluşan genotoksik hasarın onarımı ve gelişen ilaç direnci hakkında daha fazla bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır. Bu tez çalışması, gelecekte konu ile ilgili yapılacak olan ileri çalışmalara kaynaklık edebilecek ve literatüre katkı sağlayacak niteliktedir.
Non-homologous end joining DNA repair mechanism is assoicated with many of cell precesses. Multidrug resistance and cell devision involves diverse cellular pathways.
Aim of this study was to investigate involvement of NHEJ repair mechanism in the development of an anthracycline type doxorubicin resistance in MCF7 cell lines.
Doxorubicin (4μM) were applied to sensitive and resistant sublines, and all parameters were tested after 1, 6, 12, and 24h of applications. MTT was used to evaluate time-dependent cytotoxicity of doxorubicin. Doxorubicin induced genotoxicity was tested by single cell alkaline gel electrophoresis assay. Immunoflorescent labeling of 53BP1 protein performed for the analysis of NHEJ. Expression of the genes coding the essential components of the NHEJ pathway, XRCC4, XRCC5, XRCC6, XRCC7, LIG4 and XLF, and two control miRNAs of the pathway, miR-101 and miR502, were analyzed by real-time PCR analysis.
Results demonstrated that cell proliferation decreased in MCF7/S, MCF7/400Dox, and MCF7/1000Dox cells, due to 24h doxorubicin application. Doxorubicin induced genotoxic damage after 6h incubation in all cells. After 24h of incubation, doxorubicin caused higher genotoxic damage in sensitive cells in comparison to resistant cells. NHEJ pathway was activated after 1h of doxorubicin application in sensitive cells, whereas activity was observed after 12h in resistant cells. Though, expression of NHEJ components was higher in control group sensitive cells in comparison to respective resistant cells, expression of these genes were significantly upregulated in MCF7/1000Dox cells in response to doxorubicin application. miR-101 and miR502 alterations were correlated to XRCC7, and XRCC5, LIG4 and XLF gene expressions, respectively in sensitive cells. Conclusively, NHEJ pathway components were upregulated in 24h of doxorubicin application. Doxorubicin induced NHEJ response were more rapid and high in MCF7/1000Dox cells, although pathway did not seem to be under the control of proposed miRNAs.
Investigation of timing and level of NHEJ DNA damage response in cells having varying resistance indices and different resistance mechanisms, provided a better understanding of the repair of doxorubicin induced genotoxic damage and development of drug resistance in these cells. The results of the thesis will provide basic knowledge for further studies
Osteoporozun rezonans frekans değerleri üzerine etkisi
Çalışmamızda postmenopozal osteoporoz hastalarında kemiğin hacmindeki mineral
yoğunluğunun azalmasının orta kulak kemikçiklerini etkileyeceği düşünülerek
multifrekans timpanometriyle rezonans frekanslarına bakılması amaçlanmıştır.
Bu amaçla, Başkent Üniversitesi Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji
Ünitesi‘nde, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı tarafından
Postmenopozal Osteoporoz Hastalığı tanısı ile izlenen 45-65 yaşları arasında 32
gönüllü katılımcı ile yaş uyumlu 32 sağlıklı gönüllü katılımcı yer almıştır.
Katılımcıların saf ses ortalamaları hesaplanmış sonrasında immitansmetrik testleri
yapılmıştır. Tüm katılımcıların her iki kulaklarından (128 kulak) birden alınan
rezonans frekans değerleri değerlendirilmeye alınmıştır.
Postmenopozal osteoporozlu hastaların yaş ortalaması 59,20±4,53, kontrol grubunun
yaş ortalaması 57,11±5,27 olup fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,53).
Postmenopozal osteoporozlu hastalar ile kontrol grubu saf ses ortalamaları
karşılaştırıldığında postmenopozal osteoporozlu hastaların saf ses ortalamaları daha
yüksek olarak hesaplandı. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05).
Postmenopozal osteoporozlu hastaların, sağ kulak rezonans frekans ortalaması
945,58 ± 133,35 Hz, kontrol grubunun sağ kulak için rezonans frekans ortalaması
922,85 ± 126,80 Hz olarak bulunmuş ve sonuç istatistiksel olarak anlamlı
bulunmamıştır (p=0,471). Postmenopozal osteoporozlu hastaların sol kulak için
rezonans frekans ortalaması 963,23 ± 122,6654 Hz ve kontrol grubunun sol kulak
için rezonans frekans ortalaması 944,28 ± 125,30 Hz olarak bulunmuş ve sonuç
istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,528). Bu çalışmada postmenopozal
osteoporoz hastalarının rezonans frekans değerleri ile kontrol grubunun rezonans
frekans değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05).
In our study, it was aimed to examine the resonance frequencies of these patients
with multifrequency tympanometry considering the decrease of mineral density in
the unit volume of the postmenopausal osteoporosis patients will affect the middle
ear ossicles.
For this purpose, 32 volunteers (64 ears) participated in the otoscopic examination of
45-65 years of age with the diagnosis of Postmenopausal Osteoporosis Patient by
Physical Therapy and Rehabilitation Department at the Audiology Unit of the
Department of Otorhinolaryngology, Baskent University, Age and Sex 32 (64 ears)
healthy volunteers participated. Immunansmetric tests were performed after
participating in an otoscopic examination by an ENT specialist. Resonance frequency
values taken from both ears (128 ears) of all participants were taken into
consideration.
The mean age of the patients with postmenopausal osteoporosis was 59.20 ± 4.53,
the mean age of the control group was 57.11 ± 5.27 and the difference was not
statistically significant (p = 0.53). Pure tone averages of patients with
postmenopausal osteoporosis were calculated to be higher than control group. This
result was statistically significant (p <0.05). In the postmenopausal osteoporosis
patients, the right ear resonance frequency average was 945,588 ± 133,3528 Hz, the
resonance frequency average for the left ear was 963,235 ± 122,6654 Hz and the
resonance frequency average for the right ear of the control group was 922,857 ±
126,8063 Hz, the frequency average was found to be 944,286 ± 125,3063 Hz. There
was no significant difference between the resonance frequency of the
postmenopausal osteoporosis patients and the resonance frequency of the control
group
Elektrokimyasal yöntemle kuvars akort çatalı sisteminin doğrulanması ve transferrin biyosensörü olarak yapılandırılması
Kuvars akort çatalları (QTF) günümüzde, sabit rezonans frekansı ve yüksek kalite faktörü nedeniyle osilatör devrelerinde yaygın olarak kullanılan bir elektronik elemandır. QTF’ler son yıllarda, yaygın kullanılmakta olan kuvars kristal mikrodengelemenin (QCM) ardından kütle hassas sensörler olarak kullanılmaya başlanmıştır, fakat biyosensör olarak literatürde henüz yaygın yer almamaktadır ve yeterli optimizasyon çalışmalarına sahip değildir. Bu tez çalışmasında öncelikle, daha önce yapılan bir çalışmada geliştirilmiş 32768 Hz’lik standart QTF’ler kullanılan kütle hassas bir sensör sisteminin doğrulanması gerçekleştirilmiştir. 1 Hz frekans kaymasının eşdeğer olduğu kütle değişimi ng cinsinden ifade edilmiştir. Bunun için elektrokimyasal bir hücrede kontrollü bir yük göçü ortamı, sabit potansiyel kulometri yöntemini kullanarak yaratılmış ve QTF yüzeyine kontrollü olarak kütle birikimi sağlanmıştır. Biriken kütle Faraday’ın Elektroliz Kanunlarından faydalanılarak, bilinen yük göçü üzerinden hesaplanmıştır. Hesaplanan kütle birikiminin QTF üzerinde yarattığı frekans kayması sensör sistemi üzerinden okunmuş ve kütle değişiminin yarattığı frekans değişimi ilişkisi ortaya konmuştur. Sonuç olarak bu aşamada QTF sensör sisteminde okunan 1 Hz’lik bir frekans kaymasının 0.48786 ± 0.21255 ng kütle değişimini gösterdiği belirlenmiştir. Tez çalışmasının ikinci aşamasında ise demir-eksikliğine bağlı hastalıkların en önemli biyobelirteci olan transferrinin tayinini yapan kalitatif bir kütle hassas biyosensör yapılandırılması tamamlanmıştır. Her biyosensör çalışmasında çevirici yüzeyine, bu çalışma için QTF yüzeyine, adsorpyion ile (rastgele dizilim) ve yüzey aktivasyon ajanları aracılığıyla (düzenli dizilim) biyoreseptörler tutuklanır. Bu çalışmada QTF yüzeyini, anti-transferrin antikorunun düzenli tutuklamasına hazır hale getirmek için tiyofen-3-boronik asit (T3BA) ile yüzey aktivasyonu gerçekleştirilmiştir. Ardından bu işlem için en uygun yüzey aktivasyon protokolü belirlenmiştir. Daha sonra antikor tutuklanması T3BA’nın boronat bölgeleri ile antikorun ağır zincirinde bulunan CH2 yapıları arasındaki afiniteden yararlanılarak gerçekleştirilmiştir. Son olarak biyosensör sisteminin transferrin cevapları incelenerek performansı test edilmiştir. Sunulan tez çalışması sonucunda ideal olarak en düşük 1,25 μg/mL transferrin bulunan bir ortamda yapılandırılan biyosensör sisteminin transferrin varlığını gösterdiği belirlenmiştir. Sunulan sistem düşük maliyetli, taşınabilir, transferrin tayini için yapılandırılmış kütle hassas bir biyosensör sistemidir.
Quartz Tuning Forks (QTFs) are known as common oscillator components due to their stable resonant frequencies and high quality-factors. In recent years, QTFs have started to be implemented as transducers into sensor systems after the Quartz Crystal Microbalance (QCM) transducers. However, QTFs are still not widespread as biosensors in literature and there is a lack of its optimization studies. In the first step of the presented thesis study, a previously developed QTF mass-sensitive sensor system has been validated through an electrochemical method -coulometry. The system was utilized for applying calculations and finally formulizing the mass-change (ng) that equals for every 1 Hz frequency shift for the standard 32768Hz QTF. In order to pursue this aim, a controlled charge migration environment is created in an electrochemical cell utilizing an electrochemical method named constant potential coulometry. This ensured a controlled mass migration onto the QTF surface. The migrated mass amount was calculated according to Faraday’s Laws of Electrolysis through the migrated charge values. According to Faraday’s Laws of Electrolysis, the number of electrons that passes through an electrochemical cell and the element itself effects the amount of mass that deposits on an electrode. This rule is applied for the system and a mass load value was calculated. for each calculated mass a relation was set between the frequency shift. Consequently, for each 1 Hz frequency shift that is read on the QTF sensor system, 0.48786 ± 0.21255 ng mass change occurs. In the second stage of the presented study, a qualitative biosensor system that detects transferrin, which is the most important biomarker of diseases caused by iron deficiency, has been fabricated. For any biosensor study the transducer, in this case the QTF, surface is either adsorbed with a biological receptor (non-oriented immobilization) or the receptors are immobilized by surface activation methods (oriented immobilization). QTF surfaces were treated with thiophene-3-boronic acid (T3BA) for surface activation to enable oriented anti-transferrin antibody immobilization due to the affinity between boronate and CH2 structures in the heavy chain of antibodies. The optimum surface activation treatment protocols were determined, and immobilization protocols were applied. Lastly, the response of the biosensor system after transferrin interactions were examined and the performance of the system was tested. The presented study results show that the proposed mass-sensitive QTF biosensor indicates transferrin molecules are present in 1,25 mg/mL concentration of the analyte and is low-cost and portable
Gaz sensörlerinde çok değişkenli kalibrasyon yöntemlerinin incelenmesi
Gaz sensörlerinin uzun süreli kullanıldığı elektronik burun (e-nose) uygulamalarında, sensörler üzerinde istenmeyen bir sapma (drift) etkisi meydana gelir. Bu etki verilerin analizinde çok etkin olup ölçüm sonuçlarının doğru analizini de engellemektedir. Gaz sensör dizilerinden oluşan farklı cihazlar arasında da benzer sapma sorunları meydana gelmektedir. Bu etkilerin azaltılması, yani gelecek verilerin daha iyi tahmin edilmesi, amacı ile kalibrasyon yöntemi geliştirerek sensörden gelecek yeni verilere karşı iyi bir tahmin performansı elde etmek mümkün olabilir.
Bu çalışma kapsamında, çevrimiçi olarak erişilebilen öznitelikleri çıkarılmış hazır bir veri seti üzerinde çok değişkenli kalibrasyon yöntemlerinden olan doğrudan standartlaştırma (direct standardization-DS), ortogonal sinyal düzeltimi (orthogonal signal correction-OSC) ile parçalı doğrudan standartlaştırma (piecewise direct standardization-PDS) yöntemleri uygulanmıştır. Ayrıca yine bu yöntemler; aynı veri setinin öznitelik seçimi yapılmış haline uygulanmış ve sonuçların tümü karşılaştırılarak en başarılı yöntem, sınıflandırma başarı oranlarına bakılarak bulunmaya çalışılmıştır.
Sonuçlara göre; öznitelik seçimi yapılan veri setine uygulanan kalibrasyon yöntemleri, ham veri setine oranla daha başarılı olmuştur. Böylece daha az veri ile kalibrasyonun başarılı bir şekilde gerçekleşebileceği gözlemlenmiştir. Bu çıktının gelecek çalışmalarda yeni bir perspektif yaratacağı düşünülmektedir.
In many electronic nose applications where gas sensors utilizing for a long time, there is an undesirable drift effect on the sensors, which affects the classification quality negatively. Although the sensor drift is inevitable, it is possible to reduce this effect with the calibration transfer methods. This paper presents a comparison study of various multivariate standardization methods to facilitate an effective calibration way on a comprehensive dataset, which is reachable on-line. In this study, three methods applied: direct standardization (DS), orthogonal signal correction (OSC) and piecewise direct standardization (PDS). In addition, these three methods are applied the data, which consisted of selected features.
The results have shown that the classification success has increased with multivariate calibration technique applied to the selected features. The results also demonstrate that using the best features in the signal processing part can play an important role for the calibration success. This outcome may lead to a new perspective for the future works
Palyatif bakım hastalarının ve hemşirelerinin itibarlı bakıma ilişkin görüşleri
Bu çalışma palyatif bakım hastalarının ve bu alanda çalışan hemşirelerin itibarlı bakım konusundaki görüşlerinin incelenmesi ve Hasta İtibar Envanteri’nin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ve metodolojik tipteki bu araştırma iki aşamadan oluşmaktadır. İlk aşama Chochinov ve arkadaşları tarafından Kanada’da geliştirilen “Hasta İtibar Envanteri’nin” Türk toplumunda geçerlilik ve güvenilirlik çalışması olup örneklemini Ankara’da iki üniversite hastanesinin kliniklerinde yatan 127 ileri evre kanser hastası oluşturmuştur. Çalışmada demografik form, Palyatif Performans Skoru, Hasta İtibar Envanteri ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Hasta İtibar Envanteri ilk uygulamadan en az bir hafta sonra 32 hastaya tekrar uygulanmıştır. İkinci aşamada ise 10 palyatif bakım hastası ve bu hastalarla çalışan 10 hemşirenin itibarlı bakıma ilişkin görüşleri birebir yarı yapılandırılmış görüşme tekniğiyle incelenmiştir. Çalışma Şubat-Temmuz 2018 tarihleri arasında yapılmıştır.
Hasta İtibar Envanteri dil geçerliliği sağlandıktan sonra uzman görüşüne sunulmuş ve uygun bulunmuştur. Cronbach alfa değeri ilk uygulamada 0.94, ikinci uygulamada 0.90 olarak elde edilmiştir. Ölçeğin toplam puanı ilk uygulamada 46.85±18.49 (min:25- max:125), ikinci uygulanmasında ise 40.78±13.96 (min:25-max: 70) olarak bulunmuştur. Ölçeğin yapı geçerliliğini incelemek için açımlayıcı faktör analizi ve doğrulayıcı faktör analizi yapılmıştır. Açımlayıcı faktör analizinde Kaiser-Meyer- Olkin örneklem yeterliği ölçütü değeri 0.89; faktör analizi yeterliği ölçütü Bartlett Küresellik Testi p<0.000 olarak bulunmuştur. Hasta İtibar Envanterinin Türkçe versiyonunun yapı geçerliliği analizleri sonucunda 5 faktör elde edilmiş olup madde dağılımlarında orijinal ölçekle farklılıklar olduğu belirlenmiştir. Elde edilen 5 faktörün varyansın % 68.7’sini açıkladığı saptanmıştır.
Hastalarla yapılan görüşmelerin çözümlemesi sonucunda saygınlık, bakım uygulamaları ve yararlılık şeklinde 3 ana tema elde edilmiştir. Hemşirelerle yapılan görüşmelerde ise veriler saygınlığın sürdürülmesi; engeller ve öneriler ile bakımın sonuçları olarak üç ana başlık altında toplanmıştır.
Sonuç olarak Hasta İtibar Envanterinin Türk toplumu için geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu belirlenmiştir. Hasta ve hemşirelerle yapılan görüşmelerde itibarlı bakımın hastanın saygınlığını koruyan; sağlık çalışanları ile hasta arasında sağlıklı iletişim kurulmasına ve bireyin kendini değerli ve güvende hissetmesine yol açan olumlu etkilere sahip, hastanın bütüncül bakım almasını sağlayan bir süreç olduğu ve buna bağlı olarak da hemşirenin iş doyumunu artırdığı belirtilmiştir. İtibarlı bakım kültürünü oluşturmak ve sürdürmek için kurumsal politikalar geliştirilmesi; bu politikaların da konuya ilişkin farkındalığı artıracak ve personelin yeterliliklerine göre görevlendirilmelerini sağlayacak; tükenmişliği önleyecek düzenlemeler içermesi önerilmiştir.
This study was conducted to investigate the views of the palliative care patients and the nurses working in this field about dignified care and to evaluate Turkish validity and reliability of the Patient Dignity Inventory. This descriptive and methodological study comprise of two phases. The first stage is validity and reliability study of "Patient Dignity Inventory" developed in Canada by Chochinov et al. within the Turkish society with a sample consisted of 127 advanced cancer patients who were hospitalized in the clinics of two university hospitals in Ankara. Demographic form, Palliative Performance Scale, Patient Dignity Inventory and Hospital Anxiety and Depression Scale were used to collect data in the study. Patient Dignity Inventory was reapplied to 32 patients at least one week after the first application. In the second stage, opinions of 10 palliative care patients and 10 nurses working with those patients were investigated relating to dignified care via one-to-one semi-structured interview technique. The study was conducted between February-July 2018.
Patient Dignity Inventory was presented to expert opinion after the language validity was provided and, approved by experts. The Cronbach alpha value was calculated as 0.94 for the first application and 0.90 for the second application. The total score of the inventory was 46.85±18.49 (min: 25- max: 125) for the first application and 40.78 ± 13.96 (min: 25-max: 70) for the second application. Explanatory factor analysis and confirmatory factor analysis were performed to examine construct validity of the scale. The Kaiser-Meyer-Olkin sampling adequacy criterion value was found as 0.89 and factor analysis adequacy criterion The Bartlett’s Test of Sphericity was found as p <0.000. Five factors were obtained as result of construct validity analysis of the Turkish version of Patient Dignity Inventory, differing from the original scale in terms of item distribution. It was found that 5 factors obtained by analysis explained 68.7 of total variances.
Analysis of the interview data performed with the patients resulted in three themes as respectability, caring practices and usefulness. Three major themes were detected through data of interviews held with nurses such as maintaining respectability; barriers and facilitators and benefits. As a result, it was determined that the Patient Dignity Inventory is a valid and reliable scale for Turkish society. Dignified care is specified through interviews held with patients and nurses as a process that protects patient’s dignity and provides holistic care for the patient resulting in positive effects by establishing healthy communication between healthcare team and patient, and making the patient feel valuable and safe, and therefore enhances job satisfaction of a nurse. Developing institutional policies to build up and maintain a dignified care culture including raising awareness of the issue, assigning staff according to their qualifications and making arrangements to prevent burnout is recommended
Sağlık çalışanların obez bireylere karşı tutumlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma sağlık çalışanlarının obezitesi olan bireylere karşı önyargı tutum ve davranışlarını saptamak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı tipte olan bu çalışmada sağlık çalışanlarının empati beceri, empati eğilim ve obezite önyargı düzeyleri arasındaki ilişki sorgulanmıştır. Araştırma, Şubat-Mart 2018 yılında T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nde görev yapan ve çalışmada yer almayı gönüllü olarak kabul eden 182 kadın, 88 erkek toplam 248 sağlık çalışanı ile gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu ile GAMS 27-Obezite Önyargı Ölçeği (OÖÖ), Empatik Eğilim Ölçeği (EEÖ) ve Empatik Beceri Ölçeği (EBÖ) kullanılmıştır. Çalışma verileri SPSS 22.0 paket programı kullanılarak uygun istatistiksel yöntemler ile değerlendirilmiştir. Sağlık çalışanlarının ortalama puanları GAMS-27 OÖÖ için 80.6, EEÖ için 72.4, EBÖ için 131.1 olarak bulunmuştur. Kadın sağlık çalışanlarının erkek sağlık çalışanlarına göre EBÖ puan ortalamalarının yüksek olduğu görülmüştür (p<0.05). OÖÖ sınıflamasına göre önyargısız grupta en yüksek puan ortalaması 65.5 ile hekimlerde, önyargıya eğilimli grupta en yüksek puan ortalaması 82.3 psikologlarda ve önyargılı sınıfta en yüksek puan ortalaması da diyetisyenlerde 99.5 saptanmıştır. Katılımcıların beden algıları incelendiğinde, BKİ sınıflamasına göre zayıf ve normal olanlarının çoğunun kendini zayıf ve normal algıladığı; yüksek BKİ’ne sahip olanların çoğunun kendini normal ve zayıf algıladığı; BKİ’si şişman/obez sınıfında olanların ise çoğunun kendi beden imgesini fazla kilolu ve şişman olarak algıladıkları hatta aynı grupta kendini zayıf olarak ve aşırı şişman olarak algılayan sınırlı bir grubun olduğu saptanmıştır. Kendi beden görünümünü zayıf olarak ifade eden bireylerin OÖÖ puan ortalaması diğer gruplara göre daha yüksek olup istatistiksel olarak da önemli bulunmuştur (p<0.05). Önyargı beyanlarına göre obezite önyargısız, önyargılı ve fikri olmadığı beyanında bulunanların büyük çoğunluğunun önyargıya eğilimli oldukları, en yüksek OÖÖ puan ortalamasının ise ön yargısız olduğunu beyan eden grupta olduğu görülmüştür (p<0.05). Bireylerin önyargı beyanlarına göre obezite önyargısı olan, obezite önyargısı olmayan ve kararsız olan bireylerin büyük çoğunluğunun önyargıya eğilimli oldukları bulunmuştur. En yüksek OÖÖ puan ortalamasının ise ön yargısız olduğunu beyan eden grupta olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak, işi ve görevi obezitesi olan bireyler de dahil olmak üzere toplumun her kesiminden bireye tarafsız bir sağlık hizmeti sunmak olan sağlık çalışanlarının obezite önyargısına sahip olmaları kabul edilemez bir durumdur. Obezite önyargısını azaltmaya yönelik çalışmaların ivedilikle ve etkin biçimde her yaş ve meslek grubunda başlatılmasında yarar vardır.
This study was conducted in order to determine the prejudice attitudes and behaviors of health workers against obese individuals. In this descriptive study, the relationship between health workers' empathy skills, empathy bias and obesity prejudice levels was questioned. The survey was conducted in February-March 2018 with 182 women and 88 men with a total of 248 health workers who accepted to take part in the study voluntarily and working in T.C. General Directorate of Public Health of the Ministry of Health. In this study, a questionnaire which is prepared by the researcher, GAMS 27-Obesity Prejudice Scale (OPS), Empathic Tendency Scale (ETS) and Empath Skill Scale (ESS) were used as a data collection tool. Study data were evaluated using appropriate statistical methods using the SPSS 22.0 package programme. The average scores of the health workers were found 80.6 for GAMS-27, 72.4 for ETS and 131.1 for ESS. It was observed that the average of EBI scores was higher in female health workers than male health workers (p<0.05). According to the OPS classification, the highest average score was 65.50 in the unprejudiced group, the highest score average was 82.3 in physicians with prejudice tendency group and the highest score average was 99.5 in dietitians in prejudiced group. When the participants' body perceptions were examined, it was found that most of the underweight and normal people perceived themselves underweight and normal according to the BKI classification; the majority of those with high BMI perceive themselves as normal and underweight. Most of the BMI obese/obese class members perceive their body images as overweight and obese, and even in the same group a limited group that perceives themselves as underweight and overweight. The mean scores of the individuals who expressed their own physical appearance as underweight were higher than the other groups and it was found statistically significant (p<0.05). According to the prejudice statements, it was seen that the majority of the prejudices, prejudices and not opinions were tendency to prejudice in the attitude, and the highest average score of the PD was in the group declaring that there was no prejudice (p<0.05). According to individuals’ decleration who stated themselves as prejudiced, unprejudiced and hesitated most of them were found to be proned to obesity predijudge. It was determined that the highest mean score of the OPS was in the group who declared that they were unprejudiced (p<0.05). As a result, it is unacceptable for health professionals to have an obesity prejudice, whose basic duty is to provide an unbiased health care service to individuals from all walks of life, including individuals with obesity. It is beneficial to initiate studies to reduce obesity prejudice promptly and effectively in all age groups and professions
Ağırlık kontrolü ve beslenme eğitiminin erektil disfonksiyon tedavisinde öneminin belirlenmesi
Çalışmanın amacı; Erektil Disfonksiyonun (ED) etiyolojisi ve tedavisinde beslenme
ve vücut ağırlık kontrolünün yeri ve önemini araştırmaktır. Çalışmaya Hisar Hospital
Üroloji polikliniğine başvuran ve ED tanısı almış 24-66 yaşları arasında, 54 gönüllü
hasta dahil edilmiştir. Hastalar doktor muayenesinin ardından, belirlenen
biyokimyasallar analizleri yaptırmış, ardından araştırmacıya yönlendirilmiş ve
beslenme eğitimi verilmiştir. Toplamda 2 aylık süre içinde 3 defa görüşmeye alınan
hastaların her görüşmede antropometrik ölçümleri ve kan basıncı ölçümleri
yapılmıştır. Çalışmanın başında ve sonunda biyokimyasal analizleri, İİEF
(Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi) anketi ve besin tüketim sıklık anketi
tekrarlanmıştır. Hastaların yaş ortalaması 41.87 yıl olup, çoğu lise (%38.9) ve
üniversite (%57.4) mezunudur. ED ile birlikte görülen diğer hastalıklar; Diyabet %
17.5, Hipertansiyon % 12.6, Hiperlipidemi % 19.4, Hepatosteatoz % 5.8 olarak
saptanmıştır. Hastaların % 85.2’ si haftada 150 dakikadan az egzersiz yapmaktadır.
İki besin tüketim sıklığı ortalamalarının farkına göre; enerji, protein, yağ,
karbonhidrat, doymuş yağ asitleri ve sodyum alımı 40 yaş ve altı grupta anlamlı
azalmıştır. Kırk yaş üzeri grupta, enerji, protein, yağ, karbonhidrat ve ürik asit
düzeylerinde görülen azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). BKİ
ortalaması başlangıçta 40 yaş ve altı için 30,3±4,2 kg/m2, 40 yaş üzeri için 31,4±5,1
kg/m2olarak hesaplanmıştır. Çalışmanın sonunda ise sırasıyla 29,2±3,9 kg/m2 ve
30,3±4,6 kg/m2 olarak hesaplanmıştır ve çalışmanın başı ve sonu arasındaki fark
istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Biyokimyasal analiz sonuçlarında
görülen değişiklikler; 40 yaş ve üzeri bireylerde Total testesteron (T) ve 40 yaş altı
bireylerde Serbest Testesteron (Serbest T) değerinde görülen artış istatistiksel olarak önemli bulunmuştur. HDL kolesterol (K) değerinde artış, Total K, LDL K, HbA1c ve
HOMA IR’ te görülen azalma tüm yaş gruplarında istatistiksel olarak anlamlı
bulunmuştur. İİEF 1. ve 2. değerlendirme sonuçları arasında, 30-39 yaş (p=0,020) ve
40-49 yaş (p=0,014) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır.
Antropometrik ölçümler ile İİEF skoru arasında pozitif bir ilişki saptanmış olmakla
beraber istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır. Diyabet, kardiyovasküler
hastalıklar ve obezitenin dolaşımı etkileyerek birçok hastalığa yol açtığı
bilinmektedir. Ağırlık kaybı ve beslenme eğitiminin de bu rahatsızlıklarda olduğu
gibi erkek cinsel sağlığında da düzeltici etkileri kanıtlanmaya çalışılmıştır.
The aim of the study was to determine the position and the importance of nutrition
and body weight control in etiology and treatment of erectile dysfunction. Fifty four
patients, between 24-66 years age all diagnosed as erectile dysfunction are included
in the study who applied to Hisar Hospital Urology Clinic. After medicaal
examination and taken blood determined biochemical parameters analysis all
patients referred to the dietitian and nutritional education was given. The
anthropometric and blood pressure measurements of the patients, who were
interviewed 3 times in total within 2 months, were made at each visit. Blood
biochemical parameters, IIEF (International Erectile Function Index) and food
frequency questionaire were analyzed in the beginning and at the end of the study.
The mean age of the patients was 41.87 years, and most of them were high school
(38.9%) and university (57.4%) graduates. The frequency of comorbidities were;
Diabetes 17.5 %, Hypertension 12,6 %, Hyperlipidemia 19,4 % and Hepatosteatosis
5,8 %. The 85,2 % of the patients were doing exercises lower than 150 hours a week.
According to the difference in average of the 2 food consumption frequency; the
intake of dietary energy, protein, fat, carbohydrate, saturated fatty acids and sodium
intake were significantly decreased in 40 years and younger age patients group. The
decrease in dietary energy, protein, fat, carbohydrate levels are found statistically
significant in older than 40 years age patient group. At the beginning of the study, the
BMI average was calculated as 30,3±4,2 kg/m2 for 40 years and younger age patients
and 31,4±5,1 kg/m2 for 40 and older age patients. At the end of the study the mean
values of BMI were as 29,2±3,9 kg/m2 ve 30,26±4,65 kg/m2, found statistically
significant. According to the changes among biochemical parameters, Total T (Testesteron) levels were increased in 40 and older age group and Free Testesteron
levels in under 40 years age group found statistically significant. The increase in
HDL Cholesterol (C) and decrease in Total C, LDL C, HbA1c and Homa IR are
found statistically significant in all age groups. There was no statistically significant
differance of first and second evaluation of IIEF values between 30-39 age (p=0,020)
and 40-49 age (p=0,014). Although there was a positive corelation is found between
antropometric measurement and IIEF score but it was not stastically significant. It is
known that diabetes, cardiovascular diseases and obesity cause many diseases by
affecting circulation. It was tried to prove the corrective effects of weight loss and
dietetics in male sexual health as in these disorders
Türkiye ekonomisinin büyüme tahminine yönelik bir çalışma
Bir ülkenin bir dönem içinde ürettiği mal ve hizmet miktarında gerçekleşen artışlar olarak tanımlanan ekonomik büyüme, ülkelerin en önemli makroekonomik göstergelerinden biridir. Ekonomik büyüme genellikle reel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki artış şeklinde ifade edilmektedir. Ekonomik büyüme tahmini, ülkeler veya uluslararası kuruluşlar tarafından, gelecekte yaşanabilecek gelişmeleri önceden görebilmek için yapılmaktadır. Böylece karar vericiler gelecekte yaşanabilecek durumlara karşı erken politikalar geliştirebileceklerdir. Ekonomik büyümeyi etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve büyüme tahmini çalışmalarında sıklıkla zaman serisi analizleri ve ekonometrik yöntemlerin kullanıldığı görülmektedir.
Bu çalışmada ekonomik büyüme tahmini için deney tasarımı yöntemlerinden birisi olan Faktöriyel Tasarımlardan yaralanılmıştır. Analiz için öncelikle büyüme üzerinde etkili olduğu düşünülen bazı faktörlerden aralarında ilişki bulunanlar korelasyon analizi yardımıyla elenmiş ve enflasyon oranı, işsizlik oranı, sanayi üretim endeksi, dış ticaret hacminin GSYiH’ya oranı, ve brüt dış borç stokunun GSYiH’ya oranı analizde bağımsız faktörler olarak ele alınmıştır. Çıktı olarak ise GSYiH’daki değişim oranı dikkate alınmıştır. 2005-2017 yılları arası için veri seti oluşturulmuş ve analiz edilmiştir. Analiz sonucunda regresyon modeli belirlenmiştir. Bu regresyon modeli kullanılarak MS Excel Solver yardımıyla belirlenen bir büyüme oranı için faktörlerin alması gereken değerler örnek olarak hesaplanmıştır.
Economic growth, defined as increases in the amount of goods and services produced by a country in a given period, is one of the country's most important macroeconomic indicators. Economic growth is usually calculated as the increase in real Gross Domestic Product (GDP). Estimation of economic growth is made by countries or international organizations in order to predict the future cycle of the economy of the country. Thus, decision makers will be able to develop early policies against future situations. It is observed that time series analysis and econometric methods are frequently used in the determination of the factors affecting economic growth and growth estimation studies.
In this study, factorial designs, one of the experimental design methods, were used to estimate economic growth. For the analysis, the correlation among the factors that are considered to be effective on growth was eliminated with the help of correlation analysis and the ratio of inflation rate, unemployment rate, industrial production index, foreign trade volume to GDP and the ratio of gross external debt stock to GDP was considered as a factor in the analysis. The rate of change in GDP is taken into account as output. Data sets for 2005-2017 were collected from government’s websites. As a result of the analysis, a regression model was determined. Using this regression model, for the growth rate determined with MS Excel Solver, the values that factors should take are calculated as an example
Gerçek zamanlı görev zamanlayıcı metotlarının uzay araçları simülasyonları üzerinde karşılaştırılması
Günümüzde gerçek zamanlı gömülü sistem uygulamaları önemli rol oynamaktadır. Uydular ise uzay çevresel şartlarına dayanıklı gerçek zamanlı gömülü uygulamalardır. Ticari veya askeri bir uydu projesi yaklaşık üç yüz milyon dolar seviyesinde maliyetleri vardır bu sebepten birçok uydu üreticisi fırlatmadan önce uydularını doğrulama ihtiyacı duyarlar ve uydu simülatörleri en çok tercih edilen doğrulama altyapıları olarak öne çıkarmıştır. Özellikle Uydu merkezi bilgisayarında koşan uydu uçuş yazılımlarını doğrulamak önem kazanmıştır. Bu tezde gerçek zamanlı görev zamanlayıcılarına odaklanılmıştır. Altyapımıza uygun tek işlemcide koşan sabit öncelikli görev zamanlayıcılardan Round Robin (RR), Rate Monotonic (RM) ve Event Driven (ED) seçilmiştir. Çalışmamızda bu görev zamanlayıcılar işlemci kullanım performanslarına göre karşılaştırılmıştır. Görev zamanlayıcıları RTEMS işletim sisteminde 10 Hz ile çalışan bir kapalı döngü simülasyon altyapısında koşturulmuştur. Görev zamanlayıcıların performans karşılaştırılması için iki adet görev belirlenmiştir bunlar Yönelim Belirleme ve Kontrol Sistemi kontrolcüsü ile MIL-STD 1553 veri yolu kontrolcüsü görevleridir. Yapılan testlerde üç görev zamanlayıcısı ile bu iki görev koşturulmuş ve elde edilen sonuçlar birbirine yakın değerler çıkmıştır. Değerlendirme sonucu RR ve ED görev zamanlayıcıları seçilmiştir. RR uygulama kolaylığı ve ED’nin tasarımcıya tam kontrol sağlaması bu görev zamanlayıcılarını seçmemize büyük etkendir.
Embedded real-time applications play an important role today. Satellites are also robust embedded real-time applications. A commercial or military satellite project can cost well over three-hundred million dollars. Since many satellite manufacturers need to validate their satellites before launching, satellite simulators play the most valuable role in validation infrastructures. Specifically, satellite flight software validation has become more important. In this work, we focused on the round robin (RR), rate monotonic (RM), and event driven (ED) real-time scheduling task methods with respect to their CPU usage performance for satellite simulator infrastructures. The tasks are evaluated and tested under the real-time executive for multiprocessor systems (RTEMS). Those scheduling tasks are used in polling mode in the simulation setup. In this study, we compared three task scheduler methods for orbit altitude control system tasks and MIL-STD 1553 bus data distribution controller tasks in a spacecraft simulator environment. The results were close and the values were not segregated, thus, RR and ED can be chosen, as RR was easy to implement and ED allowed for full control of the tasks