1983 research outputs found
Sort by
Locative verbs in Turkish: A psycholinguistic analysis
The aim of this study was to investigate whether native Turkish speakers find alternations in locative verbs acceptable and whether ground-frame constructions in Turkish are perceived as less acceptable, as claimed by Kim & Landau & Phillips (1999). As earlier studies in the relevant literature have predominantly investigated English and typologically-related languages, and since the claims concerning Turkish locative verbs have not been experimentally tested, the present study investigates the processing of Turkish locative verbs by means of an acceptability judgment task and a self-paced reading task. The results show that the majority of Turkish locative verbs tested are figure-oriented non-alternating verbs, and that ground-oriented non-alternating locative verbs and alternating locative verbs also exist in Turkish. These findings run counter to earlier claims that ground-oriented non-alternating locative verbs do not exist in Turkish
Sosyal ağ bağlantılarının bireyin iş yeri performansı üzerine etkisi: Akademisyenler üzerine bir çalışma
Bireylerin bir arada yaşamaya başlamasıyla gelişen ortaklaşa yaşam süreci birçok kavramı beraberinde taşımış ve bu doğrultuda bazı birlikte faaliyet esasları ortaya çıkmıştır. Söz konusu esaslardan belki de en önemlisinin örgütlü faaliyetler ve örgütler olduğu belirtilebilecek olup bireylerin örgütler içindeki rolleri ve misyonları da bu anlamda oluşan normlar arasındadır. Aynı doğrultuda, verili bir örgüt içerisinde faaliyet gösteren bireylerin belirli gereklilikleri yerine getirmesinin elzem olduğu kaydedilmektedir. Sözü edilen gerekliliklerin en önde gelenlerinden birisinin ise, bireylerin örgütsel beklenti ve amaçlar doğrultusunda örgüte katkıda bulunma olarak nitelendirilen perfomans kavramı olduğu ifade edilmektedir. Ancak çalışanların sosyal bir canlı olması ve diğerleri ile etkileşim içinde bulunması nedeniyle, bireysel performansın çalışanların sosyal yönünden etkilenmemesinin mümkün olmadığı vurgulanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, bireylerin sahip oldukları olumlu veya olumsuz sosyal ağ ilişkilerinin, onların performasını belirli düzeylerde ve belirli şekillerde etkileyebileceği belirtilebilecektir. Bu anlamda, performans konusuna sosyal ağ penceresinden bakmanın faydalı olabileceği söylenebilecektir. Fakat, sosyal ağ yaklaşımları ile yapılan çalışmaların birçoğunun sadece olumlu ağlara odaklanmasının, ele alınan konuya ilişkin olarak bütüncül bir yaklaşımın önüne geçtiği, olumsuz sosyal ağ ilişkilerinin de hayatın bir gerçeği olduğu, bu çerçevede her iki ilişki türünün de araştırmalara dahil edilmesi gerektiği de altı çizilen hususlardandır. Bu çalışmada, bireylerin sahip olduğu olumlu ya da olumsuz sosyal ağ bağlantılarının, onların performansı üzerinde nasıl bir etki yarattığı sorunsalı irdelenecektir. Araştırmada uygulanan ağ analizi, Ankara ilinde çalışanlarının sürekli olarak performans verilerini değerlendiren bir üniversiteden, belirli bir fakültede faaliyet gösteren 37 akademik personel üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda araştırmanın gereklilikleri doğrultusunda ağ analizi, olumsuz sosyal ağların daha net tespit edilmesine olanak sağladığı ve görev bağımlılığının görece düşük olduğu ifade edilen bir bağlam olan üniversitede gerçekleştirilmiştir. Ortaya çıkan sonuçlar anlamında, olumlu sosyal ağ ilişkilerinin bireylerin akademik performansları üzerinde görece sınırlı ve azaltıcı bir etkiye sahip olduğu söylenebilecek iken, beklenenin aksine olumsuz sosyal ağ ilişkilerinin özellikle yayın yapma anlamında performansı arttırıcı bir etki ortaya koyduğu tespit edilmiştir. Bunlara ek olarak, çalışma birçok yönden öncü konumundadır. Öncelikle, performans konusuna hem olumlu hem de olumsuz ağ ilişkileri boyutunda bütüncül bir yaklaşım ile bakması ile yabancı ve yerli yazında ilkler arasında yer almasının yanında, çalışmanın görgül bulguları ile de yazına farklı ve yararlı katkıları olduğu ifade edilebilecektir. Çalışmanın sonuçları çerçevesinde, olumlu sosyal ağların her zaman beklenilen düzeyde olumlu sonuçlar ortaya koymayabileceği, buna karşın olumsuz sosyal ağ bağlantılarının da beklenenin aksine belirli bağlamlarda ve şartlar da olumlu sonuçlar ortaya koyabileceği ifade edilebilecektir.
The collective life style that human beings develop by living together has brought a lot of conceptual notions and set some operational issues. Organized activities and organizations can be considered as one of most important of these issues. On the same way, the roles and the missions of the individuals in these organizations can be included in these norms and issues. More clearly, in a given organization, there are some behavioural requirements that are to be covered by workers. One of foremost of these requirements is performance which can be described as the degree that up to where individual job behaviour can cover organizational expectations and goals. Owing to the social side of these workers and their interactions with others, it is emphasized that individual performance can inevitably be influenced by the social side of the workers. In other words, it can be asserted that the positive or negative social relations can variably and distinctively impact individual performance. In this sense, it can be worthwhile looking the performance issue through the social network glasses. Yet, it is also underlined that due to reason that most of the social network studies in the literature have been focusing upon solely positive social interactions, but in real life there also negative ties, by excluding negative ones the holistic perspective on the given issue is missed. Therefore, both side of the social relations are to be included in the studies.
On the same direction, in this study, the problem of the positive and negative social ties of the individuals have either increasing or decreasing effect on the individual performance has tried to be answered. As a sample, because of its low task interdependence structure, an academic unit choosen. According to the results, the positive social ties of the scholars have limited and decreasing effect on their total academic performance, whereas, contrary to related studies, it is found that negative social relations of scholars have increasing effect on individual performance especially on the academic publishing. Moreover, this paper can also be considered as pioneering by several senses. Initially, this paper can be seen as in the list of leading papers in both global and local literature considering the point of looking at the individual performance issue cohesively by using both positive and negative social ties. Besides, the empirical results of study can also be perceived as unique and precious by considering its productive and distinctive conclusions. Within the frame of results of the study, these can inferred that the positive social ties may not necessarily reveal expected results, conversely, the negative social network relations may cause some beneficial consequences in certain contexts and under certain circumstances
Travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası büyüme: Tmel inançlardaki değişim, ruminasyonlar ve bilgece farkındalığın rolü
Bu araştırmada son yıllarda artan bir ilgiyle etkinliği araştırılan bilgece farkındalık
kavramının, travmatik yaşantılar sonrası görülen travma sonrası stres belirtileri ve travma
sonrası büyüme sürecine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bilgece farkındalığın yanı
sıra, alanyazında travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası büyüme kavramıyla
ilişkisi sıklıkla vurgulanan temel inançlarda sarsılma, istemsiz ve istemli ruminasyonlar ele
alınmıştır. Bu doğrultuda temel inançlarda sarsılma düzeyinin, istemli ve istemsiz
ruminasyonlar aracılığıyla, travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası büyüme
üzerindeki dolaylı etkisinin bilgece farkındalık tarafından düzenlendiğine yönelik bir
düzenlenmiş aracı değişken modeli oluşturulmuş; modelde bilgece farkındalığın alt
boyutları ayrı ayrı incelenmiştir. Bu kapsamda araştırmaya travmatik yaşantısı olan, 19-77
yaş arası, 246 kişi katılmıştır. Katılımcılar Demografik Bilgi Formu, Travmatik Yaşantı
Tarama Listesi, Temel İnançlar Envanteri, Olayların Etkisi Ölçeği Gözden Geçirilmiş
Formu, Olay İlişkili Ruminasyon Envanteri, Travma Sonrası Büyüme Ölçeği ve Beş
Boyutlu Bilgece Farkındalık Ölçeği’ni tamamlamıştır. Araştırma sonucunda
değişkenlerden alınan puanlarda travma türüne bağlı farklılıklar göze çarpmıştır.
Araştırmanın ana hipotezi olan bilgece farkındalığın düzenleyici rolü hem travma sonrası
stres belirtileri hem de travma sonrası büyüme için doğrulanmıştır. Bununla birlikte bilgece
farkındalığın farklı alt boyutlarının farklı etkileri olduğu dikkat çekmiştir. Değişkenlerin
birbirleriyle ilişkilerine, travma türüne bağlı farklılıklara ve düzenlenen aracı model
analizine ilişkin bulgular, alanyazına ve uygulamaya katkıları doğrultusunda tartışılmıştır.
This study aimed to establish a moderated mediation model in light of current approaches
for understanding posttraumatic stress symptoms and posttraumatic growth. Accordingly,
the moderated mediation role of dispositional mindfulness in the relationship between core
beliefs disruption, intrusive and deliberate rumination, posttraumatic stress symptoms and
posttraumatic growth was tested, considering sub-facet of mindfulness, and type of trauma
differences. 246 adults who have traumatic experience with ages ranging from 19 to 77
participated in the study. Participants filled out Demographic Information Form, a subscale
of Posttraumatic Stress Diagnostic Scale for trauma related information, The Core
Beliefs Inventory, The Event Related Rumination Inventory, Impact of Event Scale-
Revised (IES-R), The Posttraumatic Growth Inventory and The Five-Facet Mindfulness
Ouestionnaire. According to the results of the analysis, type of trauma have significant
differences in total score from research variables. Results of this study suggested that
dispositional mindfulness has a moderated mediation role of the indirect effect between the
core beliefs disruption and posttraumatic stress symptoms and posttraumatic growth
through intrusive and deliberate rumination. However, different sub-face of mindfulness
has a different moderated effect on posttraumatic stress symptoms and posttraumatic
growth. Findings of posttraumatic stress symptoms and posttraumatic growth were
explained through core beliefs disruption, intrusive and deliberate rumination and
dispositional mindfulness, and type of trauma differences. Shortcoming of the current
study, contribution to literature, clinical implications of the study and the suggestion for
future research of the study were presented
Kalder kalite çemberi ve kaizen ödül değerlendirme sürecinin iyileştirilmesi: Çok ölçütlü karar verme uygulaması
Bu çalışmada Türkiye Kalite Derneği (KalDer) Ankara Şubesi’nin 2008 yılından bu yana firmalarda sürekli iyileştirme faaliyetlerini ve ekip çalışmalarını desteklemek adına uyguladığı Kalite Çemberleri ve Kaizen Ödül Süreci incelenmiştir. Değerlendirici kararlarının ödül puanlaması üzerinde ve sıralamada hangi etkilere sahip olduğu araştırılmıştır. Değerlendirmelerin, değerlendiriciler arası farkları azaltacak şekilde matematiksel metodlarla desteklenmesi için çok ölçütlü karar verme (ÇÖKV) teknikleri uygulanmıştır.
Çalışmada 2018 yılında ödüle başvuran 13 Kobetsu Kaizen ekibi ve 2017 yılında ödüle başvuran 7 Kobetsu Kaizen ekibinin verilerinden yararlanılmıştır. Kriter ağırlıklarının belirlenmesinde AHP metodu kullanılmıştır. Ödül sıralamasında ise AHP-GRA ve AHP-TOPSIS bütünleşik olarak kullanılarak sonucunda duyarlılık analizleri de uygulanmıştır. Geometrik ortalama kullanılarak yapılan sıralamalarda değerlendiricilerin puanlamalarının, sıralamaları değiştirdiği gözlemlenmiştir. Değerlendiricilerin yüzyüze gerçekleştirdiği uzlaşım toplantısında uygulanan yöntemin matematiksel metoda göre yapıldığında farklı sonuçlar vereceği ve dolaylı olarak ödül sıralamasını etkileyeceği söylenebilir. Duyarlılık analizi sonucunda ise GRA ve TOPSIS yöntemleri kriter üstünlükleri ile değil de uzaklık bazlı çalıştıklarından sıralamalarda değişiklikler meydana gelmiştir.
In this study, Quality Circles and Kaizen Award process is inspected. This award process has been organized by Turkish Society for Quality (KalDer) Ankara Branch since 2008 to support the continuous improvement activities and teamwork within the companies.The effects of evaluaters decisions’ on award scoring and ranking are observed. Multi-criteria decision making techniques are applied to support the assessment of mathematical methods to reduce the differences caused by the evaluaters. The data of 13 Kobetsu Kaizen teams which applied for 2018 award and 7 Kobetsu Kaizen teams which applied for 2017 award, are used. The AHP method is used to determine the criteria weights. In the award ranking, AHP-GRA and AHP-TOPSIS are used as integrated and sensitivity analyzes are performed. It is observed that the final ranking is changed with the use of geometric mean in the calculations. It can be said that the method applied by the evaluators in face to face meeting will give different results, then applied according to the mathematical method and indirectly affect the award ranking. As a result of the sensitivity analysis, since the GRA and TOPSIS are rather than criteria based but distance based methods, changes are occured
LGBTİ'lerin ikili cinsiyet düzeni içerindeki varolma durumlarının çok yönlü olarak ele alınması ve sosyal hizmet gereksinimlerinin belirlenmesi
Bu araştırma sosyal hizmet mesleğinin kendisinin ve ilişkili olduğu diğer sistemlerin tüm
cinsel yönelim ve/veya cinsiyet kimliklerini kapsayıcı koruyucu, önleyici destek
mekanizmalarına sahip olup olmama durumlarının, heteronormatif yapıların, heteroseksist
tutumların var olup olmamasına ve bu durumların LGBTİ’ler üzerindeki biyo-psiko-sosyal
etkilerine odaklanmaktadır. Sosyal hizmet mesleğinin insanların değerine, biricikliğine
odaklanan ve her insanın haklara eşit erişimini önemseyen yapısı dolayısıyla tüm cinsel
yönelim ve/veya cinsiyet kimliklerine dair de yeterli, nitelikli ve doğru mikro mezzo makro
düzeyde müdahaleler planlama yeterliliğine sahip olması gerekmektedir. Bu doğrultuda bu
müdahalelerin planlanma noktasında heteronormatif yapıların ve bireysel homo/bi/transfobik
içselleştirmelerin, hem profesyoneller/hizmet sunucular hem de tüm bireylerin sahip olduğu
heteronormatif düşünce biçimlerinde önemli bir rolünün olduğu görülmektedir.
Bu nedenlerle bu araştırmada heteronormatif sistemler ve heteromerkezci düşünme
biçimlerinin nedenleri içerisinde mevcut heteronormatif, heteromerkezci yapıların ele
alınmasının gerekliliği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda ise bu araştırmanın bu
normlaştırmalardan kaynaklı biyo-psiko-sosyal zararların ortaya konularak, sistemlerdeki ve
tutumlardaki bu yapıların değişime/dönüşüme uğrayabilmesi/uğratılabilmesi için nelere ihtiyaç
duyulabileceğine ışık tutması amaçlanmıştır.
Bu amaçlar çerçevesinde nicel araştırma modeli ile soruna ilişkin mevcut durumun saptanması
amacıyla soru kağıdı kullanılmıştır. Araştırmanın doğrudan LGBTİ’lerin biyo-psiko-sosyal
ihtiyaçlarını, heteronormlaşmış hizmet sunucuları ve dolayısıyla sosyal hizmet
gereksinimlerini ortaya koyması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda 14-43 yaş aralığında 129
LGBTİ’ye ulaşılmıştır Katılımcı yanıtları SPSS programında Ki-Kare testi ile
değerlendirilmiştir. Bu araştırmanın tüm cinsel yönelimler/cinsiyet kimliklerine dair
destekleyici, kapsayıcı, heteronormatif olmayan bir Sosyal Hizmet’i odağına alan çalışmalara
ışık tutabileceği ümit edilmektedir.
This research focuses on the psycho-social effects of the Social Work Profession and the
other systems to which it is related, including all of the sexual orientation / gender identities,
including protective and preventive support mechanisms, heteronormative structures,
heterosexist attitudes, and the bio-psycho-social effects of these conditions on LGBTİs. In
this direction, the questionnaire was delivered and directly filled out by LGBTİ participants.
The Social Work Profession, which focuses on the value, uniqueness of people and the
rights of each person's equal access to rights, should be capable of planning adequate,
qualified and accurate micro-mezzo macro-level interventions on all sexual orientation /
gender identities. In this respect, it is seen that heteronormative structures, individual homo /
bi / transphobic internalizations, heteronormative thinking styles by both professionals /
service providers and all individuals have an important role in the planning of these
interventions.
For these reasons, in this study, it has been tried to reveal the necessity of considering
heteronormativity and heterocentric structures within the causes of heteronormative systems
and heterocentric thinking styles. In this respect, the aim of this study is to reveal the biopsycho-
social effects caused by these normations and to provide a source for what might be
needed to change /transform these structures in systems and attitudes.
For this purpose, a questionnaire was used to determine the current status of the problem
with the quantitative research model. The aim of the study is to direct the bio-psycho-social
needs of LGBTIs, heteronormised service providers and thus social service needs. In this
respect, 129 LGBTI has been reached in the 14-43 age range. Participants' questionnaire
responses were evaluated by using Chi-Square test in SPSS program. It is hoped that this
research will shed light on studies that focus on a supportive, inclusive, non-heteronormative
Social Service for all sexual orientations / gender identities
Kronik böbrek yetmezlikli hemodiyaliz hastalarının gastrointestinal semptomlarının, yaşam kalite düzeylerinin ve hipoalbuminemi durumlarının değerlendirilmesi
Bu araştırma; kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda gastrointestinal semptomların belirlenmesi ve bu durumun hastaların beslenme durumu ve serum albumin düzeyleri üzerine etkisini incelemek amacıyla planlanmıştır. Çalışma, Aralık 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Diyaliz Ünitesinde tedavi gören yaşları 20-88 yıl arasında, 200 (132 erkek, 68 kadın) hasta üzerinde yapılmıştır. Bu hastalara hastalık ve kişisel bilgilerini içeren anket formu yüz yüze görüşme ile uygulanmıştır. Hastaların beslenme durumları 3 günlük Besin Tüketim Kaydı ve Subjektif Global Değerlendirme (SGD) ile belirlenmiştir. Hastaların gastrointestinal semptomları Gastrointestinal Semptom Değerlendirme Ölçeği (GSDÖ), yaşam kalite düzeyleri ise Yaşam Kalitesi Ölçeği (SF-36) ile değerlendirilmiştir. Hastaların antropometrik ölçümleri alınmış, bazı biyokimyasal parametreleri analiz edilmiştir. Bu çalışmada hastaların yaş ortalaması 60.7 ± 15.16 yıl, hastaların diyalize girme süresi ortalama 5.7 ± 6.48 yıl olarak bulunmuştur. Hastaların BKİ değerleri erkeklerde ve kadınlarda sırasıyla 26.0±4.79 kg/m² ve 25.6±6.08 kg/m²'dir. Hastaların SGD sonuçlarına göre %4.5’inin ağır malnütrisyonlu, %14.5’inin orta derecede malnütrisyonlu ve %81’inin ise iyi beslendiği belirlenmiştir (p>0.05). Hemodiyaliz (HD) tedavisi alan kadın hastaların fiziksel ve mental sağlık özet skoru puanlarının erkeklerin fiziksel ve mental sağlık özet skoru puanlarına göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p>0.05).
Hastaların hematolojik ve biyokimyasal bulguları referans değerlerle karşılaştırıldığında; serum VLDL-kolesterol, kreatinin, kan üre azotu, fosfor, serum C-reaktif protein düzeyleri yüksek; serum hemoglobin ve hematokrit düzeyleri düşük olarak belirlenmiştir. Hastaların diyetle günlük enerji ve protein alım ortalamaları değerlendirildiğinde; % 92.5’inin enerji ve % 73’ünün protein alım düzeyleri yetersiz olarak belirlenmiştir. Hastaların günlük diyetle aldıkları vitamin ve mineral miktarları National Kidney Foundation (NKF) ve The European Society for Clinical Nutrition and Metabolism (ESPEN) önerilerine göre değerlendirilmiş, buna göre diyetle tiamin, niasin, B6 vitamini, folat, potasyum, magnezyum alımının tüm hastalarda yetersiz; ayrıca erkeklerde günlük diyetle riboflavin ve çinko alımının yetersiz, kadınlarda günlük diyetle demir alımının yetersiz olduğu saptanmıştır (p>0.05).
Hastaların gastrointestinal sorunlarının ortalaması; karın ağrısı alt ölçek puan ortalaması 14.9±6.75, reflü alt ölçek puan ortalaması 10.7±5.96, hazımsızlık alt ölçek puan ortalaması 23.4±8.95, konstipasyon alt ölçek puan ortalaması 18.8±12.63, diyare alt ölçek puan ortalaması 12.7±7.29 ve GSDÖ toplam puanı 80.5±25.00 olarak bulunmuştur. Diyetle alınan posa miktarı arttıkça hastalarda gastrointestinal sorunların da istatistiksel açıdan anlamlı olarak arttığı saptanmıştır (p0.05).
Hemodiyaliz tedavisi alan erkek hastaların fiziksel sağlık özet skoru 57.8±27.24, mental sağlık özet skoru 67.6±26.58; kadın hastaların ise fiziksel sağlık özet skoru 58.8±24.10, mental sağlık özet skoru 69.5±23.48 puan olarak belirlenmiş ve yaşam kalitesine ait bütün özet değerleri ile cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Fiziksel sağlık özet skoru ile diyet enerjisi ve diyet proteini arasında pozitif yönde; mental sağlık özet skoru ile diyet enerjisi ve diyet proteini arasında da pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p0.05).
Bu nedenle, hastaların diyetleri planlanırken beslenme ile ilişkili gastrointestinal semptom faktörlerinin de mutlaka göz önünde bulundurulması hem hastaların yaşam kalite düzeylerinin arttırılması hem de yaşam sürelerinin uzatılması açısından gerekli olduğu düşünülmektedir.
This study was conducted to determine gastrointestinal symptoms in patients undergoing hemodialysis treatment for chronic renal failure and to evaluate the effect of this condition on nutritional status and serum albumin levels of patients. The study was conducted on 200 chronic renal failure patients (132 male, 68 female) between the ages of 20-88 years old at Baskent University Ankara Hospital Hemodialysis Unit between December 2018 and February 2019. A questionnaire was applied to patients including demographic and disease information by face to face interview. The nutritional status of the patients was determined by food-frequency questionnaire, a three days 24 hour dietary record and Subjective Global Assessment (SGA). The gastrointestinal symptoms of the patients were evaluated by the Gastrointestinal Symptom Rating Scale (GSRS), and the quality of the patients was assessed by SF-36 questionnaire. Anthropometric measurements were taken and some biochemical parameters were analyzed. The mean age of the patients was 60.7 ± 15.16 years; and the mean duration of patients undergoing hemodialysis was 8.2±7.43 years and in continuous ambulatory peritoneal dialysis patients was 5.7 ± 6.48 years. The BMI of the patients was 26.0 ± 4.79 kg / m² and 25.6 ± 6.08 kg / m² in males and females, respectively. According to SGA results, it was determined that 4.5% of the patients had severe malnutrition, 14.5% had moderate malnutrition and 81% had good nutrition (p>0.05). Physical and mental health summary score points of female patients receiving hemodialysis treatment (HD) were higher than that of males (p>0.05).
The hematological and biochemical findings of the patients were compared with reference values; serum VLDL-cholesterol, creatinine, blood urea nitrogen, phosphorus, serum C-reactive protein levels were high; Serum hemoglobin and hematocrit levels were found to be low. In the evaluation of mean daily energy and protein intake in the patients’ diet; the energy intake levels of 92.5% and the protein intake levels of 73% were insufficient. According to the recommendations of NKF and ESPEN, it was found that dietary intake of niacin, vitamin B6, folate, potassium and magnesium were not sufficient in all patients. In addition, dietary intake of riboflavin and zinc in male patients was insufficient and daily intake of iron was insufficient in female patients (p>0.05).
In the evaluation of mean gastrointestinal problems of patients; mean score of abdominal pain subscale was 14.9 ± 6.75, mean score of reflux subscale was 10.7 ± 5.96, mean score of indigestion subscale was 23.4 ± 8.95, mean score of constipation subscale was found to be 18.8 ± 12.63, mean score of diarrhoea subscale was found to be 12.7 ± 7.29 and total GSRS score was found to be 80.5 ± 25.00. As dietary fibre intake increased, gastrointestinal problems were found to be significantly increased in patients (p 0.05).
Physical health summary score of the male patients receiving hemodialysis treatment was 57.8 ± 27.24, mental health summary score was 67.6 ± 26.58; the physical health summary score of the female patients was 58.8 ± 24.10, the mental health summary score was 69.5 ± 23.48 and there was no statistically significant difference between the gender and quality (p>0.05). It was determined that there is a statistically positive relationship between physical health summary score and diet energy and dietary protein and between mental health status and diet energy and dietary protein (p0.05).
Therefore, while planning the patients’ diet, it is thought to be imperative to take nutritional-related gastrointestinal symptom factors into consideration to increase the quality of life of the patients and to prolong life span
İş hukukunda zorunlu arabuluculuk
Arabuluculuk tarafların, bağımsız ve tarafsız üçüncü kişinin katkılarıyla
aralarındaki uyuşmazlığa ilişkin en uygun çözümleri yine kendileri tarafından üretmeleri
yoluyla uyuşmazlığın çözülmesi faaliyetidir. Türk hukukunda, özel hukuk
uyuşmazlıklarında uygulanmak üzere arabuluculuk yöntemi 6325 sayılı Kanun ile
düzenlemiştir. Çalışma yaşamındaki iş alanlarının sürekli değişmesi, teknolojinin
ilerlemesi ile artan nüfus yapısı karşısında iş uyuşmazlıklarının sayısının sürekli çoğalması
ve davaların uzaması yeni bir İş Mahkemeleri Kanununun yapılmasına neden olmuştur.
7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile belli tür davalar bakımından mahkeme yoluna
gidilmeden önce arabulucuya başvurma zorunluluğu getirilmiştir.
Çalışmamızda arabuluculuk ve arabulucu kavramına genel olarak değinilmekle
birlikte arabulucu olarak görev yapan kimsenin arabuluculuk sürecindeki yeri, arabulucu
seçilmenin şartları, İş Mahkemeleri Kanununda arabulucuya yapılacak zorunlu başvuru
düzenlemesinin kapsamı, içeriği, arabulucunun seçimi, arabuluculuk süreci ve ücretinin
belirlenmesi hususları incelenmeye çalışılacaktır.
Mediation is the acitivity of parties to resolve the dispute by means of producing
the most appropriate solutions for the dispute between them by the independent and
impartial third party contributions. In Turkish Law, Mediation procedure is regulated for
implementing in private law disputes by Law No. 6325. The Continuous change in the
working areas in the working life, the continuous increase in the number of labour disputes
and prolongation of cases in the face of the increasing population structure and the
advancement of tecnology led to the establishment of a new Labour Court Law No. 7036,
in certain cases, it is necessary to apply to the mediator before proceeding to count.
In our study, the concept of mediation and mediation is discussed in general besides
it will be examined the role of mediator the process of mediation, the conditions of
selection of mediation, the scope of the compulsory application arrangement to be made to
the mediator in the Labor Courts Law, the determination of the mediator, the determination
of the mediation process and the determination of the mediation proces
Robet Schumann'ın op.9 carnaval eserindeki bölüm başlıklarının kaynak bilgileri ve içerdiği anlamların müziğe olan yansımaları
Müzik alanında yorumculuk, çok yönlü analitik yaklaşımı gerektiren bir olgudur.
Bunun sebebi bir müzik eserini oluşturan birçok öğenin; form, kontrpuan veya armoninin
varlığıdır. Ancak Romantik dönemde bestecilerin son derece öznel eserler ortaya koyması
sebebiyle, müziğin ifade gücü, yorumcular açısından bir adım öteye taşınmıştır. Bestecilerin
eserlerinde tasvir etmeye çalıştıkları kişileri, durumları veya ruh hallerini, belli bölüm
başlıkları altında toplamaları, yorumculuk açısından daha somut bir anlatım gücüne
gereksinim doğurmaktadır. Bu yönüyle, yorumcuların bu tip eserleri daha derinlemesine
incelemeleri ve farklı açılardan ele almaları gerekmektedir.
Romantik dönemde yaşamış ve öznel besteci tanımını en çok karşılayan
müzisyenlerin başında Robert Schumann gelmektedir. Klasik form anlayışını ikinci planda
tutarak, bestecilik yönündeki önceliğini, kendi dünyasında yaşadığı ruh hallerini veya
çevresindeki olayların kendisi üzerindeki etkilerini müziğe yansıtmaya vermiştir.
Bestecinin piyano müziği 3 ayrı dönemde incelenmektedir. Bu dönemler, sadece solo
piyano eseri bestelediği erken dönemini, piyano için polifonik formlarda eser verdiği orta
dönemini ve Biedermeier etkisi taşıyarak bestelediği, Hausmusik olarak adlandırılan eserler
verdiği geç dönemini kapsamaktadır.
Op.9 numaralı “Carnaval”, Schumann’ın erken döneminde bestelediği birçok solo
piyano eseri gibi, belli başlıkların yer aldığı karakter parçalarının, tek bir isim altında bir dizi
(cycle) olarak toplanmasından oluşan 21 bölümlük bir eserdir. Eserde tasvir edilen kişiler
veya karakterler bazı “commedia dell’arte” karakterlerini, Schumann’ın hayranlık duyduğu
bestecileri ve kendi dünyasında yarattığı hayali kişilikleri içermektedir. Bunun yanı sıra
karnaval etkinliğinin coşkusunu yansıtan birçok dans karakterli bölüm yer almaktadır.
Bu araştırmanın amacı, Robert Schumann’ın op.9 “Carnaval” adlı eserindeki bölüm
başlıklarının kaynak bilgileri ile içerdiği anlamları derinlemesine araştırıp, bu içeriklerin
besteci tarafından imgelenip nasıl müziğe yansıtıldığını ortaya çıkartmaktır. Yapılan araştırma sonucunda elde edilen bulgular, bu eseri ele alacak olan piyanistlere daha
donanımlı bir icra için gerekli bilgi birikimini sağlaması bakımından önemlidir. Verilerin
çözümü, nitel araştırma türlerinden biri olan ‘içerik analizi’ yöntemi ile gerçekleştirilmiştir.
Her bölüm için ayrı ayrı uygulanan yapısal çözümleme basamakları; motifsel analiz, cümle
analizi, tonal analiz ve form analizidir.
Yapılan çözümlemeler sonucunda, bölüm başlıklarındaki içeriğin çeşitli ritmik, tonal
ve motifsel öğelerle müziğe yansıdığına dair bulgulara ulaşılmıştır. Buna ek olarak;
Sphinx’lerin eserde motifsel açıdan birliktelik sağladığı, bölümler arasındaki tonal ilişkinin
ise eserde tonal bir bütünlük yarattığı ortaya çıkarılmıştır. Bu çalışmadan elde edilen
bulgular ve sonuçlar, eseri ele almak isteyen piyanistlerin, eseri oluşturan her türlü öğe ve
kavram hakkında detaylı bilgi sahibi olmalarına yardımcı olacak niteliktedir.
Music interpretation is a phenomenon that involves multiple analytical approach. The
reason for this is the existence of various factors that forms a musical piece such as form,
counterpoint or harmony. However in Romantic era, the expression of music has been
carried one step further with the musicians’ producing extremely subjective pieces.
Composers gathering the people, situations or moods that they try to depict in their work
under certain movement titles, makes it a requirement for the interpreters to have a more
concrete force of expression. With this aspect, the interpreters must examine such pieces
more deeply and approach them from different viewpoints.
Robert Schumann is the leading musician of Romantic era who suit best to the
description of subjective musician. He put the classical forms aside and gives his priority as
a composer to reflect the mood in which he is living and the effects of environmental events
on him to his music,
The composer’s piano music is studied in 3 different periods. These are the early era
that he has only composed piano pieces, the middle era that he has composed polyphonic
pieces for piano and his late era that he has produced pieces called Hausmusik composed
with Biedermeier effect.
Op.9 “Carnaval”, like most of the solo piano pieces he has composed in his early era,
is a work of 21 movements, gathering of character pieces with certain titles under a single
name as a cycle. The people and the characters depicted in this work correspond to
“commedia dell’arte” characters and the composers that Schumann feel admiration and
imaginary personalities he has created in his world. Besides this there are many movements
with dance character that reflect the carnival enthusiasm.
The purpose of this research is an in-depth investigation of source information and
meaning involved in movement titles of Robert Schumann’s op.9 “Carnaval” and to reveal
how these content are imagined and reflected to music by the composer. The findings achieved at the end of this research are important in the way of supplying the accumulation
of knowledge needed for a more equipped performance for the pianists who are going to
play this piece. The analysis of input data is realized by the method of “content analysis”
which is one of the types of qualitative research. The structural analysis steps which applied
seperately for every movement are motivic analysis, phrase analysis, tonal analysis and form
analysis.
As a result of the analysis, evidences have been found that contents in the movement
titles have been reflected to music with various rhythmic, tonal and motivic factors. In
addition to this, it has been revealed that Sphinxes ensure unity in the piece in terms of
motives and the tonal relation between the movements forge a tonal unity in the piece. The
findings and results achieved from this research are qualified enough to help the pianists
who deal with the piece, informing them about every element and concept in detail
Lise okul yöneticilerinin değişime yönelik eğilimleri ile problem çözme becerileri arasındaki ilişkinin incelenmesi: Keçiören ilçesi örneği
Bu çalışma, özel ve devlet liselerinde görevli yöneticilerin değişime yönelik eğilimleri ile problem çözme becerileri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma nicel yöntemle yapılmıştır. Bu araştırmada ilişkisel tarama modeli uygulanmıştır. Bu araştırmanın örneklemini, Keçiören İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı devlet liselerinde ve özel liselerde görevli 101 yönetici oluşturmuştur. Çalışmaya katılanların büyük çoğunluğunu müdür yardımcıları oluşturmaktadır. Çalışma grubunun yaşlarına göre dağılımına bakıldığında çoğunluğun 40 yaş ve üstü olduğu, okul yöneticilerinin çoğunluğunun eğitim fakültelerinden lisans düzeyinde mezun olduğu, yine yöneticilerinin beşte birinin yüksek lisans mezunu olduğu görülmektedir. Branşlara bakıldığında katılımcıların göreceli olarak matematik ve fen bilimleri alanından daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, yöneticilerin kıdemli oldukları ve 20 yıl ve üzeri oldukları bulunmuştur. Bu araştırmanın verileri liselerde görev yapan yöneticilerin, demografik özelliklerini içeren kişisel bilgi formu, Heppner ve Peterson (1982) tarafından geliştirilen ölçeğin Türkçe çevirisi Şahin, Şahin ve Heppner (1993) tarafından gerçekleştirilmiş olan Problem Çözme Envanteri ve Akbaba-Altun ve Büyüköztürk (2011) tarafından geliştirilmiş olan Değişim Eğilimleri Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Veriler IBM SPSS Statistics 23 programı ile analiz edilmiştir. Kategorik değişkenler için frekans dağılımları, sayısal değişkenler için en düşük değer, en yüksek değer, ortanca, ortalama ve standart sapma verilmiştir. Veriler analiz edilirken normal dağılım varsayımını sağlayan sayısal değişkenlerin test edilmesinde parametrik yöntemler, normal dağılım varsayımını sağlamayan sayısal değişkenlerin test edilmesinde parametrik olmayan testler uygulanmıştır. İki bağımsız grup arasında fark olup olmadığına parametrik testlerden bağımsız örneklem t testi ve parametrik olmayan testlerden Mann Whitney U testi ile, ikiden fazla bağımsız grup arasında fark olup olmadığına parametrik testlerden tek yönlü varyans analizi ve parametrik olmayan testlerden Kruskal Wallis testi ile bakılmıştır. İki sayısal değişken arasındaki ilişkinin incelenmesinde Spearman ilişki katsayısı kullanılmıştır. Araştırma bulgularından elde edilen sonuçlar aşağıda belirtildiği şekildedir:
Lise okul yöneticilerinin değişim eğilimlerine bakıldığında en fazla değişime direnç alt boyutunda en yüksek puanı aldıkları görülmüştür. Ayrıca okul yöneticilerinin görevler arasında değişim eğilimleri düzeyi bakımından anlamlı fark olduğu görülürken, alt boyutlar açısından anlamlı farklılığın olmadığı görülmüştür. Araştırmada müdürlerin değişim eğilimlerinin müdür yardımcılarından anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Ancak okul yöneticilerinin değişim eğilimleri yaş, cinsiyet, branş, son bitirdikleri okul, mesleki kıdem, yöneticilik kıdemi ve katıldıkları seminer/ kurs sayısı değişkenleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir. Okul yöneticilerinin yaş değişkenine göre problem çözme düzeyine bakıldığında, problem çözme yeteneğine güven ve yaklaşma kaçınma alt boyutunda istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Problem çözme düzeyi puanlama ile ters orantılı olduğundan 21-40 yaş aralığındaki yöneticilerin lehine yüksek olarak sonuçlanmıştır. Ancak okul yöneticilerinin problem çözme düzeylerinde görevler arasında, cinsiyet, branş, son bitirilen okul, mesleki kıdem, yönetici kıdemi ve katıldıkları seminer/kurs sayısı değişkenleri açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Okul yöneticilerinin değişim eğilimleri ile problem çözme becerileri arasındaki ilişkiye bakıldığında, analiz sonucuna göre problem çözme envanteri ve alt boyutları ile değişim eğilimleri ölçeği ve değişimin (üç) alt boyutları arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır. Ancak, problem çözme envanteri ve alt boyutları ile değişimin yararına inanma alt boyutu arasında anlamlı ilişki bulunmazken sadece yaklaşma kaçınma ile değişim eğilimleri ölçeği arasında da istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadığı görülmüştür.
The aim of this study was to determine the relationship between the tendency towards change and the problem solving skills of the school administrators of public and private high schools. The research was carried out by a quantitative method. In this study, relational descriptive statistics model was applied. The sample of this study consisted of 101 administrators working in state high schools and private high schools of Keçiören district national education directorate. The majority of the participants are assistant principals. When the distribution of the study group by age is considered, it is seen that the majority is 40 years of age and over, the majority of the school administrators have graduated from the faculties of education at the undergraduate level, and that one fifth of the administrators are graduate. When we look at the branches, it was seen that the participants were more than mathematics and science. In addition, administrators were found to be senior and 20 years old and above. The data of this study is collected using by personal information form including the demographic characteristics of the administrators who work in high schools, the Turkish translation of the scale developed by Heppner and Peterson (1982), Problem Solving Inventory adopted by Şahin, Şahin and Heppner (1993) and change tendencies scale developed by Akbaba-Altun and Büyüköztürk (2011). Data were analyzed with IBM SPSS Statistics 23 program. Frequency distributions for categorical variables, minimum value for numerical variables, highest value, median, mean and standard deviation are given. While analyzing the data, parametric methods were used to test the numerical variables that provide the assumption of normal distribution. Non-parametric tests were applied to test the numerical variables that did not provide the normal distribution assumption. The difference between the two independent groups was examined by using the non-parametric test and the non-parametric tests with the Mann Whitney U test. The difference between the two independent groups was examined by one way variance analysis from the parametric tests and the non-parametric tests by Kruskal Wallis test. Spearman correlation coefficient was used to investigate the relationship between two numerical variables. The results obtained from the research findings are as follows:
Considering the change tendencies of school administrators, it is seen that they get the highest score in the resistance to change change sub-dimension. In addition, it was seen that there was a significant difference in terms of level of tendency of change between tasks of school administrators, while there was no significant difference in terms of sub-dimensions. In the study, it was seen that the change tendencies of the school administrators were significantly higher than the deputy principals. However, there were no statistically significant differences between the school administrators' tendency to change in terms of age, gender, branch, last school, vocational seniority, professional seniorty, seniority and the number of seminars / courses they attended. There was a statistically significant difference in the problem solving ability confidence and approach avoidance subscale. As the problem solving level was inversely proportional to scoring, the results were high in favor of the administrators in the 21-40 age range. However, there were no significant differences in the problem solving levels of the school administrators in terms of gender, branch, final school, vocational seniority, professional seniorty, seniority and the number of seminars / courses they attended. There is a statistically significant negative relationship between the problem solving inventory and the sub-dimensions and the trend of change trends and the sub-dimensions of the change (three) according to the results of the analysis. However, no significant relationship was found between the problem solving inventory and the sub-dimensions, and the sub-dimension of belief in the benefit of change, but no statistically significant relationship was found between the approach avoidance and change tendency scale
Yabancı dil olarak Türkçe öğretimi A1 düzeyinde kullanılmak üzere Türkçe konuşurların kullandıkları sözcük ve ifadelerin derlenerek bildirişim konuları altında sınıflandırılması
Araştırmanın amacı: Diller İçin Avrupa Ortak Öneriler Çerçevesi’nde genel başlıklar altında önerilen 14 bildirişim konusu içinde, Türkçe konuşurların sıkça kullandıkları sözcük ve ifadelerden bir derlem oluşturmak; bu derlemde yer alan sözcük ve ifadeleri, 14 bildirişim konusu altında sınıflandırarak yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde, öğreniminde, değerlendirmelerinde ve materyal oluşturmada kullanılmak üzere A1 düzeyine göre bildirişimsel yetkinliklerin temel taşı olan “sözcük öğretimi”ne katkıda bulunmaktır. Araştırmanın evrenini: Türkiye'deki Türkçe konuşurlar, örneklemini ise Türkiye'de "Basit Seçkisiz" örneklemeyle rastgele seçilen 45 Türkçe konuşurun ses kaydı oluşturulmuştur. Çalışmada saha araştırması yöntemi kullanılmıştır. Diller İçin Avrupa Ortak Öneriler Çerçevesi’nde önerilen genel başlıklar hâlindeki 14 bildirişim konusu içinde geçen bildirişim etkinliklerinin her biri için Türkçe konuşurların 45 adet ses kaydı alınmıştır. Bu ses kayıtlarında hangi sözcük ve ifadelerin ne sıklıkla kullanıldığı saptanmıştır. Türkçe konuşurların sıklıkla kullandıkları sözcükleri, ifadeleri saptamak ve araştırmanın verilerini çözümlenmek, “woordenteller” programıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın bulguları sonucunda önce genel başlıklar hâlindeki 14 bildirişim konusunun alt bildirişim konuları oluşturulmuş; daha sonra bu bulgular, bildirişim konularının altında sınıflandırılmıştır. Araştırmanın sonunda; Diller İçin Avrupa Ortak Öneriler Çerçevesi’nde önerilen bildirişim konuları altında, Türkçe konuşurların sıkça kullandığı sözcük ve ifadelerinden oluşturulan sınıflandırmayla: A1 düzeyinde Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde, öğreniminde, değerlendirilmesinde ve materyal geliştirmede hangi sözcüklerin ve ifadelerin öncelikle verilmesiyle ilgili yol gösterici olmaya çalışılmıştır.. Ortak, standart ölçütlerle bildirişime dayalı, işlevsel ve başarılı bir yabancı dil olarak Türkçe öğretimi gerçekleştirebilmek için önerilerde bulunulmuştur.
The aim of this study is to compile words and expressions used by Turkish native speakers in their daily lives and to classify them into 14 communication fields proposed for Common European Framework of Reference for Languages (CEFR) to be used at A1 level in Teaching Turkish as a Foreign Language.
Field research method has been used in this study. for each communicative act in 14 communicative fields proposed for CEFR with general titles, 45 Turkish native speakers have been recorded. The frequency of words and expressions bave been calculated using “woordenteller” program.
The population of the study is Turkish native speakers in Turkey and the data comes from the speech samples of 45 Turkish native speakers selected randomly. The results of the study have been used to classify sub-categories of the 14 communications fields and findings have also been classified under these specific subjects. At the end of the study, we have tried to state implications regarding the order of words and expressions to be used in learning, teaching, evaluation and material design and production at A1 level under communication fields proposed for CEFR. Further implications for teaching Turkish as a Foreign Language with a common, communicative, functional and successful approach have also been discussed