Başkent University

Baskent University
Not a member yet
    1983 research outputs found

    Yönetim bilişim sistemleri disiplininin bibliyometrik analizi

    No full text
    Bu tez çalışmasının amacı, bibliyometrik yöntemleri ile dünyada yönetim bilişim sistemleri disiplininin akademik gelişimi üzerine fikir sahibi olmak ve belgeler yoluyla ilişkisel bağlantıları ortaya koymaktır. Çalışmada ikisi Avrupa'dan, ikisi Amerika Birleşik Devletleri'nden olmak üzere Yönetim Bilişim Sistemleri çalışma alanında yüksek niteliğe sahip toplam dört akademik derginin 2017-2018 yılları içinde yayınladığı tüm makaleler incelenmiştir. Yönetim Bilişim Sistemleri çalışma alanının çok disiplinli yapısı nedeniyle, bu alanda bilimsel yayın üreten üniversitelerin/ekollerin sıklıkla hangi alt konulara yoğunlaştığının sosyal ağ analiziyle bir haritasının çıkarılmasının anlamlı olacağı düşünülmüştür. Bu noktada temel amaç iki farklı akademik çalışma kültürü (Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri) arasında farklılık olup olmadığının tespitini yapmaktır. Bu kapsamda en sık atıf yapılan makaleler, en sık atıf yapılan dergiler, en sık çalışılan alt çalışma konuları ve bu bildirilerin hazırlanması sürecinde faydalanılan makalelerin güncelliği de yine çalışmada çözümlenmiştir. Bu anlamda tez çalışması bulguları, YBS alanının dünyadaki gelişimi ve kıtalar arası rekabeti hakkında önemli karşılaştırma ölçütleri sunmaktadır. Çalışma sonucunda, atıf yapılan dergilerin ve araştırmacıların dağılımı, çalışma konularındaki çeşitlenme, atıf yapılan yayınların güncelliği ve yayın üretmeye gönüllü üniversitelerin sayısı gibi faktörler dikkate alınmış ve ABD ve Avrupa çalışma gelenekleri arasında çalışılan konular çerçevesinde belirgin farklılıklar olduğu, atıf yapılan makalelerin belirli makaleler üzerinde yoğunlaşmasından ziyade farklılaştığı ve atıfların yakın zamana dönük olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca YBS alanının bir kimlik oluşturma sürecinde olduğu ve araştırma konusuna dahil edilen dört derginin benzer bir duyarlılıkla hareket edip alanda bir YBS kültürü yaratma çabası içinde olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle mühendislik ve bilgisayar bilimlerine ilişkin konulara yer vermekle birlikte bu alanlardaki dergilere daha az atıf yapıyor olmaları, bu alanlardan ayrı bir disiplin olduklarını ispatlama amaçlarının en önemli göstergesidir. The aim of this thesis is to have an idea on the academic development of the discipline of management information systems in the world with bibliometric methods and to reveal the relational connections through documents. In this study, all the articles published by four academic journals in the field of Management Information Systems, two of which are from Europe and two from the United States, were in 2017-2018 are studied. Because of the multidisciplinary structure of the Management Information Systems study area, it was thought that it would be meaningful to make a map with social network analysis on which sub-subjects of universities / schools that make scientific publications are frequently concentrated in this field. The main objective at this point is to determine whether there are differences between two different academic study cultures (Europe and the United States). In this context, the most frequently cited articles, the most frequently cited journals, the most frequently studied sub-topics and the currentity of the articles used in the preparation of these papers were also analysed. In this sense, the findings of the thesis study provide important comparison criteria about the development of MIS in the world and the competition between continents. As a result of the study, factors such as the distribution of the cited journals and researchers, the diversity of the study subjects, the timeliness of the cited publications and the number of universities willing to make publications were taken into consideration and there are significant differences between the US and European studying traditions, it was found that the cited articles differ rather than concentrate on specific articles, and that the citations are recent. In addition, it is understood that the MIS area is in the process of forming an identity and the four journals included in the research subject are trying to create a MIS culture with a similar sensitivity. The most important indicator of their aim is to prove that they are a separate discipline from the journals in these fields, although they include issues especially related to engineering and computer science

    Sağlıklı kadınlarda tüm vücut vibrasyon eğitimi ve pilates egzersizlerinin fiziksel uygunluk, yorgunluk ve fiziksel benlik algısı üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması

    No full text
    Bu çalışmada, sağlıklı kadınlarda tüm vücut vibrasyonu (TVV) eğitimi ve Pilates egzersizlerinin fiziksel uygunluk, yorgunluk ve fiziksel benlik algısı üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışma 36 sağlıklı sedanter kadın birey üzerinde gerçekleştirildi. Bireyler; Pilates eğitimi alan grup, TVV eğitimi alan grup ve kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı. Pilates eğitimi alan gruptaki bireylere ―Reformer®‖ cihazı ile sekiz hafta, haftada iki gün, günde bir saat eğitim verildi. TVV eğitimi alan gruptaki bireylere ―Power Plate®‖ cihazı ile sekiz hafta süreyle, haftada iki gün ve günde 30 dakika egzersiz eğitimi uygulandı. Kontrol grubuna ise, herhangi bir eğitim verilmedi. Bireylerin vücut kompozisyonu vücut kütle indeksi, bel-kalça oranı ve biyoelektrik empedans analizi ile; fonksiyonel kapasite Mekik Koşu Testi ile; ―core‖ kaslarının enduransı lateral köprü testi, modifiye ―Biering-Sorensen‖ testi, gövde fleksiyon testi ve ―prone bridge‖ testi ile; fonksiyonel kuvvet ise ‗sit-ups‘ ve modifiye ‗push-ups‘ testleri ile değerlendirildi. ―Core‖ kaslarının stabilitesi ayrıca basınç biofeedback aleti ile ölçüldü. Bireylerin esnekliğinin değerlendirilmesi için Otur-Uzan Testi, denge için Fonksiyonel Uzanma Testi kullanıldı. Yorgunluk Şiddet Ölçeği ile yorgunluk düzeyi, Kendini Fiziksel Algılama Envanteri ile fiziksel benlik algısı değerlendirildi. Değerlendirmeler eğitim öncesi ve sonrasında yapıldı. Mekik Koşu Testi sonu Borg değerlerinde, ―core‖ endurans testlerinde ve Otur-Uzan Testi‘nde Pilates ve TVV gruplarında benzer düzeyde olmak üzere, kontrol grubuna göre anlamlı gelişme olduğu görüldü (p0,05).Bu sonuçlar ışığında; sekiz haftalık Pilates ve TVV eğitimlerinin benzer düzeyde fonksiyonel kapasite testinde yorgunluk eşiği, ―core‖ kaslarının enduransı ve esneklik üzerinde olumlu etkileri olduğu bulundu. The aim of this study was to compare the effects of whole-body vibration (WBV) training and Pilates exercises on physical fitness, fatigue and physical self-perception in healthy women. This study was carried out on 36 healthy sedentary female subjects. Subjects were divided into three groups; Pilates training group, WBV training group and control group. In Pilates group, the exercises were performed with ―Reformer®‖ for eight weeks, twice in a week, one hour per day. In WBV group, the training was given ―Power Plate®‖ for eight weeks, twice in a week and 30 minutes in a day. The control group did not receive any training. The body composition of the subjects was evaluated with body mass index, waist-hip ratio and bioelectrical impedance analysis; functional capacity with Shuttle Run Test; core endurance with lateral bridge test, modified Biering-Sorensen test, trunk flexion test and prone bridge test and functional core strength with sit-ups and modified push-up tests. The stability of the core muscles was also measured with a pressure biofeedback instrument. The Sit and Reach test was used for assess flexibility and Functional Reach Test was used for balance. Fatigue was evaluated with The Fatigue Severity Scale and physical self-perception was assessed with Physical Self Perception Profile. The subjects were evaluated before and after the training. There were significant differences at Borg score of Shuttle Run Test, core endurance tests and Sit and Reach Test scores in Pilates and WBV groups compared with control group (p0.05). In the light of these results; Pilates and WBV training were found to have similar positive effects on fatigue threshold, endurance of core muscles and flexibility

    Liderin karanlık kişilik özellikleri ile çalışanın tükenmişliği arasındaki ilişkide çalışanın karanlık liderlik algısının aracı rolü: Çok düzeyli bir araştırma

    No full text
    Bu araştırmanın amacı iş yerlerinde liderin karanlık kişilik özellikleri ile çalışanın tükenmişliği arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkiye çalışanın karanlık liderlik algısının aracılık edip etmediğini ortaya çıkarmaktadır. Bu amaçla, öncelikle özgün bir “iş yerinde karanlık liderlik algısı ölçeği” geliştirilmiştir. Ölçek geliştirme sürecinde üç ayrı uygulama yapılmıştır. İlk uygulamaya 310, ikinci uygulamaya 342 ve üçüncü uygulamaya 355 katılımcı iştirak etmiştir. Her üç uygulamanın katılımcıları Türkiye’de özel güvenlik sektöründe faaliyet gösteren işletmelerde çalışmaktadırlar. Geliştirilen karanlık liderlik algısı ölçeği; bezdiren davranışlar, samimiyetsiz davranışlar ve zorbaca davranışlar boyutlarından oluşmaktadır. Ölçek geliştirme işlemlerinin ardından araştırmanın hipotezlerini test etmeye yönelik çalışmalar yapılmıştır. Araştırmanın örneklemi, ölçek geliştirme sürecinde olduğu gibi özel güvenlik sektöründe faaliyet gösteren işletmelere mensup 494 çalışandan ve bu çalışanların bağlı olduğu 116 birincil yöneticiden oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemi iki düzeyli (birinci düzey: birey, ikinci düzey: grup) olduğundan veri analiz sürecinde hiyerarşik doğrusal modelleme tekniği kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre; liderin bezdiren davranışları ve zorbaca davranışları ile çalışanın duygusal tükenmesi, kinizmi ve mesleki yararlılığı arasında, liderin samimiyetsiz davranışları ile çalışanın duygusal tükenmesi ve mesleki yararlılığı arasında, liderin makyavelist kişilik özelliği ile samimiyetsiz davranışları arasında, liderin narsistik kişilik özelliği ile bezdiren davranışları arasında, liderin psikopatik kişilik özelliği ile bezdiren ve zorbaca davranışları arasında, liderin makyavelist kişilik özelliği ile çalışanın mesleki yararlılığı arasında, liderin narsistik kişilik özelliği ile çalışanın duygusal tükenmesi, kinizmi ve mesleki yararlılığı arasında, liderin psikopatik kişilik özelliği ile çalışanın duygusal tükenmesi arasında anlamlı ilişkiler vardır. Ayrıca, liderin bezdiren davranışları, liderin narsistik kişilik özelliği ile çalışanın duygusal tükenmesi, kinizmi ve mesleki yararlılığı arasındaki ilişkilere tam aracılık ederken, liderin psikopatik kişilik özelliği ile çalışanın duygusal tükenmesi arasındaki ilişkiye kısmen aracılık etmektedir. Diğer çalışmalardan farklı olarak bu araştırmada liderliğin karanlık yüzüne ilişkin ölçüm yapmak amacıyla özgün bir karanlık liderlik algısı ölçeği geliştirilmiştir. Ayrıca, liderin karanlık kişilik özellikleri ile çalışanın tükenmişliği arasındaki ilişkiler, liderin karanlık kişilik özellikleri ile çalışanın karanlık liderlik algısı arasındaki ilişkiler ve çalışanın karanlık liderlik algısının liderin karanlık kişilik özellikleri ile çalışanın tükenmişliği arasındaki ilişkilerdeki aracı rolü bilindiği kadarıyla ilk kez bu çalışma ile görgül olarak çok düzeyli bir model üzerinden açıklanmıştır. Bu nedenlerden ötürü elde edilen bulguların yönetim araştırmaları alanında önemli bir kuramsal boşluğu doldurduğuna ve gerek araştırmacılara, gerekse uygulamacılara faydalı olacağına inanılmaktadır. The aim of this research was to find out whether there were associations between leader’s dark triad and employee’s burnout and whether employee’s perceived dark leadership mediated these associations. To this purpose, first, a genuine “workplace perceived dark leadership scale” was developed. Throughout the scale development process, three separate studies were conducted. A total of 310, 342, and 355 participants, who work at private security companies, took part in study one, two, and three respectively. The perceived dark leadership scale consisted of three factors: wearisome behaviors, insincere behaviors, and tyrannous behaviors. Following scale development, hypotheses were tested. The sample consisted of 116 leaders and 494 employees who report those leaders. Both leaders and employees work at private security companies. Because the sample comprised two levels (i.e. the individual and group levels), the data were analyzed through hierarchical linear modeling technique. Findings indicated that there were significant associations between leader’s wearisome behaviors and employee’s exhaustion, cynicism, and professional efficacy, between leader’s tyrannous behaviors and employee’s exhaustion, cynicism, and professional efficacy, between leader’s insincere behaviors and employee’s exhaustion and professional efficacy, between leader’s machiavellianism and insincere behaviors, between leader’s narcissism and wearisome behaviors, between leader’s psychopathy and wearisome and tyrannous behaviors, between leader’s machiavellianism and employee’s professional efficacy, between leader’s narcissism and employee’s exhaustion, cynicism, and professional efficacy, and between leader’s psychopathy and employee’s exhaustion. Besides that, leader’s wearisome behaviors fully mediated the associations between leader’s narcissism and employee’s exhaustion, cynicism, and professional efficacy. Moreover, leader’s wearisome behaviors partially mediated the association between leader’s psychopathy and employee’s exhaustion. As distinct from previous studies, in this study, to measure the dark side of leadership a genuine perceived dark leadership scale was developed. In addition to that, as far as is known, in this research, the associations between leader’s dark triad and employee’s burnout, between leader’s dark triad and employee’s perceived dark leadership and the mediating role of employee’s perceived dark leadership in the associations between leader’s dark triad and employee’s burnout were explained empirically over a multi level model for the first time. Therefore, it is believed that findings of this research filled an important theoretical gap in the field of management and will be helpful for both researchers and practitioners

    Annelerin bebek beslenmesine yönelik bilgi, tutum davranışları ile postpartum depresyon durumlarının değerlendirilmesi

    No full text
    Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde pediatri kliniğinde yatan ve pediatri polikliniğe başvuran yaşları 0-36 ay olan bebeklerin annelerinin bebek beslenmesine yönelik bilgi, tutum ve davranışları ile postpartum depresyon durumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Aralık 2018 – Mart 2019 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi pediatri kliniğinde yatan ve pediatri polikliniğe başvuran yaşları 0-36 ay olan bebeklerin anneleri üzerinde yürütülmüştür. Annelerin demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri, genel özellikleri , bebek beslenmesine ilişkin bilgi düzeylerini sorgulayan sorular anket formu ile sorgulanmıştır. Annelere Bebek Beslenmesi Tutum Ölçeği (IOWA) uygulanmıştır. Annelere postpartum depresyon durumlarını değerlendirmek amacıyla yaşam kalitesi soruları yine anket formu ile sorgulanmıştır. Annelerin yaş ortalaması 30.5±5.89 yıl olup yaşları 18-45 yaş arasındadır. Beden kütle indeksi (BKİ) gruplamasına göre annelerin %1.9’u zayıf (0.05). Annelerin daha önce geçirilmiş PPD (Postpartum depresyon) öyküsü bulunma sıklığı %21.9 olarak tespit edilmiştir. Eğitim durumlarına göre PPD öykülerine bakıldığında lise mezunu annelerde PPD öyküsü diğer gruplara göre daha fazla görülmüştür (ilköğretim %26.1, lise %26.5 ve üniversite %16.7) ve aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). Vajinal doğum yapan annelerde PPD öyküsü sezaryen doğum yapan annelerden daha fazladır (vajinal doğum yapan %22.5, sezaryen doğum yapan %21.9) ve aralarındaki fark istatistiksel açıdan önemli bulunmamıştır (p>0.05). PPD öyküsü olan annelerin yaş ortalaması 31.1 ±5.94 yıl ve PPD öyküsü olmayan annelerin yaş ortalaması ise 30.3±5.90 yıl olarak saptanmıştır. Son gebeliği sırasında huzursuzluk yaşayan annelerin yaşamayanlara göre BKİ (Beden kütle indeksi)’leri daha yüksek bulunmuştur (huzursuzluk yaşayanlar 25.3±4.25, huzursuzluk yaşamayanlar 24.9±4.07) ve aralarındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). İstemli gebelik geçirmiş annelerin sadece anne sütü verme sıklığı en yüksektir (sadece anne sütü %88.9, anne sütü +tamamlayıcı beslenme %64.4 ve sadece tamamlayıcı besleyen annelerin sıklığının ise %66.7)ve aralarındaki bu fark istatistiksel açıdan önemli değildir (p>0.05). Anne sütünün önemine dair bilinç ve farkındalığın artması , emzirme için gerekli profesyonel ve toplumsal desteğin sağlanması, postpartum depresyon ile ilgili anne ve yakınlarının bilgilendirilmesi gerekmektedir. The aim of this study was to evaluate the knowledge, attitudes and behaviors of mothers of infants aged 0-36 months, admitted to the pediatrics outpatient clinic of Başkent University Ankara Hospital for infant nutrition and postpartum depression. The study was conducted on mothers of infants aged 0-36 months who were admitted to the pediatric outpatient clinic of the pediatric clinic of Başkent University Ankara Hospital between December 2018 and March 2019. The questions about the demographic characteristics, anthropometric measurements, general characteristics, and knowledge levels of infant nutrition were questioned with a questionnaire. Infant Nutrition Attitude Scale (IOWA) was administered to mothers. In order to evaluate mothers' postpartum depression status, the questions about quality of life were also questioned with a questionnaire form. The mean age of the mothers was 30.5 ± 5.89 years and the age range was 18-45 years. According to the body mass index (BMI) grouping, 1.9% of the mothers were weak, ( 0.05). Prevalence of mothers with previous history of PPD was found to be 21.9%. When the PPD stories were examined according to their educational background, PPD history was higher in high school graduate mothers than other groups (Primary education 26.1%, high school 26.5% and university 16.7%) and the relationship between them was not statistically significant (p> 0.05). PPD history was higher in the mothers who delivered vaginally (22.5% who delivered vaginally, 21.9% who delivered abdominally) and the relationship between them was not statistically significant (p> 0.05). The mean age of the mothers with PPD history was 31.1 ± 5.94 and the mean age of the mothers without PPD history was 30.3 ± 5.90. Mothers who had restlessness during their last pregnancy were found to have higher BMIs than those who did not (living in unrest 25.3 ± 4.25, do not experience unrest 24.9 ± 4.07) and the relationship was not significant (p> 0.05). Mothers who had voluntary pregnancy had the highest frequency of breastfeeding alone (88.9% only, breast milk + complementary feeding 64.4%, and the frequency of mothers who only complementary feeding 66.7%), and this relationship was not significant (p> 0.05). It is necessary to increase awareness of the importance of breast milk, to provide the necessary professional and social support for breastfeeding, and to inform parents and their relatives about postpartum depressio

    Basılı medyada kadın temsili: Türkiye'de 8 mart 2019 örneği

    No full text
    Kitle iletişim araçları; bireyler ve toplumlar arasında haberleşmeyi sağlayarak, bilgi sahibi olmakla beraber farkındalığı arttıran önemli araçlardır. Günümüz teknolojisiyle gelişen, hızlanan ve geniş kitlelere ulaşan iletişim araçları ve çıktıları haber almayı kolaylaştırmaktadır. Böylece mevcut sorunlar, olaylar ve tartışmalar gündeme taşınmakta ve tartışmaların sürekliliği sağlanmaktadır. Bu çalışmada; iletişim araçlarının önem taşıyan bu özelliği dikkate alınarak, seçilmiş tarihlerde, basında yer alan kadınla ilgili haberler incelenmiştir. Kadınların toplumsal cinsiyet algısıyla ilgili olarak yaşayabileceği sosyal, ekonomik, kültürel sorunlar ve kadına yönelik şiddet ile ilgili kavramlar, tanımlar, bağlamlar, metaforlar araştırmanın konusu olmuştur. 8 Mart her yıl Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmaktadır. Doğal olarak 8 Mart ve takip eden 9 Mart tarihlerinde medya ve basında kadın ile ilgili haberler ve mesajlar öne çıkmaktadır. Günümüzde kadınlarla ilgili önem kazanan ve devam eden sorunların tespit edilmesi önemlidir. Bugüne bakıldığında; geçmişten bu yana devam eden çalışmaların nasıl sonuç verdiğini anlamak mümkün olabilir. Elde edilen bilgiler planlanacak ve gerçekleştirilecek olan yeni çalışmalara yön verebilir. Çalışmanın yöntemi olarak seçilen nitel araştırma tekniğinde, içerik analizini yapmak amacıyla Nvivo programından yararlanılmıştır. Kategoriler olarak belirlenen kelime, terim ve cümleler içerik içerisinde aranarak elde edilecek bulgular; kavramsal çerçeve bağlamında değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonunda elde edilen bulgular, kuramsal çerçevede ele alınan konularla ilgili bilgilerle örtüşmektedir. Haberlerin içeriği ve verilen mesajlar; kuramsal çerçevede yer alan toplumsal cinsiyet algısı ve cinsiyet rollerine ilişkin kavramlar, istihdam sorunları ve kadına yönelik şiddet konularıyla paralellik göstermiştir. Mass communication provides communication between individuals and societies which aims gathering information with creating awareness, that is why it is a substantial actor in this study. Communication instruments and it’s outputs which are still developing, accelerating and reaching the large masses simplify receiving information in today’s technology. With this structure current issues, events and debates can brought to agenda and remain the continuity of the debates. Considering these characteristics of the communication instruments, the news related to women partaking in the press are examined on selected dates for this study. Social, eoconmic and cultural problems that women might have about gender perception and violence aganist women’s concepts, definitions, contexts, metaphors are the main topics of this study. In every year 8th of March is celebrated as March 8 International Women's Day in the world. Naturally as everyone can see in 8th of March right after 9th of March messages and news can be viewed on media and press related to women. Today, detection of issues related to women which are come into prominence and showing continuity are crucial. Continuing studies’ results can be understandable when taking a look of their year-to-date. Acquired informations can lead to the new studies which will be planned and realized. In order to make a content analysis for qualitative research method, which is chosen as the study’s method, Nvivo Program is used. Findings were searched within the content as words, terms and sentences which are determinated as the categories were utilized in conceptual framework. The findings that acquired after the study matched with the presented context’s knowledge in conceptual framework. Contents of the news and the given messages show parallelism with the concepts of gender perception and gender roles, the topics of employment issues and violence towards women within conceptual framework

    Sigorta acentelerinin niteliksel derecelendirilmesi

    No full text
    Sigortacılık sektörü herhangi bir mal üretimi yapılmayan hizmet sektörleri arasında yer almaktadır. Temelde tüketici odaklı olarak çalışan bu sektörün sağlıklı bir gelişime sahip olabilmesi için kullanmakta olduğu dağıtım kanallarının nitelikli, fonksiyonel ve değişen iş dünyasının trendleri ile paralel hareket eden özelliklere sahip olması gerekliliktir. Sigortacılık sektörü dağıtım kanalları açısından bankacılık sektörü ile kıyaslandığında daha zorlu bir yapılanma ile mücadele etmektedir. Bankalar kendi bünyelerinde oluşturdukları şubelerinin standartlarını daha kolay belirleyebilmekte ve kontrol edebilmektedir. Sigorta şirketleri ise homojen olmayan, farklı niteliklere sahip, büyük çoğunluğu bireysel müteşebbislerden oluşan bir dağıtım kanalı ağı ile faaliyetlerini yürütmeye çalışmaktadır. Günümüz Türkiye’sinin sigortacılık sektörünün geldiği noktada sigorta acenteleri sahip oldukları üretim hacimleri ile önemli bir yer tutmaktadır. Sektörün, büyüyor olmasına rağmen sahip olduğu potansiyele göre olması gereken noktada olmadığı global veriler ile karşılaştırıldığında somuttur. Acenteler faaliyetlerine geçiş aşamalarında belirli şartları sağlayarak sektöre giriş yapmaktadırlar fakat çalışmanın birçok bölümünde ifade edilen yapısal sorunları nedeniyle niteliksel olarak birbirlerinden ayrışmaktadırlar. Yapılan bu araştırma ile acentelerin sahip oldukları farklı nitelikler ortaya konularak, sigorta acentelerinin niteliksel derecelendirilmesi yapılmaya çalışılmıştır. Yapılan araştırma ile ulaşılmaya çalışılan ana amaç “5 yıldızlı acente” kavramını oluşturmaktır. Hedef en üst noktadaki, ideal, olması gereken ve beklenen acente profilini ortaya koymaktır. Bu sayede belirli bir standarda oturacak acente profili, diğer acentelerin de belirlenecek standartlara gelmesini sağlayacak, tüketici tarafında güven endeksini arttıracak bir tercih noktası oluşturacaktır. Tezin yöntem bölümünde, iki aşamalı nitel bir araştırma yöntemi kullanılmıştır. Sektörde yer alan, konuyla ilgili ve yetkili 7 kişi ile yarı yapılandırılmış mülakatlar yapılmıştır. Yapılan mülakatlardan elde edilen bilgiler ışığında acentelerin niteliksel olarak skorlanmasını ve sınıflandırılmasını sağlayacak kriterler belirlenmiştir. İkinci aşamada ise belirlenen kriterler sektörde temsil gücü yüksek, entelektüel bakış açısına sahip, tecrübeli ve objektif katkı yapacağı düşünülen 38 katılımcının değerlendirilmesine sunularak kriterlerin ağırlıklandırılması sağlanmıştır. Çıkan sonuçlar ile rehber bir skala oluşturularak, bu sonuçları yorumlayacak, değerlendirecek ve gerekli aksiyon planını oluşturabilecek, sorumlu yetkili makam olan TOBB Sigortacılık Müdürlüğü ve Sigorta Acenteleri İcra Komitesi (SAİK) takdirlerine sunulmuştur. Sektörün üretim hacminin yarıdan fazlasını oluşturan ve elinde tutan, gelecekte de bu oranlarda bir hacme sahip olacağı düşünülen ülkemiz sigorta acentelerinin, mevcut konum ve yapıları itibari ile hızlı bir yapısal dönüşüme girmeleri gerektiği çalışma sonucunda değerlendirilmiştir. Toplumların nasıl şekillendiğini belirlemekte asli bir role sahip olan sigortacılık sektörü, sağlıklı ve güçlü bir yapılanma ile geleceğe de ışık tutacaktır. Sektörün, gelişmiş dünya ülkelerindeki durumu ile ülkemizdeki durumu kıyaslandığında, potansiyeline karşılık gelen noktaya ulaşabilmesi için en öncelikli olarak sigorta acenteleri üzerinde yapılacak reformlar ile başarıya ulaşabileceği düşünülmektedir. The insurance sector is among service sectors in which no goods are produced. In order to cultivate healthy development in this consumer-oriented sector, the distribution channels it utilizes must be qualified, functional and have features that move in line with the trends of the changing business world. Faced with a more challenging structure in terms of distribution channels, the insurance sector struggles in this particular area when compared to the banking sector. Banks are able to determine and control the standards of their branches more easily and effectively. On the other hand, insurance companies try to carry out their activities through a distribution channel network which is not homogeneous, with each having different qualifications and the majority of which are composed of individual entrepreneurs. Insurance agencies play an important role in the insurance sector of our country with their production volume. Upon review and comparison of global data, although the sector is growing, it is clear that the sector is not at the required point according to its potential. Although agencies enter the sector via the provision of certain defined conditions to carry out transactional activities, they differ qualitatively due to structural problems which are discussed in this study With this research, different qualifications of agencies have been considered in an effort to assign a qualitative rating to insurance agencies. The main aim of the study is to create and define the concept of a “5 star insurance agency” with the objective of being able to identify top, ideal and expected agency profiles. In this way, the agency profile will be evaluated according to a defined standard, providing a clear and uniform path for agencies to achieve and satisfy the standard requirements determined for each agency profile category. Subsequently this will create an essential point of reference that will increase the confidence index on the consumer side. In the method section of the thesis, a two-stage qualitative research method was used. Semi-structured interviews were conducted with 7 authorized people in the sector. As a result of the information obtained from the interviews, criteria for qualitive scoring and classification of agencies were determined. In the second stage, the criteria were evaulated by 38 esteemed participants who have seasoned experience in the sector, and who provided intellectual perspectives, ensuring an objective contribution in the assignment of the weight to the criteria. A guideline scale was formed with the results and presented to the discretion of the TOBB Insurance Directorate and Executive Committee of Insurance Agencies (SAİK), which is the responsible authority for interpreting, evaulating and preparing the necessary action plan. As a result of this study, it was evaluated that the insurance agencies of our country, which constitute and hold more than half of the production volume of the sector and which are expected to maintain this volume in the future, should undergo a rapid structural transformation in terms of their current position. The insurance sector has a fundamental role in making decisions that shape society, shedding light on the future when built upon a healthy and strong structure. When the situation in the developed world is compared with the situation in our country, the consensus is that the sector can achieve success primarily through reforms made for insurance agencies, and consequently the sector can progress forward toward reaching its full potential

    The effect of static magnetic field on partial thickness burn wound healing

    No full text
    Aim: During the past decades, there has been a substantial and growing evidence that static magnetic fields (SMF) and pulsed electromagnetic fields (EMF) can both produce satisfying therapeutic effects on various disorders. There have been researches about the efficacy of SMF in wound healing. However, there is no any investigation about the efficacy of SMF in burn wound healing. In this experimental study, we aimed to investigate the efficacy of SMF in partial thickness burn wound in rats. Material and Method: Forty male Sprague-Dawley male rats were used in the experiment. The modification of Sawada's bum model was applied. In Group1 magnets, in Group2 non-magnetic bars were placed vertically to the burn wound. In Group3 magnets, in Group4 non-magnetic bars were placed horizontally to the burn wound. The wound heating is evaluated by gross wound healing rate and histopathological examination. Results: In study groups, wound healing was faster, granulation with fibroblast migration was earlier, collagen production and neovascularisation were more than control groups. We found no relationship between wound healing and vector direction. Discussion: According to these results static magnetic field can be used in clinic to promote the healing in patients with burns. Especially, in cases that have no chance for grafting, to decrease complications and increase the survival, the static magnetic field can be an alternative

    Diyete bağlı risk faktörlerinin gestasyonel diyabet üzerine etkisi

    No full text
    Bu çalışma ile gebelerin beslenme durumu değerlendirilerek, diyetsel risk faktörlerinin Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM) gelişimine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, Ocak 2018 – Mart 2018 tarihlerinde, Özel Koru Sincan Hastanesi Beslenme ve Diyet Polikliniği’ne başvuran yaşları 19-45 yıl arasında, 24.-28. haftalarında hekim tarafından gestasyonel diyabet tanısı konmuş 33 gebe ile 43 sağlıklı gebe katılmıştır. Gebelik öncesi bilinen diyabeti olan (Tip 1 ve Tip 2 DM), çoğul gebeliği olan, diyabet komplikasyonları bulunan gebeler çalışmaya dahil edilmemiştir. Gebelerin kişisel bilgileri, hastalık durumu, genel beslenme alışkanlıkları ile antropometrik ölçümlerinin sorgulandığı anket formu araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Beslenme alışkanlıkları ile enerji ve besin öğeleri alımlarını belirlemek için miktarlı besin tüketim sıklık formu alınmış; beslenme durumları ise sağlıklı yeme indeksine göre (SYİ - 2010) değerlendirilmiştir. Gebelerin 24 saatlik fiziksel aktivite kayıtları ile günlük enerji harcamaları hesaplanmıştır. Gebelerin yaş ortalaması 29.6±3.97 yıldır. Gebelerin %26.3’ünün tanı almış bir hastalığı olduğu ve %14.5’inin daha önce gebelik öyküsüne sahip olduğu belirlenmiştir. Önceki doğumlarına ilişkin, bebek doğum ağırlık ortalaması 3.5±0.41kg olarak saptanmıştır. Gebelik öncesi ağırlık ortalaması 63.1±11.2kg, mevcut ağırlık ortalaması 71.8±11.96 kg, gebelik öncesi BKİ ortalaması 23.9±3.91 kg/m2, mevcut BKİ ortalaması 27.2±4.28 kg/m2 olarak belirlenmiştir. Gebelerin %40.8’i öğün atlamakta, atlanan öğünlerin %6.6’sının kahvaltı öğünü, %30.3’ünün öğle öğünü, %1.3’ünün akşam öğünü olduğu belirlenmiştir. GDM tanısı alan ve almayan gebelerin %21.1’i gece yeme alışkanlığına sahiptir. Gebelerin bazal metabolizma hız (BMH) ortalaması 1496.6±156.67 kkal, fiziksel aktivite düzey ortalaması 1.3±0.08, toplam enerji gereksinim (TEG) ortalaması 2481.5±2179.55 kkal olarak belirlenmiştir. GDM tanısı alan ve almayan gebelerin günlük diyetle enerji alım ortalamaları benzer bulunmuştur (p>0.05). GDM’si olan ve olmayan gebelerin diyetle günlük karbonhidrat alım ortalaması ve enerjinin karbonhidrattan gelen oranı; günlük protein alım ortalaması ve enerjinin proteinden gelen oranı ile günlük yağ alım ortalaması ve enerjinin yağdan gelen oranı benzer bulunmuştur (p>0.05). GDM’si olan ve olmayan gebelerin enerjinin doymuş yağlardan karşılanma yüzdesi ortalama %15.5±3.1, tekli doymamış yağlardan karşılanma yüzdesi ortalama %17.5±3.9, çoklu doymamış yağlardan karşılanma yüzdesi ortalama %9.03±2.9 olarak belirlenmiştir (p>0.05). Gebelerin günlük posa alım ortalaması 31.4±11.68 g olduğu saptanmıştır (p>0.05). Mikro besin öğesi (A, B1, B2, B12, C, E, niasin, folik asit, potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, demir ve çinko) alım ortalamaları her iki grupta benzer bulunmuş ancak; gruplar arasında B6 vitamini alımı açısından önemli bir fark bulunmuştur (p0.05). Günlük enerji alımı, posa tüketimi, şeker tüketimi, doymamış yağ asidi alımı, doymuş yağ asidi alımı, hayvansal protein alımı ve kırmızı et tüketiminin GDM gelişimi üzerinden istatistiksel açıdan önemli bir etkisinin olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Gruplar arasında Sağlıklı Yeme İndeksi – 2010 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). GDM tanısı alan ve almayan gebelerin SYİ – 2010 diyet kalite değerlendirmesinden almış olduğu, rafine tahılların tüketim puan ortalamasında önemli bir fark bulunmuştur (p<0.05). Gebeler için sağlıklı beslenme örüntüleri oluşturularak, GDM için diyetsel risk faktörlerin en aza indirilmesiyle, GDM gelişimi önlenebilir. The aim of this study was to evaluate the nutritional status of pregnant women and to evaluate the effect of dietary risk factors on Gestational Diabetes Mellitus (GDM). The study was conducted between January 2018 and March 2018 at the Koru Sincan Hospital Nutrition and Diet Polyclinic. Thirty-three pregnant women diagnosed with gestational diabetes and 43 healthy pregnant women participated in this study. Pregnant women with known diabetes (Type 1 and Type 2 DM), multiple pregnancies, and diabetes complications were excluded from the study. The questionnaire was used by the researcher to investigate the personal information of the pregnant women, disease status, general feeding habits and anthropometric measurements. In order to determine nutritional habits and intake of energy and nutrients, quantity of nutrient consumption frequency form was taken; Nutritional status was evaluated according to healthy eating index (SYI - 2010). 24-hour physical activity records and daily energy expenditure of pregnant women were calculated. The mean age of the pregnant women was 29.6 ± 3.97 years. It was determined that 26.3% of the pregnant women had a diagnosed disease and 14.5% had a history of pregnancy before. The mean birth weight of the baby was 3.5 ± 0.41 kg. The mean pre-pregnancy weight was 63.1 ± 11.2 kg, the mean weight was 71.8 ± 11.96 kg, the mean pre-pregnancy BMI was 23.9 ± 3.91 kg / m2, and the available BMI was 27.2 ± 4.28 kg / m2. It was determined that 40.8% of pregnant women skipped meals, 6.6% of skipped meals were breakfast meals, 30.3% were lunch meals and 1.3% were evening meals. 21.1% of pregnant women with and without GDM have the habit of eating at night. The mean basal metabolic rate (BMR) of the pregnant women was 1496.6 ± 156.67 kcal, the mean physical activity level was 1.3 ± 0.08, and the total energy requirement (TEG) was 2481.5 ± 2179.55 kcal.Mean dietary intake and energy intake of pregnant women with and without GDM were similar (p> 0.05). The average daily carbohydrate intake of the pregnant women with and without GDM and the ratio of energy from carbohydrate; the average daily protein intake and energy from protein and the ratio of daily fat intake and energy from fat were similar (p> 0.05). Pregnant women with and without GDM had an average of 15.5 ± 3.1%, 17.5 ± 3.9% from saturated unsaturated fats, and 9.03 ± 2.9% from polyunsaturated fats (p> 0.05). The average daily pulp intake of pregnant women was found to be 31.4 ± 11.68 g (p> 0.05). Micro nutrients (A, B1, B2, B12, C, E, niacin, folic acid, potassium, calcium, magnesium, phosphorus, iron and zinc) were found to be similar in both groups; There was a significant difference between the groups in terms of vitamin B6 intake (p 0.05). Daily energy intake, pulp consumption, sugar consumption, unsaturated fatty acid intake, saturated fatty acid intake, animal protein intake and red meat consumption did not have a statistically significant effect on GDM development (p> 0.05). There was no statistically significant difference between the groups in terms of Healthy Eating Index - 2010 values (p> 0.05). A significant difference was found in the consumption point average of refined grains obtained from SYI - 2010 diet quality assessment of pregnant women with and without GDM diagnosis (p <0.05). By creating healthy nutrition patterns for pregnant women, GDM development can be prevented by minimizing dietary risk factors for GDM

    Soğuk savaş döneminde İran ve Türkiye'nin dış politikasındaki ittifak tercihleri: Benzerlikler, farklılıkları

    No full text
    Uluslararası ilişkiler ve politikada ittifak önemli bir kavramdır. İki ülke veya ülkeler arasında yapılan ittifak örneklerinin tarih boyunca görülmesine karşın ittifak teorilerinin ortaya atılması ve ilgi görmesi 2.Dünya Savaşı sonrasına rastlar. İttifaklar kısaca gerçek veya algılanan tehdit karşısında başta güvenlik endişesi olmak üzere ülkelerin başka devlet veya devletlerle yapmış olduğu resmi birliktelikler olarak bilinir. İran ve Türkiye değişik isimler ve rejimler altında Ortadoğu coğrafyasında yüzyıllardır etkin rol oynamış önemli iki ülke ve iddialı bölgesel güçler olarak tarih sahnesinde kendisinden bahsettirmişlerdir. İnsanlık tarihinin en kapsamlı, can ve maddi kayıplar bakımından en tahripkar savaşı olan 2.Dünya Savaşı sonrası başlayan dönem “Soğuk Savaş” olarak isimlendirilir. ABD’nin liderliğinde kapitalist-liberal Batı bloğu ve SSCB’nin liderlik yaptığı sosyalist-doğu bloğu olmak üzere iki kutuplu bir politik ve ideolojik dünya sistemi başlamış oldu. Soğuk Savaş tüm Ortadoğu'da yaşanmış olmasına karşın en çok etkilenen iki ülke Türkiye ve İran olmuştur. SSCB ve Varşova paktının 1990 yılında başlayan dağılma süreci Soğuk Savaşın sonunu oluşturmuştur. Kısaca 1945-1990 yıllarını kapsayan bu dönemde ülkeler kendilerini bloklardan birisi içinde yer almaya adeta zorunlu hissetmişlerdir. İran tercihini Batı bloğundan, özellikle ABD’den yana kullanmıştır. Soğuk savaşın önemli bir kısmında Rıza Şah Pehlevi ülkeyi yönetmiştir. Rıza Şah Pehlevi’nin liderliğindeki otoriter monarşi birbirine ideolojik olarak çok zıt grupların ortak düşman Şah karşısında birleşmesine neden olmuştur.Bu güçler Şahlık rejimini devirmiştir. Sonrasında ise 20. yüzyılın en önemli değişimlerinden sayılan İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Soğuk Savaşın son çeyreğinde İran’da çok farklı bir ideoloji ve dış politika egemen olmuştur.Yeni kurulan dini referanslı rejim Orta Doğu coğrafyasında ve belli ölçüde küresel düzeyde ciddi politik değişikliklere ve yeni denge hesaplarına yol açmıştır. Türkiyee İran'a benzer şekilde Ortadoğu'nun güçlü ve iddialı bir ülkesidir. Batı bloğunun askeri kanadını oluşturan NATO'nun tek Müslüman ülkesi olarak Soğuk Savaş döneminin önde gelen ülkelerinden olmuştur. Türkiye Batı bloğu lehine tercihini kullanmıştır.Tezin sorunsalı Batı bloğunda yer almak yönünde verilen kararın her iki ülke bakımından iç ve dış nedenlerini,Soğuk Savaş'ın ileri yıllarındaki değişimlerin nedenlerini, bütünüyle Soğuk Savaş döneminin fayda ve zararlarının başta neorealist teori olmak üzere diğer teroilerinde katkısıyla değerlendirilmesini yapmaktır.İki ülkeyi kıyaslayarak bu konuda yapılmış literatürde az çalışma olduğundan bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Alliances are important elements of international relations and politics. Many examples in history have been observed although alliance theories have been proposed and gained attention following World War II. Alliance theories are dominated to a great extent by realist and neoreliast schools of thought. Alliance is basicly known as a response to real or perceived threat to the security of the nation. Alliances may be established either between two states or between groups of states depending upon the circumstanes. They may be formal or informal. Iran and Turkey have been neighbours for centuries and are important actors in Middle East. They both have searched for power and influence in their region. Their mutual relations have fluctuated depending upon domestic affairs and international politics. The end of II. World War, the most devastating war in human history, marked the beginning of a new era in international arena named as “Cold war”. The international political system was divided into two camps under the leadership of United States of America and Soviet Union. United States of America represented the democratic, liberal western bloc while the Soviets represented the socialist eastern bloc.This bipolar system eventually urged countries to make alliances with either of the blocks. Cold war lasted until 1990 when Soviet Union and the Warshaw pact disintegrated which marked the fall of Communist ideology. Iran and Turkey, with similar and reasonable drives preferred to make alliances with western block. Their main concern was to protect their territorial integrity and defend their countries against overt Soviet threat. This threat had historical roots as well as the diplomatic and military initatives taken by USSR during the years of II. World War. During the cold war period both Iran and Turkey suffered from isolation as an inevitable consequence of extreme dependence on west and in particular to USA. Their experience derived from the events and relations of the cold war, Iran and Turkey prompted to revise their international relations and follow relatively multidimensional policies. The detant policy among the two blocks in the following years of cold war faciliated such a limited shift in the international relations of Turkey and Iran. The relations of Iran with USA and other western countries have influnced her relations with Turkey while the reverse is also valid. This thesis aims to analyze the reasons of the alliances of Iran and Turkey during the cold war, pros and cons of their alliances, the events of the cold war, and results of their choices.Search of the literature has revealed not enough studies comparing the two nations during cold war.In that respect contribution to the literature is expected

    Donor management in intensive care unit: Practices at our center.

    No full text
    Int Soc Organ Donat & Procuremen

    0

    full texts

    1,983

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Baskent University
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇