1983 research outputs found
Sort by
Morality as a moderator of the relationship between ingroup identification and ingroup favoritism
The relationship between ingroup identification and ingroup favoritism has been studied for
many years. In the Social Identity Theory literature, studies show that the direction and
strength of this relationship are shaped under the influence of many different variables. The
variables questioned in this topic generally consist of factors that drawn on levels of analysis
at intragroup or intergroup levels except for the self-esteem hypothesis. In this study,
morality as an evolutionary based intrapersonal and intuitional motivation was investigated
in terms of its effects on this relationship. In this thesis, morality was examined from a new
theoretical approach, Morality as Cooperation Theory. It was claimed that giving importance
to certain moral dimensions will have a moderator effect on the relationship between ingroup
identification and ingroup favoritism. Additionally, ideological orientation and core
motivations of social conservatism, resistance to change and opposition to equality, were
examined as covariate variables due to their associations with different moral dimensions
and behaviors towards outgroups in the literature. In this context, one cross-sectional and
one experimental study were carried out. In the first study, the pattern of the relationships
between morality, ideology, ingroup identification, and ingroup favoritism were explored. It
was found that reciprocity dimension of morality has a moderator effect on the relationship
between ingroup identification and ingroup favoritism. Considering the results of the first
study, in the second study, reciprocity dimension was manipulated, and its moderator role
was tested by an experimental design. Consistent with the first study, the results of the
second study revealed a significant moderator effect of reciprocity dimension. The findings,
contributions, and limitations of the studies were discussed in the context of the relevant
literature and suggestions were presented for future studies
İç grupla özdeşleşme ve iç grup kayırmacılığı arasındaki ilişki uzun yıllardır çalışılmaktadır.
Sosyal Kimlik Kuramı literatüründeki araştırmalar, bu ilişkinin gücünün ve yönünün pek
çok farklı değişkenin etkisi altında şekillendiğini göstermektedir. Benlik saygısı hipotezi
dışında bu konuda ele alınmış olan değişkenler genellikle grup içi ve gruplar arası analiz
düzeyinde faktörlerden oluşmaktadır. Bu çalışmada, evrimsel temelli ve birey içi sezgisel
bir motivasyon olan ahlak, bu ilişki üzerindeki etkileri açısından incelenmiştir. Araştırmada
ahlak, yeni bir kuramsal yaklaşım olan İşbirliği Olarak Ahlak kuramı çerçevesinde ele
alınmıştır. Belirli ahlaki boyutlara önem vermenin, iç grupla özdeşleşme ve iç grup
kayırmacılığı arasındaki ilişkide düzenleyici bir rolü olacağı iddia edilmiştir. Ayrıca,
ideolojik yönelim ve sosyal muhafazakarlığın temel iki motivasyonu olarak düşünülen
değişime kapalılık ve eşitliğe karşıtlık, literatürdeki farklı ahlaki boyutlarla ve dışgruplara
yönelik davranışlarla olan ilişkisi nedeniyle kontrol değişkeni olarak ele alınmıştır. Bu
bağlamda bir kesitsel ve bir deneysel çalışma gerçekleştirilmiştir. İlk çalışmada ahlak,
ideoloji, iç grupla özdeşleşme ve iç grup kayırmacılığı değişkenleri arasındaki ilişkilerin
örüntüsü keşfedilmiştir. Karşılıklılık ahlaki boyutunun iç grupla özdeşleşme ve iç grup
kayırmacılığı arasındaki ilişkide düzenleyici rolü olduğu tespit edilmiştir. İlk çalışmanın
bulguları göz önünde bulundurularak, ikinci çalışmada karşılıklılık ahlaki boyutu manipüle
edilmiş ve karşılıklılığın düzenleyici rolüne ilişkin hipotez deneysel desen kullanılarak test
edilmiştir. İlk çalışmayla tutarlı olarak, ikinci çalışma sonuçları da karşılıklılık boyutunun
anlamlı düzeyde düzenleyici etkisinin olduğunu göstermiştir. Araştırma bulguları, katkıları
ve kısıtları literatür bağlamında tartışılarak gelecekte yürütülecek çalışmalara önerilerde
bulunulmuştur
Karotis arter stenozu olan hastalarda tinnitusun değerlendirilmesi
Karotis arter stenozu, kranial iskemik enfarkt oluşumuna ve inme gelişimine neden
olabilen, önemli bir tıkayıcı arter hastalığıdır. Karotis arter stenozunda tanı
yöntemleri olarak; ultrasonografi, manyetik rezonans anjiografi, bilgisayarlı
tomografi ve bilgisayarlı anjiografi kullanılmaktadır. Ultrasonografinin yaygın
kullanımının artması ile birlikte karotis stenozlarının tespit edilme oranı paralel
ölçüde artmakta olup, risk faktörü olarak da öneminin daha da belirginleştiği
görülmektedir.
Tinnitus, vücut dışında bir ses kaynağından bağımsız olarak hissedilen, devamlı veya
aralıklı olabilen zil sesi, vızıltı, ıslık sesi, cıvıltı, tıslama, uğultu ve benzeri şekillerde
seslere benzetilerek ifade edilen seslere denilmektedir. Tinnitusun mekanizması
literatürde ve yapılan çalışmalar sonucunda tam olarak açıklanamamakla birlikte,
işitsel sistemdeki anatomik ve fonksiyonel değişiklikler sonucunda oluştuğu
düşünülmektedir. Tinnitusun çeşitli klasifikasyon tipleri mevcuttur ve literatürde
tinnitus, subjektif ve objektif tinnitus olarak iki grupta incelenmektedir. Subjektif
tinnitus nedenleri; otolojik, merkezi sinir sistemi hastalıkları, metabolik,
farmakolojik, psikolojik olarak sınıflandırılmaktadır. Objektif tinnitus nedenleri ise;
vasküler anomaliler ve nöromüsküler anomaliler olarak gruplandırılmaktadır.
Karotis stenozu, vasküler anomalilerden kaynaklanan arteriyel gürültü grubunda yer
almaktadır. Buradan yola çıkarak; çalışmamızın amacı, karotis stenozu olan
hastalarda tinnitus bulgularını araştırmaktır. Çalışmaya 20 hasta katılmıştır. Tüm
katılımcılara; odyometri testi, timpanometri testi, tinnitus şikayeti olan katılımcalara
bu testlere ilave olarak, Tinnitus Handikap Envanteri ve Görsel Analog Ölçeği
uygulanmıştır.
Çalışma grubunu oluşturan 20 karotis stenozu hastasının %75‘inin (n=15) tinnitus
şikayeti yok iken, %25‘inde (n=5) tinnitus Ģikayetinin olduğu tespit edilmiştir. Tinnitus şikayeti olan 5 hastanın %40‘ının (n=2) sağ kulakta tinnitus tariflediği,
%60‘ının (n=3) ise sol kulakta tinnitus tariflediği saptanmıştır
Carotid artery stenosis is an important occlusive artery disease that may cause cranial
ischemic infarct formation and stroke development. As diagnostic methods in carotid
artery stenosis; ultrasonography, magnetic resonance angiography, computed
tomography and computed angiography are used. Since the widespread use of
ultrasonography, the rate of detection of carotid stenosis has increased and its
importance as a risk factor has become more evident. Tinnitus is the sound sensed
without a source outside the body in the form of ringing, buzzing, whistling,
chirping, hissing, humming, etc. which may be continuous or intermittent. Although
the mechanism of tinnitus is not fully explained, it is thought to be due to anatomic
and functional changes in the auditory system. There are various types of
classification of tinnitus and in the literature, tinnitus, examined in two groups as
subjective and objective tinnitus. Causes of subjective tinnitus are classified as;
otologic, central nervous system diseases, metabolic, pharmacological and
psychological. The causes of objective tinnitus are; vascular anomalies and
neuromuscular anomalies.
Carotid stenosis is located in the arterial noise group orginating from the vascular
anomalies. Based on this; The aim of this study was to investigate the symptoms of
tinnitus in patients with carotid stenosis. 20 patients participated in the study.
Participants; audiometry test, tympanometry test especially patients which complaint
in tinnitus, Tinnitus Handicap Inventory and Visual Analog Scale were applied. In
the study group, 75% of 20 patients with carotid artery stenosis (n = 15), whereas no
tinnitus in 25% (n = 5) were found to be of tinnitus. Tinnitus in 5 patients of the 40%
(n = 2) is described a right ear tinnitus, 60% (n = 3) were found in the left ear tinnitus
recipes
Performance evaluation of thoroughly adaptive particle filter (tapf) for 3d radar tracking applications
Building 3-D Radar tracking system generally comes with issues of non-linearity on
both state and motion model. In this study, several common tracking algorithms are
compared performance-wise under noisy environment, mismatched model and
unsteady non-linear motions considering application areas such as ground based
missile guidance. A radar front end and a space-time adaptive radar data cube is
processed in order to achieve realistic observations from target motion which is
described as discrete time inputs for tracking algorithms.
After an analogical approach between kalman-based filters, the study focuses on
particle filter, which is chosen from mentioned algorithms to be enhanced based on
track performance and wealth of the field of study. A thoroughly adaptive particle
filter (TAPF) is proposed in order to acquire optimal filtering when the trade-off
between degeneracy and impoverishment problems and inverse proportion
between over-fitting and divergence, under highly non-linear and noisy
environments, are considered. An important sampling proposal with kalman
resemblance, which is able to keep track of multiple prior data as a quantization
factor, is derived by extending the Bayes theorem on state estimations with
processing dependant joint Gaussian noise. Considering the need of regressive
information, an effective re-sampling scheme is designed that works in a harmony
with both sampling and adaptive particle distribution process based on data
likelihood. The ultimate aim of the proposed method is to be able to handle and
refine the “intractable”.
3-D Radar takip sistemi kurmak, beraberinde sistem durum ve hedef hareket
modellerinde doğrusal olmayan sorunlar yaratır. Bu çalışmada güdümlü füze
sistemleri gibi, gürültülü ortamlarda, eşleniksiz model altında doğrusal olmayan
haraketli hedefler üzerinde, çeşitli takip algoritmaları kullanılarak performans analizi
yapılmıştır. Takip birimlerine gerçek zamanlı hedef radar gözlem girdileri atamak
için gerçekçi radar ön uç tasarlanmış ve uzay-zaman adaptif radar veri kübü
işlenmiştir.
Kalman bazlı filtreler ile yapılan karşılaştırmanın ardından, çalışma alanındaki
zenginliğe ve takip performansına bağlı olarak parçacık filtresi üzerinde çalışılmaya
karar kılınmıştır. Buna bağlı, tümüyle uyarlı parçacık filtresi (TAPF) önerilmiş,
doğrusal olmayan dönüşümlü ve gürültülü ortamlarda, dejenerasyon, fakirleşme,
sapma ve aşırı uyum sorunlarının çözümü hedeflenmiştir. Durum tahminleri için
Bayes teoremi, bağıl Gauss gürültüler işlenerek türetilmiş, buna bağlı olarak
kalman benzerliğine sahip önem örnekleme önergesi geliştirilmiştir. Bu önem
önergesi bir nicemleme faktörü ile geçmiş verilerin getirilerini güncel tutar. Geriye
dönük bilgiye duyulan ihtiyaçtan dolayı, örnekleme ve uyumlu parçacık dağıtım
işlemi ile uyum içinde çalışan bir yeniden örnekleme planı tasarlanmıştır. Önerilen
metodun nihai amacı, işlenmesi ve idare edilmesi zor takip fonksiyonunu, kavrayıp
düzenleyebilmektir
Okul öncesi öğretmenlerinin okuma-yazma becerisinin gelişimine yönelik rolleri ve uygulamalarının incelenmesi
Bu araştırmada, okul öncesi öğretmenlerinin okuma ve yazma becerilerine yönelik
rolleri ve uygulamalarinin incelenmesi hedeflenmiştir. Bu çalışmaya Ankara ili Altındağ,
Çankaya, Yenimahalle, Gölbaşı ilçelerinde çalışmakta olan 234 okul öncesi öğretmeni
katılmıştır. Araştırmada betimsel tarama modeli kullanılmıştır. Veri toplama aracı olarak okul
öncesinde dil ve okuryazarlık etkinlikleri temelli ölçek, araştırmacı tarafından geliştirilmiş
gözlem formu ve açık uçlu soru sorulardan yarı yapılandırılmış soru formu kullanılmıştır.
Araştırmaların sonuçlarına göre okul öncesi öğretmenleri okuma yazma hazırlık
çalışmalarına yönelik olarak daha çok masa başında gerçekleşen kavram çalışmaları
yaptırmaktadır. Çalışmaya katılan okul öncesi öğretmenleri genellikle kitap ve diğer basılı
materyalleri incelemesi için çocuklara verdiklerini, yüksek sesle şiir, masal, hikaye ve resimli
kitaplar okuduklarını, kitabın arka ve ön kapakları, kitabın başı ve sonu gibi özellikler
hakkında bilgi verdiklerini ifade etmişlerdir.
MEB Okul öncesi programında yoğun olarak “okuma yazma öğretiminin
yapılmaması” ifadesi kullanılırken, çeşitli okul öncesi kurumlarında öğretmenlerin okuma
yazma öğretimi yapabileceklerini ifade etmeleri göze çarpmıştır. Bunun yanı sıra bazı
kurumlarda okuma yazma öğretiminin 36 aylıktan itibaren başladığı görülmüştür. Verilen
cevaplar doğrultusunda okul öncesi öğretmenlerinin okuma yazma hazırlık etkinlikleri ile
okuma yazma öğretimi başlıklarını birbirleri yerlerine kullandıkları, kavram yanılgılarına
düştükleri ve bazı okul öncesi öğretmenlerinin MEB Okul Öncesi Programını bilmedikleri fark
edilmiştir. Genel olarak öğretmenlerin çalıştıkları okulların etkinlik planları, tutumları ışığında
cevaplar verdikleri görülmüştür.
In this research, it is aimed to examine the roles and practices of preschool teachers
towards reading and writing skills. 234 preschool teachers who already working in the
districts of Altındağ, Çankaya, Yenimahalle, Gölbaşı in Ankara are participated in this
study. Descriptive survey model was used in the research. Pre-school language and
literacy-based scale, observation form developed by the researcher and semi-structured
interview form were used as data collection tool.
According to the results of the research, pre-school teachers have more desk-based
concept studies for literacy preparation studies. The preschool teachers who participated in
the study stated that they generally give books and other printed materials to the children to
study it, they read the poems, fairy tales, story and picture books loudly, they also give
information about such as the back, front covers of the book, the beginning and the end of
the reading material.
While MEB preschool program expresses that intense reading and writing teaching
is not used, teachers in various preschool institutions say that they can teach reading and
writing. In addition, it has been observed that literacy teaching started in some institutions
starting from 36 months of age. According to the answers, it has been noticed that
preschool teachers use the topics of literacy, reading and writing instruction in their place,
misunderstand their misconceptions and some pre-school teachers have misconceptions
about the MEB Preschool Program. In general, it was observed that teachers gave answers
in the light of their activities plans and attitude
Yetişkin profesyonel erkek futbolcuların hedonik açlık ve beslenme durumlarının belirlenmesi
Bu çalışma; yüksek şiddetli uzun süreli egzersiz yapan profesyonel futbolcular ile sedanter kontrol grubunun hedonik açlık ve beslenme durumlarını belirleyerek fiziksel aktivitenin hedonik açlığa etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Ayrıca sporcu grubu kendi içerisinde fiziksel olarak aktif ve inaktif oldukları (devre arası tatil dönemi) dönem olarak ikiye ayrılmış ve sonuçlar araştırma kapsamında değerlendirilmiştir. Çalışmanın örneklem grubunu Aralık 2018- Mart 2019 tarihleri arasında Türkiye Futbol Federasyonu 1. Lig’de yer alan bir futbol kulübünde oynayan profesyonel 25 futbolcu ve benzer demografik özelliklere sahip aynı futbol kulübünde çalışan 25 sedanter erkek olmak üzere 18-35 yaş arası toplam 50 sağlıklı birey oluşturmuştur. Bireylerin sosyodemografik özellikleri (yaş, medeni durum, eğitim durumu vb.) ve genel/beslenme alışkanlıklarının (ana öğün, ara öğün tüketim sıklıkları vb) belirlenebilmesi için anket formu uygulanmıştır. Ayrıca bireylerin antropometrik ölçümleri ve vücut kompozisyonları araştırmacı tarafından saptanmıştır. Bireylerin hedonik açlık durumları Besin Gücü Ölçeği (BGÖ) ile saptanmıştır. Ölçek, çalışmaya katılan bireylere, spor kulübüne ait tesis bünyesinde yer alan restoranda birlikte yenen ve aynı besinlerin yer aldığı öğle yemeğinden sonra uygulanmıştır. Beş puan üzerinden yapılan değerlendirme sonucunda ölçek ortalama puanlarının 2.5’un üzerine çıkması hedonik açlığın varlığını ve besinden etkilenildiğini ifade etmektedir. Futbolcu (aktif dönem-inaktif dönem) ve sedanter grubun BGÖ ortalama toplam puanları sırasıyla 3.0±0.6, 2.5±0.5, 2.4±0.5 olarak bulunmuştur. BGÖ toplam puanı, ‘’besin bulunabilirliği’’ ve ‘’besinlerin tadına bakılması’’ alt grup puanlarının futbolcu aktif grubunda sedanter gruba göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Futbolcu grubunun aktif döneminde, BGÖ toplam puanı ve tüm alt grup puanlarının inaktif oldukları döneme göre daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Futbolcularda hedonik açlığın ve besinden etkilenmenin sedanter bireylere göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Futbolcuların toplam enerji, karbonhidrat ve sıvı alımlarının yetersiz olduğu belirlenmiştir. Enerjinin protein ve yağdan gelen yüzdesinin yüksek olduğu saptanmıştır. Tiamin, folat, potasyum, kalsiyum ve magnezyum günlük alımının Diyetle Referans Alıım Düzeyi (DRI)’nin altında kaldığı belirlenmiştir. B12 vitamini, fosfor, demir, çinko günlük tüketiminin, yüksek hayvansal kaynaklı besin tüketiminin sonucu olarak önerilerin üzerinde olduğu saptanmıştır. Futbolcuların besin grupları tüketimlerinin Türkiye Beslenme Rehberi (TÜBER)’ne göre değerlendirmesinde; süt grubu, balık, kurubaklagil/yağlı tohum, tahıl grubu ve sebze-meyve grubu tüketiminin günlük önerilerin altında kaldığı saptanmıştır. Bu çalışma, uzun süreli ve yoğun egzersizin hedonik süreçler üzerinde etkili olabileceğinin bir göstergesi olabilir. Ancak bu konuya ilişkin literatürdeki çelişkili bulgular nedeni ile olası etkileşimi anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
This study has been conducted to investigate the effect of physical acitivty on hedonic hunger by identifying the hedonic hunger and nutritional status of the professional soccer players who has a high intensity long term exercise and sedantary control group. The athletes group has been divided into two groups as phsically active and inactive season (halftime break), and the results has been evaluated within the scope of the research. This study was carried out on totaly 50 healthy individuals aged between 18-35 with similar demographic characterictics (25 professional athletes and 25 sedantary control group who is a playing and working at a football club in Türkish Football Federation 1th League). A questionnaire was applied to determine the sociodemographic characteristics (age, marital status, educational status, etc.) and general / dietary habits of the individuals (frequency of main meals/snack consumption etc.). In addition, the anthropometric measurements and body composition of the individuals were determined by the researcher. Hedonic hunger situation of the individuals was determined by the ‘’Besin Gücü Ölçeği-BGÖ’’. The scale was applied to the participants after lunch which was eaten together and contained the same nutrients at sport club facility’s restaurant. The scores of the total and subgroups were calculated between 1 and 5 at the evaluation stage of the BGÖ which is answered with a five-point Likert scale. As a result of the evaluation made over five points, the mean score of the scale is above 2.5 indicates that the presence of hedonic hunger and affected from foods. The BGÖ mean total scores of the soccer players (active period and inactive period) and sedentary group were 3.0 ± 0.6, 2.5 ± 0.5 and 2.4 ± 0.5, respectively. Mean total score and ‘’food availability’’, ‘’food tested’’ subgroup mean scores was found to be higher in the active group than the sedantary group (p<0.05). Mean total score and all the subgroup mean scores of the BGÖ was higher in active session than inactive session in players group (p<0.05). Hedonic hunger and the affected by food was higher in soccer players than sedantery individuals (p<0.05). Daily energy, macro and micronutrient intake and fluid intake of soccer players were found to be insufficient according to the recommendations. Persentige of energy from protein and fat was found to be high. Daily intake of thiamine, folate, potassium, calcium and magnesium was found to be below the Dietary Reference Intake Level (DRI). The daily consumption of B12, phosphorus, iron, zinc was found to be higher than the daily recommendations as a result of high animal food consumption. When consumption of food groups were evaluated in soccer players according to the Nutrition Guide for Turkey (TÜBER), it was determined that the consumption of milk group, fish, legumes/ oilseeds, cereal group and vegetable-fruit group remained below the daily recommendations. This study may indicate that long-term high intensive exercise may have an effect on hedonic processes. However, since the conflicting findings in the literatüre more research is needed to understand the possible interaction
İnsan kaynakları bilgi sistemlerinin örgütsel performansa etkileri: Delonse&Mclean bilgi sistemleri başarı modeli bağlamında bir değerlendirme
İnsan kaynakları bilgi sistemlerinin işletmelerde yaygın kullanılmaya başlanmasıyla bu sistemlerin verimliliğini, başarısını ve firmalara sağlayacağı net faydaları somut şekilde ortaya koyabilmek önem kazanmıştır. Bu araştırma insan kaynakları yönetimi alanında gerçekleştirilen faaliyetlerde kullanılan bilgi sistemlerinin öncelikle ne derece etkin kullanılabildiğini ölçmek amaçlıdır. Bilgi sistemleri başarı ölçme modellerinden biri olan Delone& McLean Bilgi Sistemleri Başarı Modeli çalışmada insan kaynakları bilgi sistemlerinin başarısını ölçmeye yönelik model olarak kullanılmıştır. Nihayetinde bulmak istenen kullanılan İKBS dolayısıyla firma düzeyinde algılanan net faydaların, algılanan İKBS başarısı ve örgütsel performans ilişkisinde nasıl farklılaştığıdır. Çalışmanın evrenini Türkiye’nin herhangi bir kurumunda “birim yöneticisi” veya “insan kaynakları uzmanı” olarak “yönetsel” pozisyonda çalışan “insan kaynakları bilgi sistemleri” kullanan 229 kişi oluşturmaktadır. Elde edilen veriler SPSS ve AMOS paket programları aracılığıyla değerlendirilip yorumlanmıştır. Söz konusu amaç doğrultusunda yapılan analizlerde örgütsel performans boyutlarından biri olan kalitenin; bilgi, sistem ve hizmet kalitesi özelinde İKBS kullanımına pozitif etkileri gözlenmiş; sistem kullanımının ve kullanılan İKBS’ nin başarılı algılanmasının da örgütsel performansa olumlu etkileri ortaya koyulmuştur. Bunların dışında hizmet kalitesinin, İKBS kullanımından doğabilecek kullanıcı memnuniyetine anlamlı ve olumlu etkileri yine ortaya koyulmuş; fakat bilgi ve sistem kalitesinin kullanıcı memnuniyeti üzerine anlamlı ve olumlu etkileri gözlenmemiştir. Son olarak kullanıcı memnuniyetinin örgütsel performans üzerindeki etkileri görülmek istendiğinde de aynı şekilde önemli bir etki tespit edilememiştir.
The aim of this research is to measure the effectiveness of information systems used in human resources management activities. While Human resources information systems are used in a very widespread area, it becomes more important to determine the efficiency, benefits and success of these systems. Delone & McLean Information Systems Success Model is one of the information systems success measurement model and is used for determining the success of human resources information systems in this study. Ultimately, the point that is desired to be reached in the end is the net benefits perceived at the firm level and how they differ in the organizational performance and human resources information system success relationship. In this context, the data is obtained from 229 executive people who work as “department manager” or “human resources specialist” and uses “human resources information systems” in various sectors and companies. The obtained data was evaluated through SPSS and AMOS package program. Analyzes conducted for this purpose demonstrated the positive effects of information, system and service quality on HRIS usage. Also the the positive effects of system use and the perceived successful use of HRIS on organizational performance were demonstrated. In addition to these, significant and positive effects of service quality on user satisfaction that may arise from the use of HRIS were again revealed, whereas no significant and positive effects of information and system quality on user satisfaction were observed. Finally, when it is desired to see the effects of user satisfaction on organizational performance, no significant impact has been identified
A Dialogic quest for identity: coming to terms with the present through the past in leslie marmon silko's almanac of the dead and gardens in the dunes
This study investigates Native Americans’ quest for identity in two of Leslie Marmon
Silko’s novels, Almanac of the Dead (1991) and Gardens in the Dunes (1999). The cultural
coexistence of white Americans and Native Americans leads to an awareness that the
world is not the same in which Native Americans used to live. The changing world which
is depicted as a consequence of the appearance of white Americans in both novels
constructs one of the central themes of Almanac and Gardens. With the appearance of
white Americans, Native Americans try to adjust to the changing world, in other words, the
co-existence of the two cultures brings the question of identity. This thesis provides a
comparative examination of the two novels in which the protagonists try to come to terms
with their present through the past, since the past plays a significant role in the life of
Native Americans who endeavor to adjust to the changing world. The analysis will be
conducted in the light of M. M. Bakhtin’s theory of dialogism, which is based on the
discourse in novels. Bakhtin’s theory defines the system of languages to point out the
ideological centre in a novel, and the aim of this study is to underline the difference
between the two cBu çalışma, Leslie Marmon Silko’nun Almanac of the Dead (1991) ve Gardens in the
Dunes (1999) adlı romanlarındaki yerli Amerikan halkının kimlik arayışını incelemektir.
Beyaz ve yerli Amerikan halkının bir arada yaşamaya başlaması, dünyanın yerli halkın
alışık olduğu eski yer olmadığının bir göstergesidir. Beyaz Amerikan halkının gelişinin bir
sonucu olarak gösterilen değişen dünya teması her iki romanın da ana temalarından birini
oluşturmaktadır. Beyaz Amerikan halkının ortaya çıkmasıyla, yerli halk da bu değişen
dünyaya uyum sağlamaya çalışmakta, diğer bir deyişle, bu kültürel birliktelik kimlik
sorununu da beraberinde getirmektedir. Bu tez, geçmişi aracılığıyla şimdiki zamanı ile
uzlaşmaya çalışan ana karakterlerin bulunduğu iki romanın karşılaştırmalı analizini
yapmaktadır, çünkü değişen dünyaya uyum sağlamaya çalışan yerli Amerikan halkının
hayatında geçmişin önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu inceleme, söylem analizine dayalı
M. M. Bakhtin’in Dialogism adlı kuramının ışığında yapılmıştır. Bakhtin’in teorisi bir
romandaki ideolojik görüşü ortaya koymak için dilin sistemini tanımlamaktadır ve bu
çalışmanın amacı da iki kültürün arasındaki farklılığı söylem analizi aracılığıyla
vurgulamaktır.ultures through their utterances
Avrupa Birliği'nin yenilenebilir enerji dinamikleri ve Türkiye'nin uyumu
Enerji, insan hayatının her alanında oldukça önemli bir yere sahiptir. Bugünün
enerji kaynakları, artan nüfus ve gelişen teknoloji ile birlikte değişim göstermektedir. Bu
nedenle enerji kaynakları yerini, aşamalı olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına
bırakmaya başlamıştır.
Avrupa Birliği, mevcut enerji kaynakları sınırlı olduğundan, yenilenebilir enerji
kaynaklarını geliştirmeye yönelmiştir. Avrupa Birliği kendi içinde alınan kararlar ve
yapılan düzenlemeler ile hedeflerine ulaşmaktadır. Diğer taraftan, yenilenebilir enerji
çevreyi korumada oldukça önemli bir role sahiptir. Daha az çevresel risk taşıdığı için
ülkeler, daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih etmektedirler.
Türkiye ise, enerji bağımlılığından kurtulmak ve enerji konusunda ilerleme
sağlamak için, Avrupa Birliği’ne üye olma yolunda çalışmalar yapmaktadır. Türkiye,
yenilenebilir enerji kaynaklarını, mümkün olan teknolojisiyle geliştirmeye çalışmaktadır.
Bu nedenle Türkiye, Avrupa Birliği ile ortak projeler gerçekleştirmekte ve yenilenebilir
enerji konusunda yüksek standartlara ulaşmayı hedeflemektedir.
Energy has an important place in every area of human life. Today’s energy sources
are changing with growing population and developing technology. Therefore, energy
sources are relinquishing their places to renewable energy sources.
Because of limited available sources, European Union have head for developing
renewable energy. European Union reaches it’s targets with their own desicions and
regulations. An addition to this, renewable energy plays an important role in protecting the
environment. Countries prefer renewable sources since they have lower environmental
risk.
Turkey has been working on the way to be a member of the European Union in
order to make progress on energy and escape from energy dependence. Turkey has been
trying to develop it’s own renewable sources with the available technology. Therefore,
Turkey has been developing common projects with European Union and aims to reach
high standarts about renewable energy
Gömülü 3.molar cerrahisinde intra-operatif müzik dinletisinin hasta anksiyetesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Gömülü mandibular 20 yaş dişi ameliyatı toplum tarafından korkutucu olarak
nitelendirilen diş hekimliğinde sık uygulanan bir işlemdir. Hekimler tarafından düşük
riskli bir tedavi olmasına rağmen ciddi komplikasyon riskleri de bulunmaktadır.
Hastaların anksiyete durumu psikolojisini de etkiler. İntraoperatif anestezik maddeye
olan ihtiyaçta artış, daha yüksek perioperatif ağrı algısı ve cerrahi sonrasında analjezik
madde ihtiyacında artış, istenmeyen kardiyovasküler etkilerle sonuçlanabilecek
şekilde hemodinamik değişiklikler de anksiyete ile ilişkilidir. Perioperatif
anksiyetenin kontrol edilmesi için ilaç tedavisi ve psikolojik girişimlerde bulunulur.
Bu tür girişimlerden en kolay ve non-invaziv olanı intraoperatif müzik dinletisi
uygulamasıdır. Bu çalışmada 20 yaş diş çekimi ameliyatı sırasında müzik dinletmenin
anksiyolitik etkisi ve vital bulgulardaki değişimin araştırılması amaçlanmıştır. Alt
çenede kemik retansiyonlu gömülü yirmi yaş dişi operasyonu geçirecek olan 39 hasta
çalışma grubu, 40 hasta kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm hastalara ameliyat
öncesi Modified Dental Anxiety Scale (MDAS) uygulanarak anksiyete seviyesi
belirlendi Çalışma grubundaki hastalara ameliyat esnasında kulaklıktan müzik
dinletildi.. Vital bulgular ise kan basıncı ve nabız ölçümleri ile değerlendirildi.
Ölçümler bekleme salonunda, hasta diş ünitine oturduğunda, lokal anestezi
yapıldığında, cerrahi örtüler örtüldüğünde, insizyon yapıldığı sırada, kemik kaldırma
ya da dişin bölünmesi sırasında, dişin çekildiği sırada, yara bölgesine dikiş atıldığında
ve ameliyat sonunda hasta üzerinden ameliyat örtüleri kaldırıldığında kaydedildi.
İstatistiksel analiz için Student’s t-testi ve. eşleştirilmiş t-testi kullanıldı (p≤0.05).
Ameliyat sırasında alınan kan basıncı ölçümleri bakımından müzik dinletilen ve
dinletilmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Yalnızca sutur atıldığı sırada alınan nabız ölçümleri bakımından müzik dinletilen ve
dinletilmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p=0,036).
MDAS skorlarına göre operasyon sırasında müzik dinletilen grup ile müzik dinletilmeden operasyona alınan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,953)
bir fark bulunamamıştır.
Mandibular impacted third molar surgery is considered scary among the society. Yet
it’s a low risk application according to dentists. Although it has serious complication
risks cited in dental literature. Patients’ anxiexty status had direct effect on their
psychology. Excess need for the intra-operative anesthetic solution, post operative
pain killer, higher perioperative pain sensation, undesired cardiovascular situations are
related to anxiety. Medication and psychological interventions are used in order to
deal with the anxiety. Music is the easiest and non-invasive method for relaxation of
the patients. In the present study anxiolytic effects of music and changes in vital signs
are examined. 39 patients who are going to take an impacted lower third molar surgery
are assigned for the experiment group, and 40 patients for the control group.
Experiment group patients listened music using headphones during the surgery. All
patients took Modified Dental Anxiety Scale (MDAS) tests prior to the surgery. Vital
signs are tracked with blood pressure and pulse measurements which are taken during
waiting room, after sitting on the dental chair, during local anestesia administration,
incision, bone reduction, suturing and at the end of the surgery. Student’s t-test and
paired t-test were used for statistical analysis (p≤0.05). No statisticaly significant
differences were recorded for control and experiment groups except for the heart rate
recordings at the time of suturing (p=0,036). According to MDAS scores no
statistically significant differences were recorded as well
Besteci, müzikolog Kemal İlerici'nin "bestecilik bakımından Türk müziği ve armonisi" ve öğrencisi M.Ertuğrul Bayraktarkatal'ın makamsal armoni yaklaşımları
Tanzimat dönemi Osmanlı İmparatorluğu’unda her alanda olduğu gibi müzik alanında da yenileşmeler söz konusudur. 19’uncu yüzyıldan Cumhuriyet sonrası dönemi kapsayan bu süreçte, Türk müziği birçok yönüyle tartışılmaya başlanmıştır. Yenileşme döneminde ortaya çıkan fikirlerden bir diğeri ise Türk müziğine armoninin tatbik edilmesidir. Türk müziği ezgilerinin armonize edilmesi kurumsal olarak Muzika-yi Hümâyun’da Donizetti Paşa ile başlamış ve sonrasında da sürmüştür. Bu süreçte Türk müziğinin kendi yapısından kaynaklanacak bir armoni arayışı ortaya çıkmıştır.
Besteci ve müzikolog Kemal İlerici (1910-1986) 1970 yılında ilk kez yayınlanan “Bestecilik Bakımından Türk Müziği ve Armonisi” başlıklı eserinde kullandığı ezgi analiz yöntemleriyle Türk müziği makamlarını detaylı olarak incelemiştir. Türk müziğinin sorunlarına çözüm getirmesi amacıyla Hüseynî makamını anamakam olarak seçmiş ve bu makamdan yola çıkarak Türk müziği makamlarının iç yapısından kaynaklanan makamsal bir armoni sistemi ileri sürmüştür. Kemal İlerici’nin makamsal armonisi, Türk müzik modernleşmesi tarihindeki yeri, besteciler açısından doğuracağı yeni tınısal olanaklar açısından önemli görülmektedir.
Kemal İlerici sistemi, Türk müziğinde yer alan ilk kapsamlı ve özgün armonik kuramdır. Kemal İlerici, bu sistemle birçok öğrenci yetiştirmiştir. Bu çalışmada, Kemal İlerici’den en uzun süre ders alan ve sistemini iyi bilen öğrencilerinden M. Ertuğrul Bayraktarkatal’ın, öğretmeninin sistemi üzerine yaklaşımları ve “makamsal ezgi çekirdekleri” nin sunduğu yeni armonik olanaklar, bu yeni makam algısı çerçevesinde incelenmiştir.
During the Tanzimat period, In the Ottoman Empire, as in every field, there is modernization movement in the field of music. In this process, from the period of the 19th century Ottoman Empire to the 20th century the modern Turkish Republic, Turkish music was discussed in many aspects. One of the ideas that emerged during the period of modernization is the application of harmony to Turkish music. The harmonization of Turkish music melodies started with Donizetti Pasha in Muzika-yi Hümâyun and it continued after that. In this period, the search began for a harmony rules that emerged from the structure of Turkish music.
Composer and musicologist Kemal İlerici (1910-1986) published "Bestecilik Bakımından Türk Müziği ve Armonisi", in 1970 for the first time. In this work, he studied Turkish music in detail with his melody analysis methods. He chose makam Hüseynî as a solution to the problems of Turkish music. Based on this, the makam harmony of Kemal İlerici is seen as important in the history of Turkish music modernization in terms of the new resonance possibilities for composers.
The İlerici system is the first comprehensive and specific harmonic proposition in Turkish music. Kemal İlerici transferred his system to many students. M. Ertuğrul Bayraktarkatal is one of the students who had taken lectures from İlerici for a long time and has full knowledge of his system. In this study, the approach of his student to the İlerici system and the new makam theory “Melodic Makam Nuclei”, which is given the İlerici system new harmonic possibilities, were examined