1983 research outputs found
Sort by
Obez bireylerde damgalanma hissi ile yeme davranışları ve depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma obez bireylerde damgalanma hissi ile yeme davranışları ve depresyon arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada fazla kilolu ve obez bireyde algılanan ağırlık damgalaması ve içselleştirilmiş ağırlık önyargılarının depresyon, yeme davranışları ve benlik saygıları arasındaki ilişki sorgulanmıştır. Araştırma Şubat-Nisan 2018 yılında Ankara’da bulunan özel iki diyet danışma merkezine başvuran ve çalışmada yer almayı gönüllü olarak kabul eden 106 kadın, 39 erkek toplam 145 fazla kilolu ve obez birey ile gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu ile Damgalayıcı Durumlar Envanteri-Kısa (DDE-K), İçselleştirilmiş Kilo Önyargı Ölçeği (İKÖÖ), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ), CES-Depresyon Ölçeği (CES-D) ve Rosenberg Benlik Sayıgısı Envanteri (RBSE) kullanılmıştır. Çalışma kapsamında DDE-K envanterinin Türkçe geçerlik ve güvenirlik analizi yapılmış ve literatüre kazandırılmıştır. Damgalayıcı Durumlar Envanteri-Kısanın cronbach’s alpha katsayısı 0.848 olarak bulunmuştur ve yüksek güvenirlik gösterdiği bulunmuştur. Çalışma verileri SPSS 20.0 paket programı kullanılarak uygun istatistiksel yöntemler ile değerlendirilmiştir. Obez bireylerin ortalama puanları DDE-K için 1.62 (hayatında birkaç kez), İKÖÖ için 4.11 (kararsız), DEBQ alt ölçekleri olan kısıtlatıcı yeme için 2.93 (bazen), duygusal yeme için 3.08 (bazen), dışsal yeme 2.98 (bazen), CES-D için 19.71 (hafif depresyon), RBSE için 20.66 (yeterli benlik saygısı) olarak bulunmuştur. Çalışma sonucunda başlangıç ağırlığı daha yüksek olan katılımcıların damgalayıcı durumlarla karşılaşma sıklıkları daha fazla bulunmuştur (p=0.011). Ayrıca BKİ sınıfı yüksek olan katılımcılar daha sık bir şekilde damgalayıcı durumlarla karşılaştıkları bulunmuştur (p=0.005). Katılımcıların fazla kilolarından dolayı karşılaştıkları damgalayıcı durumlarla karşılaşma sıklıkları ile ağırlık önyargısı içselleştirme düzeyleri arasında pozitif yönlü doğrusal bir ilişki vardır. Öyle ki damgalayıcı durumlarla karşılaşma sıklığı daha yüksek olan katılımcıların ağırlık önyargılarını içselleştirme seviyeleri de yüksek olmaktadır (r=0.279 ; p=0.001). Damgalayıcı durumlarla karşılaşma sıklığı ile depresyonda hissetme düzeyi arasında anlamlı düzeyinde pozitif yönlü doğrusal bir ilişki söz konusudur. Buna göre bu tür durumlarla daha sık karşılaşanlar daha yüksek düzeyde depresyonda hissetmektedir (r=0.177 ; p=0.033). Damgalayıcı durumlarla karşılaşma sıklığı ile benlik saygısı seviyesi arasında negatif yönlü bir ilişki söz konusudur. Bu tür durumlarla karşılaşma sıklığı daha fazla olan katılımcılatın benlik saygısı algısı daha düşük olmaktadır (r=-0.234 ; p=0.003). Ağırlık önyargısı içselleştirme puanı ile duygusal ve dışsal yeme seviyeleri arasında pozitif yönlü doğrusal ilişkiler olduğu görülmüştür. Buna göre önyargıları içselleştirme seviyeleri daha yüksek olan katılımcıların duygusal yeme (r=0.343 ; p<0.001) ve dışsal yeme (r=0.214 ; p=0.010) düzeyleri de yüksek olmaktadır. Ağırlık önyargılarını içselleştirme düzeyleri ile depresyon düzeyleri arasında da pozitif yönlü doğrusal bir ilişki belirlenmiştir. Öyle ki önyargıları içselleştirme düzeyi yüksek olan katılımcıların depresyonda hissetme düzeyleri de yüksek olmaktadır (r=0.367 ; p<0.001).
This study was carried out to evaluate the relationship between stigmatization and eating behaviors and depression in obese individuals. In this study, we aimed to determine the weight stigma and internalized weight bias, depression, eating behaviors and self-esteem in overweigt and obese individuals. The survey was conducted in February-April 2018 with 106 women and 39 men with a total of 145 overweigt and obese individuals who accepted to take part in the study voluntarily. In this study, a questionnaire which is prepared by the researcher, Brief Stigmatizing Situations Inventory (SSI-B), Modified Weight Bias Internalization Scale (MWBIS), Dutch Eating Behaviour Questionnaire (DEBQ), Center for Epidemiologic Studies Depression Scale (CES-D), Rosenberg Self Esteem Scale (RSES) were used as a data collection tool. In this study the validity and reliability analysis of the SSI-B inventory was conducted in Turkish. The Cronbach's alpha coefficient of SSI-B was found to be 0.848 and was found to show high reliability. Study data were evaluated using appropriate statistical methods using the SPSS 20.0 package programme. The average scores of the overweight and obese individuals were found 1.62 for SSI-B, 4.11 for MWBIS, 3.0 for DEBQ, 19.71 for CES-D and 20.66 for RSES. At the end of the study, it was found that the participants with higher initial weight were more likely to frequent stigmatizing conditions (p = 0.011). In addition, participants with higher BMI levels were found to have more frequent stigmatizing conditions (p=0.005). There is a linear relationship between the frequency of encounter with the stigmatizing situations that people face due to their overweight and the level of weight bias internalization. Thus, the level of internalization of the prejudices of people with higher incidence of stigmatizing situations is also high (r=0.279 ; p=0.001). There is a linear relationship between the frequency of stigmatizing situations and the level of feeling in depression. According to this, people who experience these conditions more frequently feel higher levels of depression (r=0.177 ; p=0.033). There is an inverse relationship between the incidence of stigmatizing situations and the level of self-esteem. The self-esteem perception of people with higher incidence of such situations is lower (r=-0.234 ; p=0.003). There was a linear relationship between weight bias internalization score and emotional and external eating levels. Accordingly, individuals with higher levels of internalizing prejudices have higher levels of emotional eating (r=0.343 ; p<0.001) and external eating (r=0.214 ; p=0.010). A positive linear correlation was also found between the levels of internalizing prejudices of weight and levels of depression. People with high levels of internalization have high levels of depression (r=0.367 ; p<0.001)
Aşırı aktif mesane tanısı olan ve olmayan kadınların ağrı özellikleri yönünden karşılaştırılması
Çalışmamızda Aşırı aktif mesane (AAM) tanısı almış kadınların ağrı ve yaşam kalitesini değerlendirmek, sağlıklı kontrollerden farklılık gösterip göstermediğini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya 18 yaş üzeri AAM tanısı almış 28 kadın ile yine çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üzeri 28 sağlıklı kadın olgu dahil edildi. Çalışmaya katılan kadınların ağrı şiddeti ve niteliğini değerlendirmek için Kısa form McGill Ağrı anketi, nöropatik ağrı varlığını sorgulamak için Self- Leeds Assessment of Neuropathic Symptoms and Signs anketi kullanıldı. Ağrı eşik seviyesi Algometre ölçüm cihazı ile değerlendirildi. Algometrik ölçümler vücutta 18, abdominal hatta 5 farklı anatomik lokalizasyondan yapıldı. Çalışmaya dahil edilen kadınların AAM semptomları ile alt üriner sistem semptomlarını değerlendirmek için ise; Aşırı Aktif Mesane Değerlendirme Formu, İnkontinans Etki Soru Formu ve Ürogenital Distres Envanteri kullanılırken, yaşam kalitesi ve genel sağlık durumunun ortaya konulmasında Nottingham Sağlık Profili (NSP) soru formu kullanılmıştır. Algometre ile yapılan ölçümlerde AAM li kadınların ölçülen tüm noktalarda sağlıklı kadınlara göre daha düşük ağrı eşiğine sahip olduğu bulundu. AAM li kadınlar Mcgill ağrı anketi ve semptom ciddiyeti anketleri ile değerlendirildiğinde AAM semptom ciddiyeti ile ağrı şiddeti arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon olduğu bulundu (p<0,05). Bireyler NSP ile değerlendirildiğinde duygusal reaksiyonlar alt skoru haricinde diğer tüm başlıkların toplam skorlarında AAM‟ li kadınların daha yüksek skor ortalamasına sahip olduğu ve istatistiksel açıdan iki grup arasında anlamlı fark olduğu görülmüştür (p<0.05). Sonuç olarak, AAM‟ nin kadınların yaşam kalitesinde ve ağrı eşiğinde düşüklüğe ve ağrının hem duyusal hem affektif niteliğinde artışa neden olduğu bulundu. Bu sonucun AAM‟ nin emosyonel durum üzerine etkisinden bağımsız olarak ortaya çıkması AAM patofizyolojisinde santral sensitizasyonun ağrı sendromlarına yatkınlık yarattığı teoremini doğrular niteliktedir. Ayrıca bu hastalarda semptom ciddiyeti arttıkça ağrı şiddetinin arttığı gözlenmiştir. Bu sonuçlara göre AAM‟ li hastalarda alt üriner sisteme yönelik semptomların yanı sıra ağrı sendromlarına yatkınlığında görülebileceği ve bu konuda çalışan klinisyenlerin hastaları bu yönden de değerlendirmeleri gerektiği vurgulanabilir.
The aim of this study was to evaluate the pain and thr quality of life of
women who were diagnosed with overactive bladder (OAB) and to determine
whether they differ from healthy controls. The study included 28 women over 18
years of age who were diagnosed with OAB in accordance with the definition of
International Continence Society and 28 healthy women over 18 years of age who
agreed to participate in the study. The participating women were evaluated by The
Short Form of the McGill Pain Questionnaire for pain intensity and pain quality;
Self-Leeds Assessment of Neuropathic Symptoms and Signs for the presence of
neuropathic pain and Algometer for the pain threshold level. Algometric
measurements were made from 18 points in the body and 5 different anatomical
locations on the abdominal line. Overactive Bladder Questionnaire, Incontinence
Impact Questionnaire and Urogenital Distress Inventory were used to evaluate OAB
symptoms and lower urinary tract symptoms of women included in the study, while
Nottingham Health Profile (NHP) questionnaire was used to determine quality of life
and general health status. It was found that women with OAB had lower scores in
respect to pain threshold measurements with algometer than healthy women. When
the women with OAB were evaluated by Mcgill pain questionnaire and symptom
severity questionnaires of lower urinary tract symptoms, there was a positive
correlation between OAB symptom severity and pain intensity (p<0,05). The
comparison of health-related quality of life between the participating female subjects
in respect to NHP showed a statistically significant difference in pain, sleep, social
isolation, physical activity, energy and in the total scores of part 1 and part 2. The
evaluation of the emotional reactions scores revealed no significant difference
between the groups (p = 0.064).In conclusion, it was found that OAB results in a decrease in the quality of
life and pain threshold of women and an increase in both sensory and affective
qualities of pain. This result, independent of the effect of OAB on emotional state,
confirms the hypotesis that central sensitization predisposes to pain syndromes in the
pathophysiology of OAB. In addition, it was observed that the severity of pain
increased in parallel with the severity of symptoms in these patients. According to
these results, it can be emphasized that patients with OAB may be predisposed to
pain syndromes as well as lower urinary tract symptoms and that clinicians should
take this into consideration during the evaluation of patients
Beethoven op.69 piyano-viyolonsel sonatı birinci bölümünün orjinal el yazması ile seçilmiş edisyonlarının karşılaştırılması
Bu araştırmanın amacı viyolonsel repertuvarının önemli eserlerinden biri sayılan
Beethoven’ın Op. 69 Piyano-Viyolonsel Sonatı’nın günümüzde en sık kullanılan
edisyonlarının aslına yakınlık derecelerini saptamaktır. Dolayısıyla araştırma, genel tarama
modelinde betimsel bir çalışma temeline dayanmaktadır. Bu doğrultuda eserin orijinal el
yazması ile seçilen diğer edisyonlar tarama yöntemiyle karşılaştırılmıştır. Eserin orijinal el
yazmasının yalnızca birinci bölümünün günümüze ulaşmış olması nedeniyle araştırma
yalnızca söz konusu sonatın birinci bölümünü kapsamaktadır. Yapılan araştırma sonucu
Bärenreiter 2004 edisyonunun, orijinal el yazmasına incelenen diğer edisyonlardan daha yakın
olduğu saptanmıştır.
The purpose of this study is to determine the degree of proximity of the most
frequently used editions of Beethoven’s Op. 69 Piano-Violoncello Sonata, which is
considered one of the important works of violoncello repertory, to its manuscript. Therefore,
this descriptive study is based on survey methodology. Accordingly, the piece’s handwritten
manuscript is compared with other chosen editions using a descriptive survey model. The
study aims to find out which editions are the closest to the Beethoven’s original conception.
As a result of study, it is determined that the Bärenreiter’s 2004 edition is more proximate to
the original manuscript than the other scrutinized editions
6735 Sayılı Uluslararası işgücü kanunu'na göre yabancıların Türkiye'deki çalışma hakları
Tarih boyunca göç yolları üzerinde bulunan Türkiye, günümüzde de birçok ülkeden
yabancıya ev sahipliği yapmaktadır. Yabancıların Türkiye’ye göç etmeleri çalışmak ve
Türkiye’de yaşamak gayesiyle olabildiği gibi, bazı durumlarda yabancılar ülkelerini terk etmek
zorunda kalmaktadırlar. Bu yabancılar ülkemize gelerek korunma talebinde
bulunabilmektedirler. Ülkemize gelen yabancılar zaman içerisinde gelir elde edebilmek
amacıyla ülkemizde çalışmak istemektedirler; ancak bu kişilerin Türkiye’de çalışabilmeleri için
bazı şartlar bulunmaktadır. Özellikle belirtmek gerekir ki Türkiye’de çalışmak isteyen
yabancılar, kural olarak yalnızca çalışma izni alarak Türkiye’de çalışabilirler. Her ne kadar
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında, çalışmanın bir hak ve özgürlük olduğu hükme bağlanmış
olsa da, çalışma hürriyeti hususunda bazı sınırlamaların bulunduğu görülmektedir.
Yabancıların Türkiye’de çalışmalarıyla ilgili olarak günümüze kadar birçok düzenleme
yapılmıştır. Günümüzde ise Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun yürürlükten
kaldırılarak Uluslararası İşgücü Kanunu uygulanmaktadır. Her ne kadar YÇİHK yürürlükten
kaldırılmış olsa da, Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun’un Uygulama Yönetmeliği
günümüzde de uygulanmaya devam etmektedir; çünkü Uluslararası İşgücü Kanunu’na ilişkin
olarak henüz yönetmelik yayınlanmamıştır.
Çalışmamızda, Türkiye’de yabancıların çalışma hakları açıklanmış olup, çalışma izni
başvurularının nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili bilgilere yer verilmiştir. Ayrıca Uluslararası
İşgücü Kanunu kapsamında getirilen yenilikler açıklanmıştır. Yabancıların Türkiye’de
çalışmalarıyla ilgili açıklamalarda bulunulurken, ilgili yerlerde Yargıtay kararlarına da yer
verilmiş ve uygulamada karşılaşılan hususlardan bahsedilmiştir.
Located on migration routes throughout the history, Turkey, today serves as home to
many foreigners. The reason for the migration of foreigners to Turkey might be to work and live
in Turkey or in some difficult conditions foreigners may forced to leave their countries. This
foreigners may come to Turkey in order to request for protection. Foreigners coming to our
country want to work in our country in order to earn income; but there are some conditions in
order to work in Turkey. In particular it should be stated that as a rule, the foreigners who want
to work in Turkey has to get a work permit to work in Turkey. Although it is ruled in the
Constitution of the Republic of Turkey that working is both a right and liberty, there are some
limitations about freedom of labor.
Some regulations has been made on the subject of foreigners working in Turkey;
however, the Law on Work Permits of Foreigners is now being repealed and the International
Labor Law is being applied. Although the Law on Work Permits of Foreigners has been
repealed, the Regulation on Work Permits of Foreigners in force because the regulation for the
International Labor Law has not been published yet.
In our study labor rights of foreigners in Turkey is explained and information on how
to apply for work permit is given. In addition, the innovations introduced under the International
Labor Law were explained. While explaining the work by the foreigners in Turkey, some
Supreme Court decisions are stated in the related places and some issues encountered in practice
has been mentioned
Disiplinlerarası bağlamında lannis xenakis ve philips pavyonu tasarımı
Bu çalışma; müzik, mimari ve görsel sanat dallarının sentezinden oluşan Philips
Pavyonu ve tasarımcısı Iannis Xenakis ile ilgili kaynaklar taranarak disiplinlerarası bir
boyutta ele alınmıştır. Bu kapsamda pavyonun içerisinde sergilenen ‘Elektronik Şiir’ adlı
gösteri için tasarlanan akustik ve mimari bileşenler ve ortaya çıkan bu mimari tasarımın
müzik ve görsel sanatlar disiplinleri ile nasıl bir arada ‘multimedya’ gösterisi adı altında
sunulduğu incelenmiştir.
Çalışmanın kavramsal çerçeve bölümünde disiplinlerarasılık kavramı ve Xenakis’in
biyografisi yer almakta olup bulgular bölümünde ise Philips Pavyonu’nda gerçekleştirilen
Elektronik Şiir’in bileşenlerine ve çalışmanın detaylı analizine yer verilmiştir.
Sonuç bölümünde ise Philips Pavyonu ve Elektronik Şiir’in bileşenleri çağdaş bir
perspektifte ele alınarak günümüz çağdaş sanatına yansımaları, farklı örneklendirmelerle
gösterilmiştir
The approach of this study is based on a literature review for the Philips Pavilion
and its’ architect Iannis Xenakis within the perspective on how this Pavilion synthesizes
the music, architecture and visual art. In this context, the acoustic and architectural
components designed for the performance named Poème Électronique is presented
together with the disciplines of music and visual arts in order to create a ‘multimedia’
show.
The conceptual framework of this study includes the concept of interdisciplinary
and the biography of Xenakis, and the findings section includes the detailed assessment on
different components of the Poème Électronique performed at the Philips Pavilion.
As a conclusion, the components of the Philips Pavilion and Poème Électronique
are discussed through contemporary perspective and their reflections on contemporary art
are shown in different examples
Tarım sektöründe tüketici yenilikçiliğinin, marka sadakati üzerine etkisi: Özel bir sektörde araştırma
Amaç: Bu çalışmada tarım sektöründe tüketici yenilikçiliğinin, marka sadakati üzerindeki etkisi
incelenmeye çalışılmıştır.
Yöntem: Tüketici yenilikçiliği ve marka sadakati arasındaki ilişkinin incelenebilmesi amacıyla
bir araştırma sorusu ortaya konmuştur. Daha sonra, yapılan istatistiksel analizlerle tüketici
yenilikçiliğinin, marka sadakati üzerinde etkisi sınanmıştır. Araştırmada iki kavrama ait
ölçeklerin bulunduğu anket Konya ilinde ulusal tarım fuarına katılan 206 çiftçiye uygulanmıştır.
Elde edilen sonuçlar Spss 25 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir.
Bulgular: Tüketici yenilikçiliği ve marka sadakati algısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ve
pozitif yönlü bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca yapılan regresyon analizi sonucunda tüketici
yenilikçiliğinin, marka sadakatinin bir yordayıcısı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Sonuç: Tarım sektöründe traktör kullanıcısı olan çiftçilerin tüketici yenilikçiliğindeki artışın,
marka sadakati algısında artışa sebep olduğu ortaya konulmuştur. Yenilikçi tutumun markaya
olan sadakati önemli derecede arttıracağı düşünülmektedir.
Objective: In this study, the effect of consumer innovation on brand loyalty in agricultural
sector has been studied.
Method: A research question has been put forward to examine the relationship between
consumer innovation and brand loyalty. Afterwards, the effect of consumer innovation on brand
loyalty was tested by statistical analysis. The survey was applied to 206 farmers participating in
the national agriculture fair in Konya. The results were analyzed by using Spss 25 package
program.
Results: A statistically significant and positive relationship was found between the perception
of consumer innovation and brand loyalty. In addition, as a result of the regression analysis, it
was concluded that consumer innovation is a predictor of brand loyalty.
Conclusion: It has been shown that the increase in consumer innovation of farmers, who are
tractor users in the agricultural sector, causes an increase in the perception of brand loyalty. It
is thought that the innovative attitude will significantly increase the loyalty to the brand
Bireylerin yatırım kararlarını etkileyen faktörleri: Banka hisse senetleri fiyat değişimi üzerine bir çalışma
Tasarruf sahibi bireylerin, fon fazlalarını farklı amaçlar doğrultusunda, farklı yöntemler ile yatırım araçlarına yönelttikleri bilinmektedir. Tasarruf sahiplerinin yatırım kararlarını etkileyen birçok farklı faktör bulunmaktadır. Bununla beraber, finans dünyası bireylerin yatırım kararlarının nelerden etkilendiğini pek çok teori ile açıklamaya çalışmıştır. Geleneksel finans teorileri genel olarak yatırımcıların, yatırımın riski ile beklenen faydası arasındaki ilişki sonucuna göre rasyonel bir şekilde hareket ettiklerini, davranışsal finans teorileri ise yatırımcıların rasyonel bir şekilde hareket etmeyerek psikolojik ve sosyolojik faktörlerden etkilendiğini varsaymaktadır.
Bu çalışmada yatırımcıların hisse senedi yatırım aracına yatırım yapmak istemeleri halinde, firmaların yıl sonu finansal tablo açıklamaları sonucunda bu hisse senetlerinden normal olmayan getiri elde edip edemeyecekleri incelenmiştir. Veri seti olarak Borsa İstanbul’da işlem gören 13 banka ve BIST 100 endeksi fiyat verileri kullanılmıştır. Bankaların 2013-2018 yıllarına ait finansal tablo açıklamaları sonucunda olay günü (finansal tabloların açıklanma günleri) etrafındaki günler için kümülatif ortalama normal olmayan getirileri Olay Etüdü (Event Study) yöntemi ile hesaplanmıştır.
Sonuç olarak yatırımcıların incelenen banka hisse senetlerinden 2013-2018 yılları için yapılan finansal tablo açıklamalarının yapıldığı gün (olay günü) etrafında normal olmayan getiriler elde edebileceği tespit edilmiştir.
Account owners are known to direct their funds to investment tools via various methods aiming at various goals. There are many different factors affecting the investment decisions of account owners. Moreover, financial world has always tried to explain what affects the investment decisions of the account owners by using many theories. While general finance theories hypothesise that the investors act rationally according to the relation between the investment risk and its expected return, behavioral finance theories hypothesise that, without acting rationally, the investors are affected with the psychological and sociological factors.
In this study, it is researched if the investors demanding to invest on stocks can hold abnormal returns from these investment tool according to the end of year financial statement disclosures of the firms. As data set 13 banks traded in Istanbul Stock Exchange (BIST) and BIST 100 index price data are used. Referring to the financial statement disclosures of the banks belonging to the years of 2013-2018, cumulative average abnormal returns for the days around the event day (the declaration day of the financial statement) are calculated by Event Study methodology.
As a result, according to the analysed banking stocks of the investors declared for the years of 2013-2018, it is determined that the abnormal returns around the day on which financial statement disclosures are made (event day) can be obtained
Çevrimli sosyal destek ve gelişmeleri kaçırma korkusu ile sosyal ankesiyete bozukluğu belirti düzeyi arasındaki ilişkinin açıklanmasında sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğunun aracı rolü
Araştırma gelişmeleri kaçırma korkusu ve bireylerin sanal etkileşimlerden algıladığı sosyal
destek ile sosyal anksiyete bozukluğu arasındaki ilişkiyi tanımlarken sosyal medya bağımlılığı
ve sosyal medya yorgunluğunun aracı rolünü açıklamayı amaçlamaktadır. Araştırma iki
aşamadan oluşmaktadır. Çalışmanın ilk aşamasını iki ölçeğin geçerlik ve güvenirlik çalışmaları
oluştırmaktadır. Bu bağlamda, sosyal medya yorgunluğu ölçümlemek için geliştirilen “Sosyal
Medya Yorgunluğu Ölçeği”nin uyarlama çalışması yapılmış ve sanal etkileşimlerden algılanan
sosyal desteği ölçümlemek amacıyla “Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği”
geliştirilmiştir. Çalışma verileri Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği, Sosyal
Medya Bağımlılığı Ölçeği, Sosyal Medya Yorgunluğu Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal
Destek Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri yoluyla toplanmıştır. Araştırmanın ilk aşaması 185
katılımcı verisi ile yürütülmüştür. Yapılan geçerlik ve güvenirlik çalışmalarına göre, “Sosyal
Medya Yorgunluğu Ölçeği” 5 boyutlu (Aşırı Yüklenme, Duygusal Yorgunluk, Agresiflik,
Tatmin ve Kullanım), “Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği” ise 4 boyutlu
(Tatmin, Zorluklarla Baş Etme, Duygusal Destek ve Doğrudan İletişim) bir yapıya sahiptir.
Korelasyon bulgularına göre iki ölçek de Çok Boyutlu Sosyal Destek Ölçeği dışındaki
ölçeklerle anlamlı ilişkiye sahiptir. Araştırmanın ikinci aşamasında ise sosyal anksiyete
bozukluğunu sosyal medya ile ilişkili değişkenler ile açıklamaya çalışan bir model önerilmiş ve
sınanmıştır. Bu amaç doğrultusunda katılımcılardan Gelişmeleri Kaçırma Korkusu Ölçeği,
Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Sosyal
Medya Yorgunluğu Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği yoluyla veri toplanmıştır. 240
katılımcı verisi ile yürütülen regresyon analizine göre gelişmeleri kaçırma korkusu, sanal
etkileşimlerden oluşan sosyal destek, sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğu ile
önerilen model doğrultusunda oluşturulan bloklar sosyal anksiyete bozukluğunu
yordamaktadır. Önerilen yapısal eşitlik modeli analizleri yapıldığında, gelişmeleri kaçırma
korkusunun sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğu aracılığıyla sosyal anksiyete
bozukluğunu yordadığı görülmüştür. Sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek ise sosyal
anksiyete bozukluğunu sosyal medya yorgunluğu üzerinden yordamaktadır. Önerilen alternatif
modelde ise gelişmeleri kaçırma korkusu, sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek ve sosyal
anksiyete bozukluğu arasındaki ilişki sosyal medya bağımlılığının sosyal medya yorgunluğunu
yordayıcı etkisi üzerinden tanımlanmıştır. Alternatif modele ilişkin yapılan analizlerde tanımlanan bütün ilişkilerin anlamlı olduğu gözlenmiştir. Alternatif modele göre gelişmeleri
kaçırma korkusu ve sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek arttıkça bireylerin sosyal medya
bağımlılık eğilimi artmakta, bu artış kişilerde sosyal medya kaynaklı bir yorgunluğu arttırarak
sosyal anksiyete bozukluğunu beslemektedir.
The research aims to explain the mediating role of social media addiction and social media
fatigue while defining the relationship between fear of missing out and social anxiety perceived
by individuals from online interactions. The research consists of two stages. The first stage of
the study consists of validity and reliability studies of two scales. In this context, the adaptation
study of the Social Media Fatigue Scale which originally developed by Maier et al. (2012) to
measure social media fatigue was conducted. In addition Social Support from Online
Interactions Scale was developed to measure perceived social support from social media
interactions. The data were collected through the Social Support from of Online Interactions
Scale, Social Media Addiction Scale, Social Media Fatigue Scale, Multidimensional Perceived
Social Support Scale and Brief Symptom Inventory. The first stage of the study was conducted
with 185 participant data. According to the validity and reliability studies, Social Media Fatigue
Scale is 5-dimensional (Social Overload, Emotional Fatigue, Aggressiveness, Satisfaction and
Use), and Social Support from Online Interactions Scale is 4-dimensional (Satisfaction, Coping
with Difficulties, Emotional Support and Direct Communication). According to the correlation
findings, both scales had a significant relationship with scales other than the Multidimensional
Social Support Scale. In the second stage of the study, a model trying to explain social anxiety
disorder with variables related to social media was proposed and tested. For this purpose, data
were collected from the participants through Fear of Missing Out Scale, the Social Support
from Online Interactions Scale, Social Media Addiction Scale, Social Media Fatigue Scale and
Liebowitz Social Anxiety Scale. According to the regression analysis conducted with 240
participants' data, the stages which consist of fear of missing out, social support from online
interactions, social media addiction and social media fatigue predicted social anxiety disorder.
When the proposed structural equation model analyzes were conducted, it was seen that the fear
of missing out predicted social anxiety disorder through social media addiction and social media
fatigue. Social support from online interactions predicts social anxiety disorder through social
media fatigue. In the proposed alternative model, the relationship between fear of missing out,
social support from online interactions and social anxiety disorder was defined by the predictive
effect of social media addiction on social media fatigue. In the analysis of the alternative model,
all relationships identified were significant. According to the alternative model, as social
support from online interactions and fear of missing out increases, individuals' tendency
towards social media addiction increases and this increase increases social media fatigue and
feeds social anxiety disorder
Türkiye'de jüvenil idiopatik artrit maliyeti
JIA, bir veya daha fazla eklemde 6 hafta veya daha fazla süre için mevcut olan ve 16 yaş
öncesinde başlayıp belirlenebilen bir nedeni olmayan artrit olarak tanımlanır. JIA, çocukluk
çağının sık görülen kronik enflamatuar romatizmal hastalığıdır. Hastaların %50 kadarında
erişkin yaşta da devam eder. JIA, kısa ve uzun dönem sonuçlarıyla hastalarda önemli oranda
morbidite oluşturmaktadır.
Tedavide uzun süreli hedef JIA hastalarında kronik enflamasyonu baskılayarak eklem
deformitesini azaltmak ve çocukta normal büyüme ve gelişmeyi sağlayabilmektir. RF negatif
poliartiküler JIA’de çocuklara tanı konur konmaz DMARDS başlanmalıdır. MTX tipik olarak
ilk tercihtir, ancak etkisinin başlaması yavaş olduğundan enflamasyonu çabuk kontrol altına
almak için kısa süreli oral steroidler, intravenöz metilprednisolon veya multipl IA steroid
enjeksiyonları kullanılabilir. Hastaların çoğu MTX’a 6 ay içinde cevap verir, bu süre içinde
tedaviye cevap vermeyenlerde anti-TNF ajanlar düşünülmelidir. RF (+) poliartiküler JIA olan
çocuklar uzamış eroziv artrit riskinde artışa sahiptir. Tanı anında DMARDS başlanmalıdır.
MTX etkilidir. Anti-TNF ajanların MTX ile kombine kullanımı tercih edilir, bunun kemik
erozyonlarının engellenmesinde MTX’in tek başına kullanımına üstün olduğu gösterilmiştir.
JIA tedavisinde erken yoğun tedaviye yani erken MTX kullanılmasına rağmen pek çok çocuk
hasta erişkin dönemine kronik aktif hastalık ile girmektedir. Bu nedenle kronik sekel sıklığının
azalması ve tam remisyon elde edilmesi amacıyla biyolojik ilaçlar JIA tedavisinde kullanılmaya
başlanmıştır. Ancak biyolojik ilaçların kullanılması ile hastalık yükü ilaç boyutunda artmış
ancak hastalığın aktivitesinin düşürülmesi konusunda ise başarı kazanılmıştır. Dolayısıyla
ortaya çıkan hastane maliyetlerinde ise düşüş yaşanmıştır.
Bu çalışmanın amacı; nadir hastalıklardan biri olan pJIA hastalığının Türkiye’ye maliyetini
belirlemektir. Geri ödeyici perspektifinden yapılan çalışmada sadece direkt maliyetlere
odaklanılmış ve hasta başı yıllık maliyetler bulunduktan sonra aşağıdan yukarıya
maliyetlendirme metodu ile prevelans verisi üzerinden Türkiye’ye genellenmiştir.
Hasta başı yıllık toplam poliklinik maliyeti 545,5 TL, laboratuvar/görüntüleme maliyeti 97 TL,
Toplam yatış/müdahale malieyti 529,8 TL, ilaç ve malzeme maliyeti 7.500,2 TL, komplikasyon
maliyeti 1.754,1 TL olara belirlenmiştir. Toplam JIA direkt maliyeti hasta başı yıllık 10.426,6
TL ‘dır. JIA Türkiye maliyeti için TUİK verileri kullanılarak önce 0-17 yaş nüfus belirlenmiştir. Buna
göre 22.920.422 çocuk nüfusu üzerinden ülkemizde Ozen (Ozen S. ve diğerleri, 1998:2445-9)
tarafından yapılan çalışmaya dayanarak prevalans 100 binde 64 kabul edilmiştir. Bu verilere
göre 14.670 JIA li çocuk bulunmaktadır. Hasta başı maliyetler prevalans verisine dayalı olarak
hasta popülasyonuna genelleştirilmiştir. Toplam JIA Tükiye direkt tedavi maliyeti ise
152.948.526,10 TL’dır.
JIA is defined as arthritis in the one or more joints for 6 weeks or more with no cause that can
begin before 16 years of age. JIA is a common chronic inflammatory rheumatic disease of
childhood which 50% of patients continue in adulthood. JIA causes significant morbidity in
patients with short and long term results.
The aim of this study is determining the cost of one of the rare diseases which we can encounter
in Turkey called pJIA. In the study when calculating the annual cost, we have focused on the
direct costs from the payer perspective and then found the annual cost per patient by
generilazing prevalence data to Turkey via the bottom-up costing method.
Total cost for outpatient clinic visit per patient was 545.5 TL, laboratory / imaging cost was 97
TL, total hospitalization / intervention cost was 529.8 TL, drug and material cost was 7.500.2
TL, complication cost was 1.754.1 TL.
Total JIA direct cost is 10.426.6 TL per patient per year.
Turkey cost for the 0-17 age population with JIA by usin TUIK daha is determined.
Accordingly, the prevalence was accepted as 64 per 100 thousand by based on the study
conducted by Ozen (Ozen S. et al., 1998: 2445-9) in our country over 22,920,422 children.
According to these data, there are 14,670 children with JIA. Costs per patient were generalized
to the patient population based on prevalence data and total direct cost of treatment for JIA
Turkey is found as 152.948.526.10 TL