Başkent University

Baskent University
Not a member yet
    1983 research outputs found

    Development of a decision support system for purchasing of dental implants

    No full text
    Most attractive treatment option for the replacement of missing teeth is Dental implants. Dental implantation is a very troublesome process since there are a lot of factors affect the success of implantation. While some factors may depend on patient related parameters, others may depend on surgeon and dental implant design. One of the significant parameters is the quality of dental implants. Therefore, it is very important to choose the one which has the best quality and optimum price as well. There are a few dental implant brands placed on Turkish market, but it is very struggling for hospitals to find a standardized way to select appropriate suppliers or brand according to the specific needs and requirements of dentists. In this thesis, a procurement tool has been designed by using Technique for Order Preference by Similarity to an Ideal Solution (TOPSIS), MCDA method, to facilitate decision making for procurers and prove that lowest priced brand might not be the best option to purchase. Kaybedilen dişleri yerine koymak için en doğru tedavi seçeneği Dental implantlardır. Dental implant tedavisi oldukça zahmetli bir işlemdir. Çünkü implantasyonun başarısını etkileyen birçok faktör vardır. Bazı faktörler hastayla ilgili parametrelere bağlı olsa da, bazıları ise cerrah ve dental implant tasarımına bağlıdır. Buradaki en önemli parametrelerden biri diş implantının kalitesidir. Bu nedenle, en iyi kalitede ve en uygun fiyata sahip olan dental implantı seçmek çok önemlidir. Türkiye pazarına arz edilen çok fazla sayıda dental implant markası vardır, ancak hastaneler tarafından, dişhekimlerinin ihtiyaçlarına ve gereksinimlerine göre uygun tedarikçi veya marka seçimi için sistematik bir yol belirlemek oldukça zordur. Bu tezde, tedarikçiler için karar vermeyi kolaylaştırmak ve en düşük fiyatlı markanın her zaman en iyi seçenek olamayacağını kanıtlamak için ÇKKV yöntemlerinden İdeal Çözüme Yakınlık ile Sıralama Tercihi Tekniği (TOPSIS) kullanılarak bir satın alma aracı tasarlanmıştır

    Erkek infertilitesinde deleted in azoospermia like (dazl), 5-metilentetrahidrofolat redüktaz (mthfr) ve follikül uyarıcı hormon reseptör (fshr) genlerinin polimorfizmlerinin araştırılması

    No full text
    Erkek infertilitesi; heterojendir, birden fazla nedeni vardır ve karmaşık gen çevre etkileşimlerinden kaynaklanması nedeniyle belirlenmesi zordur. İnfertilite vakalarının %50’den fazlası erkek kaynaklıdır. Bu nedenle erkek infertilitesi genetiği üzerinde yapılan çalışmalar özünde zor ve karmaşıktır. Erkek infertilite vakalarının %90'dan fazlasında düşük sperm sayısı, hiç sperm olmaması, kötü sperm kalitesi ya da hepsi birden mevcut olmakla birlikte anatomik problemler, hormonal dengesizlikler ve genetik defektler diğer sebepler arasında yer alabilmektedir. Genetik sebeplerin yanı sıra bir erkeğin genel sağlık durumu, yaşam tarzı seçimi, sosyal durumu, iş ortamı gibi etkenler de fertilitesi üzerinde yaygın olarak etki göstermektedir. Erkek infertilitesinde genetik nedenler arasında yer alan MTHFR, DAZL ve FSHR gen polimorfizmleri farklı araştırmacılar tarafından çalışılmış, bu araştırma çalışmalarında hasta gruplarında genellikle bu polimorfizmlere ya da çeşitli tek nükleotit polimorfizmlerine (SNP'lere) rastlanmış ancak çok azında erkek infertilitesi ile bağlantılı sonuçlar elde edilmiştir. Ülkemizde de erkek infertilitesi üzerine moleküler genetik düzeyde sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenle MTHFR geni için 677C/T (rs1801133) ve 1298A/C (rs1801131) , DAZL geni için 260A/G ve 386A/G (rs121918346), FSHR geni için ise -29G/A (rs1394205), 919A/G (rs6165) ve 2039A/G (rs6166) polimorfizmlerinin infertilite ve azoospermi ön tanısına sahip hastalarda PZT-RFLP tekniği ile incelenerek spermatogenez ile ilişkisinin ve allel sıklıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu tezde; 2014-2016 tarihleri arasında infertilite tanısıyla başvuran hastalardan; sitogenetik analizde normal karyotipe sahip, Y-delesyonu taraması sonucu delesyon saptanmayan ve hormon analiz sonuçlarında infertilite ile ilişkili bir bulguya rastlanmayan hastalar seçilmiştir. Hastalar spermiyogram sonuçlarına göre azoospermi ya da oligospermi hastaları olarak gruplandırılmıştır. FSHR, MTHFR ve DAZL gen polimorfizmlerinin erkek infertilitesi ile ilişkisi; 156 azoospermik ve oligospermik bireyde incelenmiştir. Çalışma sonucunda yapılan istatistik analizler doğrultusunda, çalışmaya dahil edilen hiçbir polimorfizmin istatistiksel olarak erkek infertilitesi ile ilişkisi bulunmamıştır. Çalışılan polimorfizmlerin, çalışılan grupta erkek infertilitesine neden olabilecek genetik faktörler arasında bulunmadıkları sonucuna varılmıştır. Male infertility is a genetically heterogeneous health condition and is difficult to identify due to the complexity of interactions between individuals and environmental factors. Genetic studies on male infertility are intrinsically difficult and complex since more than 50% of infertility cases are of male origin. Low sperm count, no sperm, poor sperm quality or all of them in addition to anatomical problems, hormonal imbalances and genetic defects of the affected individuals are among the causes of more than 90% of male infertility cases. In addition to genetic causes, factors such as the general health status of a man, lifestyle selection, social status and work environment also have a widespread effect on fertility. Researchers have detected genetic polymorphisms in MTHFR, DAZL and FSHR genes or several single nucleotide polymorphisms (SNPs) in patient groups, however, very few of them were related to male infertility. Limited number of studies have been published about male infertility at the molecular genetic level, in Turkey. In this study, we investigated the polymorphisms including 677C/T (rs1801133) and 1298A/C (rs1801131) for MTHFR gene, 260A/G and 386A/G (rs121918346) for DAZL gene, -29G/A (rs1394205), 919A/G (rs6165) and 2039A/G (rs6166) for FSHR gene using PCR-RFLP technique in patients diagnosed with infertility and azoospermia. We aimed to determine the relationship between spermatogenesis and allele frequencies. In this thesis, we selected an infertile patient population diagnosed with normal karyotype, no deletion detected as a result of Y-deletion screening and no evidence of hormonal imbalances related to infertility and who has registered in between the years 2014 and 2016. Patients were grouped as azoospermia or oligospermia according to their spermiogram results. We investigated the association of FSHR, MTHFR and DAZL gene polymorphisms with male infertility in 156 azoospermic and oligospermic individuals. In this study, we did not detect any polymorphism that was statistically related to male infertility. We conclude that the FSHR, MTHFR and DAZL gene polymorphisms are not among the genetic factors that may cause male infertility

    Kripto para varlıklarının cebri icra yolu ile haczi

    No full text
    Tarihin bir döneminde insanlık tarafından icat edilen para, yıllar boyunca çeşitli şekillerde karşımıza çıkmış, son olarak içinde bulunduğumuz dönemde yaşama kâğıt paralar hâkim olmuştur. Fakat kâğıt paranın bu hâkimiyet dönemi içerisinde dijital ve elektronik para kavramları da piyasada kendilerine yer bulmuşlardır. Dijital ve elektronik para kavramları teknolojinin, bilhassa bilişim teknolojisinin, gelişimiyle paralel olarak ortaya çıkmıştır. Dijital ve elektronik para kavramları uygulamada birçok yenilik ve farklılık getirmiş olsa da nihayetinde geleneksel para birimlerine bağlı varlıklar olmaları sebebiyle sistemin temelleri üzerinde değişiklik yaratacak etkiler göstermemişlerdir. Ancak daha yakın geçmişte ortaya çıkan kripto para türleri bu bakımdan çok daha büyük bir potansiyel taşımaktadırlar. Kripto paralar; blockchain adı verilen teknolojiyi kullanarak, bütünüyle dijital ortamda yaratılan, fizikî dünyada karşılığı olmayan türlerdir. Merkezî bir sisteme veya hiçbir ulusal para birimine bağlı değillerdir. 2009 yılında ilk örnek olarak ortaya çıkan Bitcoin; uzunca bir süre özel meraklıları dışında kimsenin ilgisini çekmemiş, küçük meblağlar karşılığında alınıp satılmıştır. Fakat son birkaç yıl içerisinde hem değerinde hem türlerinin sayısında büyük artışlar yaşanmıştır. Böylelikle pek çok alanın tartışma konusu hâline gelmişlerdir. Hukuk bilimi de doğal olarak bu alanlardan biri olmuştur. Bugüne dek yapılan tartışma ve çalışmaların büyük çoğunluğu konunun vergi ve ceza hukuku yönünden durumunu ele almıştır. Ben çalışmamda konuyu icra hukuku bakımından ele alarak kripto para varlılarının haczedilip haczedilemeyeceğini ve haczi durumunda bunun ne şekilde gerçekleştirilebileceğini tartıştım. Öncelikle kripto paraların ortaya çıkışına kadarki süreçte paranın tarihsel gelişimine, ardından kripto para varlıklarına ilişkin bilgilere yer verdim. Sonrasında icra hukukunda haciz müessesesine ve bu konunun alt başlıkları arasında haczedilemezlik hâllerine değindim. Bu bölümlerde çalışma problemimin çözümüne yardımcı olmaları hedefiyle haczin amacını, türlerini, hangi şeyler üzerinde gerçekleşebileceğini ve nelerin haczedilemeyeceği hususlarını ortaya koydum. Son bölümde ise ilk iki bölümdeki veriler ışığında kendi yorumlarımı yoğunlaştırarak problemi çözümlemeye çalıştım. Mülkiyet, malvarlığı gibi kavramlar üzerinden kripto paraların sahipleriyle olan bağını kurmaya, sonrasında hukukî tariflerini yapmaya gayret gösterdim. Bu aşamalardan sonra kripto paraların haczine hukuken bir engel olmadığı yönünde görüşümü bildirdim. Son olarak hukuken yapılacak olan nitelemenin (para?, emtia?, menkul kıymet?) haciz bakımından yaratacağı sonuçlar üzerinde durdum. The Money which is invented by mankind one day at a history, overtake to us with diversely for the human life. After this development of Money, banknote system (paper Money system) dominates the market. But, digital and electronic cashies could also have widespread market coverage in dominance period of bank notes. The concepts of digital and electronic cashies have appeared correspondingly with improvement of technology, especially with information technology. Even though digital and electronic cashies had brought many innovations and variety in practice, they could not change bare bones of currency-economical system due to their’ deeply commitment with traditional monetary units (bank notes etc.).Yet, crypto currencies which have appeared recently, have a great potential about denaturing bare bones of currency-economical system. Crypto currencies which are non-equivalent currencies in physical world are the type of money which is totally created in digital media. Crypto currencies are not depending on any system or any national monetary unit. “Bitcoin(one type of crypto currencies and most popular one)” which has appeared first in 2009, did not float anybody's boat apart from its devotees and is merchandised, bought or sold for a nominal fees(small amounts). But, admittedly, over the past several years, values and varieties of crypto currencies are in upward tendency. Thus, the concept of crypto currencies has become controversial issue in many disciplines such as Law. The great majority of these controversies are about crypto currencies’ relationship between tax or penal law. In my thesis study, it is first discussed capability of being distrained of crypto currencies and the process of attachment. Primarily, I mentioned about historical process of the money until crypto currencies had been occurred. After that, I tried to talk about some various information about existence of crypto currencies. Then, I touched upon process of attachment and garnishment in Turkish Enforcement Law and non-seizability process which is the one of the under titles of process of attachment and garnishment. Among these chapters, the aim and types of impressment is mentioned and thereafter, it is talked about things which can be subjected to execution. In final chapter, I tried to solved the problem by consolidating my remarks using some terms which is explained first and second chapters. In the sequel, I spread on efforted to establish a solid relation between crypto money spenders and concept of ownership and wealth and to define the meaning of these processes beyond law. After evaluating concepts aforementioned above, I presented my positive opinion about existence of crypto currencies. Terminally, the results about impressment processes which is occurred by qualifying with law (money, commodity or security are criticized

    Binalarda energo-ekonomik sürdürülebilirlik ve verimlilikİçin bir karar verme algoritması: Türkiye’de örnek vaka incelemesi

    No full text
    Tezin amacı, geleneksel yönteme alternatif olarak geliştirilen yenilikçi melez sistem ile ısıtma, soğutma, elektrik, sıcak su gibi bina yüklerinin karşılarken geri ödeme süresi ve emisyon değerini minimize etmektir. Bu çerçevede; teknik, ekonomik ve çevresel parametreler incelenmiştir ve Excel tabanlı simülasyon programı oluşturulmuştur. Oluşturulan simülasyon programı ile son kullanıcının ihtiyaçları doğrultusunda binalarda sürdürülebilirlik ve enerji verimliliği sağlanması hedeflenmiştir. Çalışmanın teknik çıktıları, melez sistemdeki elektrik ve doğalgaz tüketimleri ile düzlemsel toplaç ve panel alanlarıdır. Çalışmanın ekonomik çıktıları, toplam yatırım maliyeti, toplam işletme maliyeti, toplam maliyet ve geri ödeme süresidir. Çalışmanın çevresel çıktısı ise, yenilikçi yöntem ile elde edilen karbon dioksit kazancıdır. Çalışmada, yenilikçi melez sistemde sürekli devrede olan birlikte ısı ve güç sisteminin bina yüklerini karşılamasındaki oran değişiminin geri ödeme süresi ve karbon dioksit salami üzerindeki etkisi incelenmiştir. Çalışma kapsamında örnek vaka olarak seçilen Eser Yeşil Bina’ nın bina yükleri çalışmanın girdisi olarak kullanılmıştır. Çalışma sonucunda, Eser Yeşil Bina’nın geri ödeme süresi 11.8 yıl olarak bulunmuştur ve geliştirilen iki melez sistemden ilkinin geri ödeme süresi 13.2 yıl, ikinci melez sistemin geri ödeme süresi ise 9.2 yıldır. Melez sistemler ile önlenen karbon dioksit senaryo-1 ve senaryo-2 için sırasıyla 488,1 kgCO2/h ve 592,3 kgCO2/h’dir. The main objective of this dissertation is to develop a model that may be instrumental in simulating the payback period and the CO2 emissions and determining their minimum values in buildings having hybrid while satisfying the HVAC and domestic hot water loads. Technical, economical and environmental variables were considered and an Excel based simulation program was established. The simulation program assists the user to seek, sustainable and efficient solution keeping in mind the needs of users. The technically outputs of this study are electricity and natural gas consumptions, also flapte plate collector and panel area. The program also reports economic outputs of the study are total investment cost, total operating cost, total cost and the payback period. The environmental report of the program is the reduction of carbon dioxide emissions. In particular, in this thesis, the sensivity of economic and environmental results on the load share of the cogeneration unit were investigated. The calculation of building loads is not included in this study. Instead, the existing building loads of Eser Green Office Building were used as an input in the case study. As a result of the study, the payback period of Eser Green Building was found as 11.8 years. The payback periods for two innovative design cases were 13.2 years and 9.2 years, respectively. The carbon dioxide prevented with hybrid systems are 488,1 kgCO2/h and 592,3 kgCO2/h for innovative first scenario and second scenario, respectively

    Mimarlık tarihi yazımında alternatif anlatı yöntemleri: Şevki balmumcu'nun sergi evi yapısının hikayesinin "opera'nın hayaleti" grafik romanı ile aktarımı

    No full text
    Post-yapısalcı ve postmodern tarih kuramları üzerinden kurulan, öznellik ve anlatı merkezli tarihyazımı ile tarih ve kurgusal edebiyat arasındaki sınırlar muğlaklaşmıştır. Tarih disiplininin genişleyen ve silikleşen sınırları sayesinde ve özellikle edebiyat ile kurduğu yakın ilişki ile tarihsel anlatının sunum biçimleri de zenginleşmeye başlamıştır. 1980’lerde Art Spiegelman’ın Maus grafik romanı ile tarih anlatısında yarattığı kırılma, mimarlık tarihi anlatısı için de mümkün olabilir mi? Postmodern tarihyazımı ve edebiyattaki karşılığı olarak konumlandırılan yeni tarihselcilik, modern tarihyazımının ülkü edindiği büyük anlatıya karşın, tarihin görmezden geldiği, uçlaştırdığı hatta sakladığı hikayeler ile ilgilenir. Bu mikro-hikayelerin mimarlık tarihindeki karşılığı nedir ve nasıl sunulabilir? Bu tez için üretilen Opera’nın Hayaleti grafik romanı ile bu soruların cevapları aranmıştır. Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye’sinde, 1930’lardan 1940’lara geçerken yaşanan çelişkili durumların anlatısında sıklıkla örnek olarak kullanılan, Ankara Sergi Evi’nin Opera Binası’na dönüştürülme süreci, alışılagelmiş akademik yazım pratiklerinin dışında kalarak, Şevki Balmumcu’nun üzücü yaşam öyküsüyle birlikte kurgulanarak bir grafik roman üzerinden yeniden yorumlanmıştır. Subjective and narrative driven historiography that based upon post-structuralist and postmodern theories of history had blurred the boundaries between history and literary fiction. Representation methods of the historical narrative has flourished due to expanded and indistinctive boundaries of the discipline of history, and especially because of its close link with literary fiction. Is the revolutionary impact of Art Spiegelman’s graphic novel Maus on narrative of history possible for architectural history as well? Postmodern historiography and its literary counterpart new historicism are focused on the neglected, marginalized and even hidden by the grand narrative that is idealized by modern historiography. What are equivalent to these micro-stories and how they can be represented? Answers to these questions are sought with the graphic novel The Phantom of the Opera House which is produced for this thesis. The story of The Exhibition House of Ankara’s transformation to Ankara Opera House which is frequently used as an example for the contradictory circumstances of Early Republican Era of Turkey at the transitional period from 1930’s to 1940’s is reinterpreted by fictionalizing it with the sad story of Şevki Balmumcu by staying out of the conventional academic writing practice

    Sezaryenle doğum yapan kadınlarda postpartum dönemde uygulanan egzersiz ve ergonomik modifikasyonları içeren eğitim programının kadınlarda depresyon, yeti yitimi ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin incelenmesi

    No full text
    Bu çalışma postpartum erken dönemde uygulanan egzersiz ve ergonomik modifikasyonları içeren eğitim programının kadınlarda yeti yitimi, postnatal depresyon ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin incelenmesi amacıyla planlandı. Çalışmaya katılan sezaryenle doğum yapmış erken postpartum dönemdeki 30 primipar kadın egzersiz ve eğitim grubu ile kontrol grubu olarak ikiye ayrıldı. Egzersiz ve ergonomik modifikasyonları içeren eğitim grubundaki kadınlara 6 hafta boyunca uygulayacakları alt ve üst ekstremite kuvvetlendirme egzersizleri, postüral egzersizler, solunum egzersizleri, pelvik taban egzersizleri ve dikkat etmesi gereken ergonomik modifikasyonlar uygulamalı olarak anlatıldı. Egzersizleri ve ergonomik modifikasyonları detaylı olarak anlatan eğitim kitapçıkları verildi. Kontrol grubuna ise rutin postpartum hemşirelik ve medikal bakım hizmetleri verildi. Postpartum 6. haftanın sonunda çalışmaya katılan tüm olguların bel ağrısına bağlı yeti yitimi düzeyleri Oswestry Özür İndeksi ile, fiziksel, psikospritüel ve sosyokültürel konfor düzeyleri Doğum Sonrası Konfor Ölçeği ile, depresyon düzeyleri Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği ile, anneliğe uyumları Postpartum Kendini Değerlendirme Ölçeği ile ve yaşam kaliteleri ise Doğum Sonu Yaşam Kalitesi Ölçeği ile değerlendirildi. Kontrol grubu ile kıyaslandığında egzersiz ve ergonomik modifikasyon eğitimi verilen grupta bel ağrısına bağlı özür düzeylerinin (p<0,001) ve postpartum depresyon düzeylerinin (p<0,001) daha düşük, yaşam kalitesinin (p<0,001) ise daha yüksek olduğu tespit edildi. Gruplar kıyaslandığında Doğum Sonu Konfor Ölçeği‟nin fiziksel konfor (p<0,001), psikospirütüel konfor (p=0,004) ve sosyokültürel konfor (p=0,013) alt ölçeklerinden alınan puanlar egzersiz ve ergonomik eğitim grubunda kontrol grubundan daha yüksekti. Postpartum Kendini Değerlendirme Ölçeği sonuçları yönünden gruplar karşılaştırıldığında, eşler arasındaki ilişkinin kalitesi, partnerlerin bebek bakımına katılıma bakışları, doğum deneyiminden memnuniyet, hayatın devamından hoşnut olma ve annelik görevleriyle başa çıkmada güce güvenme alt ölçeklerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmasına (tüm p‟ler <0,001) rağmen annelik ve yeni doğan bakımından memnunluk alt ölçeği (p=0,838) ile aile ve arkadaşlarının annelik için desteği alt ölçeği (p=0,744) açısından fark yoktu. Sonuç olarak, sezaryen doğumdan sonra erken dönemde verilen eğitimin kadınların bel ağrısına bağlı özür ve postpartum depresyon düzeylerini azalttığı, yaşam kalitelerini ve postpartum konfor düzeylerini arttırdığı ve anneliğe uyumlarını iyileştirdiği söylenebilir. Çalışmamızın sonuçları hem egzersiz eğitiminin hem de günlük yaşam aktiviteleri modifikasyonlarını içeren ergonomik eğitimin etkilerini göstermesi açısından literatüre katkı sağlaması ve bu alanda çalışan klinisyenlere de yol gösterici olacağı için oldukça önemlidir. This study was planned to investigate the effectiveness of exercise and ergonomic modifications training programme on depression, disability and quality of life in postpartum women delivered by ceserean section. Thirty primiparous women delivered by cesarean section in the early postpartum period were divided into two groups as exercise and education group and control group. Six weeks training program, which includes strengthening exercises, postural exercises, breathing exercises, pelvic floor exercises and ergonomic modifications was explained in practise to women in exercise and ergonomic training group and the training booklet which was explained in detail to describe exercise and ergonomic modifications training were given. Routine postpartum nursing and medical care services were given to the control group. At the end of the sixth week, all participants were evaluated by Oswestry Disability Index, Postpartum Comfort Questionnaire, Edinburgh Postpartum Depression Scale, Postpartum Self-Evaluation Questionnaire and Postpartum Quality of Life Scale. Comparing between two groups, it was found that the levels of disability related to low back pain (p<0,001) and postpartum depression levels (p<0,001) were lower and the quality of life was higher in the training group than control group (p<0,001). The results of Postpartum Comfort Questionnaire (p<0,001) were higher in exercise and ergonomic education group than control group. The results of Postpartum Self-Evaluation Scale, the quality of the relationship between the spouses, the attitudes of the partners to attend the baby care, satisfaction with the birth experience, satisfaction with the survival and trust in coping with maternity tasks (all p‟s <0,001) were found statistically significant differences between the groups. There was no difference between the groups in terms of maternity and satisfaction with the newborn (p=0,838) and the support of family and friends for motherhood (p<0,744) which were the subscales of the Postpartum Self-Evaluation Scale. In conclusion exercise and ergonomic modification training programme in the early period after cesarean section reduces disability related to low back pain, postpartum depression increases the quality of life and postpartum comfort levels and improves maternity compliance. The results of our study contribute to the literature in terms of demonstrating the effects of both ergonomic training, which includes daily living activities modifications and exercise training, as well as being important for the clinicians working in this field

    Edebiyat ve televizyon arakesitinde uyarlama: Aşkı-memnu ve yaşam tarzının dönüşümü

    No full text
    Toplumların en önemli kültürel öğelerinden biri olan edebiyat ve özellikle edebiyatın bir türü olarak roman, sinemanın varoluşuyla birlikte uyarlama sorununu karşımıza çıkarmaktadır. Sinema kendinden önce var olan diğer sanat dallarıyla hep iç içe ilişkiler kurmuştur. Kendisine hammadde sağlayacak en güçlü bağı ise edebiyat ile gerçekleştirmiştir. Tıpkı sinema gibi Türkiye’de teknolojik yöndeşmeyle birlikte gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelen televizyon da, diziler için romanı kendisine kaynak olarak kullanmaya başlamıştır. Her geçen gün artan rekabetle birlikte kanallar, izler kitleye primetime saatlerde keyifli vakit geçirtebilmek ve kendilerine ticari fayda sağlamak amacıyla bir anlatı formu olarak dizi filmleri üretime sokmuştur. Bu süreçte özgün senaryolar yerine edebi eser uyarlamalarına garanti gözüyle bakılması nedeniyle Türk edebiyatının önemli romanları televizyon ekranlarıyla buluşmaya başlamıştır. Televizyonun bir anlatıcı haline geldiği düşünüldüğünde programların kendine özgü metin üretmesi, televizyonu da metinlerarasılığın bir parçası olarak görmemizi sağlamaktadır. Metinlerarasılık, sadece metinlerin başka metinlerle olan ilişkisi değil, çeşitli sanat dallarının başka sanat alanlarıyla da etkileşimi olarak da tanımlanabilir. Her sanat dalı kendinden önce ortaya çıkmış diğer sanatlardan izler taşımaktadır. Senaryo, yapısı gereği romanla benzerlik göstermekte ve bu anlamda kendinden önce var olan edebi eseri seçip bir araya getirerek, eklemeler ve eksiltmelerle metni yeniden üretmektedir. Bu çalışmada, Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu adlı romanından aynı adla 1975 yılı ve 2008 yılında iki defa uyarlanan dizilerin, Mihail Bakhtin ve Gérard Genette’nin kavramları ekseninde metinlerarasılık açısından incelenmiştir. Kaynağını aynı romandan alan, farklı yaklaşım tarzlarıyla televizyona dizi olarak uyarlanmış iki farklı versiyonda sunulan yaşam tarzının dönüşümünün tarihsel süreklilikte metinlerarasılık düzleminde izi sürülmektedir. Being one of the most important cultural aspects of societies, literature and novel as a genre in particular, presents the problem of adaptation since the existence of cinema. Cinema has always established interrelated relations with other art branches that existed before it. It has achieved the most powerful bond with literature to provide with raw materials. With the technological convergence in Turkey, just as cinema, television which has become an integral part of everyday life, have started to use novel as a source for its series. With ever-increasing competition, the channels have produced TV series as a narrative genre in order to give the audience a pleasant time in prime-time hours and provide commercial benefits to them. Within this process, prominent novels of Turkish literature started to meet with television screens instead of preliminary scenarios because the adaptations were thought as a kind of guaranteed profit. Today, since television is accepted as a storyteller, the production of TV series as texts enables us to see television as a part of intertextuality. Intertextuality can be defined not only as the relationship of texts with the text, but also as an interaction with other fields of art. Each branch of art carries traces from other art forms that have emerged before it. The script is similar to the novel due to its structure and in this sense it reproduces the literary work that existed before it. In this study, the series adapted from Halit Ziya Uşaklıgil’s Aşk-ı Memnu novel with the same name in 1975 and 2008 were examined in terms of intertextuality in the axis of the concepts of Mihail Bakhtin and Gérard Genette. The transformation of the lifestyle presented in two different versions, which originate from the same novel and adapted to television as series with different approaches, is traced on the plane of intertextuality within historical continuity

    Türk hukuku'nda banka teminat mektupları

    No full text
    Günümüzün küreselleşen dünyasında, ulusal ve uluslararası ticari işlemlerin karmaşıklığına bağlı olarak, sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesinin teminat altına alınmasına gereksinim vardır. Bu bağlamda, banka teminat mektupları önemli bir role sahiptir. Banka teminat mektupları, lehtarın sözleşme ile üstlendiği yükümlülüğü yerine getirmemesi ihtimaline karşı, lehtarın başvurusu üzerine, muhatap lehine banka tarafından, teminat mektubunda belirtilen meblağın kesin olarak taahhüt edilmesi olarak tanımlanabilir. Banka teminat mektupları hukuk sistemimizde özel olarak düzenlenmediği için; unsurları, hukuki niteliği ve sonuçları, yıllar itibariyle Yargıtay’ın kararları ve uygulamanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiştir. Banka teminat mektuplarının hukuki niteliği tartışmalı olsa da bunun garanti sözleşmesi niteliğinde olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir. Bu kabulde Yargıtay kararlarının rolü büyüktür. Bu çalışmanın amacı, ticari ilişkilerin güven ihtiyacını karşılayan teminat mektubunun hükümleri ile konuya ilişkin tartışmalı olan hususları, doktrinde ileri sürülen farklı görüşler ve Yargıtay kararları ışığında incelemektir. Depending on the sophisticated national and international trade transactions in today’s global world, there is need to guarantee payments and fulfilments of obligations arising from contracts. In this sense, the bank letter of guarantee has an important role, because it serves to secure an obligation in a contract. Bank letters of guarantee can be defined as the irrevocable undertaking of the bank issued at the request of the applicant in favor of the beneficiary, guaranteeing a certain amount of payment in case of failure of applicant. Since the bank letters of guarantee is not specifically regulated by the laws in Turkey; the elements, the characteristics and the legal consequences of it have been shaped over the years by the decisions of the Court of Appeal and the needs of practise. Although the legal characteristic of bank letters of guarantee has been subject to discussions due to the absence of regulation, it is widely accepted as a guarantee agreement. This is mainly because of the Court of Appeals’ decisions. This study aims to analyze the controversial issues on the bank letter of guarantee by considering the decisions of the Court of Appeal and various opinions in academia

    Edebiyat, tiyatro ve sinema arayüzünde uyarlama: Hamlet'in minör izdüşümleri

    No full text
    Bu çalışma sanatların birbirlerinden farklılaşan techneleriyle imgeleri nasıl kendi içkinlik düzlemlerinde yerliyurtlu ve yersizyurtsuz hale getirildiklerinin izini sürmektedir. Bu bağlamda, uyarlama etkinliğinin epistemolojik sınırlarını araştırarak, imgenin metinötesi yolculuğuna kuramsal bir bakışla yaklaşılmıştır. Bu çalışmanın ön kabullerine göre uyarlama, her ne biçimde olursa olsun, imgeyi üretildiği mecradan bir diğerine taşımaktan daha fazlasıdır. Uyarlamayı yalnızca kaynak metne tam sadakat gösterilen bir etkinlik olarak ele alan bakış, uyarlayanın yaratıcılığını ve imgenin uyarlandığı yeni mecranın kendine özgü olanaklarını göz ardı etmektedir. Uyarlamaya olan bu geleneksel yaklaşım, hâlâ edebiyat, sinema ve tiyatro alanlarında varlığını sürdürmektedir. Bu çalışmada uyarlama çalışmaları, postyapısalcı bir damardan beslenerek ele alınmıştır. Bu çalışmada; sanat ortaya çıktığından beri, mimetik ve diegetik düzeylerde yapılagelen uyarlama çalışmalarının, çağımızda bile bu kadar yaygın olması, imgelerin yeni anlamlandırma süreçlerine açık söyleşimsel yapısından kaynaklandığı savlanmaktadır. Bu araştırmanın temel sorunsalı, uyarlamanın imge katmanları ve yaratıcılık düzeyindeki işlevini Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin minör ve majör kavramları çerçevesindeki izdüşümlerini ortaya koymaktır. Kaynak metni uyarlanan metne hiyerarşik olarak üstün kılan bakışa karşı; yeni, yaratıcı ve özgün bir uyarlamanın imkânı ortaya konmak istenmiştir. Bu tezin amacı, imgelerin metinötesi süreçte uğradığı dönüşümün izini sürerek, yeni ve yaratıcı uyarlama çalışmalarına bir ilham sağlamaktır. Bu amaç doğrultusunda, William Shakespeare’in Hamlet metninin uyarlamaları üzerinde imgelerin farklı izdüşümleri aranmıştır. İmgeler arası söyleşimin ve metinötesi yaklaşımın izleğinde, minör yaratımın imkânı üzerine fikirler ortaya konmuştur. Edebiyat, tiyatro ve sinema arayüzünde; insanlığın söylencelerine dayanarak var olan ve insana dair olanı yüzyıllardır taşıyan tragedyanın, çağdaş tür ve metinlere izdüşümü üzerinden söyleşimin yaratıcı boyutlarına yönelik düşünceler üretilmek istenmiştir. This study traces how the artworks transform the images from each other with their differentiated techne in which they became de/re territorilalized in the plane of immanence. In this context, we have approached the epistemological boundaries of adaptation and approached the transtextual journey of the image within a theoretical perspective. Adaptation according to the presumption of this study is more than just carrying the image from one medium to another. The view that addresses adaptation only as an activity with full loyalty to the source text ignores the creativity and the unique possibilities of the new medium in which the image is adapted. This traditional approach to adaptation still exists in the fields of literature, cinema and theater. In this study, adaptation studies were discussed by feeding from a poststructural perspective. In this study; since the emergence of art, it has been argued that the adaptation studies at mimetic and diegetic levels still exist, and that the images originate from the new, interpretative processes of the images. The main problem of this research is to reveal the effects of adaptation on image layers and creativity level within the framework of minor and major concepts of Gilles Deleuze and Felix Guattari. It was aimed to reveal the possibility of a new, creative and original adaptation to the view that makes the source text hierarchically superior to the adapted text. The aim of this thesis is to provide an inspiration for new and creative adaptation studies by tracing the transformation that the images have undergone in the textual process. For this purpose, different projections of images were searched on the adaptations of William Shakespeare's Hamlet text. In the follow-up of inter-images and the textual approach, ideas on the possibility of minor creation have been put forward. Literature, theater and cinema interface; based on the myths of humanity, it was wanted to produce ideas about the creative dimensions of the conversation through the projection of the tragedy that has existed for centuries and the human being to the contemporary genres and texts

    Sigorta tahkiminde yargılama usulü

    No full text
    Bir hak sebebiyle uyuşmazlığa düşen tarafların, bu uyuşmazlığın çözümünü devlet mahkemelerinin yerine özel kişi veya kişilere bırakmalarına tahkim denir. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden biri olan tahkim ülkemizde ve dünyada her geçen gün daha fazla önem kazanmaktadır. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 30.maddesindeki özel bir hükümle sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayan kişiler ile riski üstlenen taraf arasında sigorta akdinden veya Güvence Hesabı’ndan faydalanacak kişiler ile hesap arasında doğan uyuşmazlıkların çözüme kavuşturulması amacıyla, Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği nezdinde, Sigorta Tahkim Komisyonu kurulmuştur. Sigorta Tahkim Komisyonu, komisyon başkanlığı ile komisyon müdürü ve müdür yardımcıları, raportörler ve diğer çalışanlardan teşekkül etmektedir. Tezimizin konusu Sigorta Tahkiminde Yargılama Usulü olup çalışmamızda öncelikle sigorta ve tahkim kavramları üzerinde durulacaktır. Tez çalışmamızın devamında ise karşılaştırmalı hukuk sistemlerinde sigorta tahkimi anlatılacak, tahkim komisyonunun teşkilat yapısından söz edilecek ve nihayet sigorta tahkiminde yargılama usulünün nasıl olduğu irdelenecektir. Sigorta tahkiminin yargı sistemimize sağladığı büyük katkının yanında sigorta tahkimi ile ilgili kanuni anlamda bazı eksiklikler de mevcuttur. Bu eksikliklerin uygulamacılar tarafından giderilmesini beklemek ise hukuk devleti ilkesi ile çelişmektedir. Sigorta tahkimi ile ilgili özellikle doktrinde eleştirilen konuların bir an önce çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Tahkimden beklenen menfaat de bu şekilde artacak ve istikrar kazanmış uygulamalarıyla örnek bir tahkim sisteminin yolu açılacaktır. Arbitration is a way to resolve disputes outside the courts for any dispute between the parties. Arbitration, one of the alternative dispute resolution methods, is gaining more importance in our country and in the world. Insurance Arbitration Commission was established by Article 30 of the Insurance Code in order to resolve disputes between policyholder and Insurance companies, beneficiaries of the insurance and insurance companies or beneficiaries of the assurance account and assurance account. The Insurance Arbitration Commission is composed of the chairman of the commission, commissioner and deputy directors, rapporteurs and other employees. The subject of our thesis is the Judgement Procedure in Insurance Arbitration and we will focus on the concepts of insurance and arbitration. In the continuation of our thesis study, insurance arbitration will be explained in comparative legal systems, the organization structure of the arbitration commission will be mentioned and finally, in the case of insurance arbitration procedure will be examined. In addition to the large contribution of insurance arbitration to our judicial system, there are also some legal deficiencies related to insurance arbitration. Waiting for these deficiencies to be solved by the practitioners is in contradiction with the principle of the rule of law. For this reason, issues related to insurance arbitration, especially in the doctrine should be resolved as soon as possible. The benefit expected from the arbitration will increase in this way and the path of an exemplary arbitration system will be opened with its stabilized practices

    0

    full texts

    1,983

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Baskent University
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇