1983 research outputs found
Sort by
Çevrimli sosyal destek ve gelişmeleri kaçırma korkusu ile sosyal ankesiyete bozukluğu belirti düzeyi arasındaki ilişkinin açıklanmasında sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğunun aracı rolü
Araştırma gelişmeleri kaçırma korkusu ve bireylerin sanal etkileşimlerden algıladığı sosyal
destek ile sosyal anksiyete bozukluğu arasındaki ilişkiyi tanımlarken sosyal medya bağımlılığı
ve sosyal medya yorgunluğunun aracı rolünü açıklamayı amaçlamaktadır. Araştırma iki
aşamadan oluşmaktadır. Çalışmanın ilk aşamasını iki ölçeğin geçerlik ve güvenirlik çalışmaları
oluştırmaktadır. Bu bağlamda, sosyal medya yorgunluğu ölçümlemek için geliştirilen “Sosyal
Medya Yorgunluğu Ölçeği”nin uyarlama çalışması yapılmış ve sanal etkileşimlerden algılanan
sosyal desteği ölçümlemek amacıyla “Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği”
geliştirilmiştir. Çalışma verileri Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği, Sosyal
Medya Bağımlılığı Ölçeği, Sosyal Medya Yorgunluğu Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal
Destek Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri yoluyla toplanmıştır. Araştırmanın ilk aşaması 185
katılımcı verisi ile yürütülmüştür. Yapılan geçerlik ve güvenirlik çalışmalarına göre, “Sosyal
Medya Yorgunluğu Ölçeği” 5 boyutlu (Aşırı Yüklenme, Duygusal Yorgunluk, Agresiflik,
Tatmin ve Kullanım), “Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği” ise 4 boyutlu
(Tatmin, Zorluklarla Baş Etme, Duygusal Destek ve Doğrudan İletişim) bir yapıya sahiptir.
Korelasyon bulgularına göre iki ölçek de Çok Boyutlu Sosyal Destek Ölçeği dışındaki
ölçeklerle anlamlı ilişkiye sahiptir. Araştırmanın ikinci aşamasında ise sosyal anksiyete
bozukluğunu sosyal medya ile ilişkili değişkenler ile açıklamaya çalışan bir model önerilmiş ve
sınanmıştır. Bu amaç doğrultusunda katılımcılardan Gelişmeleri Kaçırma Korkusu Ölçeği,
Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Sosyal
Medya Yorgunluğu Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği yoluyla veri toplanmıştır. 240
katılımcı verisi ile yürütülen regresyon analizine göre gelişmeleri kaçırma korkusu, sanal
etkileşimlerden oluşan sosyal destek, sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğu ile
önerilen model doğrultusunda oluşturulan bloklar sosyal anksiyete bozukluğunu
yordamaktadır. Önerilen yapısal eşitlik modeli analizleri yapıldığında, gelişmeleri kaçırma
korkusunun sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğu aracılığıyla sosyal anksiyete
bozukluğunu yordadığı görülmüştür. Sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek ise sosyal
anksiyete bozukluğunu sosyal medya yorgunluğu üzerinden yordamaktadır. Önerilen alternatif
modelde ise gelişmeleri kaçırma korkusu, sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek ve sosyal
anksiyete bozukluğu arasındaki ilişki sosyal medya bağımlılığının sosyal medya yorgunluğunu
yordayıcı etkisi üzerinden tanımlanmıştır. Alternatif modele ilişkin yapılan analizlerde tanımlanan bütün ilişkilerin anlamlı olduğu gözlenmiştir. Alternatif modele göre gelişmeleri
kaçırma korkusu ve sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek arttıkça bireylerin sosyal medya
bağımlılık eğilimi artmakta, bu artış kişilerde sosyal medya kaynaklı bir yorgunluğu arttırarak
sosyal anksiyete bozukluğunu beslemektedir.
The research aims to explain the mediating role of social media addiction and social media
fatigue while defining the relationship between fear of missing out and social anxiety perceived
by individuals from online interactions. The research consists of two stages. The first stage of
the study consists of validity and reliability studies of two scales. In this context, the adaptation
study of the Social Media Fatigue Scale which originally developed by Maier et al. (2012) to
measure social media fatigue was conducted. In addition Social Support from Online
Interactions Scale was developed to measure perceived social support from social media
interactions. The data were collected through the Social Support from of Online Interactions
Scale, Social Media Addiction Scale, Social Media Fatigue Scale, Multidimensional Perceived
Social Support Scale and Brief Symptom Inventory. The first stage of the study was conducted
with 185 participant data. According to the validity and reliability studies, Social Media Fatigue
Scale is 5-dimensional (Social Overload, Emotional Fatigue, Aggressiveness, Satisfaction and
Use), and Social Support from Online Interactions Scale is 4-dimensional (Satisfaction, Coping
with Difficulties, Emotional Support and Direct Communication). According to the correlation
findings, both scales had a significant relationship with scales other than the Multidimensional
Social Support Scale. In the second stage of the study, a model trying to explain social anxiety
disorder with variables related to social media was proposed and tested. For this purpose, data
were collected from the participants through Fear of Missing Out Scale, the Social Support
from Online Interactions Scale, Social Media Addiction Scale, Social Media Fatigue Scale and
Liebowitz Social Anxiety Scale. According to the regression analysis conducted with 240
participants' data, the stages which consist of fear of missing out, social support from online
interactions, social media addiction and social media fatigue predicted social anxiety disorder.
When the proposed structural equation model analyzes were conducted, it was seen that the fear
of missing out predicted social anxiety disorder through social media addiction and social media
fatigue. Social support from online interactions predicts social anxiety disorder through social
media fatigue. In the proposed alternative model, the relationship between fear of missing out,
social support from online interactions and social anxiety disorder was defined by the predictive
effect of social media addiction on social media fatigue. In the analysis of the alternative model,
all relationships identified were significant. According to the alternative model, as social
support from online interactions and fear of missing out increases, individuals' tendency
towards social media addiction increases and this increase increases social media fatigue and
feeds social anxiety disorder
Ebeveyn çatışması ve depresyon belirti düzeyi arasındaki ilişkide şemaları besleyen ve sosyal destek algısını zayıflatan bir mekanizma olarak aile birliği
Bu çalışmada bireylerin depresyon belirti düzeyi ile ebeveynlerinin genel çatışma
örüntülerine ilişkin algıları arasındaki ilişkide aile birliği, erken dönem uyum bozucu
şemalar ve algılanan sosyal desteğin aracı rolünün sınanması amaçlanmıştır. Araştırmanın
örneklemini, çeşitli illerde ikamet eden 18-65 yaş arası 299 birey; 187 kadın (% 62.5), 112
erkek (%37.5) oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama amacıyla, Çok Boyutlu Algılanan
Sosyal Destek Ölçeği, Young Şema Ölçeği Kısa Form-3, Çatışma Çözüm Stilleri Ölçeği,
Aile Uyum Yeteneğini ve Birliğini Değerlendirme Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri
kullanılmıştır. Geliştirilen modeller Yapısal Eşitlik Modeli (YEM) aracılığıyla sınanmıştır.
Analiz sonuçları katılımcıların, ebeveynleri arasındaki çatışma biçiminin olumlu, geri
çekilmeci ya da boyun eğici olduğuna ilişkin algısı arttıkça, bu algının aile ile dengeli birliği
sürdürmeye yardımcı olduğuna işaret etmektedir. Sözü edilen ikili ilişki aynı zamanda,
yüksek standartlar, diğerleri yönelimlilik ve zedelenmiş otonomi şema alanlarının
zayıflamasını sağlamakta ve algılanan sosyal desteğin artışını yordamaktadır. Benzer
mekanizmanın olumsuz ebeveyn çatışma biçimi algısı ile yürütüldüğü analiz sonuçları ise
aile birliğinin çok düşük düzeyde olmasının, aileyle bağlantısızlığının artmasının, yüksek
standartlar, zedelenmiş otonomi ve kopukluk şemalarını güçlendirdiği görünmektedir. Bu
çoklu mekanizmalar depresyon belirti düzeyi varyansının %48’ini açıklamaktadır. Bulgular
alanyazın ışığında tartışılmıştır.
Family cohesion as a mechanism perpetuates schemas in the relationship between parental
conflict and depression and affect the perception of social suppport. The aim of this study
is to investigate the mediation of family cohesion, early maladaptive schemas and the
perceived social support in the relationship between parental conflict and depression level.
The sample of the study consisted of 299 individuals between the ages of 18-65; 187 females
(62.5%) and 112 males (37.5%) were included in the study. Multidimensional Perceived
Social Support Scale, Young Schema Scale Short Form-3, Conflict Resolution Styles Scale,
Family Adaptation Ability and Unity Rating Scale, Beck Depression Inventory were used
for data collection. Developmental models were evaluated with Structural Equation Model
(SEM). In the study, perception of the positive, withdrawal and subordinate conflict style
between parents, the continuation of the balanced cohesion with the family predicts the
weakening of the unrelenting standards, other directedness and impaired autonomy schema
areas. In perception of negative parental conflict, the continuation of disengaged dimension
of family cohesion, strengthened the unrelenting standards, impaired autonomy and
disconnection and rejection schemas. It is seen that the relationships predicted by the model
explain 48% of the variance of depression level of the participants. The findings were
discussed in the light of literature
Çocuk ihmal ve istismarı alanında çalışan profesyonellerin sunulan hizmetlere ilişkin değerlendirilmesi
Çocuk ihmal ve istismarı günümüzde önemli toplumsal bir sorun haline gelmiştir. İhmal ve/veya istismarın çocuk üzerinde yaşam boyu etkilerinin olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Öyle ki kimi zaman yaşanan istismarın boyutuna, süreklilik durumuna göre bu durum ölümle bile sonuçlanabilmektedir. İhmal ve istismar ile ilgili birçok kurum (hastaneler, emniyet, çeşitli dernekler, Koruma Bakım ve Rehabilitasyon Merkezleri, Bakım ve Sosyal Rehabilitasyon Merkezleri, Çocuk İzlem Merkezleri, Çocuk Koruma Merkezleri vb.) hizmet vermektedir. Ancak bu kuruluşların gereksinimleri karşılayacak yeterliliğe ulaşması hedeflenirken, mevcut hizmetlerin neler olduğu ve verilen hizmetlerin yeterliliğinin hem hizmet alanlar hem de hizmeti sunanlar açısından ele alınıp değerlendirilmesi önem taşımaktadır.
Bu çalışma ile Ankara’da çocuk ihmal ve istismarı alanında görev yapmakta olan profesyonellerin (sosyal hizmet uzmanı, avukat, hemşire, doktor, psikolojik danışman, çocuk gelişimci vb.) çalıştıkları kuruluşta verilen hizmetlere yönelik değerlendirmelerinin neler olduğu öğrenilmesi amaçlanmıştır. Bu temel amaç doğrultusunda çocuk ihmal ve istismarı alanında çalışan 15 profesyonel ile yarı yapılandırılmış görüşme yönergesi kullanılarak derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırmacı tarafından analizi yapılan bulgular temelde üç tema altında toplanmıştır. Bu temalar; “Çalışma Deneyimi” (profesyonellerin hangi alanlarda çalıştıkları, bu alanda çalışmaya nasıl başladıkları, bu alanda çalışmanın kendi seçimleri olup olmadığı, alanı sevip sevmedikleri, aldıkları maaşı yeterli bulup bulmadıkları, alan çalışmalarından sağladıkları doyum, tükenmişlik hissedip hissetmedikleri), “Hizmetlerin Değerlendirilmesi” (profesyonellerin mevzuatı yeterli bulup bulmadıkları, çocuk ile ilgili yasa ve yönetmelikleri meslek elemanlarına yol gösterici bulup bulmadıkları, çocukla çalışan diğer meslek elemanlarının eğitimlerinin değerlendirilmesi ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu kapsamında verilen tedbir kararlarının değerlendirilmesi) ve “Çocuğun Korunmasında Söz Bende” (çocuklara ilişkin yürütülen hizmetlerden sorumlu olsalar ne tür değişiklikler yapacakları) olarak belirlenmiştir.
Yapılan görüşmelerde çocuk ihmal ve istismarı alanında çalışan profesyonellerin kimi durumlarda müdahale sürecinde karşılarına çıkan engeller ve olguların duygusal yıpratıcılığı nedeni ile tükenmişliği yoğun biçimde hissettikleri tespit edilmiştir. Profesyonellerin, çocuk ihmal ve istismarı alanında çalışan diğer meslek elemanlarının eğitimlerinin yetersiz olduğunu belirttikleri ve en çok da iletişim becerileri konusunda eğitimlere ihtiyaç olduğunu düşündükleri ortaya çıkmıştır. Profesyoneller çocuk ihmal ve istismarı ile ilgili mevzuat, yasa ve yönetmeliklerin geliştirilmesi ve uygulanabilirliğinin artması gerektiğini düşündüklerini ifade etmişlerdir. Çocuğa yönelik hizmetlerden sorumlu olma durumlarında genel olarak profesyonellerin tamamı; çocuğun üstün yararının gözetildiği, ihmal ve istismarı önlemeye yönelik yasa yönetmeliklerin ve mevzuatın tamamen uygulanabilir olduğu, koruyucu hizmetlere ağırlık verildiği, alanda çalışan meslek elemanlarının nitelikli eğitimler aldığı ve multidisipliner çalışmaların yapıldığı değişiklikler yapmak istediklerini belirtmişlerdir.
Child neglect and abuse has become an important social issue today. It is an undeniable fact that neglect or abuse has lifelong effects on the child. Professionals that work in the field of child neglect and abuse have an important place in the intervention process. Such, the inaccurate or inadequate types of interventions are affecting the child's life significantly. Many instructions related with child neglect and abuse such as hospitals, police, and various organizations give services. However, when it is aimed to meet the requirements of these institutions, it is also necessary to consider what existing services are and to evaluate the adequacy of the services provided both by the service suppliers and service providers.
With this study, it is aimed to evaluate professionals working in the field of child neglect and abuse (social worker, lawyer, nurse, doctor, counselor and child development specialist) to find out what their evaluations on the services provided. This is why in-depth interviews were conducted with 15 professionals working in the field of child neglect and abuse by utilizing semi-structured interview guidelines. The findings analyzed by the researcher are fundamentally gathered under three themes. These themes: “Work Experience”, “Evaluation of Services” and “I Am Responsible for Child Protection”.
It has been learned that professional working in the field of child neglect and abuse face with obstacles and feel burnout because of the emotional backbreaking facts. Professionals stated that the training of other professional staff working in the field of child neglect and abuse was not sufficient and that what they need the most was training in communication with the child. They also stated that they believe there should be an increase in improvements and implementation of the legislation, laws and regulations on child neglect and abuse. All of the professionals in general are responsible for services for the child stated that they wanted the law and regulations to prevent child neglect and abuse to be applicable, to give more importance to preventive services, to take essential trainings and to be able to perform changes in multidisciplinary studies
Türk işaret dili alfabesinin derin öğrenme yöntemi ile sınıflandırılması
Günümüzde işitme engeli olan insanların, kendi aralarında anlaşmak için
kullandıkları işaret dilinin çok az insan tarafından biliniyor olmasından dolayı
günlük yaşantılarında iletişim kurmak konusunda bir takım sıkıntılar yaşadıkları
bilinmektedir. İşitme engeli olan insanlarla duyabilen insanların arasındaki bu
iletişim engelini azaltmak için pek çok akademik çalışma yapılmıştır ve günümüzde
bu konuyla ilgili çalışmalar hala sürmektedir. Son zamanlarda makine öğrenmesi,
derin öğrenme alanında da bu konuda çalışmalar yapılmaktadır. Bu tez
çalışmasında, 29 Türkçe işaret dili alfabesi karakterleri ve metin yazmak için
tanımlanmış 3 karakterden oluşan veri seti, her bir sınıf için 1500 adet görüntü
kaydedilerek oluşturulmuştur. Önceden eğitilmiş bir konvolüsyonel yapay sinir ağ
modeli kullanılarak transfer öğrenme metodu ile sistem, Türkçe işaret dili
alfebesinden ve özel karakterlerden oluşturulan veri seti ile eğitilmiştir. Eğitim
sonrası web kamera ile seçili alanda gösterilen işaretin gerçek zamanlı olarak
tanımlanması ve bu yol ile bir kelime ya da cümle oluşturup kaydedilmesi
sağlanmıştır. Bu çalışmada kullanılan model, eğitim ve tanımlama işlemleri python
dili kullanılarak yazılıma dönüştürülmüştür. Kullanılan önceden eğitilmiş
konvolüsyonel sinir ağı modelinin başarısı test edilip yorumlanmıştır. Performans
kriterlerine göre başarı %90 olarak elde edilmiştir.
Today, it is known that people with hearing impairments have some difficulties
while communicating in their daily lives as the sign language they use to
communicate with each other is known to very few people. Many academic studies
have been carried out to reduce this communication barrier between people who
has hearing impairments and the ones who has not, and the studies on this issue
are still ongoing. In the fields of machine learning and deep learning studies are
being carried out on this subject. In this thesis, The 29 Turkish sign language
alphabet characters and 3-character data set for writing text were created by
recording 1500 images for each class. The system has been trained with a data
set consisting of Turkish sign language alpahbet and 3 special characters by using
the transfer learning method with a pre-trained convolutional neural network
model. After the training, it was ensured that the signal displayed in the selected
area was defined in real time and thus, creation of a word or formation of a
sentence which will then be saved was made possible. The training and
identification procedures and the model which has been used in this study were
converted into software using Python programming language. The success of the
pre-trained convolutional neural network model has been tested and
interpreted.According to the performance criteria, the success rate is %90
Kalder kalite çemberi ve kaizen ödül değerlendirme sürecinin iyileştirilmesi: Çok ölçütlü karar verme uygulaması
Bu çalışmada Türkiye Kalite Derneği (KalDer) Ankara Şubesi’nin 2008 yılından bu yana firmalarda sürekli iyileştirme faaliyetlerini ve ekip çalışmalarını desteklemek adına uyguladığı Kalite Çemberleri ve Kaizen Ödül Süreci incelenmiştir. Değerlendirici kararlarının ödül puanlaması üzerinde ve sıralamada hangi etkilere sahip olduğu araştırılmıştır. Değerlendirmelerin, değerlendiriciler arası farkları azaltacak şekilde matematiksel metodlarla desteklenmesi için çok ölçütlü karar verme (ÇÖKV) teknikleri uygulanmıştır.
Çalışmada 2018 yılında ödüle başvuran 13 Kobetsu Kaizen ekibi ve 2017 yılında ödüle başvuran 7 Kobetsu Kaizen ekibinin verilerinden yararlanılmıştır. Kriter ağırlıklarının belirlenmesinde AHP metodu kullanılmıştır. Ödül sıralamasında ise AHP-GRA ve AHP-TOPSIS bütünleşik olarak kullanılarak sonucunda duyarlılık analizleri de uygulanmıştır. Geometrik ortalama kullanılarak yapılan sıralamalarda değerlendiricilerin puanlamalarının, sıralamaları değiştirdiği gözlemlenmiştir. Değerlendiricilerin yüzyüze gerçekleştirdiği uzlaşım toplantısında uygulanan yöntemin matematiksel metoda göre yapıldığında farklı sonuçlar vereceği ve dolaylı olarak ödül sıralamasını etkileyeceği söylenebilir. Duyarlılık analizi sonucunda ise GRA ve TOPSIS yöntemleri kriter üstünlükleri ile değil de uzaklık bazlı çalıştıklarından sıralamalarda değişiklikler meydana gelmiştir.
In this study, Quality Circles and Kaizen Award process is inspected. This award process has been organized by Turkish Society for Quality (KalDer) Ankara Branch since 2008 to support the continuous improvement activities and teamwork within the companies.The effects of evaluaters decisions’ on award scoring and ranking are observed. Multi-criteria decision making techniques are applied to support the assessment of mathematical methods to reduce the differences caused by the evaluaters. The data of 13 Kobetsu Kaizen teams which applied for 2018 award and 7 Kobetsu Kaizen teams which applied for 2017 award, are used. The AHP method is used to determine the criteria weights. In the award ranking, AHP-GRA and AHP-TOPSIS are used as integrated and sensitivity analyzes are performed. It is observed that the final ranking is changed with the use of geometric mean in the calculations. It can be said that the method applied by the evaluators in face to face meeting will give different results, then applied according to the mathematical method and indirectly affect the award ranking. As a result of the sensitivity analysis, since the GRA and TOPSIS are rather than criteria based but distance based methods, changes are occured
Ortaklaşa davranışçı toplumların alt gruplarında profesyonel kimliğin konumu
Bu çalışmada, köklerini yapısal simgesel etkileşimcilik bakış açısından alan sosyal
kimlik kuramı ve kimlik kuramı temel alınmıştır. Profesyonellerin toplum için katkıları göz
önüne alındığında profesyonellerin grup içinde yer alması, özellikle grubun merkezinde ve
karar aşamalarında yer almasının, grupların ve toplumların gelişimi açısından önemli olduğu
değerlendirilerek, profesyonellerin gruplardaki konumunun nerede olduğu, bu çalışmanın
temel sorunsalını teşkil etmektedir.
Ortaklaşa davranışçı toplum olarak nitelendirilen Türkiye’nin biri yatay ortaklaşa
davranışçı, diğeri dikey ortaklaşa davranışçı olan iki alt grubu örneklem olarak alınmıştır.
Yatay ortaklaşa davranışçı gruptan 306, dikey ortaklaşa davranışçı gruptan 309 olmak üzere
toplam 615 katılımcıdan veri toplanarak analiz edilmiştir. Bu çalışmada, grup algısı Sosyal
Kimlik Kuramının varsayımları doğrultusunda incelenerek, profesyonel kimliğin konumu
hakkında öngörülen hipotezler sınanmış, üst karşıtlık ile ifade edilen kimliksizleşme
değerleri ile grup içindeki konum, diğer bir ifadeyle, grubun merkezi veya çeperinde yer
alma durumu irdelenmiştir. Profesyonellerin grup içindeki konumunda düzenleyici olduğu
öngörülen grubun algılanan varlığı, iç grup türdeşlik algısı, ortak kimlik grubu algısı ve ortak
bağ grubu algısı, çalışmanın örneklemi olan iki zıt grup üzerinde test edilmiştir. Sözü edilen
iki grup, grubun algılanan varlığı, iç grup türdeşlik algısı, ortak kimlik grubu algısı, ortak
bağ grubu algısı ve profesyonellik açısından karşılaştırılmıştır.
Yatay ortaklaşa davranışçı alt grupta, profesyonellerin grubun merkezinde yer
alacağı hipotezi, kimliksizleşmenin bir boyutu için reddedilmiş, iki boyutu için
desteklenmiştir. Dikey ortaklaşa davranışçı grupta, profesyonellerin grubun çeperinde yer
alacağı hipotezi, kimliksizleşmenin bir boyutu için reddedilmiş, iki boyutu için
desteklenmiştir. Ayrıca bu çalışmada karşılaştırılan iki farklı grupta da profesyonelliğin grup
içindeki konumu açıklama düzeyinin düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu durum, sosyal
kimlik kuramındaki diğer varsayımların, grup içindeki konumda daha etkili olduğu
sonucuna götürerek sosyal kimlik kuramını destekler nitelikte katkı sağlanmıştır. Bu
çalışmada nicel çalışmanın, öncesinde nitel çalışma yapılarak desteklenmesi ile gerçek
gruplarla çalışılmasının, sosyal kimlik kuramına katkı sağladığı değerlendirilmiştir.
This study is based on the theory of identity and social identity theory which takes
its roots from the perspectives of structural symbolic interactionism. Due the contributions
of professionals to the society, their taking part in a group, especially in its center and
decision-making stages is important for the development of groups and societies. Therefore
the research question for this study is the position of the professionals in the groups.
Two subgroups of Turkey, described as a collectivist country, were considered as the
samples of this study. One of these subgroups is horizontal collectivist and the other is the
vertical collectivist. The data were collected from a total of 615 participants, including 306
participants from the horizontally collectivist group and 309 participants from the vertical
collectivist group. In this study, the group perception was examined in accordance with the
assumptions of Social Identity Theory and the hypotheses about the position of the professional
identity were tested. The relationship between the meta contrast ratio which is denoted as
depersonalization rate and the position in the group as being in the center or periphery was
scrutinized. The predicted moderators of the relationship between professionalism and ingroup
position as entitativity, ingroup homogeneity, common bond group perception and common
identity group perception were tested in two opposite group samples of this study. The two
groups were compared in terms of entitativity, ingroup homogeneity, common bond group
perception and common identity group perception and professionalism.
In the horizontal collectivist subgroup, the hypothesis that the professionals would
be at the center of the group was rejected for one dimension of depersonalization and
supported for two dimensions of depersonalization. In the vertical collectivist subgroup, the
hypothesis that the professionals would take place in the periphery of the group was rejected
for one dimension of depersonalization but supported for two dimensions. In this study, it
was found that the variance explained the position of professionalism within the group was
low in two different groups compared. This situation contributed to the social identity in that
its other assumptions are more explanatory in determining ingroup position. The study
further contributed to the social identity theory since its quantitative data were supported by
prior qualitative study, and the sample was made up of real groups of individuals
Ülke iş sağlığı ve güvenliği performanslarını değerlendirilmek amacıyla MAIRCA yönteminin dört farklı ağırlıklandırma yaklaşımı ile uygulanması
İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG), dünya genelinde tüm ülkeler tarafından en çok önemsenen konulardan biri haline gelmiştir. Buna rağmen literatürde ve uygulamada, ülkelerin İSG performanslarının belirlenmesi ve kıyaslanabilmesi için halen geliştirilen bir yaklaşım bulunmamaktadır. Mevcut kıyaslama yöntemleri, ölümlü kaza oranı veya kaza ağırlık oranı gibi sadece tek bir oranı temel alarak karşılaştırma yapmakta ve diğer kriterleri göz ardı etmektedir. Bu çalışmada, Uluslararası Çalışma Ofisi (International Labour Organization-ILO)’nin mevcut uluslararası verilerinden yararlanılmasıyla, 15 ülkenin İSG performanslarının değerlendirilerek karşılaştırılmıştır. Bu kapsamda, İSG performansı açısından dikkate alınan kriterlerin önem ağırlıkları dört farklı yaklaşım kullanılarak belirlenmiş ve söz konusu ağırlıkların Çok Ölçütlü İdeal-Gerçek Karşılaştırma Analizi (Multi-Atributive Ideal-Real Comparative Analysis-MAIRCA) yöntemine entegre edilmesiyle ülkeler, İSG performansları açısından dört farklı şekilde sıralanarak sonuçlar tartışılmıştır.
Occupational Health and Safety (OHS) has become one of the most important issues for countries around the world. Despite this fact, there is no developed approach to identify and compare OHS performances of countries in literature or in application. Existing comparison methods use singular ratios such as Fatal Accident Rates and Accident Severity Rates and thus disregard other criteria. In this study, the OHS performances of 15 countries have been evaluated and compared by means of using existing data from the International Labor Organization (ILO). In this scope, the weights of criteria taken into consideration for OHS performance are determined by using four different approaches and these criteria weights are integrated with the Multi-Attributive Ideal-Real Comparative Analysis (MAIRCA) method to obtain four different rankings of country OHS performance and the results are discussed
Hemodiyaliz tedavisi gören kronik böbrek yetmezliği hastalarının psikolojik dayanıklılığının yaşam kalitesine etkisi
Kronik böbrek yetmezliği hastalığının tedavisinde sık kullanılan hemodiyaliz, hasta ve
ailesini psikolojik, sosyal ve ekonomik yönlerden olumsuz olarak etkilemekte ve yaşam
kalitesini düşürmektedir. Bu araştırma hemodiyaliz tedavisi gören kronik böbrek
yetmezliği hastalarının psikolojik dayanıklılığının yaşam kalitesine etkisini ortaya koymak
amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Araştırmada nicel araştırma yönteminden yararlanılarak ilişkisel tarama modeli
kullanılmıştır. Araştırma İskenderun Devlet Hastanesi ve Başkent Üniversitesi İskenderun
Diyaliz Merkezinde düzenli olarak hemodiyaliz tedavisi gören 101 hasta ile
gerçekleştirilmiştir.
Araştırmada veri toplama aracı olarak, hemodiyaliz hastalarının sosyo-demografik
özelliklerini ortaya koymak için araştırmacı tarafından hazırlanan Sosyo-Demografik
Form, yaşam kalitesi düzeylerini ortaya koymak için SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve
psikolojik dayanıklılık düzeylerini ortaya koymak için Yetişkinler İçin Psikolojik
Dayanıklılık Ölçeği kullanılmıştır.Araştırmada toplanan veriler SPSS Statistics 23
(Statistical Package for the Social Sciences) adlı bilgisayar programı ile analiz edilmiştir.
Araştırma sonucunda hemodiyaliz hastalarının gelir düzeyi, hemodiyaliz görme süresi ile
yaşam kalitesi arasında ve cinsiyet, hemodiyaliz görme süresi ile psikolojik dayanıklılık
düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Psikolojik
Dayanıklılık Ölçeğinin Kişisel Güç alt boyut puanları ile SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeğinin
Genel Sağlık ve Mental Sağlık alt boyutu puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı
zayıf düzeyde pozitif yönlü ilişkiler bulunmaktadır. Psikolojik Dayanıklılık Ölçeğinin
Sosyal Kaynaklar alt boyutu puanları ile SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeğinin Mental Sağlık alt
boyutu puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı zayıf düzeyde pozitif yönlü ilişki
bulunmuştur.
Hemodialysis, which is frequently used in the treatment of chronic renal insufficiency
disease, adversely affects patients and their families in terms of psychological, social and
economic aspects and decreases their quality of life. This study was carried out to reveal
the effect of resilience of chronic renal insufficiency patients taking hemodialysis
treatment.
Relational screening model was used in the research by using quantitative research
method. The study was carried out with 101 patients receiving regular hemodialysis
treatment in Iskenderun State Hospital and Baskent University Iskenderun Dialysis Center.
In the research, several data collection tools are used: In order to reveal the Socio-
Demographic characteristics of hemodialysis patients, a Socio-Demographic form prepared
by the researcher; to demonstrate the level of quality of life, SF-36 Quality of Life Scale
and to reveal the levels of resilience, Resilience Scale for Adults. The data collected in the
research analyzed by a computer program called SPSS Statistics 23 (Statistical Package for
the Social Sciences 23).
As results of the research, it is found that there is a statistically significant difference
between hemodialysis patients' income level, hemodialysis duration and quality of life and
gender, hemodialysis duration, and resilience level. There is a statistically significant,
weak and positive correlation between the Personal Strength sub-dimension scores of the
Resilience Scale and General Health and Mental Health sub-dimension scores of SF-36
Quality of Life Scale. There is also a statistically significant, weak and positive correlation
between the Social Resources sub-dimension scores of the Resilience Scale and Mental
Health sub-dimension of Quality of Life Scale
Sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde Türkiye'de çevre politkaları
İnsan nüfusunun hızla arttığı, doğal kaynakların ekonomik faaliyetler
kapsamında geri dönüşümsüz tüketildiği dünya sisteminde ekosistemin korunması
amacıyla çevre politikaları geliştirilmiştir. Ekonomi ve çevre arasında dengeli bir ilişki
kurulmasını öneren, ekolojik sınırların sınanması ile ortaya çıkan sürdürülebilir kalkınma
hedefleri küresel ölçekte geliştirilmiştir. Çalışmada, sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde
Türkiye’de uygulanan çevre politikaları incelenmiştir. Yenilenebilir enerji kullanımı,
küresel ısınma ve iklim değişikliğinin önlenmesi ve biyolojik çeşitliliğinin korunması için
Türkiye’de uygulanan politikaların etkileri incelenmiştir. Çevre sorunlarının çözümüne
yönelik politikaların sürdürülebilir kalkınma kavramı ile uyumlu ve tutarlı olup olmadığı
araştırılmıştır.
Environmental policies have been developed in order to protect the ecosystem
in the world system where the human population has increased rapidly and natural
resources have been consumed within economic activities irreversibly. Sustainable
development goals that have emerged through the testing of ecological boundaries, which
suggest a balanced relationship between the economy and the environment, have been
developed on a global scale. This study was examined the environmental policies in
Turkey within the sustainable development framework. This thesis examined the effects of
Turkey's policies that implemented for prevention of global warming and climate change,
protection of biological diversity and renewable energy usage. It was analyzed whether the
policies for the solution of environmental policies adaptable and consistent with the
concept of sustainable development
Ticari satış
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 23’üncü maddesinde hükme bağlanan ticari satış
kavramı ile ilgili olarak kanun koyucu tarafından sunulan genel bir tanım bulunmamakla
birlikte; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 212’nci maddesi ile TTK’nın 1530’uncu
maddesinin 2 ilâ 8’inci fıkralarında da ticari satışlara temas edildiği görülmektedir. Kanun
koyucu tarafından ticari satış kavramının mahiyetine ilişkin herhangi bir açıklama
getirilmemiş olması nedeniyle; bu tür satışlardan ne anlaşılması gerektiği hususunda
doktrinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. İlgili görüşler çalışmamız kapsamında
değerlendirmeye alınmış; ticari satış sözleşmelerinin, tacirler arasında kurulan ve her iki
tarafın ticari işletmesini ilgilendiren satış sözleşmeleri olarak değerlendirilmesi gerektiği
sonucuna varılmıştır.
Türk Ticaret Kanunu’nun 23’üncü maddesinin düzenleniş şekli doğrultusunda, ticari
satışın da bir satış sözleşmesi olduğu ve Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan satış sözleşmesine
ilişkin hükümlerin, hakkında özel bir düzenleme bulunmadıkça ticari satışlara da
uygulanacağı kabul edilmiştir. Bu hâlde, ticari niteliği haiz olan satış sözleşmelerinin, gerek
Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan hükümlerin gerekse Türk Ticaret Kanunu ile hükme
bağlanan düzenlemelerin uygulama alanına girdiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda tüketici
işlemi niteliğini taşıyan ticari satışlar açısından 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında
Kanun hükümlerinin de göz önünde bulundurulması önem taşımaktadır.
Ticari satış sözleşmelerinin, TTK m.3 hükmü uyarınca “ticari iş” olarak
nitelendirilmesi nedeniyle; kanun koyucu tarafından ticari iş niteliğine bağlı olarak öngörülen
hukuki sonuçlar, bu tür satışlarda da söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla, ticari satışlarda
teselsül karinesi, faiz ve zamanaşımına ilişkin düzenlemeler de çalışmamız kapsamında ele
alınmıştır. TTK m.23’te ticari satışlarda kısmi ifa, alıcının temerrüdü ve ayıplı ifa hâllerinde
uygulanacak özel hükümlerin öngörülmüş olması nedeniyle; hakkında özel bir düzenleme
bulunmayan diğer hususlar ise, Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan hükümler doğrultusunda
incelenmiştir.
There is no consensus on the definition provided by the legislator regarding the
commercial sales regulated in article 23 of Turkish Commercial Code No. 6102, however it is
identified that commercial sales are also mentioned in article 212 of the Turkish Code of
Obligations No. 6098 and paragraphs 2 to 8 of article 1530 of the Turkish Commercial Code.
Different opinions are asserted in doctrine to describe commercial sales term because of the
absence of statement about the content of commercial sales. Relevant opinions are reviewed
within the context of our study and consequently, it is concluded that the sale contracts, which
are established between merchants and concerned to both parties’ firms, should be considered
as commercial sale contracts.
In line with the regulation of Article 23 of Turkish Commercial Code, commercial
sales are also regarded as sale contracts and the provisions related to sale contracts in the
Turkish Code of Obligations can be applied to commercial sales unless there is a special
provision. In this case, the commercial sale contracts are in the execution area of the
provisions of the Turkish Code of Obligations along with the provisions specified by the
Turkish Commercial Code. In addition to this, taking the provisions of the Consumer
Protection Law No. 6502 into account has importance in terms of commercial sales which are
also admitted as consumer transactions,
Commercial sale contracts are classified as “commercial matters” under article 3 of
the Turkish Commercial Code. Therefore, the legal consequences stipulated by the legislator
depending on the content of commercial matters are also applied in commercial sales.
Morever, the legal consequences depending on the provisions of the Turkish Code of
Obligations in commercial sales are also evaluated within the context of our study. The
special provisions to be applied to the cases of partial performance, default of purchaser and
defective performance are determined in article 23 of the Turkish Commercial Code.
Excluding these cases, the other issues that are not regulated in the mentioned article are
examined in accordance with the provisions of the Turkish Code of Obligation