1983 research outputs found
Sort by
Vestibüler nörinit tanısı konulmasında video head impulse test (vHIT) ve vestibüler miyojenik uyarılmış potansiyeller (VEMP) testinin kalorik teste katkısının araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı vestibüler nörit tanısı kalorik test ile konulmuş ve
kanal parezisi tespit edilmiş hastalarda vHIT ve cVEMP‟in kalorik testi ve
birbirlerini tamamlayıcı bir test olduğunu göstermektir.
Yöntem: Başkent Üniversitesi İstanbul Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Hastanesi ve Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim
Dalı‟na 2014-2018 yılları arasında baş dönmesi yakınması ile başvurmuş 518 hasta
retrospektif olarak incelenmiş, arviş materyalleri taranmıştır. Tarama sonucuna göre
klinik muayene ve odyovestibüler incelemeler sonucu vestibüler nörit tanısı almış ve
vHIT, cVEMP ve kalorik testler uygulanan 32 hasta çalışmaya dahil edildi.
Bulgular: Çalışma kapsamındaki 32 hastanın 18‟i kadın, 14‟ü erkeklerden
oluşmaktadır. Ayrıca hasta grubunun yaş ortalaması 49.6 olarak hesaplanmıştır.
Patolojik olmayan cVEMP olgularında vHIT patolojik yüzdesi 100 iken, patolojik
olan cVEMP olgularında vHIT patolojik yüzdesinin 22.2 olduğu görülmüştür.
cVEMP‟e göre vHIT patolojik yüzdesi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir
fark olduğu saptanmıştır (p<0.001). Buna ek olarak patolojik olmayan cVEMP
olgularında vHIT patolojik yüzdesinin, patolojik olan cVEMP olgularından daha
yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar doğrultusunda kanal parezisi
tespit edilmiş vestibüler nörit hastalarında vHIT ile cVEMP‟in birbirlerini ve kalorik
testi tamamlayıcı testler olduğu görülmüştür. Ayrıca vHIT ve cVEMP‟in inferior
vestibüler nörit tanısı konulmasında belirleyici testler olduğu ve ileride oluşabilecek
periferik vestibüler bozuklukların öngörülebilmesi açısından tüm testlerin bir arada
yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Objective: The purpose of this study is to show that vHIT is a complementary test to
cVEMP in the diagnosis of vestibular neuritis.
Methods: 518 patients who applied to Baskent University Istanbul Health
Application and Research Center Hospital and Baskent University Ankara Hospital
Otolaryngology Department between 2014-2018 with dizziness were examined
retrospectively and archive materials were screened. Thirty-two patients who were
diagnosed as vestibular neuritis and underwent vHIT, cVEMP and caloric tests as a
result of clinical examination and audiovestibular examinations were included in the
study.
Results: Of the 32 patients included in the study, 18 were female and 14 were male.
The mean age of the patient group was 49.6 years. The pathological percentage of
vHIT in non-pathologic cVEMP cases was 100, whereas the pathological percentage
of vHIT in pathological cVEMP cases was 22.2. According to cVEMP, there was a
statistically significant difference in the pathological percentage of vHIT (p <0.001).
In addition, the pathological percentage of vHIT in non-pathologic cVEMP cases
was higher than the pathological cVEMP cases.
Conclusion: Based on the findings of our study, vHIT was a complementary test to
cVEMP in the diagnosis of vestibular neuritis. In this way, vHIT and cVEMP findings of patients with channel paresis have been obtained and we have been
predicted about other peripheral vestibular diseases that may occur in the future
Evaluation of the Relationship between Type II Diabetes Mellitus and the Prevalence of Apical Periodontitis in Root-Filled Teeth Using Cone Beam Computed Tomography: An Observational Cross-Sectional Study
Objective: This study aimed to investigate the prevalence of apical periodontitis (AP) in patients with type II diabetes mellitus (DM) with either optimal glycemic control (OGC) or poor glycemic control (PGC) compared with nondiabetics using cone beam computed tomography (CBCT). Subjects and Methods: The periapical status of 75 teeth with adequate root canal treatment performed at least 1 year ago that could be visualized in the field of view of CBCT images of 43 DM patients (29 females, 14 males) was compared with a control group consisting of 162 teeth of 86 nondiabetics (56 females, 30 males). In addition, the DM group was divided into subgroups according to the patients' mean glycated hemoglobin level as either having OGC or PGC. The periapical status of the teeth was evaluated using the CBCT periapical index (CBCTPAI), and AP was diagnosed as a CBCTPAI >= 1. chi(2), Fisher's exact test, and independent-samples t tests were used for the statistical analysis, and p = 1 and CBCTPAI >= 3) and the frequency of cardiovascular disease, while there were no significant differences between the DM subgroups (p > 0.05). Conclusion: The prevalence of AP and severe bone destruction in periapical tissues was significantly higher in the DM patients compared with the nondiabetic patients
Binalarda energo-ekonomik sürdürülebilirlik ve verimlilikİçin bir karar verme algoritması: Türkiye’de örnek vaka incelemesi
Tezin amacı, geleneksel yönteme alternatif olarak geliştirilen yenilikçi melez sistem ile ısıtma, soğutma, elektrik, sıcak su gibi bina yüklerinin karşılarken geri ödeme süresi ve emisyon değerini minimize etmektir. Bu çerçevede; teknik, ekonomik ve çevresel parametreler incelenmiştir ve Excel tabanlı simülasyon programı oluşturulmuştur. Oluşturulan simülasyon programı ile son kullanıcının ihtiyaçları doğrultusunda binalarda sürdürülebilirlik ve enerji verimliliği sağlanması hedeflenmiştir. Çalışmanın teknik çıktıları, melez sistemdeki elektrik ve doğalgaz tüketimleri ile düzlemsel toplaç ve panel alanlarıdır. Çalışmanın ekonomik çıktıları, toplam yatırım maliyeti, toplam işletme maliyeti, toplam maliyet ve geri ödeme süresidir. Çalışmanın çevresel çıktısı ise, yenilikçi yöntem ile elde edilen karbon dioksit kazancıdır. Çalışmada, yenilikçi melez sistemde sürekli devrede olan birlikte ısı ve güç sisteminin bina yüklerini karşılamasındaki oran değişiminin geri ödeme süresi ve karbon dioksit salami üzerindeki etkisi incelenmiştir. Çalışma kapsamında örnek vaka olarak seçilen Eser Yeşil Bina’ nın bina yükleri çalışmanın girdisi olarak kullanılmıştır.
Çalışma sonucunda, Eser Yeşil Bina’nın geri ödeme süresi 11.8 yıl olarak bulunmuştur ve geliştirilen iki melez sistemden ilkinin geri ödeme süresi 13.2 yıl, ikinci melez sistemin geri ödeme süresi ise 9.2 yıldır. Melez sistemler ile önlenen karbon dioksit senaryo-1 ve senaryo-2 için sırasıyla 488,1 kgCO2/h ve 592,3 kgCO2/h’dir.
The main objective of this dissertation is to develop a model that may be instrumental in simulating the payback period and the CO2 emissions and determining their minimum values in buildings having hybrid while satisfying the HVAC and domestic hot water loads. Technical, economical and environmental variables were considered and an Excel based simulation program was established. The simulation program assists the user to seek, sustainable and efficient solution keeping in mind the needs of users. The technically outputs of this study are electricity and natural gas consumptions, also flapte plate collector and panel area. The program also reports economic outputs of the study are total investment cost, total operating cost, total cost and the payback period. The environmental report of the program is the reduction of carbon dioxide emissions. In particular, in this thesis, the sensivity of economic and environmental results on the load share of the cogeneration unit were investigated. The calculation of building loads is not included in this study. Instead, the existing building loads of Eser Green Office Building were used as an input in the case study.
As a result of the study, the payback period of Eser Green Building was found as 11.8 years. The payback periods for two innovative design cases were 13.2 years and 9.2 years, respectively. The carbon dioxide prevented with hybrid systems are 488,1 kgCO2/h and 592,3 kgCO2/h for innovative first scenario and second scenario, respectively
Besteci, müzikolog Kemal İlerici'nin "bestecilik bakımından Türk müziği ve armonisi" ve öğrencisi M.Ertuğrul Bayraktarkatal'ın makamsal armoni yaklaşımları
Tanzimat dönemi Osmanlı İmparatorluğu’unda her alanda olduğu gibi müzik alanında da yenileşmeler söz konusudur. 19’uncu yüzyıldan Cumhuriyet sonrası dönemi kapsayan bu süreçte, Türk müziği birçok yönüyle tartışılmaya başlanmıştır. Yenileşme döneminde ortaya çıkan fikirlerden bir diğeri ise Türk müziğine armoninin tatbik edilmesidir. Türk müziği ezgilerinin armonize edilmesi kurumsal olarak Muzika-yi Hümâyun’da Donizetti Paşa ile başlamış ve sonrasında da sürmüştür. Bu süreçte Türk müziğinin kendi yapısından kaynaklanacak bir armoni arayışı ortaya çıkmıştır.
Besteci ve müzikolog Kemal İlerici (1910-1986) 1970 yılında ilk kez yayınlanan “Bestecilik Bakımından Türk Müziği ve Armonisi” başlıklı eserinde kullandığı ezgi analiz yöntemleriyle Türk müziği makamlarını detaylı olarak incelemiştir. Türk müziğinin sorunlarına çözüm getirmesi amacıyla Hüseynî makamını anamakam olarak seçmiş ve bu makamdan yola çıkarak Türk müziği makamlarının iç yapısından kaynaklanan makamsal bir armoni sistemi ileri sürmüştür. Kemal İlerici’nin makamsal armonisi, Türk müzik modernleşmesi tarihindeki yeri, besteciler açısından doğuracağı yeni tınısal olanaklar açısından önemli görülmektedir.
Kemal İlerici sistemi, Türk müziğinde yer alan ilk kapsamlı ve özgün armonik kuramdır. Kemal İlerici, bu sistemle birçok öğrenci yetiştirmiştir. Bu çalışmada, Kemal İlerici’den en uzun süre ders alan ve sistemini iyi bilen öğrencilerinden M. Ertuğrul Bayraktarkatal’ın, öğretmeninin sistemi üzerine yaklaşımları ve “makamsal ezgi çekirdekleri” nin sunduğu yeni armonik olanaklar, bu yeni makam algısı çerçevesinde incelenmiştir.
During the Tanzimat period, In the Ottoman Empire, as in every field, there is modernization movement in the field of music. In this process, from the period of the 19th century Ottoman Empire to the 20th century the modern Turkish Republic, Turkish music was discussed in many aspects. One of the ideas that emerged during the period of modernization is the application of harmony to Turkish music. The harmonization of Turkish music melodies started with Donizetti Pasha in Muzika-yi Hümâyun and it continued after that. In this period, the search began for a harmony rules that emerged from the structure of Turkish music.
Composer and musicologist Kemal İlerici (1910-1986) published "Bestecilik Bakımından Türk Müziği ve Armonisi", in 1970 for the first time. In this work, he studied Turkish music in detail with his melody analysis methods. He chose makam Hüseynî as a solution to the problems of Turkish music. Based on this, the makam harmony of Kemal İlerici is seen as important in the history of Turkish music modernization in terms of the new resonance possibilities for composers.
The İlerici system is the first comprehensive and specific harmonic proposition in Turkish music. Kemal İlerici transferred his system to many students. M. Ertuğrul Bayraktarkatal is one of the students who had taken lectures from İlerici for a long time and has full knowledge of his system. In this study, the approach of his student to the İlerici system and the new makam theory “Melodic Makam Nuclei”, which is given the İlerici system new harmonic possibilities, were examined
Miyokad infarktüsü geçiren bireylerin travma sonrası büyüme durumları, deneyimleri ve yaşamlarına etkisi
Bu araştırma miyokard infarktüsü geçiren bireylerin travma sonrası büyüme
durumlarını, deneyimlerini ve yaşamlarına etkilerini belirleyebilmek amacıyla
tanımlayıcı bir yapıda, karma yöntem kullanılarak yapılmıştır. Travma sonrası
büyüme durumları birinci aşamada nicel olarak değerlendirilirken, miyokard
infarktüsü deneyimleri ise ikinci aşamada nitel olarak değerlendirilmiştir. Araştırma
Ağustos-Aralık 2018 tarihinde Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi‟nin
kardiyoloji poliklinik, koroner yoğun bakım ve kardiyoloji servisinde takip ya da
tedavi edilen; nicel kısmı için 86 birey, nitel kısmı için 10 birey ile
gerçekleştirilmiştir.
Araştırmanın verileri, “Demografik Form ve Sağlık Davranışları ile ilgili Tanıtıcı
Bilgi Formu”, “Travma Sonrası Büyüme Envanteri” ve “Yarı Yapılandırılmış
Görüşme Formu” ile toplanmıştır. Araştırmaya 18 yaş ve üzerinde olan, en az iki ay
önce miyokard infarktüsü geçiren, deliryum, demans ve diğer mental problemleri
bulunmayan, araştırmaya katılmaya gönüllü, bilgilendirilmiş olur formunu
onaylayabilecek durumda olan, Türkçe bilen ve iletişim kurmaya engel bir durumu
olmayan bireyler dahil edilmiştir.
Araştırmaya katılan bireylerin TSBE‟ne verdikleri cevapların ortalama puanı 49.95
21.54‟dür. Bireylerin çalışma durumlarına göre tam gün ve yarım gün ya da belli
saatlerde çalıştıklarını belirten bireylerin başkalarıyla ilişkilerde değişim alt boyut
puan ortalamaları çalışmayan bireylere göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05).
Bireylerin ilaç kullanım düzenlerine göre ilaçlarını „her zaman‟ ve „çoğu zaman‟
düzenli kullandıklarını belirten bireylerin TSBE toplam puan ortalaması, başkalarıyla
ilişkilerde değişim ve yaşam felsefesinde değişim alt boyutu puan ortalamaları diğer
bireylerden daha yüksektir (p<0,05). Bireylerin egzersiz yapma durumlarına göre „her zaman‟ egzersizlerini düzenli yaptıklarını belirten bireylerin benlik algısında
değişim alt boyutu puan ortalamaları diğer bireylerden daha yüksektir (p<0,05).
Bireylerin kontrollerine düzenli gitme durumlarına göre „her zaman‟ kontrollerine
düzenli gittiklerini belirten bireylerin TSBE toplam puanı ve yaşam felsefesinde
değişim, başkalarıyla ilişkilerde değişim alt boyutları puan ortalamaları diğer
bireylerden daha yüksektir (p<0,05). Miyokard infarktüsü geçiren bireylerle yapılan
görüşmelerin incelenmesi sonucunda duygular, olumlu etkiler ve olumsuz etkiler
olmak üzere üç ana tema, 16 adet alt tema elde edilmiştir.
Miyokard infarktüsü geçiren bireylerin travma sonrası büyüme durumları
incelenirken sosyodemografik özellikleri ve sağlık davranışlarının travma sonrası
büyümede etkili olduğunun hemşireler tarafından göz önünde bulundurulması
önerilmektedir.
The aim of this study was to determine post-traumatic growth status, experiences and
effects of trauma on the lives of individuals with myocardial infarction.
Posttraumatic growth conditions were evaluated quantitatively in the first stage and
myocardial infarction experiences were evaluated qualitatively in the second stage.
The study was carried out between August-December 2018 in BaĢkent University
Ankara Hospital, cardiology clinic, coronary intensive care and cardiology
department, 86 individuals for the quantitative part and 10 individuals for the
qualitative part.
The data of the study were collected with “demographic form and descriptive data
about health behaviors”, “post-traumatic growth inventory” and “semi-structured
form”. The study included individuals aged 18 years and over, who had had
myocardial infarction at least two months ago, had no delirium, dementia or other
mental problems, were willing to participate in the study, were able to approve the
informed consent form, and had no disability to communicate.
The mean score of the participants in the study was 49,95 21,54. According to the
working status of individuals working in full-time and half-day or at certain hours of
change in the relationship with others sub-dimension mean scores of individuals who
were found to be higher than non-working individuals. According to the drug usage
patterns of individuals, the mean scores of TSBE, change in relationships with others
and change in life philosophy sub-dimension scores of individuals who stated that
they use their medication „always‟ and „often‟ regularly are higher than other
individuals. According to the status of individuals exercising düzenli always düzenli
regular self-perception sub-dimension of the individuals who stated that they do
regular exercise scores are higher than other individuals. According to the status of the individuals who go to the controls regularly, the mean scores of TSBE total score
and change in life philosophy and the sub-dimensions of change in relationships with
others are higher than the other individuals. As a result of the interviews conducted
with individuals who had myocardial infarction, three main themes, emotions,
positive effects and negative effects, and 16 sub-themes were obtained.
It is recommended that nurses consider the sociodemographic characteristics and
health behaviors of post-traumatic growth behaviors of individuals with myocardial
infarction
Tuberculin Skin Test and Quantiferon (R)-TB Gold In-Tube Test for Latent Tuberculosis Before Biologic Treatments: Lower Agreement Rate in Spondyloarthropathies Compared to Rheumatoid Arthritis
Havadan yere atılan bir füze için farklı güdüm algoritmalarının karşılaştırmalı analizi
Bu tezde; hareketsiz, sabit hızlı ve sabit ivmeli hedef tipinin kullanıldığı senaryolar için iki farklı füze dinamiğinin kullanıldığı kapsamlı bir füze hareket modeli üzerinde literatürdeki yaygın güdüm algoritmaları karşılaştırılmıştır.
Atmosfer, güdüm, otopilot ve füze dinamiği modellerini içeren ve istenen füze aerodinamik veri tabanını kullanmaya elverişli bir füze modeli oluşturularak füzenin üç serbestlik dereceli hareketi modellenmiştir. Aerodinamik kuvvet ve momentler ile otopilot kazançları için gerekli olan aerodinamik veri tabanı, füze geometrisine göre Missile DATCOM yazılımı ile elde edilmiştir. Literatüre katkı sağlamak amacıyla ivme ve açı çıkışlı güdüm algoritmaları arasından seçilen yedi algoritma ile üç farklı senaryo için yapılan benzetimler, iki füze geometrisi ile tekrarlanmış, modelin ivme ve açı çıkışlı güdüm algoritmalarına uygun çalışabilmesi için iki otopilot modeli kullanılmıştır. İvme çıkışlı güdüm algoritmalarından Saf Oransal Seyrüsefer Güdümü (SOSG), Gerçek Oransal Seyrüsefer Güdümü (GOSG), Genişletilmiş Oransal Seyrüsefer Güdümü (GNOSG), Parabolik Hedef Takibi Güdümü (PHTG) ve Hız Takibi Güdümü (HTG); açı çıkışlı güdüm algoritmalarından Doğrusal Hedef Takibi Güdümü (DHTG) ile Gövde Takibi Güdümü (GTG) uçuş profilleri, uçuş süresi, füzeye yaptırdığı en yüksek manevra değeri ve füzenin hedefi yakalama performansı bakımından karşılaştırılmıştır.
Oluşturulan kapsamlı füze modeli ve değerlendirilen çok sayıda kriter ile güdüm algoritmaları hakkında kapsamlı bir analiz çalışması elde edilmiştir. Gerçekleştirilen çok sayıda benzetimin sonucunda, güdüm algoritmalarının performanslarının hedef tipine ve füze dinamiğine bağlı olduğu gözlemlenmiştir.
In this thesis, it is aimed to compare common guidance laws in literature on a comprehensive missile motion model which two different missile dynamics are used for scenarios with stationary, fixed speed and fixed accelerated target type.
Three degree of freedom movement of the missile was modeled by setting a model of the missile including the atmosphere, guidance, autopilot and missile dynamics suitable for operating the aerodynamic database of the desired missile. The aerodynamic database required for aerodynamic forces, moments and autopilot gains has been obtained by Missile DATCOM software according to missile geometry. In order to contribute to the literature, simulations for three different scenarios with seven algorithms selected from acceleration and angle-output algorithms were repeated with two missile geometries and two autopilot models were used in order to operate the model in accordance with acceleration and angle output guidance laws. Pure Proportional Navigation (PPN), True Proportional Navigation (TPN), Augmented Proportional Navigation (APN), Parabolic Homing Guidance (PHG) and Velocity Pursuit Guidance (VPG) as acceleration output guidance laws and Linear Homing Guidance (LHG) and Body Pursuit Guidance (BPG) as angle output guidance laws were compared in terms of flight profiles, flight time, maximum maneuvering value of the missile and target capture performance.
Comprehensive analysis study about the guidance laws has been obtained with formation of the comprehensive missile model and evaluation of many criteria. The dependence of the performance of the guidance laws on the target type and missile dynamics was observed according to the results of many simulations performed
Böbrek ve üriner sistem konjenital anomalisi (cakut) tanısı alan hastalarda stat3 polimorfizmlerinin (c.-1915C>G, c.1671C>T, c.-1-13666T>C, c.273+314A>G/T) sıklıklarının belirlenmesi
Konjenital böbrek ve üriner kanal anomalisi (CAKUT) embriyonik dönemde meydana gelen konjenital böbrek malformasyonlarının tamamını içerir ve tüm konjenital malformasyonların yaklaşık %20-30'unu oluşturur. CAKUT, böbrek agenezisi, böbrek displazisi, böbrek hipoplazisi, hidronefroz, hidroüreter ve vezikoüreteral reflü dahil olmak üzere idrar yolu morfogenezindeki bozukluklardan kaynaklanan yapısal malformasyonları kapsar. Şimdiye kadar CAKUT fenotipi ile ilişkili olduğu düşünülen 36 farklı gen saptandı. Bununla birlikte, CAKUT veya ekstra böbrek belirtisi olan CAKUT hastalarının sadece %20'sinde söz konusu 36 gende mutasyon tespit edildi. Bu veriler CAKUT'ta yüksek genetik heterojenitenin varlığını göstermektedir. STAT3, STAT protein ailesinin bir üyesidir. STAT protein ailesi kanser gelişimi, inflamasyonun düzenlenmesi, immün yanıt, apoptoz ve erken embriyonik gelişim gibi çok farklı mekanizmalarda görev almaktadır. STAT3'ün böbrek gelişiminde rol oynadığı ve böbrek hastalıkları ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Çalışma kapsamında STAT3 geninde yer alan dört farklı tek nükleotid polimorfizminin (SNP) CAKUT tanısı alan hastalardaki görülme sıklıkları araştırıldı. Bu SNP'lerden rs1053004 genin 3’ kodlanmayan bölgesinde (UTR), rs4796793 ise 5’ UTR da yer alır. rs744166 ekzon 1 ve ekzon 2 arasındaki intronik bölgede, rs3816769 ise ekzon 3 ve ekzon 4 arasındaki intonik bölgede yer alır. rs744166 ve rs4796793 polimorfizmleri PZR-RFLP, ve rs1053004 ve rs3816769 polimorfizmleri ise gerçek zamanlı PZR yöntemi ile çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun seçimi Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi-Ankara Hastanesi Pediatrik Nefroloji Bilim Dalı ile ortak olarak gerçekleştirilmiştir. Bu tezde KA17/341 numaralı projede kullanılan 0-18 yaş arasındaki 145 CAKUT tanılı hasta ve 128 kontrol örneği kullanıldı. İstatistik analizler, çalışmaya dahil edilen polimorfizmlerin, konjenital böbrek ve üriner kanal anomalisi (CAKUT) ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olmadığını gösterdi.
Congenital anomalies of the kidney and urinary tract (CAKUT), collectively refers to various structural malformations characterized by renal developmental disorders in the embryonic period and this malformation accounts for approximately 20-30% of all congenital malformations. CAKUT includes various structural malformations resulting from abnormalities in the morphogenesis of the urinary tract, including renal agenesis, renal dysplasia, renal hypoplasia, hydronephrosis, hydroureter, and vesicoureteral reflux. Currently, 36 genes found to be related to CAKUT phenotype. However, only 20% of CAKUT patients have mutations in these 36 genes. These data indicate the presence of high genetic heterogeneity in CAKUT. STAT3 is a member of the STAT protein family. The members of this protein family have roles in different cellular mechanisms such as cancer, inflammation, immune response, apoptosis, and early stage of embryonic development. It has been shown that STAT3 plays a role in kidney development and is associated with renal diseases. In this study, four different single nucleotide polymorphisms (SNP) localized in the STAT3 gene was investigated in patients diagnosed with CAKUT. rs1053004 is located in the 3’ untranslated region (UTR) of the gene and rs4796793 is located in the 5 ’UTR. rs744166 is located in the intronic region between exon 1 and exon 2, and rs3816769 is in the intronic region between exon 3 and exon 4. We used PCR-RFLP method for the analyses of rs744166 ve rs4796793, and melting curve analyses for rs1053004 and rs3816769.The selection of the patient and control groups was made in collaboration with Başkent University Faculty of Medicine Department of Pediatric Nephrology. In this study, we used previously isolated DNA samples (From KA17/341). Total of 145 CAKUT patients between 0-18 years old, and 128 control individuals enrolled in this study. As a result of statistical analysis, no polymorphism was found to be related to congenital anomalies of the kidney and urinary tract (CAKUT)
Liderin karanlık kişilik özellikleri ile çalışanın tükenmişliği arasındaki ilişkide çalışanın karanlık liderlik algısının aracı rolü: Çok düzeyli bir araştırma
Bu araştırmanın amacı iş yerlerinde liderin karanlık kişilik özellikleri ile çalışanın
tükenmişliği arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkiye çalışanın karanlık liderlik
algısının aracılık edip etmediğini ortaya çıkarmaktadır. Bu amaçla, öncelikle özgün bir “iş
yerinde karanlık liderlik algısı ölçeği” geliştirilmiştir. Ölçek geliştirme sürecinde üç ayrı
uygulama yapılmıştır. İlk uygulamaya 310, ikinci uygulamaya 342 ve üçüncü uygulamaya
355 katılımcı iştirak etmiştir. Her üç uygulamanın katılımcıları Türkiye’de özel güvenlik
sektöründe faaliyet gösteren işletmelerde çalışmaktadırlar. Geliştirilen karanlık liderlik
algısı ölçeği; bezdiren davranışlar, samimiyetsiz davranışlar ve zorbaca davranışlar
boyutlarından oluşmaktadır. Ölçek geliştirme işlemlerinin ardından araştırmanın
hipotezlerini test etmeye yönelik çalışmalar yapılmıştır. Araştırmanın örneklemi, ölçek
geliştirme sürecinde olduğu gibi özel güvenlik sektöründe faaliyet gösteren işletmelere
mensup 494 çalışandan ve bu çalışanların bağlı olduğu 116 birincil yöneticiden
oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemi iki düzeyli (birinci düzey: birey, ikinci düzey: grup)
olduğundan veri analiz sürecinde hiyerarşik doğrusal modelleme tekniği kullanılmıştır.
Elde edilen bulgulara göre; liderin bezdiren davranışları ve zorbaca davranışları ile
çalışanın duygusal tükenmesi, kinizmi ve mesleki yararlılığı arasında, liderin samimiyetsiz
davranışları ile çalışanın duygusal tükenmesi ve mesleki yararlılığı arasında, liderin
makyavelist kişilik özelliği ile samimiyetsiz davranışları arasında, liderin narsistik kişilik
özelliği ile bezdiren davranışları arasında, liderin psikopatik kişilik özelliği ile bezdiren ve
zorbaca davranışları arasında, liderin makyavelist kişilik özelliği ile çalışanın mesleki
yararlılığı arasında, liderin narsistik kişilik özelliği ile çalışanın duygusal tükenmesi,
kinizmi ve mesleki yararlılığı arasında, liderin psikopatik kişilik özelliği ile çalışanın
duygusal tükenmesi arasında anlamlı ilişkiler vardır. Ayrıca, liderin bezdiren davranışları,
liderin narsistik kişilik özelliği ile çalışanın duygusal tükenmesi, kinizmi ve mesleki
yararlılığı arasındaki ilişkilere tam aracılık ederken, liderin psikopatik kişilik özelliği ile
çalışanın duygusal tükenmesi arasındaki ilişkiye kısmen aracılık etmektedir. Diğer
çalışmalardan farklı olarak bu araştırmada liderliğin karanlık yüzüne ilişkin ölçüm yapmak amacıyla özgün bir karanlık liderlik algısı ölçeği geliştirilmiştir. Ayrıca, liderin karanlık
kişilik özellikleri ile çalışanın tükenmişliği arasındaki ilişkiler, liderin karanlık kişilik
özellikleri ile çalışanın karanlık liderlik algısı arasındaki ilişkiler ve çalışanın karanlık
liderlik algısının liderin karanlık kişilik özellikleri ile çalışanın tükenmişliği arasındaki
ilişkilerdeki aracı rolü bilindiği kadarıyla ilk kez bu çalışma ile görgül olarak çok düzeyli
bir model üzerinden açıklanmıştır. Bu nedenlerden ötürü elde edilen bulguların yönetim
araştırmaları alanında önemli bir kuramsal boşluğu doldurduğuna ve gerek araştırmacılara,
gerekse uygulamacılara faydalı olacağına inanılmaktadır.
The aim of this research was to find out whether there were associations between leader’s
dark triad and employee’s burnout and whether employee’s perceived dark leadership
mediated these associations. To this purpose, first, a genuine “workplace perceived dark
leadership scale” was developed. Throughout the scale development process, three
separate studies were conducted. A total of 310, 342, and 355 participants, who work at
private security companies, took part in study one, two, and three respectively. The
perceived dark leadership scale consisted of three factors: wearisome behaviors, insincere
behaviors, and tyrannous behaviors. Following scale development, hypotheses were tested.
The sample consisted of 116 leaders and 494 employees who report those leaders. Both
leaders and employees work at private security companies. Because the sample comprised
two levels (i.e. the individual and group levels), the data were analyzed through
hierarchical linear modeling technique. Findings indicated that there were significant
associations between leader’s wearisome behaviors and employee’s exhaustion, cynicism,
and professional efficacy, between leader’s tyrannous behaviors and employee’s
exhaustion, cynicism, and professional efficacy, between leader’s insincere behaviors and
employee’s exhaustion and professional efficacy, between leader’s machiavellianism and
insincere behaviors, between leader’s narcissism and wearisome behaviors, between
leader’s psychopathy and wearisome and tyrannous behaviors, between leader’s
machiavellianism and employee’s professional efficacy, between leader’s narcissism and
employee’s exhaustion, cynicism, and professional efficacy, and between leader’s
psychopathy and employee’s exhaustion. Besides that, leader’s wearisome behaviors fully
mediated the associations between leader’s narcissism and employee’s exhaustion,
cynicism, and professional efficacy. Moreover, leader’s wearisome behaviors partially
mediated the association between leader’s psychopathy and employee’s exhaustion. As
distinct from previous studies, in this study, to measure the dark side of leadership a
genuine perceived dark leadership scale was developed. In addition to that, as far as is
known, in this research, the associations between leader’s dark triad and employee’s burnout, between leader’s dark triad and employee’s perceived dark leadership and the
mediating role of employee’s perceived dark leadership in the associations between
leader’s dark triad and employee’s burnout were explained empirically over a multi level
model for the first time. Therefore, it is believed that findings of this research filled an
important theoretical gap in the field of management and will be helpful for both
researchers and practitioners
The severity of dissociative symptoms among patients with cannabis and synthetic cannabinoid use disorder: association with substance use characteristics and suicide
Background: Chanarin Dorfman Syndrome (CDS) is a rare autosomal recessive disorder characterized by the multisytemic accumulation of neutral lipids inside the cytoplasmic lipid droplets. This condition is caused by mutations in the abhydrolase domain containing 5 gene (ABHD5). In CDS the skin involvement is the prevalent and always observed clinical feature, consisting of a non-bullous congenital ichthyosiform erythroderma (NCIE). Moreover, a variable involvement of the liver and neuromuscular system can be also observed. In this report, we aimed to perform the clinical and genetic characterization of a patient affected by CDS with atypical dermatological findings, considering this rare inborn error of neutral lipid metabolism.
Methods: Genomic DNA samples obtained from patient and his parents were used to perform the sequencing of the ABHD5 exons and their intron/exon boundaries. Bioinformatic analyses were performed to investigate the possible effect of the identified mutation on protein structure.
Results: Here we present the case of a 29-year-old male patient with CDS, who, for long time, has been misdiagnosed as pityriasis rubra pilaris (PRP). He has a history of increasing hyperlipidemia; hepatomegaly associated with hepatosteatosis was also detected. ABHD5 molecular analysis revealed a novel missense mutation, the c.811G > A (p.G271R). Bioinformatic investigations showed that the variant has a deleterious effect on ABHD5 function, probably causing an incorrect folding of the mutant protein.
Conclusions: These results highlihts the importance of genetic testing for ABHD5 in unresolved cases of patients presenting unusual skin lesions, that resemble PRP, associated with a history of hyperlipidemia and nonalcoholic fatty liver