1983 research outputs found
Sort by
Duygu durum bozukluğu olan hafif şişman ve şişman bireylerin beslenme alışkanlıkları, diyet kalitesi ve iştah durumlarının değerlendirilmesi
Bu araştırma, Özel Çankaya Yaşam Hastanesi’nin beslenme ve diyet polikliniğine
gelen ve Beck Depresyon Ölçeği’ne (BDÖ) göre duygu durum bozukluğu olan hafif
şişman ve şişman bireylerin beslenme alışkanlıklarının, diyet kalitesinin ve iştah
durumlarının değerlendirmesi amacıyla yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini
hastanenin beslenme diyet polikliniğine başvuran, yaşları 19-65 yıl arasında olan ve
duygu durum bozukluğuna sahip 120 hafif şişman ve şişman birey oluşturmuştur.
BDÖ değerlendirmesine göre depresyonda olan 60 birey ve benzer özelliklere sahip
BDÖ’ne göre depresyonda olmayan 60 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Bireylere
demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümleri kapsayan bir
anket uygulanmıştır.Beslenme alışkanlıklarını belirlemek için ölçek olarak 3 Faktörlü
Beslenme Anketi ve 24 saatlik besin tüketim kaydı kullanılmıştır. İştah durumlarını
değerlendirmek için ise Duygusal İştah Anketi (DİA) uygulanmıştır. Depresyonda
olan bireylerin %25’i erkek ve %75’i kadındır. Çalışmaya katılan ve depresyonda
olan bireylerin büyük bir çoğunluğu üniversite mezunu ve 25-34 yaş aralığındadır.
Depresyonda olan erkek bireylerin BKİ ortalamaları 29.0±4.1 kg/m2 ve depresyonda
olan kadın bireylerin BKİ ortalamaları 2.9.9±4.3 kg/m2’dir. Bireylerin BKİ (Beden
Kütle İndeksi) ve depresyonda olup olmama durumları arasında önemli bir fark
bulunamamıştır (p>0.05). Depresyonda olan bireylerin ilaç ve vitamin-mineral
takviyesi kullanımları depresyonda olmayan bireylere göre daha fazladır. Tüm
bireylerin B12 ve B6 vitaminleri alımları ve depresyon durumları arasında önemli
bir ilişki yoktur.Bireylerin günlük olarak diyetle aldıkları ; E vitamini, B1
vitamini, B12 vitamini, B6 vitamini, folat, ve C vitamini düzeylerinin TÜBER
verilerine göre günlük önerilen düzeyin altında olduğu saptanmıştır. Depresyonda
olan erkek ve kadın bireylerin, günlük olarak diyetle aldıkları; potasyum,
kalsiyum, magnezyum, demir, bakır, ve iyot mineralleri düzeylerinin TÜBER
verilerine göre günlük önerilen düzeyde olmadığı belirlenmiş ve depresyon durumlarına göre mineral alımları açısından önemli bir fark saptanmamıştır (p>0.05).
Bireylerin duygusal iştah anketine göre olumsuz ve olumlu duygulara sahipkenki
iştah durumları ile bireylerin depresyonda olup olmama durumları arasında önemli
bir fark saptanmıştır (p<0.05). Bireylerin açlığa duyarlılık seviyeleri ile beden kütle
indeksleri arasında önemli bir fark bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin öğün atlama
durumları ve depresyon durumları arasında önemli bir fark saptanmamıştır (p>0.05).
Sonuç olarak, depresyon ve obezite, yaşam süresi ve kalitesini düşürmekte ve sağlık hizmetlerine önemli bir yük oluşturmaktadır. Duygu durum bozukluğu ve obezite arasındaki ilişki komplekstir. Her iki sorunun da ortak çözümü olarak; farkındalık eğitimiyle yaşam biçimi düzenlemeleri yapmak ve sürdürülebilir koruyucu sağlık hizmeti almak ve sağlığı geliştirmek en uygun yöntemdir.
The aim of this study was to evaluate the nutritional habits, dietary quality and
appetite status of overweight and obese individuals with mood disorders according
to the Beck Depression Scale (BDS), who applied to the nutrition and diet outpatient
clinic of Özel Çankaya Yaşam Hospital. The sample of the study consisted of 120
overweight and obese individuals who were aged between 19-64 and had mood
disorders. Sixty patients with depression according to the BDS assessment and 60
individuals without depression according to the BDS with similar characteristics
were included in the study. A questionnaire including demographic characteristics,
nutritional habits, anthropometric measurements was applied to the individuals. The
3-Factor Nutrition Questionnaire and Emotional Appetite Questionnaire and 24-hour
food consumption record were used to determine the feeding habits. Emotional
Appetite Questionnaire (SIS) was used to evaluate the appetite status. 25% of the
individuals who are depressed are male and 75% are female. The majority of the
participants who participated in the study and who were depressed were university
graduates and were between the ages of 25-34. The mean BMI of the depressed men
was 29.0 ± 4.1 kg / m2 and the mean BMI (Body Mass Index) of the depressed
women was 2.9.9±4.3 kg / m2. There was no significant difference between BMI
and depression status (p> 0.05). The use of medication and vitamin-mineral
supplements is higher in individuals with depression than in non-depression
individuals. There is no significant relationship between the intake of vitamins B12
and B6 and depression status of all individuals. Vitamin E, vitamin B1, vitamin B12,
vitamin B6, folate, and vitamin C levels were found to be below the daily
recommended level according to Turkish Nutrition Guide data. Depressed male and
female individuals, daily diet taken; Potassium, calcium, magnesium, iron, copper,
and iodine levels did not meet the daily recommended levels according to Turkish
Nutrition Guide data and no significant difference was found between depression intake of these minerals (p> 0.05). According to the emotional appetite
questionnaire, there was a significant difference between appetite and negative
depression status (p <0.05). There was a significant difference between hunger
susceptibility levels and body mass index (p <0.05). There was no significant
difference between individuals' skipping status and depression status (p> 0.05). As a
result, depression and obesity reduce life expectancy and quality and constitute a
significant burden on health services. The relationship between mood disorder and
obesity is complex. As a common solution to both problems; making life style
arrangements through awareness education, providing sustainable preventive health
service and improving health is the most appropriate method
Düzenli piyano çalan konservatuvar öğrencilerinde elin antropometrik özellikleri, esneklik ve kas gücünün değerlendirilmesi
GİRİŞ: Başlangıç düzeyindeki bireylerin herhangi bir müzik enstrümanı çalmaya fiziksel özellikleri açısından yatkınlığı özellikle eğiticiler açısından önem taşımaktadır. Spor alanında bireyin ilgili spor alanına adaptasyon sürecinde geliştirdiği fiziksel özelliklerin değerlendirildiği çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Ancak müzik alanında herhangi bir enstrüman çalmaya yönelik olarak gelişen adaptif değişikliklere yönelik araştırmaların sayısı sınırlıdır. Özellikle başlangıç sürecinde gelişen adaptif değişikliklerin değerlendirilmesi enstrüman çalmaya bağlı ortaya çıkan ağrı gibi patolojik bulguların önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Çalışmamızda düzenli piyano çalmakta olan konservatuvar öğrencilerinde elin antropometrik özellikleri, kas kuvveti ve hareket genişliği herhangi bir müzik aleti çalmayan genç bireylerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Amacımız piyano çalmakta olan konservatuvar öğrencileri ile kontrol grubu arasında farklılıkları değerlendirmek, söz konusu farklılıkların piyano çalmaya yatkınlıkla ilişkisini ve adaptasyon sürecini değerlendirmektir. Çalışma sonuçları piyano çalmaya bağlı olarak ortaya çıkabilecek kas iskelet sitemi rahatsızlıklarının önlenmesi açısından da yol gösterici olacaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmamız yaşları 18–30 arasında değişen 64 konservatuvar öğrencisi ve herhangi bir enstrüman çalmayan 64 üniversite öğrencisi olmak üzere toplam 128 birey üzerinde gerçekleştirildi. Konservatuvar öğrencileri en az iki yıldır düzenli piyano çalmakta olan bireylerdir. Kontrol grubunda yer alan bireylerin tümü Başkent Üniversitesi öğrencileridir. Katılımcıların tümü çalışma sırasında Ankara‘da yaşamakta olan bireylerdir. Araştırmaya katılan tüm öğrencilerin demografik bilgileri kaydedildikten sonra her öğrenciden boy ve ağırlık ölçümlerinin yanı sıra el boyutlarına ilişkin antropometrik ölçümler alındı, esneklik ve güç ölçümleri gerçekleştirildi. Antropometrik ölçümler Martin tip antropometre ve kayan pergel kullanılarak alındı, esneklik el ve parmak gonyometreleri kullanılarak el bileği ve parmak hareket açıklıkları ölçülerek değerlendirildi. El kavrama kuvveti Jamar el dinanometresi, parmak kavrama kuvvetleri pinchmetre kullanılarak ölçüldü. El kavrama kuvveti önkol hem fleksiyon hem de ekstansiyon konumunda iken ayrı ayrı ölçüldü. Parmak kavrama kuvvetleri pinch kavrama, lateral kavrama ve üçlü kavrama kuvveti olarak üç ayrı şekilde ölçüldü. Kas kuvvetine ilişkin ölçümler üç kez tekrarlanarak ortalaması alındı. Tüm ölçümler hem sağ el hem de sol el için ayrı ayrı yapıldı. BULGULAR: Çalışmada piyano grubu ile kontrol grubunun sağ ve sol elleri ayrı ayrı karşılaştırıldı. Antropometrik ölçümler bağlamında piyano ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık ortaya konulmamış olup yalnızca sağ el karış uzunluğunun piyano grubunda daha fazla olduğu görüldü. Benzer şekilde gerek el gerekse parmak kavrama kuvvetleri açısından her iki el için de gruplar arası anlamlı bir fark ortaya konulamadı. Ancak esneklik ölçümlerine ilişkin tüm parametreler açısından piyano ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farklılığın bulunduğu saptandı; esneklik ölçümleri her iki el için de piyano grubunda daha fazlaydı.
INTRODUCTION: The predisposition of individuals to play any musical instrument in terms of physical characteristics is especially important for music instructors. There are numerous studies in the field of sports that assess the physical characteristics of the individual in the adaptation process of playing. However, there is only a limited number of studies that reveal the adaptive changes in physical characteristics shaped by the tendency to play an instrument in the field of music. In addition, the evaluation of adaptive changes in the initial process of playing an instrument is important for the prevention of pathological findings such as pain that can be caused by using the instrument. In our study, the anthropometric properties, muscle strength and range of motion in the hands of the conservatory students who were regularly playing piano were observed. The results were compared with the control group, which is a group of young people who do not play any type of musical instrument. Our aim is to evaluate the differences related with the above mentioned properties between the conservatory students and the control group, the relationship between the differences and the tendency to play the piano, and lastly to evaluate the adaptation process. The results of the study will be a guide for the prevention of musculoskeletal disorders which may occur due to piano playing. MATERIALS AND METHODS: Our study was based on a total of 128 individuals including 64 conservatory students who regularly played piano for a minimum of two years between the ages of 18-30 and 64 university students who did not play any musical instruments. All the individuals in the control group are the students of Baskent University. All participants were individuals living in Ankara during the study. After the demographic data of all the students were recorded, anthropometric hand measurements as well as height and weight measurements, flexibility and muscle strength were measured for each individual. Anthropometric measurements were taken using Martin type anthropometry and sliding calipers. Elasticity was measured by using hand and finger goniometers. Hand grip strength was measured by a Jamar hand dynamometer and finger grip forces were measured using pinchmeter. The hand grip strength was measured separately while the forearm was both in flexion and extension position. Finger grip forces were measured in three different ways: pinch grip, lateral grip and triple grip force. Muscle strength measurements were repeated three times then averaged out. All measurements were performed separately for each hand. RESULTS: In the study, the right and left hands of the piano group and the control group were compared separately. In the context of anthropometric measurements, no statistically significant difference was found between piano and control groups. It was only found that the right hand span was greater in the piano group. Similarly, no significant difference was found between the groups in terms of both hand and finger grip forces. However, a significant difference was found between piano and control groups in terms of all parameters related to flexibility measurements; the flexibility measurements were greater for both hands in the piano group
Disiplinlerarası bağlamında lannis xenakis ve philips pavyonu tasarımı
Bu çalışma; müzik, mimari ve görsel sanat dallarının sentezinden oluşan Philips
Pavyonu ve tasarımcısı Iannis Xenakis ile ilgili kaynaklar taranarak disiplinlerarası bir
boyutta ele alınmıştır. Bu kapsamda pavyonun içerisinde sergilenen ‘Elektronik Şiir’ adlı
gösteri için tasarlanan akustik ve mimari bileşenler ve ortaya çıkan bu mimari tasarımın
müzik ve görsel sanatlar disiplinleri ile nasıl bir arada ‘multimedya’ gösterisi adı altında
sunulduğu incelenmiştir.
Çalışmanın kavramsal çerçeve bölümünde disiplinlerarasılık kavramı ve Xenakis’in
biyografisi yer almakta olup bulgular bölümünde ise Philips Pavyonu’nda gerçekleştirilen
Elektronik Şiir’in bileşenlerine ve çalışmanın detaylı analizine yer verilmiştir.
Sonuç bölümünde ise Philips Pavyonu ve Elektronik Şiir’in bileşenleri çağdaş bir
perspektifte ele alınarak günümüz çağdaş sanatına yansımaları, farklı örneklendirmelerle
gösterilmiştir
The approach of this study is based on a literature review for the Philips Pavilion
and its’ architect Iannis Xenakis within the perspective on how this Pavilion synthesizes
the music, architecture and visual art. In this context, the acoustic and architectural
components designed for the performance named Poème Électronique is presented
together with the disciplines of music and visual arts in order to create a ‘multimedia’
show.
The conceptual framework of this study includes the concept of interdisciplinary
and the biography of Xenakis, and the findings section includes the detailed assessment on
different components of the Poème Électronique performed at the Philips Pavilion.
As a conclusion, the components of the Philips Pavilion and Poème Électronique
are discussed through contemporary perspective and their reflections on contemporary art
are shown in different examples
Kurumsal sosyal sorumluluk ve iky uygulamalarının çalışanların örgütsel özdeşleşme düzeylerine etkileri üzerine bir araştırma
Çalışmanın temel amacı işletmelerin kurumsal sosyal sorumluluk uygulamaları ve sosyal sorumluluk odaklı insan kaynakları yönetimi uygulamalarının çalışanların örgütsel özdeşleşme düzeylerine etkilerini bir model oluşturarak araştırmaktadır. Bu kapsamda Ankara ve İstanbul’da çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren kuruluşlarda çalışan 207 kişiden elde edilen veriler, SPSS ve AMOS paket programları aracılığıyla oluşturulan testler ve modeller kapsamında değerlendirilmiştir. Söz konusu değişkenlere yönelik öncelikle faktör analizleri yapılmış, daha sonra etki analizi kapsamında yapısal eşitlik modellemesi ile bağımlı değişken üzerindeki etkiler istatistiki olarak test edilmiştir. Araştırma kapsamında elde edilen bulgulara göre işletmelerin kurumsal sosyal sorumluluk uygulamalarının (ekonomik, yasal, etik ve gönüllü) ve kurumsal sosyal sorumluluk odaklı ÎKY uygulamalarının çalışanların örgütsel özdeşleşme düzeyleri üzerinde pozitif etkisi bulunmaktadır. Buna göre, kurumsal sosyal sorumluluk uygulamalarının, sosyal sorumluluk odaklı ÎKY uygulamalarına göre çalışanların örgütsel özdeşleşme düzeyleri üzerinde daha yüksek seviyede etkisinin bulunduğu anlaşılmaktadır.
The main aim of this study is to investigate the effects of corporate social responsibility practices and social responsibility oriented human resources management practices on organizalional identifıcation levels of employees by creating a model. In this context, the data obtained from 207 people worlcing in organizations operating in various sectors in Ankara and İstanbul were evaluated within the scope of tests and models developed through SPSS and AMOS package programs. Firstly factor analysis was
i
conducted for the mentioned variables and then the effects on the dependent variable were statistically tested with structural equation modeling within the scope of impact analysis.
According to the findings of the research, coıporate social responsibility practices (economic, legal, ethical and voluntary) of enterprises and HRM practices focused on corporate social responsibility have a positive effect on the organizalional identifıcation levels of employees. Accordingly, it is understood that corporate social responsibility practices have a higher level of impact on orgaııizational identifıcation levels of employees compared to social responsibility-oriented HRM practices
Şöhret ve mahremiyetin sınırlarına yönelik bir soykütük analizi: Pazar dergisi
Bu araştırma, medya ile şöhret ve mahremiyet arasındaki ilişkiye odaklanarak, şöhret
mahremiyeti konusunu irdelemeye ve anlamaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda, Türkiye’de
1956 yılnda yayım hayatına başlayan Pazar dergisi araştırmanın ekseninde yer almaktadır.
Çok partili hayata geçilen Demokrat Parti dönemiyle birlikte canlanan medya ortamında,
günümüzle yakından ilintili şöhret tipinin ve söyleminin belirginlik kazandığı
düşünülmektedir. Bu bağlamda Pazar dergisi ve şöhretleri araştırmanın örneklemini
oluşturmaktadır. Araştırma için böyle bir tercih yapılmasının nedeni, günümüzde
normalleşmiş olan söylem ve pratiklerin geçmişe dönük izini sürerek, neden ve nasıl
nüvelendiklerini anlamaya yönelik perspektif kazandırmaktır. Ayrıca konuyla ilgili olarak söz
konusu dönemde iktidar ilişkilerinin yeniden düzenlenerek yerleşiklik kazanması ve
günümüzdeki kadar kompleks yapıda olmayışı daha tutarlı gözlem yapmaya ve iktidar
ilişkilerini açığa çıkarmaya olanak vermektedir. Bu bağlamda günümüz toplumlarında yaygın
bir eğilim olarak gözlemlenen, mahremiyetin alenileşmesi durumu hakkında
değerlendirmelerde bulunabilmek ve önemli dayanak noktalarına ulaşabilmek mümkün
gözükmektedir. Zira çalışma boyunca tarihsel koşullar ile makro iktidar yapılarının yanı sıra
birey, etkin özne olarak değerlendirilerek; etken bir fail olarak dikkate alınmaya gayret
edilmiştir.
Erişilebilen tüm sayılar dikkate alınmakla beraber derginin çözümleme sürecinde, yerli
şöhretlerin görünür olmaya başladığı 1963 yılından hareketle yoğunluk kazandıkları 1965
yılıyla 1970 yılı arasına odaklanılmıştır. Bu yıllarda film sayısının ve magazinlerin hızla
artmasının bir sonucu olarak birçok kişi şöhrete kavuşmuş ve bu yeni ünlüler de kamunun
zihninde ve belleğinde yer almaya başlamıştır. Dolayısıyla bu dönemde gözlemlenen
şöhretlerdeki bu çeşitlenme medya ekseninde şöhret ve mahremiyet ilişkisinin tartışılmasına
uygun zemin oluşturmaktadır. Çözümleme safhasında şöhretlerin, direkt içeriğin merkezinde
yer aldığı fotoğraflar ve metinler inceleme kapsamına dâhil edilmiştir. Böyle bir sınırlandırma
yapılmasının nedeni bizatihi şöhretlerle ilgili daha fazla veri barındıran içeriklere
yoğunlaşmak ve analiz sürecinin etkinliğini arttırmaktır. Bu doğrultuda içerik çözümlemesi
yöntemiyle ilk bakışta öne çıkan eğilimler saptanmaya ve gösterilmeye çalışılmıştır. Böylece
şöhretlerle ilgili içeriklerin genel bir haritası çıkarılmak istenmiştir. Ardından içerik çözümlemesinde saptanan bulgular dikkate alınarak, öne çıkan söylem ve pratikler üzerinden
iktidar ilişkileri irdelenmeye gayret edilmiştir.
Araştırmanın hedefleri doğrultusunda gerçekleştirilen çözümleme ışığında Pazar
dergisinin, şöhretin tüm bedeni ve benliğiyle hayatının her köşesinin görünür kılınmasına
yönelik söylem ve pratiklerin inşa edilmesine katkı sağladığı görülmüştür. İnşa edilen söylem
ve pratikler ise kendi öznelerini/şöhretlerini yaratarak şöhret kategorisinin genişlemesini
sağlamış ve günümüz şöhretleriyle benzerlik taşıyan tipolojinin nüvelenmesine zemin
hazırlamıştır. Pazar dergisinin dayattığı kurallar çerçevesinde hareket edip kalan bireyler hızla
şöhretleşerek kendilerine iktidardan pay sağlamışlardır. Diğer yandan yaratılan iktidar alanı
içerisinde, oyunu kuralına göre oynamayı bilen kişilerin özgün taktikler geliştirerek
günümüzde de gözlemlenen bazı eğilimlerin kemikleşmesine nasıl katkı sağladıkları ortaya
konmuştur. Derginin, sinema ve medya endüstrisi adına özellikle yaygınlık kazandırmaya
çalıştığı “soyunma” pratiğinin, şöhretleşmek adına bazı kimseler tarafından belli mekan ve
zamanlarda nasıl ustaca kullanıldığına şahit olunmaktadır. Medyanın seçenekleri daralttığı
oyun alanı çerçevesinde kalarak gereklilikleri hızla yerine getiren bireyler, yeni bir şöhret tipi
ve şöhretleşme pratiğinin Türkiye’de kök salmasına zemin hazırlamıştır.
This research, by focusing on the interrelationship between media and celebrity and privacy,
tries to scrutinize and understand the issue of celebrity privacy. In this respect, the Pazar
Magazine which started publishing in 1956 in Turkey is located in the center of the research.
It is thought that the type and discourse of celebrities that is closely related to the present day
has gained prominence in the media environment which has been revived with the Democrat
Party period which was started with the multi-party system. In this context, Pazar magazine
and celebrities constitute the sample of the research. The reason for making such a choice for
the research is to provide a perspective for understanding how and why they are replicated by
tracing the discourses and practices that are used today. In addition, the reorganization of
power relations in the period in question and the establishment of these relations and their
relative lack of complexity allows us to make more consistent observations. In this context, it
is possible to reach some important bases for evaluating the publicity of privacy which is
observed as a common tendency in today's societies. Because during the study, besides the
historical conditions and macro power structures, the individual is evaluated as an active
subject; has been tried to be considered as a perpetrator.
Although all accessible issues are taken into consideration, the analysis process of the
journal mainly focuses on the year 1963 when local fame became visible and the years
between 1965 and 1970 when local fame became more noticable. During these years, as a
result of the rapid increase in the number of movies and magazines, many people gained fame
and these new celebrities began to appear mind and memory of the public. Therefore, this
variation in the celebrities observed in this period constitutes the basis for discussing the
relationship between fame and privacy on the media axis. In the analysis phase, photographs
and texts in which celebrities were directly at the center of the content were included in the
review. The reason for such a limitation is to concentrate on the content that contains more
data about the celebrities themselves and to increase the efficiency of the analysis process. In
this direction, it is attempted to identify and show the trends that are prominent at first glance
by the content analysis method. In this way, an attempt was made to create a general map of
celebrity-related content. Then, taking into account the orientations determined in content analysis, power relations were tried to be examined through prominent discourses and
practices.
In the light of the analysis carried out in line with the objectives of the research, it was
seen that Pazar magazine contributed to the construction of discourses and practices aimed at
making all aspects of fame and every aspect of life visible. The discourses and practices that
built have created their own subject and fame and expanded the category of fame and
prepared the basis for the reproduction of individuals who are similar to today's fame. Those
who act within the framework of the rules imposed and those who stay within the framework
of these rules have quickly become celebrities. On the other hand, within the field of power
created, it has been demonstrated how the people who know how to play the game according
to the rule develop original tactics and contribute to the ossification of some tendencies
observed today. It is witnessed how the “undressing” practice, which the magazine tries to
gain widespread in the name of cinema and media industry, is used skillfully by some people
in certain places and times in order to become celebrities. Those who accept the rules and
adapt quickly in the field of play where the media offer no other options have prepared the
ground for a new type of fame and method to become rooted in the country
Akıllı ulaşım sistemleri üzerine bir sistematik literatür taraması
Akıllı şehirler, sakinlerini dijital topluluklara dönüştüren ve onların hayatını her yönden kolaylaştıran bir anlayışla hızla gelişmektedir. Akıllı şehirlerin en önemli parçası olan akıllı ulaşım sistemleri (AUS), herkesin vazgeçilmez bir parçası haline gelmektedir. AUS uygulamaları bugün birçok ülkede yaygın olarak kabul görmekte ve kullanılmaktadır. Kullanım yalnızca trafik sıkışıklığı kontrolü ve bilgileri ile sınırlı değildir, aynı zamanda yol güvenliği ve verimli altyapı kullanımı da ana amaçlar arasındadır. Sunmuş olduğu sınırsız fırsatlar nedeniyle, AUS günümüzde çok disiplinli bir konjonktürel çalışma alanı haline gelmiş ve bilim dünyasından da yoğun bir ilgi görmüştür. Bu açıdan endüstri mühendisleri için de AUS uygulamalarının geliştirilmesinde özellikle optimizasyon ve simülasyon açısından önemli fırsatlar bulunmaktadır. Ayrıca AUS sistemlerinin bir sistem yaklaşımı içinde geliştirilmesi de yine tasarım açısından endüstri mühendisliği ilgi alanına girmektedir. Bu çalışmanın amacı AUS ile ilgili yapılmış olan çalışmaları sistematik bir şekilde inceleyip konuya ilgi duyan araştırmacılara konu ile ilgili genel resmi göstermektir.
Smart cities are developing rapidly with an understanding that they transform their inhabitants into digital communities and make their lives easier in several aspects. Intelligent transportation systems (ITS) which is the most important part of smart cities, are becoming an indispensable part of everyone’s life. ITS applications are widely accepted and used in many countries today. Usage is not limited to traffic congestion control and information. In addition, road safety and efficient infrastructure use are among the main objectives of implementing ITS. Due to unlimited opportunities it offers, ITS has become a multidisciplinary field of study and has received a lot of attention from the scientific community. In this respect, there are important opportunities for industrial engineers in the area of ITS applications, especially in terms of optimization and simulation. Additionally, industrial engineers focus on system design perspective of ITS design. The aim of this study is systemic examination of the studies related to ITS and to show the general picture to the interested researchers
Treatment outcomes of prostate cancer patients with Gleason score 8-10 treated with definitive radiotherapy
Purpose To validate the clinical outcomes and prognostic factors in prostate cancer (PCa) patients with Gleason score (GS) 8-10 disease treated with external beam radiotherapy (EBRT)+ androgen deprivation therapy (ADT) in the modern era.
Methods Institutional databases of biopsy proven 641 patients with GS 8-10 PCa treated between 2000 and 2015 were collected from 11 institutions. In this multi-institutional Turkish Radiation Oncology Group study, a standard database sheet was sent to each institution for patient enrollment. The inclusion criteria were, T1-T3N0M0 disease according to AJCC (American Joint Committee on Cancer) 2010 Staging System, no prior diagnosis of malignancy, at least 70Gy total irradiation dose to prostate +/- seminal vesicles delivered with either three-dimensional conformal RT or intensity-modulated RT and patients receiving ADT.
Results The median follow-up time was 5.9 years (range 0.4-18.2 years); 5-year overall survival (OS), biochemical relapse-free survival (BRFS) and distant metastases-free survival (DMFS) rates were 88%, 78%, and 79%, respectively. Higher RT doses (>= 78Gy) and longer ADT duration (>= 2 years) were significant predictors for improved DMFS, whereas advanced stage was a negative prognosticator for DMFS in patients with GS 9-10.
Conclusions Our results validated the fact that oncologic outcomes after radical EBRT significantly differ in men with GS 8 versus those with GS 9-10 prostate cancer. We found that EBRT dose was important predictive factor regardless of ADT period. Patients receiving 'non-optimal treatment' (RT doses <78Gy and ADT period <2 years) had the worst treatment outcomes
Parkinson hastalığının tuş vuruş datası kullanılarak tespiti
Parkinson; genellikle ellerde ve ayaklarda titreme, kaslarda sertlik, hareketlerde zorluk ve duruş bozukluğu belirtileriyle ortaya çıkan ve kademeli olarak ilerleyen bir sinir sistemi hastalığıdır. Parkinsonun teşhisi için yapılan çalışmalarda kuvvet ve ivme sensörleri, salınım fazları ve eylemsizlik ölçümleri kullanılarak; yürüme, duruş ve hareket bozukluğu karakteristikleri incelenmiştir. Son yıllarda mevcut teşhis yöntemlerine göre üstün yönleri nedeniyle bu hastalığın tespitinde, insan-bilgisayar etkileşiminden hareketle; Parkinson hastalarının klavye kullanımlarına ilişkin tuş vuruş dinamiklerinden elde edilen verilerin değerlendirilmesi önem kazanmıştır. Bu çalışmada, sağlıklı ve Parkinson hastası bireylerden günlük bilgisayar kullanımı sırasında kaydedilen tuş vuruş verileri analiz edilerek, Parkinson hastalığının tespiti üzerinde çalışılmıştır. Verilerden; yüksek dereceli momentler, entropiler, simetri bozukluğu ve istatistiksel nicelikler başta olmak üzere toplam 14 özellik hesaplanmıştır. Ayırt edici özellikler, istatistiksel testler ve Rastgele Orman (RO) algoritması kullanılarak, Destek Vektör Makinesi (DVM) ve k En Yakın Komşu (kEYK) sınıflayıcılarına uygulanmıştır. Sınıflayıcılar; eğitim ve test oranlarının 50-50 ve 30-70 olduğu iki farklı durumda, 646 ve 515 veri içeren iki veri kümesi için çalıştırılmıştır. En yüksek doğruluk oranları kEYK sınıflayıcısıyla; 646 veri için 83,78% eğitim ve 80,15% test; 515 veri için de 86,64% eğitim ve 82,4% test olarak elde edilmiştir. Çalışmanın sonuçları, tuş vuruş dinamiklerinin Parkinson hastalığının tespitinde kullanılabileceğini göstermiştir.
Parkinson’s Disease (PD) is a neurological movement disorder that occurs in the hands and feet with tremor, rigidity, slowing of movements and difficulty walking and postural instability. Generally; the measures from force sensors, accelerometers and inertia measurement units used to gain informations about gait, posture and disorderly movements have been studied for analyzing the PD’s characteristics. In the last few years, due to the superior aspects of the current diagnostic methods, based on human-computer interaction; evaluation of data obtained from keystroke dynamics of keyboard use of Parkinson's patients has gained importance. In this study total 14 features, including asymmetry, entropies, high degree momentums and statistical quantities were calculated from datas and have been studied to determine the PD. All these significant features, statistical tests and Random Forest algorithms were used and applied to the inputs of two-class Support Vector Machines (SVM) and k Nearest Neighbor (kNN). The classifier accuracies were both found for training and testing in terms of 50-50 & 30-70 respectively. These results are listed for both 646 and 515 records. The obtained features were evaluated in four different cases. In all cases, the highest test accuracy is 80,15% (training: 83,78%) for 646 records and 82,4% (training: 86,64%) for 515 records, found by kNN classifier. These results shown that keystroke datas are able to used for PD diagnosing instead of other sensor measures
Genelleştirilmiş takım oryantiring problemi için yeni matematiksel modeller
Takım Oryantiring Problemi (TOP) belirli sayıda gezginden (m) oluşan bir takımın başlangıç noktasından başlayarak verilen zaman kısıtı altında en yüksek getiriyi sağlayan müşterilere uğrayarak başlangıç noktasına dönen turu bulmayı amaçlayan bir optimizasyon problemi olarak tanımlanmaktadır. Tüm müşterilere uğrama zorunluluğu yoktur. Müşterilerin salkımlara gruplandırılması ile Seçisi Gezgin Satıcı Problemi’nin genelleştirilmiş hali literatürde çalışılmıştır. TOP için genelleştirilmiş formata literatürde rastlanmadığı için bu tezin kapsamında Genelleştirilmiş Takım Oryantiring Problemi (GTOP) için yeni modeller önerilmiştir.
Model içerisinde düğümlere ya da salkımlara uğrama sırasının tutulduğu bir yardımcı değişken ile iki model, model içerisinde müşteriler ya da salkımlar arası geçiş ayrıtlarının sırasının tutulduğu bir yardımcı değişken ile iki model önerilmiştir. Modellerin performansları test problemleri üzerinden yapılmıştır. Toplam 9216 farklı problem çözdürülmüş ve problemlerin 84%’ünün en iyi çözümü bulunmuştur. Küçük ve orta boyutlu problemlerde ayrıt tabanlı modellerin, büyük boyutlu problemlerde düğüm tabanlı modellerin daha fazla çözüm bulduğu görülmüştür. Tüm problemler dikkate alındığında ayrıt sıralama tabanlı modeller daha fazla çözüm bulmuştur.
Team Orienteering Problem (TOP) is an optimization problem in which an optimal tour is searched for a team of travelers, previously specified number (m), under the constraint of a maximum travel time and the objective function of the problem is to maximize the profit which is collected from the customers. In the problem, every customer is not necessarily visited. The generalized version of Selective Traveling Salesman Problem in which the customers are grouped as clusters is studied in the literature. New mathematical formulations for the Generalized Team Orienteering Problem (GTOP) are proposed in this thesis, since there is a gap in the literature about the generalization of the TOP.
Two models are proposed with the additional sequence-based decision variables for customers/clusters and two models are proposed with the additional sequence-based decision variables for arcs between customers/clusters. Performances of the four models are tested on the test problems. 9216 problems are solved, and the proposed models are able to find the optimal solutions for the %84 of the problems. For the small and medium sized problems edge-based models, for the big sized problems node-based models find more optimal solutions. In overall, edge-based models are observed to be able to find more solutions than the node-based problems
Otel seçimi gezgin satıcı problemi için yeni matematiksel modeller
Bu çalışma kapsamında Gezgin Satıcı Problemi (GSP)’nin bir çeşidi olan Otel Seçimli Gezgin Satıcı Problemi (OSGSP) ele alınmıştır. Klasik GSP başlangıç noktası ve bitiş noktası aynı olmak üzere tüm müşterilere en kısa yol veya zaman içinde uğramayı hedefler. Ele alınan problemin farkı ise müşterilerin gün içinde belirlenen bir zaman kısıtına göre ziyaret edilmesi ve her günün bir otelde sonlanmasıdır. Tüm müşterilere uğrama zorunluluğu bulunmaktadır. OSGSP’nin amacı toplam gün sayısını ve seyahat uzunluğunu enküçükleyen rotanın belirlenmesidir. Süre kısıtları dahilinde gün içerisinde yapılan seyahate gezi ve bu gezilerin birleşiminden oluşan çevrime ise tur adı verilmektedir. Her gezi kendisinden önceki gezinin tamamlandığı otelden başlar. Bu tez sonucunda literatürde yer alan matematiksel modeller dışında üç yeni model önerilmiştir. Önerilen yeni modeller ile literatürde yer alan mevcut iki modelin performans karşılaştırması yapılmıştır.
In this study Traveling Salesman Problem with Hotel Selection (TSPHS) is discussed which is a variant of Traveling Salesman Problem (TSP). The TSP aims to visit all customers in the shortest way or time, with the same start point and end point. The difference of the TSPHS is that the customers are visited according to a time constraint determined during the day and each trip in a day ends in a hotel. All customers must be visited. The purpose of TSPHS is to determine the total number of days and the length of the trip that minimizes travel length. In terms of time constraints, the tour is a combination of daily trips. Each trip starts from the hotel where the previous trip was completed. As a result of this study, three new models were proposed. The performance of the existing two models in the literature was compared with the proposed new models