Başkent University

Baskent University Institutional Repository
Not a member yet
    1983 research outputs found

    Türkiye'de 1934 - 1936 yılları arasında, Ankara ve İstanbul radyoları'ndan geleneksel türk (alaturka) musikisi'nin yayınlarının yasaklanması ve türk toplumu üzerindeki etkileri

    Full text link
    Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Müzik ve Sahne Sanatları Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans programı olarak hazırlanmıştır. Çalışmanın amacı, Türkiye’de, 1934 – 1936 yılları arasında, Ankara ve İstanbul Radyoları’ndan, Geleneksel Türk Musikisi’nin(Alaturka) yasaklanmasını incelemek ve halka olan etkilerini açıklamaktır. Çalışmada ele alınacak olan konulara, Osmanlı’nın eski dönemlerinde oluşturduğu müzik eğitim kurumlarından başlanmıştır. Ayrıca, bahsedilmiş olan eğitim kurumlarının, hem Geleneksel Türk Musikisi’ne olan katkılarına kısaca değinilmiş, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemine kadar olan süreçteki, modernleşme çabaları ve Batı müziği ile olan ilişkileri ele alınarak, modernleşme bağlamında oluşturulmuş kurumlar da incelenmiştir. Çalışma, Radyoların dünyadaki gelişimi hakkında bilgi vermiş, Türkiye’deki radyo gelişimine de değinerek, 1934-1936 yılında, Geleneksel Türk Musikisi’nin (Alaturka), Ankara ve İstanbul Radyoları’ndan yasaklanmasının nedenleri ve yarattığı sonuçları üzerinde detaylı bir incelemede bulunmuştur. Son olarak, Türkiye’de radyoların, o tarihlerdeki radyo kapasiteleri – yayın güçleri – Türkiye genelinde bulunan bölgelerdeki radyo aboneleri, radyoların müzik yayınları ve saatleri, Geleneksel Türk Müziği’nin (Alaturka) bu yayınlara göre oranı hakkında inceleme yapılmıştır. This study has prepared for Başkent University, Institute of Social Sciences, Department of Music and Stage, Master Thesis. The purpose of this study is, to investigate the prohibition of Traditional Turkish Music from Istanbul and Ankara radio stations between the year of 1934-1936 in Turkey and to explain and explore the impact to the community of this country. The beginning of this study has been covered the Ottoman’s education of music institutions. Also, the institutions -that has mentioned- has been researched by their contribution of Turkish Music and the study has mentioned the connection of Ottomans efforts for modernization, institutions – Ottoman Education of Music – until the era of declining the Ottoman Empire. This study has the information for the radios improvement all over the world and in our country and explored the prohibition of Traditional Turkish Music from Istanbul and Ankara radio stations between the year of 1934-1936 in detail. In conclusion, the study examined the radio’s (Istanbul and Ankara) - broadcasting capacity, radio subscribers in Turkey, radio’s broadcasting of music schedules and the proportion of Traditional Turkish Music over programs in those radios

    Macroeconomıc factors and the malawian equity market’s relationship: an analysis using arbitrage pricing theory

    Full text link
    Capital markets play a central role in the countries’ economy. They act as a medium of channelling finances from surplus economic segments to the deficit ones. When there is growth in the equity markets, the entire economy is anticipated to advance. Moreover, the finance literature is rich in theoretical and empirical studies that support the notion that macroeconomic factors shape returns on capital markets. Thus this study steered by one of the financial theories in the name of Arbitrage Pricing Theory (APT) looked into the role of foreign exchange reserves, inflation and monetary policy rate on Malawi stock prices in the period January 2004-December 2018. The study adopted cointegration analysis, Vector Error Correction Model (VECM) and Granger causality so as to realise its intended purposes. The findings of this study signifies that the three mentioned macroeconomic conditions and Malawian equity prices are linked together in the long-run. Monetary policy rate holds a positive and significant long term interaction with equity returns whilst inflation exhibited a significant and a negative long-run linkage. As for foreign exchange reserve it also interacted with share indices negatively but did not possess any significance. In addition, inflation and foreign exchange reserves did not share any causal link with stock market returns. This is contrary to monetary policy rate which displayed a unidirectional causal link with equity indices running from the equity indices to monetary policy rate. The study’s outcome has two implications (i) investors should not depend on the proclamation of the three macroeconomic factors when it comes to stock market investment making decisions in Malawi. (ii) Policies to extenuate inflation should be devised by Malawian authorities for the development of the stock market. Sermaye piyasaları, ülkelerin ekononmilerinde büyük bir rol oynamaktadır. Fon fazları olan ekonomik birimler ile fon eksiği olan birimler arasında aracılık ederler. Hisse senedi piyasalarında büyüme olduğunda, tüm ekonominin ilerlemesi beklenmektedir. Ayrıca, finans literatürü makroekonomik faktörlerin sermaye piyasalarındaki getirileri şekillendirdiğini destekleyen teorik ve ampirik çalışmalarla yönünden zengindir. Bu nendelerle bu çalışmada Arbitraj Fiyatlaması Teorisi çerçevesinde, Ocak 2004-Aralık 2018 döneminde Malavi hisse fiyatları üzerinde döviz rezervleri, enflasyon ve para politikası faiz oranlarının rolü incelemiştir. Çalışmada, eşbütünleşme analizi, Vektör Hata Düzeltme Modeli ve Granger nedensellik analizleri kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçları, söz konusu üç makroekonomik değişkenin ve Malavi hisse fiyatlarının uzun vadede birbirine bağlı olduğunu göstermektedir. Para politikası oranı, hisse senedi getirileri ile pozitif ve önemli bir uzun vadeli etkileşim içerisinde iken enflasyon uzun vadeli negative bir ilişki göztermektedir. Döviz rezervine gelince, hisse senedi ile negative etkileşim göstermesine karşın anlamlı bir ilişki göstermemiştir. Buna ek olarak, enflasyon ve döviz rezervleri borsa getirileri ile anlamlı bir nedensel ilişki göstermemiştir. Hisse senedi endeksi getirisinden para politikası faizine tek yönlü bir nedensel bağlantı bulunmuştur. Çalışmanın sonucunun iki çıkarımı söz konusudur (i) Malawi’de yatırımcılar, borsa yatırım kararları konusunda bu üç makroekonomik faktörün açıklanmasına bağlı kalmamalıdır. (ii) Enflasyonu düşürücü politikaları, Malavi makamları tarafından borsa gelişimi için tasarlanmalıdır

    Bağımlılık kişilik özellikleri ile ebeveyn duygusal erişebilirliği ve helikopter ebevyn tutumu ilişkisinde kişilerarası ilişki boyutlarının aracı rolü

    No full text
    Bu çalışmada, katılımcıların erken dönem yaşantılarında helikopter ebeveyn tutumlarına maruz kalma ve ebeveynlerine duygusal olarak erişebilme düzeyleri ile erişkin dönem bağımlı kişilik özellikleri arasındaki ilişkide kişilerarası ilişki boyutlarının aracı rolünün sınanması amaçlanmaktadır. Araştırmanın örneklemini, farklı illerde yaşayan, 20- 55 yaş arası, 127 kadın ve 75 erkek olmak üzere 202 bireyden oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama amacıyla Demografik Bilgi Formu, Kişilik İnanç Ölçeği Kısa Formu, Algılanan Helikopter Ebeveyn Ölçeği, Ebeveyn Duygusal Erişilebilirlik Ölçeği, Kişilerarası İlişki Boyutlarını Ölçeği kullanılmıştır. Önerilen model Yapısal Eşitlik Modeli (YEM) aracılığıyla test edilmiştir. Araştırma bulguları, bağımlı kişilik özelliklerinin, kişilerarası ilişki boyutlarında empati dışında tüm değişkenlerle istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir. Bağımlı kişilik özellikleri ile onay bağımlılığı ve algılanan helikopter ebeveyn tutumları arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Diğer bir yandan bağımlı kişilik özellikleri ile başkalarına güven, duygu farkındalığı ve ebeveyn duygusal erişilebilirliği arasında istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak, helikopter ebeveyn düzeyinin artması ve ebeveyn duygusal erişilebilirliği düzeyleri azalması onay bağımlılığını arttırmaktayken başkalarına güven ve duygu farkındalığı düzeylerini azalmaktadır. Erken dönem yaşantılarda müdahaleci ve eleştirel yaklaşım ile karakterize helikopter ebeveyn tutumları ve katılımcıların ebeveynlerine duygusal olarak erişebilme düzeylerinden kişiler arası ilişki boyutları üzerinden giden bu yol da bağımlı kişilik özelliklerini artmaktadır. In this study, it is aimed to test as a mediating role of the interpersonal relationship dimensions which are approval dependence, empathy, misting others, and emotional awareness in the relationship between dependent personality traits and being exposed to helicopter parent attitudes in early life and having emotionally available parent in early life. The sample of the study consisted of 202 individuals; 127 females and 75 males, between the ages of 20 and 55, living in different states. Demographic Information Form, Personality Belief Scale Short Form, Helicopter Parent Attitudes Scale, Parental Emotional Avalability Scale, Scale of Dimensions of Interpersonal Relationship Dimensions Scale were used for data collection. The proposed model was tested through the Structural Equation Model (SEM). The findings of the study show that dependency personality traits have a statistically significant relationship with all dimensions of interpersonal relationship except the dimension of the empathy. A statistically positive correlation was found between dependent personality traits and approval dependence and perceived helicopter parent. On the other hand, there was a statistically significant negative correlation between dependent personality traits, trust to others, emotion awareness and parental emotional avalability. There was no statistically significant relationship between dependent personality traits and empathy. As a result, increasing level of helicopter parent attitudes and decreasing level of emotional availability to parent increase the dependency of approval while decreasing misting others and emotional awareness. This relationship are increasing dependent personality traits

    Gen ifade tahmini için veri bütünleştirme

    Full text link
    Canlı formunun sürdürülebilirliğinin temelinde protein sentezi yer almaktadır. Protein sentezinde, insan genomundaki kodlayıcı genleri düzenleyen küçük nükleotid dizilerinin (mikro RNA) ve diğer yönetici genlerin (Transkripsiyon Faktör, TF) önemli görevleri vardır. Bu çalışmanın amacı, mikro RNA ve TF’lerin düzenleme bilgisinin protein kodlayıcı genlerin ifade tam değerlerinin kestirim performansına etkisini araştırmaktır. Gen ifade tam değerini tahmin etmek için regresyon tabanlı modelleri içeren sistematik yaklaşımlar ortaya konulmuştur. Öncelikle, gen ifade ölçümlerinde yaygın olarak karşılaşılan kayıp veri (missing data) problemini çözmek için doğrusal, k-NN ve İlişkisel Vektör Makinesi (RVM) regresyon modelleri uygulanmıştır. Regresyon modelinin eğitiminde genellikle aynı genin farklı deneylere ait ifade değerlerinden oluşan vektörler kullanılmaktadır. Daha sonra, bu ifade vektörlerine aynı deneye ait farklı gen ifade değerlerinin dâhil edilmesinin gen ifade tahminine etkisi araştırılmıştır. Bunun için İki Yönlü İşbirlikçi Filtreleme (Two-way collaborative filtering) yöntemi kullanılarak gen ifade değerlerinden oluşan tek yönlü veri matrisi iki yönlü veri matrisine dönüştürülmüş ve regresyon modeli bu yeni veri matrisi ile oluşturulmuştur. Gen ifade tahmini için ilk defa kullanılan bu yeni öznitelik sunum tekniği ile kestirim performansının artırıldığı görülmüştür. Ayrıca farklı kanser türlerine ait gen ifade verilerinin bütünleştirilmesinin gen ifade tahminine etkisi de araştırılmıştır. Burada, prostat kanserine ait gen ifade değerlerinin tahmin edilmesinde kolon kanseri verisinin model öğrenmede kullanılmasının kestirim performansını artırdığı görülmüştür. Literatürde gen ifade değerleri kullanılarak gen düzenleyici moleküller ile genler arasındaki ilişkinin tespit edilmesine yönelik çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Ancak hücrede meydana gelen bu etkileşimler kullanılarak gen ifade tam değerinin tespitine yönelik çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Son olarak, farklı veri yapısındaki miRNA-gen ve TF-gen regülasyon bilgileri ile gen ifade değerleri bütünleştirilmiş olup doğrusal ve RVM regresyon modelleri kullanılarak kestirim performansına etkisi araştırılmıştır. Veri bütünleştirme yaklaşımlarında Öklid, Affine Dönüşüm ve Bhattacharya uzaklık ölçütleri kullanılmıştır. Gen ifade matrisleri; Gene Expression Omnibus veritabanından, TF-gen regülasyon bilgisi TRANSFAC veritabanından ve miRNA-gen regülasyon bilgisi ise mirDB, mirTarbase ve mirConnX veri tabanlarından alınmıştır. Kestirim performansının değerlendirilmesinde Spearman benzerlik katsayısı, Pearson benzerlik katsayısı ve Hata Kareleri Ortalamasının Karekökü (RMSE) ölçütleri kullanılmıştır. miRNA-gen regülasyon bilgisinin bütünleştirilmesi ile gen ifade tahmini performansının artırıldığı görülmüştür. Protein synthesis is the basis of the sustainability of the living form. Small nucleotide sequences (micro-RNA) and other executive genes (Transcription Factor, TF) that regulate coding genes play an important role in the protein synthesis. The aim of this study was to investigate the effect of regulation information of micro-RNA and TFs on the performance of predicting the exact value of expressions of protein coding genes. In order to predict the exact value of gene expression, systematic approaches that includes regression-based models are introduced. First, linear, k-NN and Relational Vector Machine (RVM) regression models were applied to solve the common problem of missing data in gene expression measurements. The expression vectors used in the training phase of the regression model are generally composed of the expression values of the same gene that belongs to different experiments. After that, the effect of the inclusion of different gene expression values of the same experiment on these expression vectors was investigated. For this, the one-way data matrix, consisting of gene expression values, was transformed into a two-way data matrix using Two-way Collaborative Filtering method and the regression model was built with this new data matrix. It is observed that this new feature representation technique that is first used in this study for gene expression predicting increases the performance of predicting. In addition, the effect of integrating gene expression values of different cancer types on gene expression predicting is also investigated. Here, it is observed that the use of colon cancer data in model learning to predict the gene expression of prostate cancer increases prediction performance. There are many studies in the literature to determine the relationship between regulating molecules and genes using gene expression values. However, there are very limited studies based on predicting the exact value of gene expression by using these relations in the cell. Finally, miRNA-gene and TF-gene interaction information and gene expression values were integrated and the prediction performance outcomes obtained by using linear and RVM regression models were discussed. Euclidean, Affine Transformation and Bhattacharya distance measures were used in data integration approaches. Gene expression matrices from Gene Expression Omnibus; TF-gene regulation information from TRANSFAC; miRNA-gene regulation information from mirDB, mirTarbase and mirConnX were used. Spearman similarity coefficient, Pearson similarity coefficient and Root Mean Squared Error (RMSE) were used to evaluate the performance of predicting. It is observed that the performance of predicting gene expression is increased by integrating of miRNA-gene regulation information

    Alienatıon from vs connection to the dasein: Existential angst of people with different worldviews

    Full text link
    The purpose of the current study was to explore the relationship between Dasein, authenticity and death anxiety. Heidegger has defined Dasein, and implicated that there was a relationship between authenticity and Being-in-the-world. Those who were not connected to Being-in-the-world were indicated to be inauthentic against death anxiety. To test the existence of these connections, a Dasein Scale was developed in Study I. A question pool was developed by the researcher, and this pool was evaluated by 6 experts on psychology, and 6 laypersons to see whether the items were understandable, and whether they fit the dimension they were in. After this first evaluation of the questionnaire, the remaining items were used to collect data from a sample of 309 (220 females, 86 males). A principal component analysis was conducted on the data. As a result, a 5 component structure was obtained. These components were named Mitwelt, Extrovert Umwelt, Introvert Umwelt, Eigenwelt, and Überwelt. Internal consistency reliability and construct validity were assessed. Study II explored the relationship discussed above. In this study, participants’ Dasein was measured, then, they were either exposed to their own mortality, or they were assigned to the control condition. After the manipulation, participants completed the Authenticity Scale. Data was collected from 138 participants (69 participants in experiment, 69 participants in control groups). At first, a correlation analysis was conducted to see the relationships between Dasein subscales and authenticity subscales. Then, a regression analysis was conducted to see whether Dasein dimensions predicted authenticity. Eigenwelt and Überwelt subscales were found to be predicting authenticity, indicating that connection to Eigenwelt and Überwelt would lead to higher authenticity. A moderating effect of death anxiety on the relationship between Dasein and authenticity was not observed. All in all, the current study revealed a possible research area in psychological literature. In addition, the developed which was developed to study Being-in-the-word is the first measurement tool to assess Dasein. Mevcut araştırmanın amacı Dasein, otantiklik ve ölüm kaygısı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Heidegger Dasein’ı tanımlamış ve otantiklik ile Dünyada-var-olma arasında bir ilişki olduğunu, Dünyada-var-olmaya bağlanmayan bireylerin ölüm kaygısı karşısıında otantikliklerini yitirdiklerini söylemiştir. Bu ilişkilerin varlığını sınamak için Çalışma I’de bir Dasein Ölçeği oluşturulmuştur. Araştırmacı tarafından oluşturulan soru havuzu, her bir sorunun bulundukları boyuta uygunluklarının ve anlaşılabilirliklerinin değerlendirilmesi için psikoloji alanında uzman 6 kişiye ve psikoloji alanında uzman olmayan 6 kişiye verilmiştir. Ölçeğin bu ilk değerlendirilmesinden sonra kalan maddeler ile 309 katılımcıdan very toplanılmıştır (220 kadın, 86 erkek). Veri üzerinde temel bileşenler analizi uygulanmıştır. Sonuç olarak 5 adet bileşen elde edilmiştir. Bu bileşenlere Mitwelt, Extrovert Umwelt, Introvert Umwelt, Eigenwelt ve Überwelt isimleri verilmiştir. Bileşenlerin iç geçerlikleri ve yapı geçerlikleri control edilmiştir. Çalışma II ise yukarıda bahsedilen ilişkiyi incelemiştir. Bunun için katılımcılar öncelikle Dasein Ölçeğini çözmüşler, ölüm manipülasyonuna ya da kontrol koşuluna maruz kalmışlar, ardından Otantiklik Ölçeğini çözmüşlerdir. Veri 69 kişi deney, 69 kişi konrol grubunda olmak üzere toplam 138 kişiden toplanmıştır. Dasein boyutları ve otantiklik boyutları arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilmek için korelasyon analizi uygulanmıştır. Ardından hangi Dasein boyutlarının otantikliği yordadığını bulabilmek için regresyon analizi yapılmıştır. Regresyon analizinin sonucunda Eigenwelt ve Überwelt boyutlarının otantikliği yordadığı, Eigenwelt ve Überwelt’e bağlanma arttıkça otantikliğin de arttığı bulunmuştur. Dasein ve otantiklik arasındaki ilişkide ölüm kaygısının düzenleyici etkisine rastlanılmamıştır. Sonuç olarak mevcut araştırma, psikoloji literatüründe olası bir araştırma alanının kapısını açmıştır. Bunun yanında mevcut araştırma kapsamında Dünyada-var-olmanın çalışılması için geliştirilen ölçek, Dasein’ın ampirik olarak ölçen ilk ölçüm aracı özelliğini taşımaktadır

    Türkiye'de radikal demokrasi pratiği üzerine: kadın hareketi karşı-hegemonya kurabilir mi?

    Full text link
    Bu çalışma, özünde, Türkiye’de bir karşı hegemonyanın olabilirliği sorusundan hareket etmekte ve bu bağlamda Türkiye’de farklı toplumsal talepler arasında agonistik eklemlenmenin kurulmasıyla ilgilenmektedir. Daha özel olarak ise Türkiye’deki kadın hareketinin böyle bir (potansiyel) eklemlenmeye bakış açısını ve böyle bir eklemlenmede kendine biçtiği rolü anlamaya çalışmaktadır. Araştırma “bugün bulunduğu konumda güçlü bir tepki mekanizması oluşturabilen kadın hareketi karşı hegemonyanın kurucu aktörü olabilir mi?” sorusu temelinde tartışılmıştır. Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau’nun radikal demokrasi perspektifinden Türkiye’de kadın hareketinin bugün bulunduğu noktaya ve gelişimine bakarak gelecekteki konumuna dair değerlendirmelerle birlikte, mevcut hegemonyayı oluşturan iktidar ilişkileri ve kadın hareketinin bu ilişkiler ağı içerisindeki konumu ve onları kavramsallaştırma biçimi/biçimleri incelenmiştir. Radikal demokrasinin kuramsal çerçevesine bakıldığında, Türkiye’deki eklemlenme aktörlerinden birisinin kadın hareketi olabileceği bir gerçektir. Bunun en önemli sebebi, Türkiye’de kadın hareketinin köklü, kitleselleşmiş, örgütlü ve teori ile pratiği birbirine eklemlemeye çok önem veren bir hareket olmasıdır. Bunun yanında feminist hareket içerisinde özellikle 1960’lı yıllardan itibaren önemli yer tutmaya başlayan kesişimsellik (intersectionality) kavramı da kadın hareketini bu bağlamda ele almamız için bir başka neden oluşturmuştur. Bu nedenle kadın hareketinin radikal demokraside eklemlenme ve agonistik bir demokraside karşı-hegemonya kurabileceği ihtimalinin düşünülmesi gerekmektedir. Kadınların, hayatlarına damga vuran cinsiyet eşitsizliğinin ve ötekileştirme/dışlama/ikincilleştirme pratiklerinin ırklarına ve sınıflarına göre şekil ve içerik değiştirdiğini fark etmesiyle, aslında bunların baskı, sömürü ve ayrımcılık şeklinde sosyo-politik meseleler olarak ele almaları kadın hareketinin seyrini değiştirmiştir. Bu çalışmada kullanılan teorik çerçeveye göre de hegemonya farklı toplumsal talepler arasında, mevcut hegemonya karşısında bir eşdeğerlik zinciri kurulmasıyla mümkündür. Dolayısıyla bu anlamda da karşı hegemonya tartışmasını kadın hareketi üzerinden yürütmek anlamlıdır. This research problematizes the possibility of a counter hegemony in Turkey and it is interested in understanding the capacity of the women’s movement in Turkey in leading an agonistic articulation between different social demands. Research in this study revolves around the following question: Could women’s movement which has a strong reaction mechanism be constituent actor of counter-hegemony?” So, it tries to understand how women’s movement in Turkey conceptualizes the existing power relations that constitute the current hegemony. In that respect, women’s movement in Turkey is assessed from the perspective of radical democracy theory of Chantal Mouffe and Ernesto Laclau. The main argument of this thesis is that when looked from the perspective of radical democracy theory, women’s movement appears as having a considerable potential of deciphering the existing hegemony and also articulating the social demands which exclude and are excluded by the hegemony in Turkey. The main reasons behind this argument are the women’s movement’s deep-rooted history, its openness to combine theory with practice/action, and the notion of intersectionality which has had a place in women’s movement since the 1960s. Throughout its long history, women’s movement in different parts of the world has raised an awareness as to the fact that gender inequality and inequalities stemming from class, race and ethnic and religious identity are not disconnected. To the contrary, different practices of marginalizing and externalizing are closely related to each other. They realized that these were all socio-political issues and acts of oppression, exploitation and discrimination. Subsequently, this recognition shifted the focal point of women’s movement. The light of all these insights gave us a vision about women’s movement in Turkey regarding its counter hegemonic capacity vis a vis the existing neoliberal conservative hegemony. According to the theoretical framework of this research, counter-hegemony is only possible if there is an equivalence in different social demands of social identities opposing to the existing hegemony. Hence it is significant to carry out a research about the counter-hegemony argument in the women’s movement

    Duyusal pazarlamanın tüketici tercihleri ve demografik değişkenler ile ilişkisi üzerine bir araştırma

    Full text link
    Günümüzde işletmelerin rekabet ortamında varlıklarını sürdürebilmeleri için tüketicilerin ihtiyaç ve isteklerini anlamaları ve tüketicilere yönelik pazarlama stratejileri geliştirmeleri gerekmektedir. Tüketicilerin bulundukları ortamda maruz kaldıkları duyusal girdilerin etkisiyle tüketim kararlarını şekillendirmeleri, beş duyunun tüketici satın alma kararı üzerindeki önemini vurgulamaktadır. Dolayısıyla işletmeler, tüketici satın alma kararlarını etkileyebilmek için beş duyudan yararlanmaya başlamışlar ve bu kapsamda duyusal pazarlama stratejileri geliştirmişlerdir. Duyusal pazarlama, işletmelere rekabet avantajı kazandırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, duyusal pazarlamanın; tüketici satın alma tercihleri ve demografik değişkenler ile olan ilişkisini saptamaya çalışmaktır. Bu kapsamda çalışmada, beş duyunun tüketici tercihleri ve demografik değişkenler ile ilişkisi incelenmiştir. Araştırma, Samsun ilinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri yüz yüze yapılan anketler aracılığı ile toplanmıştır. Araştırma kapsamında Samsun ilinde bulunmakta olan birinci sınıf restoranlardan hizmet alan 384 katılımcıdan kolayda örnekleme yöntemi ile veriler toplanmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler SPSS 23 paket programı aracılığı ile analiz edilmiş ve %95 güven düzeyi ile çalışılmıştır. Yapılan analizler sonucunda; tüketicilerin cinsiyet, yaş, gelir ve eğitim durumlarına bağlı olarak duyusal pazarlama faaliyetlerinden etkilenme düzeylerinin farklılık gösterdiği saptanmıştır. Today, in order to survive in a competitive environment, businesses need to understand the needs and wants of consumers and develop marketing strategies for them. The shaping of consumption decisions by the effect of sensory inputs that consumers are exposed in their environment emphasizes the importance of five senses on consumer purchasing decision. Therefore, business started to use five senses in order to influence consumer purchasing decisions and developed their marketing strategies concerning these issues. Sensory marketing provides a competitive advantage to the businesses. The aim of this study is to investigate the relation of sensory marketing with the consumer purchasing decision and its relationships with demographic variables. Within this scope, the relationships between the five senses’ purchasing decision and demographic variables was examined. The research was conducted in Samsun. Data were gathered from 384 participant through face-to-face surveys by using convenrence sampling in the first class restaurants in Samsun. Data analyzed with SPSS 23 package program and the confidence level was 95%. As a result of the analyzes it was found that the level of being affected by sensory marketing activities differed according to gender, age, income and education level

    Şizofreni hastalarının yaşam nitelikleri, hasta yakınlarının psikopatolojiye yönelik inançları, stresle başa çıkma tarzları, algılanan aile yükleri ve duygu dışavurumları arasındaki ilişkilerin incelenmesi

    Full text link
    Araştırma, şizofreni hastaları ve gerektiğinde bakım veren konumunda olarak hastaların ihtiyaçlarını karşılayabilen ve en fazla vakit geçirdikleri yakın aile üyeleri ile yürütülmüştür. Hasta yakınlarının ruh hastalığına yönelik inançları, stresle başa çıkma tarzları, algılanan aile yükleri ve duygu dışavurumlarının birbirleriyle olan ilişkileri incelenmiştir. Ayrıca bu değişkenlerin hastanın yaşam niteliği ile olan ilişkisi de araştırılmıştır. Çalışma örneklemi şizofreni hastalarının üye olduğu bir dernek ve bir devlet hastanesine bağlı Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’ne kayıtlı toplam 50 şizofreni hastası ile bu hastaların yakın aile üyelerinden oluşmaktadır. Hastaların yaş ortalaması 39.90 olmak üzere 14 kadın, 36 erkek katılımcı vardır. Hasta yakınlarının yaş ortalaması ise 53.86 olmak üzere katılımcılar 34 kadın ve 16 erkekten oluşmaktadır. Hastalar ile yarı yapılandırılmış bir görüşme yapılarak araştırmacı tarafından Şizofreni Hastaları İçin Yaşam Niteliği Ölçeği puanlanmıştır. Hasta yakınları ise Demografik Bilgi Formu’na ek olarak Ruh Hastalığına Yönelik İnançlar Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Algılanan Aile Yükü Ölçeği ve Duygu Dışavurumu Ölçeği’ni doldurmuşlardır. Araştırma sonuçlarına göre hasta yakınlarına ait değişkenler arasında beklenen korelasyon bulgularına ulaşılmıştır. Ancak hastanın yaşam niteliği ile hasta yakınının yalnızca algılanan aile yükü puanları arasında negatif yönde ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca bu değişkenin hastaların yaşam niteliğini yordadığı görülmüştür. Duygu dışavurumu ile yaşam niteliği arasındaki ilişkinin anlamlılık düzeyi ise sınırda kalmıştır. Bu konudaki araştırmaların daha fazla örneklem sayısı ile çeşitlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Hasta yakınına ait değişkenlerde ise ruhsal hastalığa yönelik inanç ile duygu dışavurumu arasındaki ilişkide algılanan aile yükünün aracı rolü olduğu görülmüştür. Böylece hastanın yaşam niteliğine ve hasta yakınının duygu dışavurum düzeyine etki eden aile içi sosyal faktörler incelenmiş ve önemli bulgulara ulaşılmıştır. This study was carried out by using a sample of schizophrenia patients along with their close family members who were in the position of care givers providing for the needs of the patients as well as being the ones with whom the patients spent most of their time. The study attempted to investigate relationships between each other of a number of factors, namely close family members’ beliefs toward mental illness, their ways of coping with stress, perceived family burden and expressed emotions. Furthermore, the study also considered the relationship between the aforementioned variables and the patients’ quality of life. The sample used in the study consisted of fifty schizophrenia patients and their care giving-close family members. Some of the patients were members of a schizophrenia association while the rest of them were registered patients of the Society Mental Health Center of a state hospital. The numbers of female and male patients in the sample were 14 and 36 respectively. Of the family members in the sample, 34 were female and 16 were male. Average age of the patients and the family members of the sample was 39,9 and 53,86 respectively. A half structured interview with every patient in the sample was conducted and the Schizophrenic Patients’ Quality of Life Scale was scored by the researcher. As for the family members, they filled in the Beliefs toward Mental Illness Scale, the Styles of Coping with Stress Scale, the Perceived Family Burden Scale and the Expressed Emotions Scale in addition to the Demographic Information Form. According to the results of the study, there were correlations among the family members-related variables, as expected a priori. However, there was a significant and negatively signed relationship between the patients’ quality of life and the perceived family burden only. The results also showed that the perceived family burden variable had predictive power on the patients’ quality of life variable. As regards the relationship between expressed emotions and quality of life, its statistical significance was found to be at the border only. It was therefore concluded that future studies along these lines ought to employ samples having better features, particularly in terms of size. As for the variables related to the patients’ close family members, there was found that the perceived family burden played a mediator role in the relationship between the beliefs toward mental illness and the expressed emotions. In conclusion, the study investigated and attained important findings on the issue of in-family social factors affecting the patients’ quality of life and the expressed emotions level of the close family members

    Konya'da yaşayan 20-65 yaş arasındaki kadınların geleneksel yaşam tarzları beslenme alışkanlıklarının serum d vitamini düzeylerine etkisi

    No full text
    Bu çalışmada, Konya bölgesinde yaşayan ve yaşları 20-65 yıl arası kadınların beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzları, antropometrik ölçümleri ve bazı biyokimyasal bulguları ile serum D vitamini düzeyleri arasında ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, Konya Başkent Araştırma ve Uygulama Hastanesi Endokrin ve Dahiliye polikliniklerine Eylül 2014 ve Kasım 2014 tarihleri arasında başvuran 20-65 yaş arası gebe olmayan 75 kadın dâhil edilmiştir. Kronik böbrek hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, kanser, troid fonksiyon bozukluğu olan, safra kesesi taşı bulunan veya safra kesesi alınmış, D vitamini ek tedavisi alan veya herhengi bir multivitamin desteği alanlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bireylerin sosyodemografik özellikleri, fiziksel aktivite durumları ve beslenme alışkanlıkları anket formu ile sorgulanmıştır. Bireylerin beslenme durumları besin tüketim sıklığı formu ile belirlenmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, bel çevresi, kalça çevresi, üst orta kol çevresi ) alınmış, vücut bileşimi ölçülmüş, bazı biyokimyasal parametreleri (açlık kan glikozu, toplam kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserit, alanin aminotransferanz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), troid uyarıcı hormon (TSH), kalsiyum, fosfor, B12 vitamini, ferritin, paratiroid hormon (PTH), D vitamini) analiz edilmiştir. Çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması 38.00±10.26 yıldır ve beden kütle indeks (BKİ) ortalaması 29.34±4.68 kg/m2’dir. Beden kütle indeksi gruplamasına göre bireylerin % 10.7’sinin normal (BKİ=18.5-24.9 kg/m2), %50.7’sinin hafif şişman (BKİ=24.9-29.9kg/m2) ve %38.6’sının şişman (BKİ≥30kg/m2) olduğu belirlenmiştir. Kadınların serum D vitamini düzeyi ortalaması 14.02±7.61 ng/mL’dir. Kadınların %62’sinin serum D vitamini düzeyinin eksik (≤20ng/mL), %36.7’sinin ise D vitamini düzeyinin yetersiz (20-30ng/mL) olduğu saptanmıştır. Serum D vitamini düzeyi eksik olan katılımcıların BKİ ölçümlerinin yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Kapalı giyinen kadınlarda D vitamini eksikliği görülme sıklığının (%46.8’inin) normal giyinen kadınlara göre daha fazla (%33.8’i) olduğu bulunmuştur (p<0.05). Kadınların biyokimyasal parametreleri ve serum D vitamini düzeyleri arasındaki ilişkiye bakıldığında, serum paratroid hormon düzeyleri ile serum D vitamini düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Kadınların medeni durum, eğitim durumları gibi bazı sosyodemografik özellikleri ile güneşten yararlanma süreleri ve beslenme alışkanlıkları ile serum D vitamini düzeyi arasında anlamlı bir ilişki belirlenmemişken (p>0.05), yaş, giyim tarzı ve ten rengi ile serum D vitamini düzeyleri arasında istatistiksel açıdan önemli ilişki saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, kadınlarda serum D vitamini düzeyi ile yaşam tarzı arasında önemli ilişkiler bulunmakta, D vitaminin yetersizliğinin önlenmesinde bu durumlar göz önünde bulundurulmalıdır. This study aimed to determine the relationship between nutritional habits, lifestyles, anthropometric measurements, and some biochemical findings and serum vitamin D levels of women aged between 20 to 65 living in Konya region. A total of 75 nonpregnant women aged between 20-65 years, who applied to the endocrine and internal medicine outpatient clinics of Konya Başkent Research and Application Hospital between September 2014 and November 2014, were included in the study. Patients with chronic kidney disease, chronic liver disease, cancer, thyroid dysfunction, gallbladder stone, whose gallbladder is removed, who received additional vitamin D supplementation or any other multivitamin support were excluded. Sociodemographic characteristics, physical activity status and dietary habits of the individuals were determined with a questionnaire. Nutritional status of individuals was determined by a food frequency questionnaire. Anthropometric measurements were taken, and some biochemical parameters were analyzed. The mean age of the participants was 38 ± 10.26 years. According to body mass index (BMI) classification, 10.7% of individuals were "normal" (BMI=18.5-24.9 kg / m2), 50.7% were "overweight" (BMI= 24.9-29,9kg / m2) and 38.6% were "obese" (BMI≥30kg / m2). The mean value of serum vitamin D was 14.02 ± 7.61 ng/mL. Serum vitamin D levels were defined as "deficient" (≤20ng/mL) in 62 % of the participants, "insufficient" (20-30ng/mL) in 36.7% and ̋sufficient̏ (≥30ng/mL) in 1.3% of the participants. It was determined that BMI measurements of the participants who had either "deficient" or "insufficient" serum vitamin D were higher than normal (p<0.05). The results also revealed that the degree of deficiency in vitamin D was proportional to the increase in BMI. In terms of dressing style, 46.8% of women in closed clothing had a subnormal level of vitamin D whereas the percentage was 33.8% in normal dressing women, and the difference between those two groups was statistically significant (p<0.05).The serum vitamin D levels of the individuals with darker skin types were found to be lower than those of the lighter skinned individuals. In terms of biochemical parameters, a statistically significant relationship was found between parathyroid hormone values and amount of serum vitamin D. As a result, it was found that, while there was no significant correlation between sociodemographic factors, sun exposure duration, dietary habits, and serum vitamin D levels, the relationship between the participants' age, clothing style, skin color, and serum vitamin D levels were statistically significant

    605

    full texts

    1,983

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Baskent University Institutional Repository
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇