Başkent University

Baskent University Institutional Repository
Not a member yet
    1983 research outputs found

    Yetişkin bireylerde dürtüselliğin kontrolsüz yeme davranışı ve obezite ile ilişkisi

    Full text link
    Bu tanımlayıcı tipteki araştırma, obezitenin ve bir obezite risk faktörü olan kontrolsüz yeme davranışının bireylerdeki dürtüsellik varlığı ile ilişkili olup olmadığını araştırmak amacıyla yürütülmüştür. Çalışma Başkent Üniversitesi Bağlıca Kampüsünde yer alan, Tıp ve Diş Hekimliği Fakülteleri dışındaki tüm fakülte ve yüksekokullarda görev yapmakta olan 118 kadın, 82 erkek olmak üzere toplam 200 öğretim elemanın katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplanması için 3 bölümden (Kişisel bilgiler ve antropometrik ölçüm, Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ-11), Üç Faktörlü Yeme Anketi (TFEQ-R21) oluşan bir anket formu kullanılmıştır. Beden kütle indekslerine (BKİ) bakıldığında katılımcıların %4.5’i zayıf, %51.5’i normal, %33.0’ü hafif şişman ve %11.0’i obez bulunmuştur. BKİ’si 25 kg/m2 altı olan katılımcıların tüm dürtüsellik puan türleri (motor dürtüsellik, plan yapmama, dikkatte dürtüsellik, toplam dürtüsellik) diğer gruba (25kg/m2 ve üstü) göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0.05). BKİ, tüm BDÖ-11 alt ölçekleri ile anlamlı pozitif korelasyon göstermiştir (motor dürtüsellik r=0.258, p=0.000, plan yapmama r=0.286, p=0.000, dikkatte dütüsellik r=0.183, p=0.010, toplam dürtüsellik r=0.297, p=0.000). BKİ’si 25 kg/m2 altı olan katılımcıların kontrolsüz yeme ve duygusal yeme puan ortalamaları diğer gruba (25kg/m2 ve üstü) göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Bilişsel kısıtlama puan ortalaması ise 25 kg/m2 altı BKİ’ye sahip grupta daha yüksek bulunmuştur. Bu sonuç istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Dürtüsellik ve kontrolsüz yeme ilişkisi incelendiğinde; BDÖ- 11’in tüm alt ölçek puan türleri ( motor dürtüsellik r=0.426, plan yapmama r=0.366, dikkatte dürtüsellik r=0.38, toplam dürtüsellik r=0.427) kontrolsüz yeme ile anlamlı bir korelasyon göstermiştir. Sonuç olarak dürtüsellik obezite tedavisinde göz ardı edilmemesi gereken, obezite ve kontrolsüz yeme ile ilişkili bir durum olarak saptanmıştır. This descriptive study was conducted to investigate whether obesity and uncontrolled eating behavior, an obesity risk factor, were associated with the presence of impulsivity in individuals. The study was carried out with the participation of a total of 200 faculty members, 118 women and 82 men working in all faculties and schools except for the Faculties of Medicine and Dentistry, located on the Bağlıca Campus of Başkent University. A questionnaire form consisting of 3 sections (Personal Information and anthropometric measurement, Barratt Impulsivity Scale (BIS-11), Three Factor Eating Questionnaire (TFEQ-R21) was used to collect the research data. When body mass indexes (BMI) were examined, 4.5% of the participants were underweight, 51.5% were normal, 33.0% were overweight and 11.0% were obese. All impulsivity subscores (motor impulsivity, nonplanning, attention impulsivity, total impulsivity) of the participants whose BMI was below 25 kg / m2 were found to be significantly lower than the group with BMI 25kg / m2 and above. BMI showed a significant positive correlation with all BIS-11 subscales. The mean uncontrolled eating and emotional eating scores of the participants whose BMI was below 25 kg / m2 were significantly lower than the other group (25 kg / m2 and above) (p <0.05). The mean score of cognitive restraint was found to be higher in the group with BMI below 25 kg/m2. This result was not statistically significant (p> 0.05). When the relationship between impulsivity and uncontrolled eating was examined; All subscale scores of BIS-11 (motor impulsivity r = 0.426, non-planning r = 0.366, attention impulsivity r = 0.38, total impulsivity r = 0.427) showed a significant correlation with uncontrolled eating. In conclusion, impulsivity is a condition associated with obesity and uncontrolled eating which should not be ignored in the treatment of obesity

    İsveç'te yabancı dil olarak Türkce öğrenen yetişkinlerin dil ihtiyaçları analizi

    No full text
    Bu çalışmada, isveç Stockholm Folkuniversitetet Merkezi‟nde (İSFM) yabancı dil olarak Türkçe öğrenen yetişkinlerin dil öğrenme ihtiyaçlarını belirlemek ve ihtiyaçların yaş, cinsiyet, eğitim gibi değişkenlere göre farklılık gösterip göstermediğini ortaya koymak amaçlanmıĢtır. Araştırma için Iwai ve diğerleri, (1999) “Japanese Language Needs Analysis 1998-1999” adıyla geliştirdiği ve Çangal (2013) tarafından Türkçe öğrenenler için “Türkçe Öğrenme İhtiyaçları Ölçeği” adıyla uyarlanan ölçek kullanılmıştır. İSFM Türkçe okutmanının görüşleri alınarak ölçek yeniden düzenlenmiştir. Bu araştırma ingilizceye çevrilmiş haliyle katılımcılara sunularak veriler toplanmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu İSFM‟da 2016-2017 yıllarında Türkçe kurslarına katılmış ve araştırma ölçeğini dolduran 65 kişi oluşturmaktadır. Araştırma kapsamında toplanan nicel ve nitel verilerden nicel veriler istatistiksel analizlere dâhil edilmiş ayrıca nitel veriler ile desteklenerek değerlendirilmiştir. Nicel analizlerde parametrik olmayan testler kullanılıp; parametrik olmayan bağımsız örneklemlerden Mann-Whitney U-testi veya Kruskal-Wallis H-testi kullanılmıştır. Toplanan verilerin analizinde SPSS 23 programı kullanılarak sonuçlar nitel veriler ışığında ortaya konulmuştur. Araştırmadan elde edilen verilere göre İSFM‟ da Türkçe öğrenen kursiyerlerin dil öğrenme ihtiyaçları sırasıyla Sınıf içi iletişim, Bireysel ilgi ve ihtiyaçlar, Eğitim ve İş İmkânı ve Ticaret Yapma olmak üzere dört alt boyutta değerlendirilmiştir. Araştırmadan elde edilen verilere göre kursiyerlerin Sınıf İçi İletişim Kurma İhtiyacı ön plandadır. Kursiyerlerin yaş düzeyleri arttıkça “Ticaret Yapma‟‟ eğilimi içinde oldukları ve en çok konuşma becerisini geliştirmeye ihtiyaç duydukları sonucuna ulaşılmıştır. This study refers to specify language-learning needs of adult who learn Turkish as a foreign language at the Swedish Stockholm Folkuniversitetet (ĠSFM) and aimed to prove that differences of needs with according to variables as age, gender and education. Iwai et al. (1999) developed under the name of “Japanese Language Needs Analysis 1998-1999” and “Questionnaire On The Needs in Turkish Learning” developed by Çangal (2013) adapted for the scale was used for research. The scale was rearranged by taking the opinions of ISFM Turkish Instructor. The data is collected with the study presented to the participants in English. The study group of this study is including 65 students who have completed Turkish learning course in ISFM at years between 2016 and 2017 and filled the research scale. The collected quantitative data within the scope of the survey that evaluated with statistical analyses and also the support of qualitative data. Non-parametric tests are used for quantitative analysis; non-parametric independent samples are used with Mann-Whitney U-Test and Kruskal Wallis H-Test. SPSS 23 software is used to analyse the collected data and obtained results are presented with based on qualitative data. According to the data that obtained from the survey, the needs of language-learning of the Turkish language learning trainees in ISFM have emerged in four sub-dimensions: Communication with Each Other During in the Class, Individual Interests and Needs, Education and Job Opportunity and Trade Making with respectively. Eventually, when the ages of the trainees increase, they tend to “Trade” and they mostly need to improve their speaking skills

    Gömülü 3.molar cerrahisinde intra-operatif müzik dinletisinin hasta anksiyetesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

    No full text
    Gömülü mandibular 20 yaş dişi ameliyatı toplum tarafından korkutucu olarak nitelendirilen diş hekimliğinde sık uygulanan bir işlemdir. Hekimler tarafından düşük riskli bir tedavi olmasına rağmen ciddi komplikasyon riskleri de bulunmaktadır. Hastaların anksiyete durumu psikolojisini de etkiler. İntraoperatif anestezik maddeye olan ihtiyaçta artış, daha yüksek perioperatif ağrı algısı ve cerrahi sonrasında analjezik madde ihtiyacında artış, istenmeyen kardiyovasküler etkilerle sonuçlanabilecek şekilde hemodinamik değişiklikler de anksiyete ile ilişkilidir. Perioperatif anksiyetenin kontrol edilmesi için ilaç tedavisi ve psikolojik girişimlerde bulunulur. Bu tür girişimlerden en kolay ve non-invaziv olanı intraoperatif müzik dinletisi uygulamasıdır. Bu çalışmada 20 yaş diş çekimi ameliyatı sırasında müzik dinletmenin anksiyolitik etkisi ve vital bulgulardaki değişimin araştırılması amaçlanmıştır. Alt çenede kemik retansiyonlu gömülü yirmi yaş dişi operasyonu geçirecek olan 39 hasta çalışma grubu, 40 hasta kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm hastalara ameliyat öncesi Modified Dental Anxiety Scale (MDAS) uygulanarak anksiyete seviyesi belirlendi Çalışma grubundaki hastalara ameliyat esnasında kulaklıktan müzik dinletildi.. Vital bulgular ise kan basıncı ve nabız ölçümleri ile değerlendirildi. Ölçümler bekleme salonunda, hasta diş ünitine oturduğunda, lokal anestezi yapıldığında, cerrahi örtüler örtüldüğünde, insizyon yapıldığı sırada, kemik kaldırma ya da dişin bölünmesi sırasında, dişin çekildiği sırada, yara bölgesine dikiş atıldığında ve ameliyat sonunda hasta üzerinden ameliyat örtüleri kaldırıldığında kaydedildi. İstatistiksel analiz için Student’s t-testi ve. eşleştirilmiş t-testi kullanıldı (p≤0.05). Ameliyat sırasında alınan kan basıncı ölçümleri bakımından müzik dinletilen ve dinletilmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yalnızca sutur atıldığı sırada alınan nabız ölçümleri bakımından müzik dinletilen ve dinletilmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p=0,036). MDAS skorlarına göre operasyon sırasında müzik dinletilen grup ile müzik dinletilmeden operasyona alınan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,953) bir fark bulunamamıştır. Mandibular impacted third molar surgery is considered scary among the society. Yet it’s a low risk application according to dentists. Although it has serious complication risks cited in dental literature. Patients’ anxiexty status had direct effect on their psychology. Excess need for the intra-operative anesthetic solution, post operative pain killer, higher perioperative pain sensation, undesired cardiovascular situations are related to anxiety. Medication and psychological interventions are used in order to deal with the anxiety. Music is the easiest and non-invasive method for relaxation of the patients. In the present study anxiolytic effects of music and changes in vital signs are examined. 39 patients who are going to take an impacted lower third molar surgery are assigned for the experiment group, and 40 patients for the control group. Experiment group patients listened music using headphones during the surgery. All patients took Modified Dental Anxiety Scale (MDAS) tests prior to the surgery. Vital signs are tracked with blood pressure and pulse measurements which are taken during waiting room, after sitting on the dental chair, during local anestesia administration, incision, bone reduction, suturing and at the end of the surgery. Student’s t-test and paired t-test were used for statistical analysis (p≤0.05). No statisticaly significant differences were recorded for control and experiment groups except for the heart rate recordings at the time of suturing (p=0,036). According to MDAS scores no statistically significant differences were recorded as well

    Tip 2 diyabetli bireylerde kardiyometabolik risklerin azaltılmasında tıbbi beslenme tedavisinin etkisi

    No full text
    Bu çalışma, 20-65 yaşları arasında Nutrismart Beslenme ve Diyet Merkezi’ne 2014- 2015 yılları arasında başvuran, beslenme danışmanlığı almış, doktor tarafından Tip 2 Diyabet tanısı konulmuş, Beden Kütle İndeksi (BKİ) ≥25 kg/m2 olan 18’i kadın 18’i erkek olmak üzere toplam 36 hasta üzerinde yürütülmüştür. Çalışmada hastalara başlangıç ağırlıklarının %5’ini kaybetmeye yönelik toplam enerji gereksinimi hesaplanmış, ADA’nın Tıbbi Beslenme Tedavi (TBT) ilkelerine uygun (%45-65 karbonhidrat, %15-20 protein, %25-30 yağ) beslenme planı hazırlanmış ve 12 hafta süreyle uygulanmıştır. Çalışmanın başlangıcında hastaların sosyo demografik bilgileri kaydedilmiş ve her hafta hastaların antropometrik ölçümleri; vücut ağırlığı (kg), bel çevresi, beden kütle indeksi (BKI), bazal metabolizma hızı (BMR), yağ yüzdesi, yağ (kg), yağsız doku kütlesi (FFM), toplam vücut suyu (TBW), gövde %, gövde yağ (kg) araştırmacı tarafından ölçülerek, beden kütle indeksi (BKİ) değerleri hesaplanmıştır. Çalışmanın başlangıcında ve sonunda bazı biyokimyasal parametreler (plazma açlık kan glukozu (AKG), insülin, HbA1c, toplam kolesterol, HDL-kolesterol, LDLkolesterol, trigliserid, homosistein, HOMA-IR ve hs-CRP) özel bir laboratuvarda analiz edilmiştir. Hastaların metabolik sendrom bileşenleri Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF)’nun kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Hastaların biyokimyasal bulguları değerlendirildiğinde, TBT öncesine göre TBT sonrası insülin (15.7±9.5 μIU/mL ve 11.7±6.2 μIU/mL), hemoglobinA1c (%5.8±0.9 ve %5.6±0.6), total kolesterol (234.2±38 mg/dL ve 202.7±32 mg/dL), LDL-kolesterol (153.3±36 mg/dL ve 127.2±32 mg/dL), homosistein (11.1±3.1 umol/L, ve 9.2±2.5 umol/L), HOMA-IR (4.2±3.6 ve 2.8±1.8) ve hs-CRP (5.4±8.9 mg/dL, ve 3.6±4.0 mg/dL) düzeyleri anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Çalışmaya katılan bireylerin TBT öncesine göre TBT sonrası antropometrik ölçümleri değerlendirildiğinde, vücut ağırlıkları (93.2±17.62 kg ve 86.4±16.17kg), BKİ ortalamaları (32.1±5.65 kg/m2 ve 29.7±4.84 kg/m2), yağ oranları (%34.2±8.48 ve %30.8±8.95), vücut yağ yüzdeleri (%33.7±6.94 ve %30.2±7.88) ve bel çevresi (103.3±15.87 cm ve 95.1±15.29 cm) ortalamaları anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Çalışmaya katılan ve International Diabetes Federation (IDF) metabolik sendrom kriterlerine sahip olan bireylerin TBT sonrası kardiyometabolik risk faktörlerindeki değişim açlık kan glukozu, bel çevresi ölçümleri, trigliserid, homosistein, HOMA-IR ve hs-CRP anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak Tip 2 diyabetli bireylerde TBT’nin kardiyometabolik riskleri azaltmada etkili olduğu bulunmuştur. TBT’nin içeriği bireysel bulgulara göre değişmekle beraber, Tip 2 diyabetli bireylerin diyabet diyetisyeni ile düzenli görüşmesi ve öz yönetimi çok önemlidir. Bu çalışmaya göre Tip 2 diyabetli bireylere yaşam tarzı değişimini sağlamak için beslenme konusunda eğitim ve danışmanlığın sağlanması tedavinin önemli bir parçasıdır ve kardiyometabolik risklerin azaltılmasında etkili olduğu anlaşılmıştır. This study was carried out on a total of 36 patients between the ages of 20 and 65, 18 of whom were female and 18 were male. The study was conducted on the individuals who have consulted Nutrismart Nutrition and Diet Centre between 2014-2015; who have received nutritional counselling; who have been diagnosed with Type 2 Diabetes by a physician; and who had a Body Mass Index (BMI) ≥25 kg/m2. In the study, the total energy requirement of patients to lose 5% of their initial body weight was calculated, and medical nutrition therapy (MNT) plan was prepared according to American Diabetes Association (ADA)'s medical nutrition treatment principles (45- 65% carbohydrate, 15-20% protein, 25-30% fat) and it was administered for 12 weeks. At the beginning of the study, demographic information of the patients was recorded and the anthropometric parameters, body composition of the patients were measured every week, body mass index (BMI) values were calculated. Some biochemical parameters (fasting blood glucose, serum insulin, HbA1c, total cholesterol, HDL, LDL, triglyceride, homocysteine, HOMA-ir, and hs-CRP) were analysed both at the beginning and at the end of the study. The metabolic syndrome components of the patients were evaluated according to the criteria of the International Diabetes Federation (IDF). When the change in biochemical findings of individuals with diabetes was evaluated, after medical nutrition therapy (MNT) insulin (15.7 ± 9.5 μIU / mL and 11.7 ± 6.2 μIU / mL), hemoglobinA1c (5.8 ± 0.9% and 5.6 ± 0.6%), total cholesterol (234.2 ± 38 mg/ dL and 202.7 ± 32 mg / dL), LDL (153.3 ± 36 mg / dL and 127.2 ± 32 mg / dL), homocysteine (11.1 ± 3.1 umol / L, and 9.2 ± 2.5 umol / L), HOMA-ir ( 4.2 ± 3.6 and 2.8 ± 1.8) and hs-CRP (5.4 ± 8.9 mg / dL, and 3.6 ± 4.0 mg / dL) were significantly lower. (P <0.05). When the change in anthropometric findings of individuals with diabetes was evaluated, after MNT body weight (93.2 ± 17.62 kg and 86.4 ± 16.17kg), mean BMI (32.1 ± 5.65 kg / m2 and 29.7 ± 4.84 kg / m2), fat ratios (34.2 ± 8.48% and 30.8 ± 8.95%), body fat percentages (33.7 ± 6.94% and 30.2 ± 7.88%) and waist circumference (103.3 ± 15.87 cm and 95.1 ± 15.29 cm) were significantly decreased (p <0.05). The changes in cardiometabolic risk factors after MNT of the patients who participated in the study and having IDF Metabolic Syndrome criteria were found to be significantly lower in fasting blood glucose, waist circumference, triglyceride, homocysteine, Homa-ir and hs-crp. (p <0.05). In conclusion, MNT was found to be effective in reducing cardiometabolic risks in individuals with Type 2 diabetes. Although the content of MNT varies according to individual findings, regular consultation and self-management of individuals with Type 2 diabetes are important. According to this study, education and consultation on nutrition to people with Type 2 diabetes for providing lifestyle change is an important part of diabetes treatment and has been found to be effective in reducing cardiometabolic risks. Further studies are needed to achieve lifestyle change and weight loss in the treatment of type 2 diabetes

    İflâsın dava ve takipler üzerindeki etkileri

    No full text
    Özellikle ekonomik koşulların giderek zorlaştığı, tüm dünyanın finansal krizler ile karşı karşıya olduğu zamanlarda iflas kavramı, eskisinden daha sık karşılaştığımız bir hukuki kavram haline gelmektedir. İflas, finansal sıkıntı yaşayan ticari şirketlerin varlığının tükenmesini ve bu sebeple artık ekonomik faaliyet içerisinde olamama durumlarını ifade eden bir hukuki kavramdır. İflas, sonuçları bakımından, ekonomik zorluk içerisindeki bir firmayı doğrudan etkilemekle birlikte, neredeyse tüm toplumu dolaylı olarak etkileyebilecek kadar geniş etki alanı oluşturabilen bir müessesedir. İflas tasfiyesinin hukuki sonuçlarından birisi de, borçlu hakkındaki bazı takip ve davaların durmasına sebebiyet vermesidir. İflas tasfiyesinin başlaması ile, iflas hükümlerinden birinci derecede doğrudan etkilenen kişi müflis adını alır ve müflis hakkındaki mevcut dava ve takipler, iflasın açılması ile durur. Bu süreç, iflas kararının kesinleşmesi ile birlikte, dava ve takipler açısından daha kesin sonuçlar yaratacaktır. İcra ve İflas Kanunu’nun 193. ve 194. maddeleri uyarınca düzenlenen; iflas tasfiyesinin dava ve takiplere etkisine dair hükümler, neredeyse her hukuk kuralında olduğu gibi bazı istisnalar içermektedir. Bu hükümler uyarınca, muhtelif dava ve takip türleri, iflas tasfiyesi ile durmayacak ve sorunsuz olarak devam edeceklerdir. İtirazın iptali, menfi tespit, istirdat ve alacak davası gibi dava türleri, iflas tasfiyesinden daha geniş anlamda ve daha detaylı sonuçlar içerecek şekilde etkilendiğinden, bu davaların iflas müessesesi ile birlikte daha detaylı incelenmesi doğru olacaktır. Türk hukukunda iflas müessesesi, iflasın açılması anından itibaren, iflas masasının açılması ve tasfiyeye kadar uzun bir süreci tanımlamaktadır. Bu sebeple, kaçınılmaz olarak iflas durumu ile karşı karşıya kalmış bir kişinin, bu süreci iyi yönetebilmesi, sonuçlarından, etkilerinden ve getirilerinden detaylı olarak haberdar olabilmesi oldukça önemlidir. Bu sebeple, iflas tasfiyesinin, müflis ile alakalı dava ve takipler yönünden yarattığı sonuçların detaylı olarak incelenmeye çalışıldığı bu çalışmamın, hukuk deryasına katkı yapabileceği ümidindeyim. The concept of bankruptcy becomes one of the common concepts throughout these days, in which economical conditions become harder and the world is facing with financial crises more frequent than past times. The bankruptcy can be defined as a legal circumstance of a company which is in economical crises, money stockouts and a company which could not carry on its economical activity. The bankruptcy is one of the instutite which can affect to whole society and economy of the country in addition a company which is in economical challenge. One of the legal results of process of bankruptcy is giving rising to pause of some trials and some enforcement proceedings. By beginning of procedure of bankruptcy, a company which is in economical crises, money stockouts and a company or person which could not carry on its economical activity have been named as “bankrupt” and then trials and enforcement proceedings about bankrupt is stopped due to beginning of procedure of bankruptcy. This process starts to cause solid results in trials and enforcement proceeding by validity of verdict about bankruptcy. There are some exceptions of provision aforementioned above about pause of some trials and some enforcement proceedings as in case of every legal provision. Some trials and enforcement proceedings do not stop with initiation of bankruptcy process because of their content and continue without any problem. Actions for annulment of objection, negative declaratory actions, actions of debt and actions for restitution are trials which affect more than other trials. Hence, as I see, these trials ought to be evaluated and analysed deeply. Bankruptcy process in Turkish Law is a concept which should be evaluated practically in life-cycle of bankrupt. To reach successful result in continuation of the bankruptcy process, bankrupt and other people in process should behave like bankruptcy rules properly. Because of this, it is so crucial that a company which faces with bankruptcy can manage process successfully, can get information about its results, its necessities, yields from professionals in depth. Owing to importances of the bankruptcy above referred, hopefully, my thesis study can make a minor contribution to the sea of law

    Sigorta tahkiminde yargılama usulü

    No full text
    Bir hak sebebiyle uyuşmazlığa düşen tarafların, bu uyuşmazlığın çözümünü devlet mahkemelerinin yerine özel kişi veya kişilere bırakmalarına tahkim denir. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden biri olan tahkim ülkemizde ve dünyada her geçen gün daha fazla önem kazanmaktadır. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 30.maddesindeki özel bir hükümle sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayan kişiler ile riski üstlenen taraf arasında sigorta akdinden veya Güvence Hesabı’ndan faydalanacak kişiler ile hesap arasında doğan uyuşmazlıkların çözüme kavuşturulması amacıyla, Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği nezdinde, Sigorta Tahkim Komisyonu kurulmuştur. Sigorta Tahkim Komisyonu, komisyon başkanlığı ile komisyon müdürü ve müdür yardımcıları, raportörler ve diğer çalışanlardan teşekkül etmektedir. Tezimizin konusu Sigorta Tahkiminde Yargılama Usulü olup çalışmamızda öncelikle sigorta ve tahkim kavramları üzerinde durulacaktır. Tez çalışmamızın devamında ise karşılaştırmalı hukuk sistemlerinde sigorta tahkimi anlatılacak, tahkim komisyonunun teşkilat yapısından söz edilecek ve nihayet sigorta tahkiminde yargılama usulünün nasıl olduğu irdelenecektir. Sigorta tahkiminin yargı sistemimize sağladığı büyük katkının yanında sigorta tahkimi ile ilgili kanuni anlamda bazı eksiklikler de mevcuttur. Bu eksikliklerin uygulamacılar tarafından giderilmesini beklemek ise hukuk devleti ilkesi ile çelişmektedir. Sigorta tahkimi ile ilgili özellikle doktrinde eleştirilen konuların bir an önce çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Tahkimden beklenen menfaat de bu şekilde artacak ve istikrar kazanmış uygulamalarıyla örnek bir tahkim sisteminin yolu açılacaktır. Arbitration is a way to resolve disputes outside the courts for any dispute between the parties. Arbitration, one of the alternative dispute resolution methods, is gaining more importance in our country and in the world. Insurance Arbitration Commission was established by Article 30 of the Insurance Code in order to resolve disputes between policyholder and Insurance companies, beneficiaries of the insurance and insurance companies or beneficiaries of the assurance account and assurance account. The Insurance Arbitration Commission is composed of the chairman of the commission, commissioner and deputy directors, rapporteurs and other employees. The subject of our thesis is the Judgement Procedure in Insurance Arbitration and we will focus on the concepts of insurance and arbitration. In the continuation of our thesis study, insurance arbitration will be explained in comparative legal systems, the organization structure of the arbitration commission will be mentioned and finally, in the case of insurance arbitration procedure will be examined. In addition to the large contribution of insurance arbitration to our judicial system, there are also some legal deficiencies related to insurance arbitration. Waiting for these deficiencies to be solved by the practitioners is in contradiction with the principle of the rule of law. For this reason, issues related to insurance arbitration, especially in the doctrine should be resolved as soon as possible. The benefit expected from the arbitration will increase in this way and the path of an exemplary arbitration system will be opened with its stabilized practices

    Erken dönem uyumsuz şemalar ile yeme tutumu arasındaki ilişkide yakın ilişkilerin, vücut algısının ve benlik saygısının aracı rolü

    No full text
    Bu araştırmanın temel amacı, erken dönem uyumsuz şemalar ile yeme tutumu arasındaki ilişkide yakın ilişkilerin, vücut algısının ve benlik saygısının aracı rolünü incelemektir. Ayrıca, erken dönem uyumsuz şemalar ile yeme tutumu arasındaki ilişkide yakın ilişkilerin, vücut algısının ve benlik saygısının aracı rolünün cinsiyete göre değerlendirilmesi de amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini 18 – 38 yaş arası kişiler oluşturmaktadır. Araştırmaya 401 katılımcı dahil edilmiştir. Araştırma örnekleminin 233 (%58,1)’ü kadın katılımcılardan, 168 (%41,9)’i erkek katılımcılardan oluşmaktadır. Öncelikle katılımcıların demografik özelliklerini öğrenmeye yönelik Demografik Bilgi Formu verilmiştir. Ardından araştırma soruları çerçevesinde, katılımcıların yeme tutumu hakkında bilgi edinebilmek için Yeme Tutum Testi, erken dönem uyumsuz şemalarını değerlendirebilmek için Young Şema Ölçeği Kısa Formu, yakın ilişkileri hakkında bilgi toplayabilmek için İlişki Değerlendirme Ölçeği, vücut algıları hakkında bilgi toplayabilmek için Vücut Algısı Ölçeği ve son olarak benlik saygılarını değerlendirebilmek için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmada ilk olarak, genel örneklemde erken dönem uyumsuz şemalar ile yeme tutumu arasındaki ilişkide yakın ilişkilerin, vücut algısının ve benlik saygısının aracı değişken (mediator) rolünü incelemek amacıyla yapılan Aracı Değişken (Mediator) Analizi sonuçlarına yer verilmiştir. Ardından cinsiyete göre farklılaşmayı görebilmek için analizler kadın katılımcılar ve erkek katılımcılar için ayrı ayrı yapılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre ilk olarak; genel örneklemde erken dönem uyumsuz şemalar ile yeme tutumu arasındaki ilişkide ilişkisel depresyon ve vücut algısının aracı rolü olduğu ancak ilişkisel benlik saygısı, ilişkisel saplantılı düşünme ve benlik saygısının aracı rolü olmadığı görülmüştür. İkinci olarak cinsiyete göre yapılan ayrı analizler sonucunda; kadın katılımcılar için vücut algısının ve ilişkisel depresyonun erken dönem uyumsuz şema alanları ile yeme tutumu arasında aracı rolünün olduğu ancak ilişkisel benlik saygısı, ilişkisel saplantılı düşünme ve benlik saygısının aracı rolünün olmadığı gözlemlenmiştir. Erkek katılımcılar için ise sadece ilişkisel depresyonun erken dönem uyumsuz şema alanları ile yeme tutumu arasındaki ilişkide aracı rolünün olduğu ancak ilişkisel benlik saygısı, ilişkisel saplantılı düşünme, vücut algısı ve benlik saygısının aracı rolünün olmadığı görülmüştür. Alanyazındaki araştırmalar göz önünde bulundurularak araştırmadan elde edilen bulgular tartışılmıştır ve araştırmanın katkıları belirtilmiştir The main purpose of this study is to examine the mediating role of close relationships, body image and self respect on the relationship between early maladaptive schemas and eating attitude. In addition, it was aimed to evaluate the mediator role of close relationships, body image and self respect on the relationship between early maladaptive schemas and eating attitude in terms of the gender. The sample of the study consists of people aged between 18 and 38 years. There were 401 participants in the study. Of the study sample, 233 (58.1%) were female participants and 168 (41.9%) were male participants. Firstly, Demographic Information Form was given to learn the demographic characteristics of the participants. Then, within the framework of the research questions, several tests and scales are applied to the participants with corresponding targets as follows: Eating Attitude Test is applied in order to obtain information about eating attitude, the Young Schema Scale Short Form to evaluate early maladaptive schemas, the Relationship Assessment Scale to collect information about close relationships, Body Perception Scale to collect information about body perceptions and finally in order to evaluate self-esteem, Rosenberg Self-Esteem Scale is applied. In this study, firstly, mediator variable (mediator) analysis were conducted to investigate the mediator role of close relationships, body images and self respect on the relationship between early maladaptive schemas and eating attitude. Then, in order to see the differentiation according to gender, the analyzes were performed separately for female and male participants. According to the results of the research; in the general sample, it can be seen that the relational depression and body image are the mediator roles for relationship between early maladaptive schema domains and eating attitude while the relational self respect, relational obsessive thinking and self respect do not play a role for the relationship stated. Secondly, as a result of the analysis according to gender; for the female participants, the relational depression and body image plays the mediator roles, whereas the relational self respect, relational obsessive thinking and self respect are not, for the relationship between early maladaptive schema domains and eating attitude. In the other hand, for the male participants, the relational depression is the mediator for relationship between early maladaptive schema domains and eating attitude; however, relational self respect, relational obsessive thinking, body image and self respect are not. Considering the researches in the literature, the results of the research are discussed and the contributions of the research to the literature are stated

    Yazar, metin, okur sarmalında sinema ve müziğin alımlanması

    No full text
    Sinema ve müzik insanları hem duygulanıma hem de düşünmeye iten iki sanat dalıdır. Seslerin bir araya getirilip kompozisyon haline getirildiği süreçte müzik, armoni, ritm ve zamanı bir araya getirerek bir anlatım ortaya çıkarır. Bu bakıma hareketli imgeleri bir araya getirerek anlatım sunan sinema sanatı ile benzerlik gösterir. Tarihsel perspektiften sinema ve müziğin birlikteliğine baktığımızda bu iki sanatın biribirinden ayrılmaz bir birliktelik içinde oldukları söylenebilir. Bir filmdeki müziğin nasıl alımlandığı merak uyandıran bir konudur. İngiliz-Amerikan yönetmen Christopher Nolan filmlerinde izleyenlere görsel-işitsel bir dünya sunar. Çalışmanın merak konusu Nolan filmlerinde müziğin nasıl alımlandığı meselesidir. Bu bağlamda çalışma kapsamında Christopher Nolan‟ın Memento, Inception ve Dunkirk filmleri katılımcılar tarafından alımlanmış ve yeni bir metin üretmişlerdir. İş birliği içinde bir yaratım süreci gerektirmesi, sinemanın benzeri olmayan bir sanat olduğunu akla getirir. Her sanat dalı gibi sinema da anlatılara odaklanır. Görsel-işitsel bir dünya sunan sinemada gördüğümüz ve duyduğumuz herşeyin bir anlamı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla bu araştırmanın konusu, Christopher Nolan filmlerinde müziğin nasıl alımlandığıdır. Çalışmada, Christopher Nolan Memento, Inception ve Dunkirk filmlerinde müziğin nasıl alımlandığı sorunu inşacı bir onotloji ve alımlamacı bir metodolojiye yaslanarak değerlendirilmektedir. Çalışmanın kuramsal çerçevesi Alımlama Estetiği Kuramı‟na bağlı olarak oturtulmuştur. Alımlama Estetiği Kuramı metnin anlamına ulaşmak adına okurdan yana bir tutum sergiler. Etkileşime dayalı bu süreçte metne ilişkin yapılan her okuma metnin yeniden üretimi anlamına gelmekte ve her okur kendi yaşantısına, deneyimlerine ve dil becerileriyle ilişkili olarak metni yorumlamaktadır. Kuşkusuz her izleyici için bu unsurlar farklı olacağından izleyiciler alımlamalar yaşayacaktır. Bu araştırma özellikle sinema anlatısında müziğin bu farklı yorumlardaki yerini ve gizilini değerlendirmeyi hedeflemektedir. Araştırma referansını Christopher Nolan‟ın sinemasından almaktadır. Yönetmenin filmografisinden söz konusu filmlerin nasıl alımlandığı, alımlamada müziğin filmin anlamlandırma sürecine nasıl dâhil olduğu alımlayıcılarının perspektifi eşliğinde değerlendirilmiştir. Bu bağlamda çalışma kapsamında Christopher filmlerinin katılımcılar tarafından alımlandığı bir araştrıma tasarlanmış ve katılımcıların yaratıcı süreçte metni anlamlandırmalarını teşvik etmek üzere bu metinlerle ilgili yarı yapılandırılmış sorulardan yola çıkarak yeni bir metin üretmeleri istenmiştir. Araştırma sonunda araştırmaya katılan her katılımcının farklı deneyim ve birikim sahibi olmasından ötürü filmlerin müziklerini farklı biçimlerde alımladığı sonucuna ulaşılmıştır. İzleyici bir yazar edasıyla filmin anlamını yeniden yazarken bunu müzik dolayımıyla da yapmaktadır. Cinema and music are two branches of art that prompt the human beings to affection and reasoning. In the process in which sounds are brought together into a composition, the concept of music brings harmony, rhythm and time together and creates a narration. In this respect, it is similar to the art of cinema, which brings moving images together in order to create a narration. When the association between cinema and music is observed from a historical perspective, it can be stated that these two art forms are inseparable from each other. The reception of a music in a movie has always been an interesting topic. British-American filmmaker Christopher Nolan presents his audience an audio-visual worlds with his films. The subject of the study is the question of how music is received in Nolan films. In this context, as part of the study, Christopher Nolan‟s Memento, Inception and Dunkirk films were received by the cinephiles and produced a new text. The necessity of a process of creation in collaboration brings to mind that cinema is a unique art. Cinema, like every branch of art, focuses on narratives. It can be stated that everything that we see and hear in the cinema which presents an audio-visual world has a meaning. Therefore, the subject of this research is how the music is received in Christopher Nolan films. In the study, the problem of how the music is acquired in Christopher Nolan films is evaluated by leaning against a constructive ontology and phenomenological methodology. The theoretical framework of the study is based on the Reception Theory. The Reception Theory exhibits a reader-side attitude to achieve the meaning of the text. In this interaction-based process, each reading of the text refers to the reproduction of the text, and each reader interprets the text in relation to his or her background, experience and language skills. Undoubtedly, since these elements are different for each audience and the viewers will experience reception. This study aims to evaluate the place and mystery of music in these different interpretations in the cinema narrative. The research takes its reference from Christopher Nolan‟s cinema. Memento, Inception and Dunkirk texts from the director‟s filmography were selected for the research; How these films were received and how the music was included in the process of meaningful interpretation of the film were evaluated with the perspective of the participants. Accordingly, in the context of the study, a research which includes the reception of Christopher Nolan‟s Memento, Inception and Dunkirk films by the participants is designed and participants were asked to produce a new text based on semi-structured questions about these texts in order to encourage making sense of the text in the creative process. At the end of the research, it has been reached the conclusion that since every participant participating in the research process has different experiences and knowledge, each one of them has different ways of receiving the meaning by means of music in the films. As a writer, the author-audience rewrites the meaning of the film and does so through music

    Hiperspektral mikroskopi ile kanserli dokuların spektral özelliklerinin sınıflandırılması

    No full text
    Hiperspektral görüntüleme (HSI) sistemi yüzlerce spektral bandı kullanarak görüntü içerisindeki her bir piksele ait spektral bilgiyi elde etmeyi amaçlayan yeni bir teknolojidir. Daha çok uzaktan algılama alanında kullanılan bir yöntemdir. Son yıllarda sağlık alanında hastalıkların tanısında ve cerrahi yönlendirme amaçlı medikal uygulamalarda kullanılmaya başlanmıştır. HSI ile iki uzaysal boyuta (x, y) ve bir spektral boyuta (λ) sahip hiperküp adı verilen üç boyutlu (3D) hiperspektral veri analiz edilir. Bu analizden elde edilen sonuç, doku fizyolojisi, morfolojisi ve kompozisyonu hakkında teşhise yardımcı bilgi edinilmesine olanak sağlar. Konvansiyonel ışık mikroskobunun tersine, hiperspektral mikroskobik yöntemler dokularda meydana gelen emilim ve saçılma özelliklerini tespit edebilir. Bu tür spektral karakterizasyon kanser teşhisinde kullanılabilir. Spektrometrede yaşanan odak bulma probleminin aksine bu sistemde her bir dalga boyu için değişen odak tespit edilir ve uygun odak ayarı yapılarak görüntüler alınır. Bu çalışma kapsamında bir HSI sistemi tasarlandı ve oluşturuldu. Farklı özelliklere sahip patolojik dokuların 440-660 nm dalga boyu aralığında görüntüleri alındı ve hiperküp verileri elde edildi. Bu verilerin analizi ile dokuların spektral imzaları oluşturuldu. Kanser türleri ve derecelerinin sınıflandırılması için 2 yöntem incelendi. Birinci yöntemde farklı özellikteki dokuların spektral imzaları kıyaslandı. Sağlıklı ve kanserli kolon dokularının spektral imzalarının 500-560 nm dalga boyu aralığında birbirlerinden farklılık gösterdiği görüldü. Düşük ve yüksek dereceli Hodgkin lenfoma kanserinin de spektral imzaları 500-660 nm’ de farklı yoğunluk değerlerine sahiptir. Bir diğer yöntemde ise, dalga boylarının birbirlerine göre değişimlerinden yola çıkarak dokuların renk haritaları oluşturuldu. Elde edilen sonuçlar doku türlerine ait referans veriler kullanılarak dokular arasında ayrım yapılabileceğini gösterdi. Hyperspectral imaging (HSI), mostly used in the field of remote sensing, is a new technology that aims to obtain the spectral information of each pixel in images using hundreds of spectral bands. In recent years, it has gained popularity in medical field for the diagnosis of diseases and surgical guidance. Three dimensional (3D) hyperspectral data (hypercube) with two spatial dimensions (x, y) and a spectral dimension (λ) is acquired at microscopic level to obtain information to aid diagnosis on tissue physiology, morphology and composition. In contrast to the conventional light microscopy, hyperspectral microscopic methods can detect the absorption and scattering properties of tissues. Such spectral characterization can be used in cancer diagnosis. In the spectrometer there is a problem in finding the focus. Unlike spectrometric methods where finding the focus is problematic, the best focal plane can be easily determined and adjusted using two-dimensional images in the HSI. In this study, a hyperspectral imaging system was designed and developed . Using this system, hypercube of pathological tissues with different characteristics were obtained. Spectral signatures were generated by the analysis of hypercube data. Two methods were studied for classification of cancer types and levels. In the first method, spectral signatures of different tissues were compared with each other. The spectral signatures of healthy and cancerous colon tissues differ between 500-560 nm wavelength range. Low and high-grade Hodgkin lymphoma also has spectral signatures in the range of 500-660 nm with different density values. In the second method, based on the ratio of intensities at different wavelengths, colormaps of tissues were created. The results showed that there was a clear distinction between different tissue types

    605

    full texts

    1,983

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Baskent University Institutional Repository
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇