1983 research outputs found
Sort by
The social conntruction of gender: How do we perceive different gender expressions?
Gender, and related issues are intertwined with each other as they are with biological sex. Although the number of studies on gender related topics has been increasing; the issue is still maintaining its importance. The aim of this study is to investigate how women and men react to gender-matched expressions (e.g., masculine males), cross-gender expressions (e.g., masculine females), and androgynous males and females. Most of the studies in the literature focused on negative attitudes towards feminine men. However, this study aims to broaden the literature on reactions toward different gender expressions and how people perceive these different expressions in regard to biological sex of a person. It is hypothesized that (1) women and men will evaluate masculine women more negatively than women expressing feminine and androgynous characteristics, (2) men and women will evaluate feminine men more negatively than men expressing masculine and androgynous characteristics, (3) men evaluate feminine men more negatively compared to women. However, according to the results of the first study, the characteristics of the masculine gender expressions were perceived more negatively than the characteristics of the feminine gender expressions by participants. Accordingly, results of the second study revealed that individuals with masculine gender expression regardless of gender were evaluated more negatively than individuals with feminine and androgen gender expressions.
Toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyetle ilgili konular biyolojik cinsiyetle olduğu gibi birbirleriyle de karıştırılmaktalar. Toplumsal cinsiyetle ilgili konularda yapılan çalışma sayısı artsa da bu konu hala önemini korumaktadır. Bu çalışmanın amacı, kadınların ve erkeklerin cinsiyet uyumlu (maskülen/erkeksi erkek), cinsiyet uyumsuz (maskülen/erkeksi kadın) ve androjen erkeklere ve kadınları nasıl algıladığını araştırmaktır. Alan yazındaki birçok çalışma, feminen/kadınsı erkeklere karşı olan olumsuz tutumlar üzerine odaklanmaktadır. Ancak bu çalışma, farklı cinsiyet ifadelerine olan tepkileri ve insanların biyolojik cinsiyetleri göz önünde bulundurarak farklı cinsiyet ifadelerini nasıl algılayacaklarını araştırarak alan yazına katkı sunmayı amaçlamaktadır. Buna göre, (1) kadınlar ve erkekler maskülen/erkeksi kadınları feminen/kadınsı kadınlara ve androjen kadınlara göre daha olumsuz olarak değerlendirileceği; (2) erkekler ve kadınlar, feminen/kadınsı erkekleri maskülen/erkeksi erkeklere ve androjen erkeklere göre daha olumsuz olarak değerlendirileceği; (3) erkekler feminen/kadınsı erkekleri kadınlara göre daha olumsuz olarak değerlendirileceği beklenmiştir. Ancak birinci çalışmanın sonuçlarına göre, maskülen/erkeksi cinsiyet ifadelerine ait özellikler, feminen/kadınsı cinsiyet ifadelerine ait özelliklere göre katılımcılar tarafından daha olumsuz olarak algılanmıştır. Buna bağlı olarak da ikinci çalışmanın sonuçlarına göre ise; cinsiyet fark etmeksizin maskülen/erkeksi cinsiyet ifadesine sahip bireyler feminen/kadınsı ve androjen cinsiyet ifadelerine sahip bireylerine göre daha olumsuz değerlendirilmişlerdir
Damızlık kızın öyküsü dizisinde kadının toplumsal açıdan temsili
Ataerkil toplumsal sistemin ortaya çıkışı neredeyse insanlık tarihi kadar eskiye
dayandırılır. Bugünün toplumlarının da toplumsal yapı ve ilişkilerinde ataerkil toplumsal
sistemin izlerinin gözlemlenebilir olduğunu söylemek mümkündür. Öte yandan ataerkil
toplumsal sistem, toplumsal cinsiyet norm ve rolleri aracılığıyla kadınların ve erkeklerin
toplumsal düzlemde nerede duracaklarına, hangi işlerle meşgul olacaklarına ve nasıl
davranışlar sergileyeceklerine kadar birçok şeyi kurgulamakta ve denetlemektedir.
Günümüzde de bu durumu konu edinen pek çok sinema filmi ve dizi çekilmektedir.
Nitekim 2017 yılında yayınlanmaya başlayan Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s
Tale) dizisi de bunlardan biri olup, ataerkil toplumsal yapının ileri düzey bir versiyonunu
yansıtan bir distopyayı ele almaktadır.
Bu çalışmada, ataerkil toplumsal sistemin ortadan kaldırılmadığı takdirde
ulaşabileceği boyutun gösterilmeye çalışıldığı Damızlık Kızın Öyküsü dizisi ele alınmıştır.
Dizide kadının toplumsal açıdan nasıl temsil edildiği analiz edilmiştir. Bu amaçla
toplumsal cinsiyet ve feminist kuramlar literatürü incelenmiş, göstergebilim, kamera
hareketleri ve teknikleri, renk ve dekor kullanımlarına dair kavramlar ele alınmıştır.
Çalışmanın son bölümünde, Damızlık Kızın Öyküsü dizisinde kadının toplumsal açıdan
temsili belirlenen temalar ve seçilen sahneler üzerinden analiz edilmiştir. Yapılan analizin
sonucunda ataerkil toplumsal yapının, kadının hem toplumsal düzlemdeki yerini hem de ev
içindeki konumunu belirlediği sonucuna ulaşılmıştır.
Roots of patriarchal social system are traced back almost to the dawn of humanity.
In contemporary societies’social structures and relations it is possible to observe the
influences of patriarchal social system. Furthermore, patriarchal social system constructs
and controls many aspects of women and men; including where to stand, which professions
to selectand how to behave in a social order via social gender norms and roles. Nowadays
many cinema films and series produced concerning this issue. As a matter of fact, The
Handmaid’s Tale, released on 2017, is one of these series which is based on a dystopia
regarding an advanced version of this patriarchal social structure.
In this study, the Handmaid’s Tale series, aiming to represent the potential level
patriarchal social system may reach in the case that it is not obliterated, is discussed.
Representation of women in the series is analyzed from the social point of view. For this
purpose, social gender and feminist theories literature is reviewed; concepts regarding
semiology, camera movements and techniques, color and scene decoration usages are
considered. In the final part of the study, the representation of woman from social point of
view is analyzed based on themes and selected scenes. As a conclusion to conducted
analysis, it is concluded that the patriarchal social system determines both the woman’s
place in social order and the domestic setting
Effects of Glycerol Test on Resonance Frequency in Patients with Meniere's Disease
Objective: To evaluate resonance frequency (RF) values via dehydration effects in the inner ear caused by the glycerol test, which is used as a diagnostic method for Meniere's disease (MD). Methods: Twenty adult patients with unilateral MD were included in the study. Before, and then at 1, 2, and 3 h after administration of glycerol (1 g/kg), pure-tone hearing levels (125-8,000 kHz) and multifrequency tympanometry tests were performed. As a control, the RF values of the ears of 25 healthy subjects (i.e., 50 ears) were compared to the affected and unaffected ears in the 20 MD patients. Results: There was a significant difference between the RF values of affected and healthy ears before glycerol administration (p = 0.047). The RF values before and after glycerol administration into affected ears were compared. The average RF values decreased significantly from 748.0 +/- 402.1 to 808.0 +/- 410.1 Hz at 1 h after glycerol intake, and this value increased during the subsequent hours. There were no statistically significant differences between the pure-tone levels before and 1 h after glycerol administration, but a significant decrease was observed at 3 h. Conclusion: We suggest that MD has different inner-ear dynamics and normal RF values when compared to healthy ears. Furthermore, decreased inner ear pressure causes reduction of the mass effect and a stiffening of the annular ligament. We conclude that pre- and post-RF tests should be added to the test battery for diagnosis of MD
Sağlıklı beslenmede bireysel ve grup eğitiminin bireylerin beslenme alışkanlıkları ve besin seçimi üzerine etkisi
Bu çalışma sağlıklı beslenme bilgi ve alışkanlıklarının kazandırılmasında bireysel ve
grup beslenme eğitimlerinin etkinliklerinin karşılaştırılması amacıyla planlanmış ve
yürütülmüştür. Araştırmaya katılan bireylere beslenme eğitimi, grup beslenme eğitimi
ve bireysel beslenme eğitimi olmak üzere iki farklı şekilde verilmiştir. Grup beslenme
eğitimi, Ankara ilinde bir ilkokulda çalışan ve araştırmaya katılmayı gönüllü olarak
kabul eden 32 kadın öğretmen ile yürütülmüştür. Bireysel beslenme eğitimine ise
Ankara ilinde bulunan bir iş merkezinde çalışan ve araştırmaya katılmayı gönüllü
olarak kabul eden toplam 32 kadın sekreter, güvenlik görevlisi, satış elemanı ve büro
çalışanları katılmıştır. Her iki grupta yer alan kadınlar 19-64 yaş arasındadır. Gebe,
kronik hastalık tanısı almış veya özel bir diyet uygulaması gereken bireyler çalışmaya
dâhil edilmemiştir. Eğitim materyalleri, katılımcıların beklentileri doğrultusunda ve
“Türkiye Beslenme Rehberi 2015 (TÜBER)’e göre hazırlanmıştır. Her iki grupta da
aynı materyaller kullanılmış ve power point sunumu ile görsel olarak desteklenerek
uygulanmıştır. Araştırma Ocak 2018’de araştırma kurul onamının alınmasından sonra
başlamıştır. Araştırma verilerinin toplanmasında araştırmacı tarafından geliştirilen
anket formu kullanılmış, anketler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile
doldurulmuştur. Anket formu, demografik özellikler, beslenme bilgi düzeyi ve
beslenme tutum ve davranışları, IPAQ kısa formu, besin tüketim sıklığı kayıt formu
ve antropometrik ölçüm kayıt formundan oluşmuştur. Çalışmaya katılan bireylerin
antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından yapılmıştır. Çalışmada kullanılan
anket formu her bireye eğitimler başlamadan önce uygulanmıştır. Anketin demografik
özellikler dışında tüm bölümleri 4.eğitimin sonunda, 4. eğitimin 2 ay sonrasında
tekrarlanmıştır. Grup beslenme eğitimi Ocak-Mart 2018 tarihleri arasında 15 gün ara
ile 20’şer dakikalık sürelerde 4 kez interaktif şekilde, bireysel beslenme eğitimi ise, bu
gruptaki bireylere ayrı ayrı ve 20’şer dakikalık sürelerde toplam 4 kez verilmiştir.Çalışmada her iki grupta da besin tüketimleri ile besin ögesi alımları eğitim
aşamalarına göre olumlu yönde değişiklikler göstermiştir. Bu değişiklikler, gruplar
içinde istatistiksel olarak önemli bulunurken (p<0.001), gruplar arasındaki farklar
istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Benzer olarak bireylerin beslenme
bilgi puanları eğitim süresince yükselmiş olup, grup beslenme eğitimi alan bireylerin
puanının daha yüksek olduğu görülmüştür.
Eğitim aşamalarına göre beslenme bilgi puanlarındaki yükseliş hem grupların kendi
içinde hem de gruplar arasında istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Diğer
yandan, bireylerin antropometrik ölçümlerinde eğitim aşamalarına göre oluşan
farklılıklar hem grupların kendi içinde hem de gruplar arasında önemli bulunmuştur
(p<0.001). Her iki grupta da beslenme bilgi puanı ile besin seçimi arasında bir ilişki
saptanmamıştır (p>0.05). Sağlıklı beslenme eğitimi konusunda grup veya bireysel
eğitimler arasında bir fark olmadığı, grup eğitiminde daha kısa sürede daha fazla
bireye beslenme eğitimi verilebileceği sonucuna varılmıştır.
This study was planned and conducted in order to compare the effectiveness of
individual and group nutrition education to get healthy nutrition knowledge and habits.
Nutrition education were given in two different ways as individually and group
nutrition education. Group nutrition education was carried out with 32 female teachers
working in a primary school in Ankara and accepting to participate voluntarily. A total
of 32 female secretaries, security officers, sales staff and office workers participated
in individual nutrition education in a business center in Ankara and accepted to
participate in the study voluntarily. Women in both groups are between 19-64 years of
age. Individuals who have been diagnosed as pregnant, diagnosed with chronic disease
or who need to apply a special diet were not included in the study. The training
materials were prepared according to the expectations of the participants and according
to "Turkey Nutrition Guide 2015 (TUBER) ". The same materials were used in both
groups and were supported visually by power point presentation. The research started
in January 2018 after the approval of the research board. The questionnaire was
developed by the researcher and the questionnaires were filled by face-to-face
interview method. The questionnaire form consisted of demographic characteristics,
nutritional knowledge level and nutritional attitudes and behaviors, IPAQ short form,
food consumption frequency registration form and anthropometric measurement form.
Anthropometric measurements of the participants were performed by the researcher.
The questionnaire used in the study was applied to each individual before the trainings
started. All sections of the questionnaire, except for demographic characteristics, were
repeated at the end of the 4th education and 2 months after the 4th education. The
group nutrition training has been held in four interactive sessions between January-
March 2018, with a 15-day interval for 20 minutes each. Individual nutrition education
was given to individuals in this group separately and 4 times in 20 minutes. In both
groups, food consumption and nutrient intake were positively changed in both groups. While these changes were found to be statistically significant within the groups (p
0.05).
Similarly, nutritional knowledge scores of the individuals increased during the training
period and the scores of the individuals who received group nutrition education were
higher. According to the education stages, the increase in nutritional information
scores was found to be statistically significant among groups and within groups (p
<0.05). On the other hand, the differences between the anthropometric measurements
and the education stages of the individuals were found to be significant both within
the groups and between the groups (p<0.001). In both groups, no relation was found
between nutritional information score and food choice (p>0.05). It was concluded that
there is no difference between the group or individual training in the field of healthy
nutrition education, and nutrition training can be given to more individuals in a shorter
time by group training
Türkiye'de anayasa şikayeti
Türkiye’de anayasa şikâyetinin Anayasa Mahkemesi’nin yorumu çerçevesinde
ele alındığı çalışmamda mukayese ve değerlendirme açısından Almanya, Avusturya,
İsviçre, İspanya ve Meksika’da uygulamada olan anayasa şikâyeti/bireysel başvuru
örnekleri incelenmiştir. Söz konusu ülkelerdeki bireysel başvuru kurumları
incelendiğinde, bireysel başvuruya konu edilebilecek haklar açısından Meksika ve
Almanya’nın kendi anayasalarında yer alan temel hakların dışında kalan hakları da
içerecek şekilde kapsayıcı bir modele örnek oluşturdukları görülmektedir. İspanya modeli
ise bireysel başvuruya konu yapılacak haklar ve bireysel başvuru yapma hakkına sahip
olanlar açısından anayasa mahkemesinin içtihadıyla daha genişletici bir yaklaşımı
öngörmektedir.
Bireysel başvuru sistemine ilişkin mevzuatın uygulamada AYM tarafından ne
şekilde yorumlandığı önem arz etmektedir. Özellikle bireysel başvuruya konu hakların
neler olduğu, bireysel başvuruya konu işlemler ve bireysel başvuru hakkına sahip
olanların mevzuatta sınırlı olarak düzenlenmesi, bireysel başvuru alanına ilişkin
AYM’nin mevzuata ilişkin daraltıcı veya genişletici yorumlarını öne çıkarmaktadır.
Bireysel başvuru sonucunda AYM geçici tedbir, kabul edilemezlik, idari ret,
pilot dava, kötüye kullanım, düşme ve hakkın ihlali veya ihlal edilmediği kararları
vermektedir. Bu tezde hakkın ihlali veya ihlal edilmediği kararları dışındaki kararlar
bağlamında AYM’nin yorumu ele alınmıştır. Söz konusu kararların bireysel başvuru
mevzuatının daraltıcı veya genişletici yorumlanması anlamında önemi büyüktür. Bu
çerçevede Anayasa Mahkemesi’nin kararları, Türkiye’deki bireysel başvuru sisteminin
sınırlılığın tartışılmasına yol açarak daha kapsayıcı bir modelin geliştirilmesine fırsat
tanıyabilir.
The examples of the system of the individual application which are being
implemented in Germany, Austria, Switzerland, Spain and Mexica are examined in terms
of comparison and evaluation within the scope of my study which is about the individual
application in Turkey via the commentation of the Constitutional Court. While examining
the systems of the individual application implemented in these countries, in terms of the
rights that can be the subject of the right of individual application it is seen that the
examples of Germany and Mexica constitute an inclusive model which covers the
fundamental rights that are not stated in the constitution. On the other hand the system of
Spain envisages a more expansionary approach via the jurisprudence of the Constitutional
Court in terms of the rights that can be the subject of the right of individual application
subject of the rights and the people who have the right to apply to the individual
application.
The manner in which the legislation regarding the individual application system
is interpreted by the Constitutional Court in practice is important. Especially, the limited
regulation of the rights subject to an individual application, the procedures subject to an
individual application and those who have the right to individual application highlight the
literal or broad comments of the Constitutional Court regarding the individual application
area.
The Constitutional Court rules temporary expedient, inadmissibility,
administrative rejection, pilot case, abuse, decision of dismissal and the violation and
non-violation of the rights as a result of the individual application. This thesis deals with
the interpretation of the Constitutional Court in the context of decisions other than the
violation and non-violation of the rights. These decisions have a great importance in
terms of the interpretation of the individual application legislation via literal and broad
comment. The verdicts of the Constitutional Court may give an opportunity for the
introduction of an inclusive model via leading to the discussion of the limitations of the
Turkish individual application system
Karotis arter stenozu olan hastalarda tinnitusun değerlendirilmesi
Karotis arter stenozu, kranial iskemik enfarkt oluşumuna ve inme gelişimine neden
olabilen, önemli bir tıkayıcı arter hastalığıdır. Karotis arter stenozunda tanı
yöntemleri olarak; ultrasonografi, manyetik rezonans anjiografi, bilgisayarlı
tomografi ve bilgisayarlı anjiografi kullanılmaktadır. Ultrasonografinin yaygın
kullanımının artması ile birlikte karotis stenozlarının tespit edilme oranı paralel
ölçüde artmakta olup, risk faktörü olarak da öneminin daha da belirginleştiği
görülmektedir.
Tinnitus, vücut dışında bir ses kaynağından bağımsız olarak hissedilen, devamlı veya
aralıklı olabilen zil sesi, vızıltı, ıslık sesi, cıvıltı, tıslama, uğultu ve benzeri şekillerde
seslere benzetilerek ifade edilen seslere denilmektedir. Tinnitusun mekanizması
literatürde ve yapılan çalışmalar sonucunda tam olarak açıklanamamakla birlikte,
işitsel sistemdeki anatomik ve fonksiyonel değişiklikler sonucunda oluştuğu
düşünülmektedir. Tinnitusun çeşitli klasifikasyon tipleri mevcuttur ve literatürde
tinnitus, subjektif ve objektif tinnitus olarak iki grupta incelenmektedir. Subjektif
tinnitus nedenleri; otolojik, merkezi sinir sistemi hastalıkları, metabolik,
farmakolojik, psikolojik olarak sınıflandırılmaktadır. Objektif tinnitus nedenleri ise;
vasküler anomaliler ve nöromüsküler anomaliler olarak gruplandırılmaktadır.
Karotis stenozu, vasküler anomalilerden kaynaklanan arteriyel gürültü grubunda yer
almaktadır. Buradan yola çıkarak; çalışmamızın amacı, karotis stenozu olan
hastalarda tinnitus bulgularını araştırmaktır. Çalışmaya 20 hasta katılmıştır. Tüm
katılımcılara; odyometri testi, timpanometri testi, tinnitus şikayeti olan katılımcalara
bu testlere ilave olarak, Tinnitus Handikap Envanteri ve Görsel Analog Ölçeği
uygulanmıştır.
Çalışma grubunu oluşturan 20 karotis stenozu hastasının %75‘inin (n=15) tinnitus
şikayeti yok iken, %25‘inde (n=5) tinnitus Ģikayetinin olduğu tespit edilmiştir. Tinnitus şikayeti olan 5 hastanın %40‘ının (n=2) sağ kulakta tinnitus tariflediği,
%60‘ının (n=3) ise sol kulakta tinnitus tariflediği saptanmıştır
Carotid artery stenosis is an important occlusive artery disease that may cause cranial
ischemic infarct formation and stroke development. As diagnostic methods in carotid
artery stenosis; ultrasonography, magnetic resonance angiography, computed
tomography and computed angiography are used. Since the widespread use of
ultrasonography, the rate of detection of carotid stenosis has increased and its
importance as a risk factor has become more evident. Tinnitus is the sound sensed
without a source outside the body in the form of ringing, buzzing, whistling,
chirping, hissing, humming, etc. which may be continuous or intermittent. Although
the mechanism of tinnitus is not fully explained, it is thought to be due to anatomic
and functional changes in the auditory system. There are various types of
classification of tinnitus and in the literature, tinnitus, examined in two groups as
subjective and objective tinnitus. Causes of subjective tinnitus are classified as;
otologic, central nervous system diseases, metabolic, pharmacological and
psychological. The causes of objective tinnitus are; vascular anomalies and
neuromuscular anomalies.
Carotid stenosis is located in the arterial noise group orginating from the vascular
anomalies. Based on this; The aim of this study was to investigate the symptoms of
tinnitus in patients with carotid stenosis. 20 patients participated in the study.
Participants; audiometry test, tympanometry test especially patients which complaint
in tinnitus, Tinnitus Handicap Inventory and Visual Analog Scale were applied. In
the study group, 75% of 20 patients with carotid artery stenosis (n = 15), whereas no
tinnitus in 25% (n = 5) were found to be of tinnitus. Tinnitus in 5 patients of the 40%
(n = 2) is described a right ear tinnitus, 60% (n = 3) were found in the left ear tinnitus
recipes
Huzurevinde ve evde yaşayan yaşlılarda uyku kalitesi, ağrı, yorgunluk ve fiziksel uygunluk düzeylerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, huzurevinde ve evde yaşayan yaşlılarda uyku kalitesi, ağrı,
yorgunluk, fiziksel uygunluk düzeylerinin karşılaştırılması ve bu değişkenlerin
arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya 65-85 yaş arası, Standardize
Mini Mental Durum Testi’nden 24 puan ve üzeri alan, huzurevinde yaşayan 70 birey
ve kendi evinde yaşayan 70 yaşlı birey olmak üzere toplam 140 birey katıldı. Yaşlı
bireylerin uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), gündüz uykululuk
durumu Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ), ağrı düzeyi Geriatrik Ağrı Ölçeği (GAÖ),
yorgunluk şiddeti Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ), yorgunluğun günlük yaşam
üzerindeki etkisi Yorgunluk Etki Ölçeği (YEÖ) ve fiziksel uygunluk düzeyleri Senior
Fitness Test ile değerlendirildi. Bireylerin yaş, eğitim düzeyi, sigara kullanma durumu
ve egzersiz alışkanlığı her iki grupta benzerdi (p>0,05). Kronik hastalık varlığı, düşme
öyküsü ve ilaç kullanma durumu ise huzurevinde yaşayan yaşlılarda daha yüksek
bulundu (p<0,05). Çalışmamızda PUKİ ve EUÖ değerlerinin evde yaşayan yaşlılarda
daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). GAÖ, YŞÖ puanı, YEÖ alt ölçekleri ve YEÖ
toplam puanı huzurevinde yaşayan yaşlılarda daha yüksek bulundu (p<0,05).
Çalışmamızda Senior Fitness Test’in alt testleri olan sandalyede otur kalk testi, sırt
kaşıma testi ve vücut kütle indeksi değerlerinin her iki grupta benzer olduğu; diğer alt
testlerin ise huzurevinde yaşayan yaşlılarda daha yüksek düzeyde olduğu belirlendi
(p<0,05). Korelasyon analizi sonuçlarında ise, PUKİ ile yalnızca EUÖ arasında
anlamlı ilişki bulunurken (r=0,673, p<0,05); EUÖ, GAÖ, YŞÖ, YEÖ ve iki dakika
adım testi arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü (r=0,437; r=0,402; r=0,413; r=-0,226,
p<0,05). Sonuç olarak; huzurevinde ve evde yaşayan yaşlı bireyler karşılaştırıldığında
uyku kalitesinin ve fiziksel uygunluğun evde yaşayan yaşlılarda daha olumsuz yönde
etkilendiği, huzurevinde yaşayan yaşlıların ise ağrı ve yorgunluk düzeylerinin daha
yüksek olduğu bulundu. Ayrıca uyku kalitesinin, yorgunluk, ağrı ve fiziksel uygunluğu etkilemediği ancak gündüz uyku hali, ağrı, yorgunluk, aerobik endurans ve dengenin
ilişkili olabileceği belirlendi. Yaşlıların yaşadıkları ortam dikkate alınarak uyku, ağrı,
yorgunluk ve fiziksel uygunluk düzeylerinin objektif olarak değerlendirilmesi,
sağlığın sürdürülmesi ve geliştirilmesi için uygun müdahalelerin yapılması açısından
önemlidir.
The aim of this study was to compare the quality of sleep, pain, fatigue, and
physical fitness levels in elderly individuals who live in rest home or at home and
determine the relationship between the variables. A total of 140 individuals, aged
between 65-85 years, Standardized Mini Mental State Test score of 24 and above, 70
individuals living in a rest home and 70 elderly living in their own homes participated
in the study. The sleep quality of the elderly individuals was evaluated with Pittsburgh
Sleep Quality Index (PSQI), daytime sleepiness with Epworth Sleepiness
Questionnaire (ESQ), pain level with Geriatric Pain Scale (GPS), fatigue severity and
the effects of daily life with Fatigue Severity Scale (FSS) and Fatigue Impact Scale
(FIS). The physical fitness level was assessed by Senior Fitness Test. The age,
education level, smoking status and exercise habits were similar in both groups
(p>0,05). The presence of chronic disease, history of fall and drug use were found
higher in the rest home group (p<0.05). In our study, it was determined that the PSQI
and ESQ values were higher in the elderly living at home (p<0.05). The GPS, FSS, the
subscales and the total score of FIS were found higher in rest home group (p<0.05). In
our study, it was found that there was a significant difference between the groups in
all test values except the chair stand test, back scratch test and body mass index
(p<0.05). There was a significant correlation between PSQI and only ESQ in the
correlation analysis (r=0.673, p<0.05). On the other hand, significant relationships
were found between ESQ, GPS, FSS, FIS and two-min step test (r=0.437; r=0.402;
r=0.413; r=-0.226, p<0.05). As a result; it was found that sleep quality and physical
fitness were affected negatively in the elderly people living at home, while the elderly
living in the rest home were more affected pain and fatigue. In addition, sleep quality
did not affect fatigue, pain and physical fitness however, daytime sleepiness, pain,
fatigue, aerobic endurance and balance could be related. An objective assessment of sleep, pain, fatigue and physical fitness levels by taking into consideration the
environment in which the elderly live is important for planning appropriate
interventions to maintain and improve health status
Bankacılıkta kredi riski ve türk bankacılık sektörünün kredi riski görünümü
Bankacılık bir sanat ismi ile tanımlanabilseydi bu sanatın adı herhalde ―Risk
Yönetme Sanatı‖ olurdu. Risk yönetimi, küreselleşme, pazar sayısının ve ürün
çeşitliliğinin artması nedeniyle bankalar için vazgeçilmez bir fonksiyon haline
gelmiştir.
Bankaların geleneksel olarak karşı karşıya kaldığı en önemli risk türü kredi
riskidir. Tezimizin amacı, bankaların ne tür kredi riskleri ile karşı karşıya
kaldıklarını, bu riski ölçmek, yönetmek ve azaltmak için ne tür uygulamalar
geliştirdikleri, denetim otoritelerinin ne tür düzenlemeler yaptıklarını ve Türk
Bankacılık sektörünün kredi riski görünümünü ortaya koymaktır.
Tez çalışmamızda kredi riskinin tanımı, kredi riskinin yönetim araçları,
Basel düzenlemeleri, Türk Bankacılık Sektörünün kredi riski görünümü, TFRS 9
düzenlemesi ve Türk Bankacılık Sektörüne etkisi incelenmiştir.
Tezimizin uygulama bölümünde, sektörün son 12 yıllık verileri
karşılaştırmalı olarak oran analizi kullanılarak incelenmiş ve Türk Bankacılık
Sektörünün, risklerdeki artış, finansal krizler ve düzenleyici otoritenin sıkı
düzenlemelerine rağmen, güçlü sermaye yapısı, kârlılık rakamları ve BDDK‘nın
etkin yönetimi sayesinde finansal dalgalanmalardan en az hasarla çıkmayı başardığı
sonucuna varılmıştır.
If banking could be described as an art, the name of this art would probably
be ―Art of Risk Management‖. Risk Management has become an indispensable
function for banks, because of globalization, the raise in the numbers of market and
diversity of banking instruments.
Credit risk is traditionally the most important type of risk that banks
exposed to. The aim of our thesis is to discuss what kind of risks that banks
exposed to, what kind of tools banks use to hedge, mitigate and manage these risks,
what kind of arrangements regulatory authorities implement and the view of credit
risk of Turkish Banking Sector.
In our thesis, definition of credit risk, management tools of credit risk, Basel
accords, the prospect of credit risk of Turkish Banking Sector, implementation of
TFRS 9 and its effects to Turkish Banking Sector are discussed.
In the practice section of our thesis, financial figures of the sector of last
twelve years are analyzed comparatively by using ratio analyses. We concluded
that Turkish Banking Sector, thanks to strong capital composition, profitability and
effective management of BDDK, could succeed to minimize negative effects of
financial crisis, in spite of raising risks, financial crises and strict regulations of
regulatory authorities
Le fort I osteotomisinde iki ve dört plak ile fikasyonun cerrahi sonrası stabiliteye etkisinin karşılaştırılması
Fasiyal estetik ve oklüzyonun restorasyonu ile birlikte uzun dönem stabilitenin
sağlanması, ortognatik cerrahinin başlıca hedeflerindendir. Geleneksel olarak, oral ve
maksillofasiyal cerrahların büyük bir çoğunluğu, Le Fort I osteotomisi sonrası
maksillanın fiksasyonunda hem anterior apertura piriformis bölgesine hem de
zigomatikomaksiller buttress bölgesine titanyum miniplaklar yerleştirmeyi tercih
etmektedirler. Bu çalışmanın amacı, Le Fort I osteotomisinde fiksasyon için 4 plak ile
2 plak kullanımının postoperatif stabilite açısından karşılaştırılmasıdır.
Çalışmaya maksiller retrognatizm ve mandibular prognatizmi nedeniyle tek parça Le
Fort I osteotomisi ve bilateral sagittal split ramus osteotomisi operasyonu geçiren 39
hasta dahil edilmiştir. yeniden konumlandırılan maksillanın stabilizasyonu 1.5 mm
titanyum miniplak ve vidalar ile elde edilmiştir. Birinci grupta, apertura piriformis ve
zigomatikomaksiller buttress bölgesine toplamda 4 adet miniplak yerleştirilirmiştir.
İkinci grupta, fiksasyon sadece apertura piriformis bölgesine yerleştirilen 2 adet
miniplak ile sağlanmıştır. İskeletsel stabilizasyonun değerlendirilmesi amacıyla,
hastalardan ameliyat öncesi, ameliyat sonrası erken dönem ve ameliyat sonrası geç
dönemde alınan lateral sefalometrik radyografiler analiz edilmiştir. Her iki grupta da
cerrahi öncesi sefalometrik ölçümlerle karşılaştırıldığında cerrahi sonrası erken
dönemde istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmıştır. Ameliyat sonrası geç
dönemde alınan radyografların analizleri sonucunda, iki plak ve dört plak grubu,
horizontal ve vertikal iskeletsel ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı stabilite
göstermiştir. Postoperatif stabilite açısından iki grup arasında anlamlı fark
bulunamamıştır. Bu çalışmanın sonuçları, tek parça Le Fort I osteotomisi sonrası
sadece ön bölgede 2 adet miniplak ile fiksasyonun, geleneksel 4 plak ile fiksasyon
prosedürü ile benzer stabilite gösterdiğini ortaya koymuştur.
Restoring facial esthetics and occlusion while maintaining long term stability
are the goals of orthognathic surgery. Conventionally, most of the oral and
maxillofacial surgeons prefer to apply titanium miniplates in both the anterior aperture
piriformis and the zygomaticomaxillary buttress area to achieve fixation of the
maxilla. The purpose of this study was to compare the postoperative stability of the Le
Fort I osteotomy using 4 plate fixation versus 2 plate alone. This study involved thirty
nine patients with maxillary retrognathia and mandibular prognathia who underwent
one piece Le Fort I osteotomy with bilateral sagital split ramus osteotomy. The
stabilization of the repositioned maxilla was achieved with 1.5 mm titanium miniplates
and screws. In group I, 4 miniplates placed at the apertura piriformis region and at the
zygomaticomaxillary buttress whereas in group II, fixation was achieved with 2
miniplates at the piriform apertura bilaterally with no zygomaticomaxillary buttress
fixation. Lateral cephalometric radiographs which were taken preoperatively, one
week after surgery and late postoperatively were used to statistically analyze the
stabilization of the skeletal movement. A significance level of 0.05 was predetermined.
Statistically significant immediate postsurgical changes were found in both groups
compared to presurgical cephalometric measurements. In late postoperative
cephalometric measurements all landmarks in the horizontal and vertical plane showed
statistically significant skeletal stability in 4-plate and 2-plate group. There was no
significant difference between group I and II. The results of this study conclude that
the postoperative stability of the 2-plate anterior fixation alone in the one piece Le Fort
I ostetomy was similar and predictable, compared to conventional 4-plate internal
fixation
Bilim karşıtlığı, komplo teorileri ve ölüm: Bilim inkarının ve komplo inancının dehşet yönetimi açısından incelenmesi
Kanıta ve gözleme dayalı bilimsel düşünebilme günümüzde oldukça normal kabul edilebilecek bir durum olmasına rağmen bilimi inkar edenler, bilimsel sayılamayacak sözde kanıtlar ile kurulan komplo teorilerine inananlar halen bulunmaktadır. Bu durum eğitim durumundan etkilenmekle birlikte; bundan bağımsız olarak düşünme becerilerine (örneğin, analitik ve sezgisel gibi), düşünme tarzlarına, dünya görüşlerine ve inanç sistemlerine de bağlıdır. Söz konusu ölüm ve benzeri varoluşsal tehditler olduğunda da, bireyler tehdidin yarattığı kaygı hissi nedeniyle de bu tarz durumlara girebilirler. Bu çalışmanın amacı, bilim inancı, komplo teorileri, komplo zihniyeti, analitik düşünme ve ölüm farkındalığı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Çalışma doğrultusunda, 127 katılımcıdan veri toplanılmıştır. Katılımcılar seçkisiz olarak analitik düşünme/kontrol ve ölüm manipülasyonu/kontrol koşullarına atanmış ve ardından bilim inancı, komplo inancı ve komplo zihniyeti ölçümleri alınmıştır. Araştırmanın sonucunda analitik düşünmenin ve ölüm manipülasyonunun bilim inancı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı bulunmuştur. Ayrıca ölüm manipülasyonunun komplo inancı ve komplo zihniyeti üzerinde de herhangi bir anlamlı etkisine rastlanılmamıştır. Komplo teorilerine inanma, komplo zihniyeti ve bilim inancı söz konusu olduğunda analitik düşünme ve ölüm manipülasyonunun değişkenler üzerinde ortak bir etkiye sahip olmadıkları görülmüştür. Ancak analitik düşünmenin komplo inancı ve komplo zihniyeti üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu ortaya çıkmıştır. Analitik düşünme grubunda olanların anlamlı bir şekilde daha az komplo zihniyetine sahip oldukları ve komplo teorilerine daha az inandıkları bulunmuştur. Sonuç olarak mevcut çalışma, analitik düşünme, ölüm kaygısı, komplo teorilerine inanç ve komplo zihniyetine dair yapılmış olan çalışmaların bir kısmını desteklemiştir.
Even though scientific thinking revolving around proof and observation can be considered normal in today’s society, those who reject science and believe in conspiracy theories that are not grounded on scientific proof still exist. This is affected by educational level, however, thinking styles (analytic and intuitional thinking), world views and religion can affect this belief as well. When existential threats like mortality is considered, individuals can be affected by the anxiety created by this threat. So, the purpose of the current study was to examine the relationship between science belief, conspiracy theories, conspiracy mentality, analytic thinking, and mortality salience. In this regard, data was collected from 127 participants. Participants were assigned randomly to analytic thinking/control groups and mortality manipulation/control groups, and after that, their science belief, conspiracy belief and conspiracy mentality was measured. As a result, analytic thinking and mortality manipulation was found to be not affecting science belief. Also, mortality manipulation did not have any effect on conspiracy belief, conspiracy mentality and science belief. Conspiracy belief, conspiracy mentality and science belief was not affected by the interaction effect of analytic thinking and mortality salience. However, analytic thinking had a statistically significant effect on conspiracy belief and conspiracy mentality. Those who were on analytic thinking group were found to believe less to conspiracy beliefs and had less conspiracy mentality compared to those who were on control group. As a result, the current study replicated some of the studies conducted on the varying relationships between analytic thinking, death anxiety, conspiracy belief and conspiracy mentality