1983 research outputs found
Sort by
Düzenli fiziksel aktivite yapan bireylerde öğün sıklığının ve aşırı besin isteğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, egzersiz yapan bireylerde beslenme alışkanlıklarının ve aşırı
besin isteği ölçeği (ABİS) ile fiziksel aktivitenin iştah üzerindeki etkilerini
belirlemek olup ayrıca bu ilişkinin egzersiz yapan ve egzersize yeni başlayan bireyler
arasında benzerlik ve farklarını ortaya koymaktır. Çalışmaya Sports International
Altınoran Spor Merkezine Mayıs 2018 - Kasım 2018 tarihleri arasında gelen, 18–64
yaş arasında olan yeni başlayan 60 birey ve düzenli egzersiz yapan 60 birey olmak
üzere toplamda 120 yetişkin birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin
demografik özellikleri, fiziksel aktivite ve beslenme alışkanlıklarına dair bilgiler yüz
yüze uygulanan anket formuna kaydedilmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri ile
vücut analizleri yapılmış, ABİS uygulanmış ve 3 günlük besin tüketim kayıtları ile
öğün sıklığı değerlendirilmiştir. Egzersize yeni başlayan bireylerin %50’sinin 2 ana
öğün, %50’sinin 3 ana tükettiği bulunmuş, egzersiz yapan bireylerin ise
çoğunluğunun (%86.7) 3 ana öğün tükettiği gözlenmiştir. Çalışmaya katılan
bireylerin ara öğün tüketim durumları değerlendirildiğinde; egzersiz yapanların
%1.7’si ara öğün tüketmezken, egzersize yeni başlayan bireylerin %63.3’ünün hiç
ara öğün tüketmediği bulunmuştur. Egzersize yeni başlayan bireylerin genellikle
(%67.4) 1 ara öğün tükettikleri, egzersiz yapan bireylerin ise genellikle (%52.5) 2 ara
öğün tükettikleri bulunmuştur. Bireylerin beslenme durumlarını tanımlamaları
istendiğinde egzersize yeni başlayan bireyler çoğunlukla orta (%50) ve kötü (%45)
olarak cevaplarken, egzersiz yapan bireyler çoğunlukla iyi (%65) olarak cevap
vermiştir. Egzersiz yapan bireylerde egzersize başlamadan önce ve sonraki
durumlarına göre iştah, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumu
değerlendirildiğinde, egzersiz yapmaya başladıktan sonra egzersiz öncesine göre
kadın ve erkek bireyler için her iki grup açısından da iştah durumu puanları önemli
miktarda azalma gösterirken, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumları
puanları anlamlı olarak artmıştır (p<0.05). Bireylerin cinsiyete ve egzersiz yapma durumuna göre iştah, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumu
değerlendirilmiştir. Egzersiz yapan kadınlarla erkeklerin egzersize yeni başlayan
kadınlar ve erkeklere göre iştahları anlamlı olarak daha az, duygu durumu, beden
memnuniyeti ve sağlık durumları değerlendirmelerinin ise anlamlı olarak daha fazla
olarak bulunmuştur(p<0.05). Egzersize yeni başlayan bireylerin düzenli egzersiz
yapan bireylere göre daha fazla aşırı besin isteğine sahip oldukları saptanmıştır
(p<0.05). Sonuç olarak, düzenli egzersizin iştah ve besin isteği üzerinde olumlu
etkisinin olduğu ve egzersiz yapan bireylerin daha iyi beslenme alışkanlıklarına sahip
olduğu gözlemlenmiştir.
The purpose of this study was to determine the effects of nutritional habits, Extreme
Nutrition Requirement Scale (ENRS) and physical activity on appetite in individuals
exercising and to reveal similarities and differences between individuals who do
exercise regularly and individuals who have just started to do exercise. A total of 120
adult individuals between ages 18-64, including 60 individuals do exercise regularly
and 60 individuals who have just started to do exercise, were included in the study at
Sports International Altınoran Sports Center between May 2018 - November 2018.
Demographic characteristics, physical activity and eating habits of the participants
were recorded in the face to face questionnaire. Anthropometric measurements of the
individuals were made by body analysis, ENRS scale was applied and 3-day food
consumption records were evaluated. Meal frequency of the participants was
evaluated. It was found that 50% of the individuals who have just started to do
exercise consumed 2 main meals and 50% of them consumed 3 main meals, and the
majority (86.7%) of the individuals do exercise regularly consumed 3 main meals.
When the consumption of snacks of the individuals participating in the study was
evaluated; while 1.7% of individuals do exercise regularly did not consume snacks, it
was found that 63.3% of individuals who have just started to do exercise did not
consume any snacks. It was found that the number of snacks consumed was
generally 1 snacks (%67.4) consumed by the individuals who have just started to do
exercise, while the individuals exercise regularly were generally consuming 2 snacks
(52.5%). When individuals were asked to define their nutritional status, the
individuals who started the exercise mostly answered as moderate (%50) and bad
(%45), while the individuals exercising responded mostly as good (%65). When the
appetite, emotional status and body satisfaction scores of the people who do exercise
regularly are evaluated according to their scores before and after doing exercise, it is
seen that for both men and women individuals, their appetite status scores Show a significant decrease after staring the exercise whereas their emotional status, body
satisfaction and health status scores increased meaningfully compared to before
starting the exercise (p<0.05). The appetite, emotional status, body satisfaction and
health status of inviduals were evaulated according to their gender and frequency of
doing exercise. Women and men who do regularly were found to have significantly
lower appetite and significantly higher emotional status, body satisfaction and health
status assessments than women and men who have just started to do exercise
(p<0.05). It was found that who have just started to do exercise compared to who do
exercise regularly have a greater amount of extreme nutrition requirement. As a
result, it is observed that regular exercise has a positive effect on appetite and food
desire and individuals who do exercise regularly have better eating habits
Avrupa kimliği inşa süreci ve Türkiye - AB ilişkileri
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, 1959 yılında Türkiye‟nin gerçekleştirmiş
olduğu ortaklık başvurusu ile Soğuk Savaş dönemi içerisinde başlamıştır. “Güvenlik
kaygısının” hakim olduğu bu dönemde taraflar arasındaki ilişkilerin olumlu bir çerçevede
ilerlediği görülmektedir. Ancak, Soğuk Savaş dönemi tehditlerinin ortadan kalkması ve
bütünleşme hareketi içerisinde “Avrupa kimliği” inşasının başlaması ile tarafların birbirini
tekrar tanımladığı ilişkilerin ilk dönemindeki olumlu atmosferin ortadan kalktığı
görülmektedir. Ortaya çıkan bu yeni bağlamda, Türkiye‟nin Avrupa Birliğine üyeliği
hususunda “kimlik” temelli tartışmalar gündeme gelmeye başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası
uluslararası ortamda değişen güvenlik anlayışı ve 11 Eylül ile oluşan “İslami terör” algısı
Avrupa‟da Müslümanları ötekileştirmiştir. Sonuç olarak “kimlik” temelli tartışmalar artmış
ve bu da Türkiye ve AB arasındaki ilişkileri etkilemiştir. Buradan yola çıkarak, bu tez
çalışmasında AB içerisinde Avrupa kimliği inşası ile birlikte ortaya çıkan “kimlik” temelli
tartışmaların Türkiye - AB ilişkilerine yansımaları incelenmiştir. “Kimlik” temelli
tartışmalar Türkiye‟nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin önünde bir engel teşkil etse de söz
konusu bu engellerin, ilişkilerin karşılıklı olarak tekrar inşa edilmesi ile birlikte
aşılabileceği vurgulanmıştır.
The relations between Turkey and the European Economic Community started with
Turkey's membership application in the Cold War era in 1959. Throughout the Cold War
period, when security concerns were the main factors determining the nature of the
relationships, the relations between the parties had progressed in a rather positive
framework. But, after the Cold War, when threats were off the table and the process of
reconstructing the "European Identity" has started, Turkey and the EU re-identified each
other, and the previous positive framework disappeared. In this new context, identity-based
discussions have developed in relation to Turkey's possible membership. With a new
understanding of security in the international context after the Cold War, and a perception
of "Islamic terror" after the 9/11 have marginalized Muslims in Europe. As a result,
identity-based discriminatory remarks have increased and this has influenced also the
relations between the EU and Turkey. Following that, this thesis analyses the ways in
which the identity-based arguments resulting from the construction of European Identity is
reflected in the relationships between the EU and Turkey. It is highlighted that, although
the identity-based remarks provide an obstacle before the membership of Turkey, these
identity-based obstacles can be removed if the relationships are mutually reconstructed
Marka yönelimi, marka vatandaşlık davranışı ve işletme performansı arasındaki ilişki: Sağlık sektörü üzerine bir analiz
Bu çalışmanın amacı bir stratejik yönelim olan marka yönelimi, marka vatandaşlık
davranışı ve işletme performansı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu çalışmada aynı
zamanda marka yöneliminin marka performansı üzerindeki etkisi ve marka performansının
finansal performans üzerindeki etkisi de incelenmiştir. Özellikle pazarlama ve satış alanında
istihdamın yoğun olduğu sağlık sektörüne odaklanılmıştır. Araştırmada 230 katılımcıya
anket uygulanmış, 219 katılımcının anket sonuçları değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmada
yapılan analizlere göre marka yöneliminin marka vatandaşlık davranışı üzerinde olumlu
etkisi olduğu bulunmuştur. Ayrıca marka performansının finansal performans üzerinde
olumlu etkisi olduğu görülmüştür. Marka vatandaşlık davranışı ile marka performansı
arasında anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre marka
vatandaşlık davranışının sadece “Markaya Duyulan Heyecan” alt boyutunun marka
performansı üzerinde anlamlı etkisi olduğu görülmüştür.
The purpose of this study is to investigate the relationship among brand orientation,
brand citizenship behaviour and corporate performance. This study also observes the the
effect of brand orientation on brand performance and the effect of brand performance on
financial performance. Healthcare industry was chosen as a focal point due to its high sales
and marketing employment rate. Questionnaires were distributed among 230 participants
and 219 answered questionnaires were usable for the research. According to the statistical
analysis, it has been manifested that brand orientation has a significant effect on brand
citizenship behaviour. Also it has been observed that brand performance has an effect on
financial performance as well. There was no relationship between brand citizenship
behaviour and brand performance. Our findings demonstrated that only “Brand Enthusiasm”
dimension of brand citizenship behaviour has a significant effect on brand performance
Effects of Thoracic Mobilization Techniques on Pulmonary Functions, Dyspnea and Health Status in Patients with Asthma
European Respiratory So
Belirsizliğe tahammülsüzlük, dürtüsellik, ruminasyon ve genel erteleme eğiliminin psikolojik belirtiler ile ilişkisi
Kişilerin kaygı, depresyon, benlik algısı gibi psikolojik belirtiler olarak genellenebilecek
durumları birçok değişken tarafından şekillenmektedir. Mevcut çalışma belirsizliğin,
psikolojik belirtiler üzerindeki etkisini çeşitli değişkenler yardımıyla açıklamaktadır.
Belirsizlik durumlarının kişiler tarafından tehlikeli, stres verici ve kaçınılması gereken
durumlar olarak değerlendirildiği bilinmektedir. Bu nedenle belirsizliğe tahammülsüzlük
düzeyinin psikolojik belirti düzeyi üzerinde bir etkisi olmaktadır. Mevcut çalışmada
alanyazından edinilen bilgiler doğrultusunda belirsizliğe tahammülsüzlüğün psikolojik
belirtiler üzerindeki etkisi; ruminasyonların geviş getirircesine düşünme, derinlemesine
düşünme alt boyutlarının ve genel erteleme eğiliminin aracılığında ve dürtüselliğin
sıkışıklık alt boyutunun düzenleyici etkisinde bir model ile incelenmiştir. Çalışma tüm bu
değişkenlerin bir model oluşturarak incelemesi yönüyle daha önce yapılan çalışmalardan
farklılaşmaktadır. Bu kapsamda 18-30 yaş aralığında 225 kadın, 74 erkek olmak üzere
Ankarada öğrenimine devam etmekte olan lisans ve yüksek lisans öğrencilerine,
Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği, Ruminatif Tepkiler Ölçeği, UPPS Dürtüsel Davranış
Ölçeği, Genel Erteleme Eğilimi Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri uygulanmıştır. Yapılan
model testinin bulgularına göre dürtüselliğin sıkışıklık boyutunun orta ve yüksek düzey
etkisinde; belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyindeki artış geviş getirircesine düşünme ve
genel erteleme eğilimi aracılığıyla psikolojik belirtiler düzeyindeki artışı yordamaktadır.
Benzer olarak sıkışıklık boyutunun orta ve yüksek düzeyinin düzenleyici etkisinde
belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyindeki artış yalnızca geviş getirircesine düşünme
aracılığıyla da psikolojik belirti düzeyindeki artışı yordamaktadır. Belirsizliğe
tahammülsüzlük düzeyindeki artış aynı zamanda derinlemesine düşünme aracılığıyla
psikolojik belirti düzeyindeki artışı yordamaktadır ancak sıkışıklık düzeyi bu ilişkide belirli
bir farklılık yaratmamaktadır. Elde edilen bulgular alanyazın bilgileri ışığında tartışılmıştır
Yıllık ücretli izin
Güncel sorunlara çözüm yaratabilmenin ilk adımı, sorunun ortaya çıkış sürecini geçmişten
ele alarak, yaşanılan zaman ve koşullar ile birlikte değerlendirilmesinden geçer. Bu giriş
noktasından bakıldığında iş hukukunda tarihsel süreçte büyük değişimler yaşandığı
aşikârdır.
Tarihsel süreçte incelendiğinde, öncelikle dünya savaşları ardından gelen kapitalizm ile;
işçi, iş bulmakta, bulduğu işte tutunmakta zorlanmaya başladı. Öte yandan, işveren
açısından durum son derece karlıydı. İşveren için; daha ucuz iş gücü daha çok kar demek
iken, işçi için evine ekmek götürebilmek, şartlar ne kadar zor olursa olsun çalışmak demek
haline geldi. Sanayi devrimi ile birlikte gelen sözleşme serbestisi ilkesi çerçevesinde,
çalışma koşulları dış görünüş itibari ile serbest iradeye dayanıyor gibi görünse de,
sözleşme muhtevası işçiye dikte ediliyordu. 1
Batı Avrupa bu soruna iki çözüm yolu getirdi. Biri kanun koyma yolu diğeri ise çalışan ve
çalıştıranların kendi kendilerine yardım hareketi içine girmesi ( bir bakıma sendikalaşma)
2. İş hukuku, Türk hukuku içinde benzer bir gelişim göstermiş, özellikle cumhuriyetin
ilanının ardından kanun koyma sureti ile mevcut sorunlar giderilmeye çalışılmıştır.
Mevcut sorunlara çözüm getirebilmek amacıyla gerek uluslararası hukukta gerekse bizim
hukukumuzda en önemli hukuksal hareketlerinden biri olarak yıllık ücretli izin hakkı bu
tezin konusunu oluşturmaktadır.
İşçinin aktif dinlenmesini, sosyal ihtiyaçlarını karşılamasını ve hem kendisi için hem de
izin kullanımı ardından işvereni için daha olumlu çalışma şartları yaratabilmesi adına 1982
Anayasamız ile yürürlüğe girmiş, yasanın 50. Maddesinde düzenlenen yıllık ücretli izin
hakkı daha sonra 4857 sayılı kanunun ilgili maddelerinin temelini oluşturmuştur.
Böylelikle anayasal bir hak olan yıllık izin hakkı hususunda kanun hükümlerinde pek çok
değişiklik yapılmış olsa da, bu çalışmamızda yıllık ücretli izin hakkının geldiği son hal
incelenmiştir. İlk bölümde, işçinin en sarsılmaz hakkı olan yıllık ücretli izin hakkının muhtevasını,
şartları incelenecek ve yıllık ücretli izine hak kazanma koşullarını ve bir yıllık kıdem
süresinin nasıl belirlendiği anlatılacaktır.
İkinci bölüm kapsamında işçinin kullanacağı izin sürelerinin nasıl belirleneceği ve yıllık
izin kurulunun nasıl oluşacağını ve görevlerini incelenecek; devam eden bölümümler de
yıllık ücretli iznin nasıl ödeneceğini, faiz oranları ve zamanaşımı hususunu inceleyip
işçinin vazgeçilemez nitelikteki bu hakkının nasıl korunacağı hususu değerlendirilecektir.
Çalışmamızın sonunda ise, kanunun ilgili hükümlerine aykırılık halinde işçinin
başvurabileceği yolları inceleyeceğiz.
Yıllık ücretli izin hakları her ne kadar işçinin tabi haklarından olsa da, uygulamada kimi
zaman işçi tarafınca kimi zaman işveren tarafınca, kanun hükümlerine uygun
uygulanmayan haklardan olarak karşımıza çıkmaktadır. Tezimizde bu durumun yol açtığı
sorunların üzerinde durmak sureti ile çözüm yolları aranmıştır.
Bu çalışmanın amacı, işçinin yıllık ücretli izin haklarının ele alınıp, konuya ilişkin eleştiri
ve çözüm arayışları ile beraber ayrıntılı olarak işlenmesidir. Konunun geniş olması sebebi
ile 4857 sayılı kanun çerçevesi içinde ele alınmış ve özellikle kanun hükümlerinin
uygulamada ki görünümleri üzerinde durulmak sureti ile sorunlara ve çözüm yollarına
dikkat çekilmeye çalışılmıştır.
Çalışmamın temeli 4857 sayılı İş Kanunu olmakla birlikte ilgili yıllık ücretli izin hakkını
daha iyi tanımlamak bakımından 03.03.2004 tarihli Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği de
tezde yer bulmuştur. Özellikle mevzuatta getirilen yeni düzenlemeler ve güncel Yargıtay
kararları da dikkate alınıp yıllık iznin uygulanması hususundaki doktrindeki farklı görüşler
de konuya dâhil edilerek çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır.
First step of creating solutions to current problems is; assessing the problems rootsand
history with considering todays conditions. İndividual labor law has been developed in the
matter of time.
Industrial revolution created huge demand on labor in the late 18.century also after 19.
Century with capitalizm brings ''Let it be andLet it pass''(Laissez-fairelaissezpasser) policy
estimated to modify labor principle more individual.
However expectations fails because both empoler and employee seks for optimal benefit
for them self and this created a conflict of interest. Employers didnt need to try to create
healtyworking conditions because there are vast amount of labor supply mean while lack
of resting and slipping conditions became unbareable for workers.
World wars occuring simultaniously brings poverty and economical challenges make
sunsustainable bussiness conditions. Workers could not find work or hold on for long time.
On the otherhand this situation is very profitiable for workowners; employers find endless
cheapwork power and employees try to scrape through the day with little salary. Labor
contract seems to be a choice but empolyees forced to work in order to survive.
Western european governments create couple solutions to this problem. First one was
legislate a regulation and second one was forming laborunions. After procalamation of the
republic, Turkish law also shown similar developments in Individual labor law especialy
by regulations.
The thesis is about ''paid annual leave'' which was the most significant movement in order
to solve current problem.
First of all this paper examine content of the foremost right ''paid annual leave'', and
secondly how to qualify this right and seniority; how to calculate right to paid leave. Thirdly will shown how togather 'paid annual leave board' and their responsiblities and
also how topay, calculate bank ratesand lapse of time issue. Protection of this rigth is
another significant topic in this section.
Despite 'paid annual leave' is one of the Grand rigth in labor contract neither empolyee
noremployers comply with the law. Thesis will try to create solutions to these problem
İş akdinin fesih hakkının sözleşmelerle sınırlandırılması ve cezai şart
İş ilişkilerinde iş sözleşmesinin ekonomik açıdan zayıf olan taraflarından biri olan
işçinin, feshe karşı korunması, işverenin keyfi olarak iş sözleşmesini feshetmesini
engellemek için iş sözleşmesinde fesih hakkı kanunla ve genellikle sözleşme ile
sınırlandırılabilir.
İş sözleşmesi sona erdirilirken işçi açısından da işveren açısından da belirli
sınırlamalara tabi tutularak sona erdirilir. Genellikle işveren açısından sınırlama karşımıza
çıksa da işçi açısından fesih hakkının sınırlandırılması da eğitim gideri karşılığı cezai şart
olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim çalışma konumuzda da iş akdinde fesih hakkının
sözleşmelerle sınırlandırıldığında işverenin ve özellikle işçinin feshe karşı korunması, iş
sözleşmesinin keyfi olarak feshedilmesinin nasıl engellendiği incelenmiştir. Ayrıca iş
uyuşmazlıklarının sayısının sürekli artması ve davaların süresinin uzaması nedeniyle 7036
Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile belli tür davalar bakımından arabulucuya başvuru
zorunluluğu getirilmiştir. Arabuluculuk müessesesi çalışmamızda fesih hakkının cezai şart
ile sınırlandırılmasında karşımıza çıkmaktadır.
Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde fesih hakkının genel hatlarıyla
ne olduğu, ikinci bölümde iş sözleşmesinde fesih hakkının kanunla ve sözleşme ile
sınırlandırılması, üçüncü bölümde ise fesih hakkının cezai şart ile sınırlandırılması doktrin
ve yargı kararları çerçevesinde ayrıntılı olarak incelenmiştir.
In labor relations, in order to protect the employee, who is one of the parties of the
labor contract and who is in an economically weaker position, the right of cancellation in
the labor contract may be restricted by law and generally by contract to prevent the
employer from cancelling the contract arbitrarily.
While cancelling the labor contract, certain restrictions are determined both for the
employee and the employer. Although these restrictions are generally for the employer, for
the employee we encounter the restriction of the right of cancellation as penal clause
against expenditure of education. Thus in our study, the protection of the employer and
especially the employee against cancellation when the right of cancellation is restricted in
labor contracts and how the arbitrary cancellation of the contract is prevented is examined.
Also because of the increased number of labor disputes and the extended duration of the
lawsuits, the obligation to consult a mediator for certain lawsuits is imposed by Labour
Courts Law numbered 7036. In our study, Mediation appears in the restriction of the right
of cancellation with the penal clause.
Our study consists of three parts. In the first part, the outline of the right of
cancellation, in the second part, the restriction of the right of cancellation in the labor
contract by law and contract, in the third section the restriction of the right of cancellation
with the penal clause within the frame of doctrine and judicial decisions are examined in
detail
Fenilketonürili çocuk ve ergenlerde psikolojik berlirtiler ve fenilketonürili çocuğa sahip ebeveynlere ilişkin değişkenlerin incelenmesi
Bu tez temel olarak, (1) fenilketonürili çocukların psikolojik belirtileri ve benlik algısı ile hastalık algısının ilişkisini ve (2) fenilketonürili çocuğa sahip ebeveynlerin ebeveynlik tutumları ve çocukları için belirttikleri psikolojik sorunlar ile hastalık algısının ilişkisini incelemeyi amaçlamıştır. Erken tanı alan ve tedaviye düzenli uyan fenilketonürili 10-18 yaşları arasında 66 çocuk ve fenilketonürili çocuğa sahip 118 ebeveyn araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın veri toplama aşamasında; öncelikle ebeveynlerin demografik bilgi formunu ve onam formunu doldurmaları istenmiş ve tüm ebeveynlere Hastalık Algısı Ölçeği – Hasta Yakını Formu (HAÖ), Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutum Ölçeği (PARİ), Güçler ve Güçlükler Anketi -Ebeveyn Formu (GGA) uygulanmıştır. Çocuklara İse Hastalık Algısı Ölçeği (HAÖ), Sosyal Karşılaştırma Ölçeği (SKÖ), Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve Güçler ve Güçlükler Anketi uygulanmıştır. Ebeveynlerin hastalık algısı ile çocukları için belirttikleri psikolojik ve davranışsal problemler çoklu regresyon analiziyle incelenmiştir. Ayrıca, çocukların hastalık algısı ve psikolojik belirtileri arasındaki ilişki ve hastalık algısı ile benlik algısı arasındaki ilişki basit regresyon analizleri ile incelenmiştir. Genel olarak araştırma bulguları şu şekildedir; (1) çocuğun hastalık algısı, çocuğun kendini başkalarına göre daha olumsuz algılamasının %13’ü ile ve (2) psikolojik belirtilerinin de %18’i ile ilişkilidir. (3) Ebeveynlerin hastalık algısı ile çocukları için belirttikleri duygusal sorunlar ise birbirleriyle %18 ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, bu çalışmada yapılan ek analizle birlikte annelerin hastalık algısının çocuğun hastalık algısı ile ilişki gösterdiği saptanmıştır. Araştırma bulguları, fenilketonüri hastalığını ele alırken aile sisteminin önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bununla birlikte hastalık algılarının hem ebeveyn hem çocuk için önemli bir değişken olduğunu göstermiştir.
This thesis mainly aims to explore; (1) the relationship between the psychological symptoms of children with phenylketonuria and their perceptions on themselves and their disease; and (2) the relationship between the parents of the children with phenylketonuria and their psychological problems and the perception of the disease. Participants of the research are formed with 66 children aged between 10 and 18 years with diagnosed early with phenylketonuria and who are in a regular treatment regimen and 118 parents with children with phenylketonuria. At the beginning of the field study, firstly, parents were asked to fill out the demographic information form and consent form respectively, and also all parents were adminstered with the Illness Perception Questionnaire (IPQ), Parental Attitude Research Instrument (PARI), and Strenghth and Difficulties Questionnaire (SDQ). All children were adminstered with the Illness Perception Questionnaire (IPQ), Social Comparison Scale (SCS), Brief Symptom Inventory (BSI), and Strenghth and Difficulties Questionnaire (SDQ). Parents’ perceptions of illness and the psychological and behavioral problems that they stated for their children were investigated with the multiple regression analysis. Both the relationship between children’s perception of illness and their psychological symptoms, and the relationship between their perception of illness and their self-perception were analyzed by simple regression analysis. Overall, the findings of this thesis are as follows; (1) the child’s perception of illness is related to 13% of his/her’s negative self-perception; and (2) it is related to 18% of his/her psychological symptoms. (3) Parents’ perceptions of illness and the emotional problems that they stated for their children are related 18% with each other. Moreover, with the additional analysis performed in this thesis, it was revealed that mothers’ perception of the illness is related with the children’s perceptions of illness. Findings have once again revealed that the family dynamics are important while addressing phenylketonuria. It has been shown that the perception of illness is a vital variable for both children and their parents
Deceased-donor transplantation activities at Baskent University.
Int Soc Organ Donat & Procuremen