Mimar Sinan Fine Arts University Institutional Repository
Not a member yet
9810 research outputs found
Sort by
Construction Sector Dynamics in Turkey: Economic Advancements and Vulnerabilities
The construction sector has strong linkages with other sectors, has enormous potential to absorb unemployment and possesses cyclical characteristics that are sensitive to macroeconomic conditions. It is also commonly regarded as a critical sector for achieving the desired economic growth and development of a country. Therefore, it is important to understand its effects on an economy to develop an appropriate economic policy. This article discussed the construction sector from a macroeconomic perspective in order to gain insight into the sector's interaction with the economy. The central question was whether a construction-oriented economy could sustain economic growth and development in the long run. Turkey's developing construction-oriented economy in the 2000s was used as a case study in this research. To this end, macroeconomic data obtained from official data providers were subjected to descriptive statistical analysis. The selection of macroeconomic indicators in this study, such as input costs, gross domestic product and money supply, was based on an economic theory that suggested the significance of these variables in affecting the dynamics of the construction sector. Empirical studies have consistently revealed the interdependence between these macroeconomic variables and the performance of the construction sector, thereby confirming their inclusion in this analysis. The results revealed that a disproportionate allocation of resources to the sector, coupled with misaligned support policies, could be detrimental to the long-term economic landscape
Topology of technology-architecture in the context of neoliberalism in the 21. century
Ekonomik küreselleşmenin ideolojisi olan neoliberal düşünce; tekniği araçsallaştırarak bilgi manipülasyonunun önünü açar ve toplumun tepki mekanizmalarını piyasa yararına yönlendirir. Sistematik karmaşa siyaseti her şeyi metalaştırarak sermaye döngüsüne katar. Çalışmanın amacı neoliberal politikaların güncel mimarlık üretimindeki varoluşlarını onto-politik çerçevede incelemektir. Tez, Deleuze'ün ontolojisinde Kendi ve Öteki arasındaki devinimi, mimarlık ve ideolojik Öteki arasında kurarrak içselleştirme ve dışsallaştırma döngüsü üzerinden okur ve teseraktta diyagramlaştırır. İçselleştirme, alışkanlıkların bozulduğu, anlamın üretildiği ve pasif kendilikte düşüncenin sentezlendiği süreçtir. Bernard Stiegler düşünce ile birlikte tekniğin de bedene içkin kurucu bir role sahip olduğunu ve kolektif hafızayı yarattığını savunarak diğer teknoloji felsefecilerinden ayrılır. Bu kolektif hafızanın içselleştirilebilmesi "teknik bireyleşme", içselleştirilememesi "bilişsel ve duyusal proleterleşme" olarak okunur. Mimarın neoliberal sistem ile kurduğu onto-politik ilişkiyi nasıl dışsallaştırdığının araştırması da tekniğin düşüncenin öznesi veya nesnesi oluşu üzerinden yapılır. Mimar öznenin teknik ile nasıl bir ilişki kurduğunun seçimi, etik çerçevede aktiflik ve pasiflik olarak değerlendirilir ve dışsallaştırdığı sembolik düzlem üzerinden araştırılır. Pasiflik, sistemi olumlayarak sistemin sınırları dahilinde reaksiyon göstermektir. Mimarın bu anti-entelektüel tavrı neoliberalizmin mimarlığı olarak karşılık bulur; projektif, sermaye odaklı, duygulanım yaratan, algoritmik, markalaşmış, esnek ve edilgin/pasif yapma biçimleri olarak incelenir. Aktiflik, sistemin karşısında bir aktör olarak, Ötekinin belirlediği sınırları ihlal edip kendi içkinliğinde aksiyon göstermektir. Mimarın bu entelektüel tavrı, mesleki pratikleri üzerinden taktiksel, yerel, gündelik, apolitik, kullanıcı odaklı ve etkin/aktif mimarlıklar olarak açımlanır. Mimarlık düşüncesinin aktif ve reaktif konumlanışları mimarlığın mesleki sınırlarını yeniden inşa eder. Kendi ve Ötekinin kavramları arasındaki ilişkilerin zamansal eksendeki hareketi ile oluşturduğu yüzey, teknoloji-mimarlık düşüncesinin topolojisini kurar
Sinemekânsal hafıza sinemekânda ikincil dünya alt-yaratımı: Yüzüklerin Efendisi örneği
Mimari, sinemekânda görsel anlatının izleyiciye sunulmasında en önemli unsurlardan biridir; görsel anlatıda sadece bir arka plan oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda sahnedeki karakterlerden biri haline gelir. Bu tez, J. R. R. Tolkien'in ikincil dünyaların alt-yaratımı felsefesini temel alarak, Peter Jackson'ın yönettiği "Yüzüklerin Efendisi" film üçlemesi bağlamında mimari ve sinematik alt-yaratım arasındaki etkileşimi incelemektedir. Bu çerçevede ikincil dünyaların alt-yaratımında mimari unsurların önemi, setlerin görsel analizi yapılarak ortaya çıkartılmıştır. Bu analizler sonucunda ortaya çıkan değerlendirmeler ışığında set tasarımında tercih edilen mekânların izleyicide bir gerçeklik hissi uyandırmasından yola çıkılarak "sinemekânsal hafıza" kavramı temellendirilmiştir. Sinemekânda tercih edilen mimari üslup ile sinemekânsal hafıza arasındaki karmaşık ilişkiyi açığa çıkararak ikincil dünya alt-yaratımının izleyici üzerindeki etkisinden bahsederken; edebi teoriler, film çalışmaları ve mimarinin birbiriyle ilişkisi sinema eleştirisi ve analizinin disiplinlerarası doğasının altını çizmektedir
Resim sanatında portrede fon
Resim sanatı deyince portre ilk akla gelen türlerden biridir. Her dönemde
popülerliğini koruyan portre resmi sanat tarihsel bağlamda kendi kulvarı içerisinde
geçerliliğini korumakta ve sınırsız varyasyon sunmaktadır. Geçmişten
günümüze dinsel, tarihsel, kişisel ve farklı amaçlarla yapılan portre resimlerin
fon (arka plan) özellikleri bu çalışmanın kapsamını oluşturmaktadır.
Portre üzerine pek çok çalışma yapılmış olmasına rağmen figürü çevreleyen
salt fon üzerine detaylı bir çalışmaya rastlanmamış, fonun kullanım
olasılıkları üzerinde pek durulmamıştır. Portre resminde farklı fon kullanımları
bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Portrenin özne olduğu tuval
yüzeyinde fon işlevselliğinin, sanatçılar tarafından nasıl değerlendirildiğinin
altını çizmek, fonun organize edilişinin önemine ve birincil plan olan figüre
sağladığı olanaklara dikkat çekmek çalışmanın amaçları arasındadır. Resim
düzleminde ikincil plan sayılan fonun özne ile etkileşimini farklı örnekler
üzerinden ele almak portre türüne bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmamıza
katkı sağlayacaktır
A proposal for the restoration and adaptive re-use of Diyarbakir Deva (camel) Bath
Diyarbakır Suriçi'nin ilk oluşumları, günümüzde İçkale sınırları içerisinde yer alan ve Virantepe olarak adlandırılan höyükte, M.Ö. 3000-2000 yılları arasına tarihlendirilmektedir. Kent, Dicle Nehri'nin batı yakasında, yaklaşık 100 metre yukarısında yer alan ve bazalt taşından oluşan anakaya üzerine inşa edilmiştir. Günümüze kadar kentte çeşitli kültür ve inançlara mensup otuzdan fazla uygarlık hüküm sürmüştür. Bu durum kente çok kültürlü bir yapı kazandırmıştır. Kuşatma, savaş, kıtlık, salgın hastalıklar vb. sebeplerden ötürü kent bazı dönemlerde harap olsa da tekrardan bayındır edilmiştir. Zaman içerisinde stratejik önemi artan Diyarbakır Kalesi'nin günümüzdeki nihai sınırlarına ulaşması M.S. VI. Yüzyılda Constantinus Dönemi'nde gerçekleştirilmiştir. Surlarla çevrili tarihi kent, XIX. yüzyıl sonlarına kadar yerleşim Suriçi alanı ile sınırlı kalmıştır. Diyarbakır'ın Suriçinde bulunan hamamları günümüzde bu bölgedeki mimari mirasının önemli bileşenleri olarak kabul edilmelidir. Roma ve Bizans Dönemlerinde kentte hamam yapılarının olduğu bilinmektedir. Geleneksel yıkanma geleneğinden doğan ihtiyaçlar neticesinde kentte; Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu ve nihai olarak Osmanlı Dönemlerinde hamam yapıları inşa edilmiştir. Bu durum kentte su kültürünün hamam yapıları ile yaşamasını sağlamıştır. Ticaret yolları ve stratejik önemi bakımından daimî olarak gezginleri, tüccarları, yabancıları ağırlayan kentte olası salgın hastalıkların önüne geçmek için kentin giriş kapılarına yakın noktalarda hamamlar inşa edilmiştir. Bir diğer inşa edilen hamam türü ise mahalle hamamlarıdır. Bugün farklı arşiv kaynaklarından kentte 19. yüzyılda yirmiden fazla hamam olduğunu öğrenmekteyiz. Ancak, bu yapılardan günümüzde sadece sekiz tanesi ulaşabilmiştir. XX. yüzyıl sonuna kadar aktif olarak hizmet veren hamamların büyük kısmı kentteki konutlara modern su şebekesinin gelmesi ile işlevini yitirmiştir. İşlevini yitiren Diyarbakır hamamları; bakımsızlık, işlev değişikliği, bilinçsiz müdahaleler ve imar hareketleri sebebiyle yıkımlar gibi gerekçelerle yok olmuşlardır. Diyarbakır hamamları, salt fiziki ihtiyaçların karşılandığı mekânlardan ibaret değildir, aynı zamanda bu yapılar, halkın sosyalleştiği mekanlar arasında olmuştur. Hamamlar bu yönüyle Diyarbakır kültüründe oldukça önemli bir yere sahiptir. Diyarbakır hamamlarının miras değerlerini yitirmeden korunabilmesi ve uygun işlevler verilerek gelecek nesiller tarafından kullanılması önemlidir. Bu kapsamda, Diyarbakır Suriçi Kentsel Sit Alanı'nın güneybatısında yer alan ve XVI. yüzyıl (1520-1540) eseri olan Deva Hamamı'nın mevcut durumu bu tez çalışmasında belgelenmiş ve gelecek nesillere aktarılmasına yönelik koruma projesi hazırlanmıştır. Günümüzde ciddi koruma sorunları ile karşı karşıya olan Deva Hamamı'nın mevcut durum tespitinin yapılması, özgün miras değerlerine ışık tutulması ve yeniden işlevlendirilerek korunması için gerekli önerilerin geliştirilmesi bu çalışmanın ana hedefleri arasında olmuştur. Bu hedeflerle bağlantılı olarak, yapının rölöve çizimleri hazırlanmış; bina ayrıntılı olarak fotoğraflarla belgelenmiş, restitüsyon ve restorasyon projeleri hazırlanmıştır. Deva Hamamı'nın mimari özelliklerini irdelemek ve içinde bulunduğu yapı grubunu doğru analiz edebilmek adına, farklı coğrafyalardaki tarihi hamam yapılarının gelişimi, Diyarbakır'daki hamam yapılarının karakteristik özellikleri ve zaman içinde geldikleri durum incelenerek, teze veri olarak eklenmiştir
İstanbul'da kentsel büyümenin senaryo tabanlı modellenmesi ve ekolojik açıdan değerlendirilmesi
Yeryüzünün parçası olan arazi, canlıların hayatta kalmasının vazgeçilmez unsurudur ve farklı disiplinlerde çeşitli tanımlara sahiptir. Arazi, coğrafyacılar tarafından jeolojik ve jeomorfolojik sürecin bir ürünü olarak tanımlanırken, ekonomistler için ekonomik üretim amacı ile işlenen ve korunan bir kaynaktır. Hukukçular için arazi, dünyanın merkezinden gökyüzündeki sonsuzluğa kadar uzanan alanın hacmi ve bu hacim içerisinde çeşitli kullanım haklarının bulunduğu bir alandır. Birçok bilim adamı ise arazi kavramını, su ile çevrili alanlar da dâhil olmak üzere, dünyanın yüzeyini saran yaşam alanı ve mekânsal büyüklük olarak tanımlamaktadır. Bütün bu tanımlar bir arada düşünüldüğünde arazi, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, işlediğimiz toprağı ve üzerine inşa ettiğimiz yaşam mekânlarını yani, insanı saran çevreyi içeren bir bütündür. Arazi, dünya yüzeyinin bir parçasından oluşan, toprağın alt ve üst katmanındaki tüm çevresel faktörler ile insan üretimi ve yaşam aktivitesinin sonuçlarını içeren, karmaşık, doğal ve ekonomik bir sistemdir. Aynı zamanda, birbirleri ile rekabet halinde olan kullanımların yoğunluğundan gün geçtikçe daha çok etkilendiği bilinen, kıt bir doğal kaynaktır. Arazi örtüsü ve arazi kullanımı bir arada kullanılan iki tanımdır. Arazi örtüsü dünya yüzeyinin biyofiziksel özniteliğidir. Yani, yer yüzeyini örten bitki örtüsü ve insan yapımı yapıları ifade eder. Arazi kullanımı ise yaşam için gerekli ürün ve servisleri sağlayabilmek adına arazi üzerinde gerçekleştirilen faaliyetler olarak tanımlanmaktadır. Bir başka deyişle, arazi üzerindeki insan aktivitesidir ve sosyo-ekonomik, siyasal, kültürel etkenlere bağlı olarak, toplumun ihtiyaçları karşısında, zamanla değişen dinamik bir yapıdır. Tarım, orman alanları, otlak, su havzası, sazlık ve bataklık, buzul, yerleşim, yol gibi arazi kullanımlarının, biyo-çeşitlilik, toprak kalitesi ve verimliliği üzerinde doğrudan etkisi bulunmaktadır. Dünya yüzeyi, çeşitli ölçeklerde hızla değişim göstermektedir. Bu değişimler, zaman içerisinde sosyal, ekonomik, kültürel, politik, çevresel ve ekolojik süreçlerin yanı sıra, yönetimlerin aldığı kararlar doğrultusunda ve insan faaliyetleri sonucunda meydana gelir. Nedeni ne olursa olsun, arazi yüzeyinin değişimi, çevresel ve ekonomik anlamda derin etkiler yaratmaktadır. Bu değişimler, çevresel değişikliklerin en önemli itici gücü olarak dünya yüzeyinde kalıcı dönüşümlere yol açmakta ve ekolojik sistemler üzerinde büyük bir etki yaratmaktadır. Küresel ölçekte iklim değişikliği gibi sorunlar ortaya çıkarken, yerel ölçekte ekosistemlerin bozulması, doğal afet risklerinin artması ve sosyo-ekonomik yapının zarar görmesi gibi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Yerel ve ulusal yönetimler başta olmak üzere, birçok disiplin, doğru planlama yapabilmek için arazi örtüsü ve kullanımı ile ilgili konumsal verilere ihtiyaç duymaktadır. Sürdürülebilir bir çevre sağlamak amacıyla, arazi kullanımı ve arazi örtüsünde meydana gelen değişimlerin dikkatlice izlenmesi ve analiz edilmesi hayati önem taşımaktadır. İstanbul gibi hızla değişen bir kentte, bu değişimlerin doğal kaynakları üzerindeki yıkıcı etkileri açıktır. Gelecek yıllarda bu tahribatın boyutları ve bunun doğal yaşam ile İstanbul'da yaşayanlar üzerindeki etkileri sadece yazılı ve sözlü olarak değil, aynı zamanda görsel olarak da belgelenmelidir. İstanbul'un kuzey ormanları, verimli tarım arazileri, içme suyu kaynakları, korunması gereken kıyı kumulları ve sit alanları gibi ekolojik açıdan kritik öneme sahip bölgeler bulunmaktadır. İstanbul kentinin büyümesi ve bu büyümeyi etkileyen gelişim dinamiklerinin belirlenmesi amacıyla, uydu görüntüleri kullanılarak zamansal ve mekânsal değerlendirmeler yapılmıştır. Uzaktan algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) teknikleri kullanılarak elde edilen yüksek mekânsal doğruluğa sahip veriler, hücresel otomat yöntemiyle modelleme çalışmalarında kullanılmıştır. Bu yöntem, kentleşme ve çevresel değişimlerin etkilerini incelemek ve gelecekteki değişim senaryolarını modellemek için güçlü bir araç sunmaktadır. Tez çalışması üç aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir. Birinci aşama, amaç ve hipotezin ortaya konması, araştırma sorularının belirlenmesi, kentsel büyüme modellerinin araştırılması, İstanbul'da planlama ve kentsel gelişim süreçlerinin incelenmesi ile literatür araştırması adımlarını içermektedir. İkinci aşamada, uzaktan algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri yöntemleri ile uydu görüntülerinden İstanbul'da arazi kullanımı/arazi örtüsünde meydana gelen değişimler tespit edilmiş, modele ilişkin, yola uzaklık, su havzalarına uzaklık haritaları, arazi kullanımı/arazi örtüsü haritalarından elde edilen yapay bölgelere uzaklık, tarımsal alanlara uzaklık, orman ve yarı doğal alanlara uzaklık haritalarının ve doğal yapıya ilişkin, eğim, bakı, yükseklik verileri hazırlanmıştır. Üçüncü aşama ise, modelleme aşamasıdır. Hücresel otomat modeli kullanılarak, korumacı senaryo ve gelişim senaryosu üzerinden İstanbul'da yapılaşmanın 2049 yılı için nasıl değişebileceği modellenmiştir. Tez çalışmasının ana materyali uydu görüntüleridir. Arazi kullanım/arazi örtüsü haritalarının elde edilmesinde 29.08.1989, 26.09.1999, 05.09.2009 tarihli Landsat 4,5 TM; 03.10.2019 tarihli Landsat 8 OLI; topoğrafik verilerin elde edilmesinde ise 2019 tarihli Aster GDEM uydu görüntüleri kullanılmıştır. Bu görüntülerin işlenmesi ve analizinde Erdas Imagine 2015; bilgi çıkarımı, değişim tespiti, haritaların elde edilmesi, Coğrafi Bilgi Sistemleri uygulamaları için eCognition Developer64, ArcGIS 10.5, QGIS, Idrisi Selva ve modelleme aşamasında Dinamica EGO yazılımları kullanılmıştır. Uydu görüntülerine geometrik ve atmosferik düzeltme, radyometrik normalizasyon ön işlemleri uygulanmış, uygun bant kombinasyonlarının belirlenmesinden sonra, her bir görüntü piksel tabanlı, ISODATA kümeleme yöntemiyle sınıflandırılmıştır. Sınıflandırma sonuçları incelendiğinde, su yapıları ve orman ve yarı doğal alanların diğer alanlara göre daha iyi ayrıştığı ancak, yapılaşmış bölgeler ve tarımsal alanların genellikle birbirine karıştığı tespit edilmiştir. Bu sınıflandırmada elde edilen doğruluk, çalışmanın ilerleyen aşamalarında kullanılmak için yeterli kabul edilmemiş ve görüntüler nesne tabanlı sınıflandırma yönemiyle tekrar sınıflandırılmıştır. Parametrik olmayan ve denetimli bir öğrenme algoritması olan k-En Yakın Komşu algoritması ile sınıflandırılmış verilerin doğruluklarının belirlenmesi için hata matrisleri kullanılmıştır. Hata matrisleri oluştururlurken, her bir arazi kullanım/arazi örtüsü haritası için 500 adet rastgele doğruluk değerlendirme noktası kullanılmıştır. Akademik literatüre göre, %60 - %85 aralığındaki genel doğruluklar ve 0.60-0.80 aralığındaki Kappa değerleri orta dereceli uyum olarak değerlendirilirken, %85 ve üzeri genel doğruluk oranları ile 0.80 ve üzeri Kappa değerleri ise genellikle yüksek doğruluk olarak kabul edilmektedir. Yapılan çalışmada elde edilen gelen doğruluk 1989 yılı için 0.95, 1999 yılı için 0.91, 2009 yılı için 0.91 ve 2019 yılı için 0.90'dır. Kappa değerleri ise, 1989 yılı için 0.92, 1999 yılı için 0.86, 2009 yılı için 0.87, 2019 yılı için 0.85'tir. 1989-1999, 1999-2009 ve 2009-2019 yılları için arazi kullanım/arazi örtüsünde meydana gelen değişimlerin tespiti amacıyla, zaman serisi analizi, uzaktan algılama ve coğrafi bilgi sistemleri kullanılarak, sınıflandırma sonrası değişim tespiti yapılmıştır. Çapraz tablolaştırma ile yüzde değişimleri ve fark oranları belirlenmiştir. Çalışmanın modelleme aşamasında hücresel otomat tabanlı Dinamica EGO modeli kullanılarak çalışma alanının arazi kullanımı/arazi örtüsü 2049 yılı için modellenmiştir. Yapay bölgelerin gelişimini sınırlandıran ve doğal alanları koruyan bir anlayışa tasarlanan korumacı senaryo ve kentsel genişlemeyi sınırlandırmadan, mevcut eğilimler devam ettiğinde çalışma alanında arazi kullanım ve arazi örtüsünün nasıl şekilleneceğini modellemek için tasarlanan gelişim senaryosu olmak üzere iki farklı senaryo ile modelleme çalışması gerçekleştirilmiştir. Model kalibrasyonu ve doğrulama için 2009 yılı bşlangıç yılı olan bir simülasyon gerçekleştirilerek 2019 yılına ilişkin bir model oluşturulmuş ve mevcut arazi kullanım/arazi örtüsü haritası ile karşılaştırılmıştır. Simülasyon doğruluğu, 1 x 1, 3 x 3, 5 x 5, 7 x 7, 9 x 9 ve 11 x 11 piksel boyutlarındaki pencereler yöntemi ile sabit azalma fonksiyonu kullanarak ve başlangıç haritası ile gözlemlenen harita arasındaki farklar ve başlangıç haritası ile simüle edilmiş harita arasındaki farklar hesaplanarak belirlenmiştir. Aynı senaryolar kullanılarak, 2019 yılı başlangıç yılı olarak alınmış ve belirlenen kriterler doğrultusunda 2049 yılına ilişkin tahmin modelleri elde edilmiştir. 2049 yılı simülasyonunda, 2019 yılı başlangıç yılı olmak üzere, çalışma alanı korumacı senaryo ve gelişim senaryosu ile modellenmiştir. Korumacı senaryo ile yapılan modelleme sonucunda, 2049 yılına ait arazi kullanım/arazi örtüsü haritası, yapay bölgeler 206.737 hektar, tarımsal alanlar 92.916 hektar, orman ve yarı doğal alanlar 243.413 hektar, su yapıları 65.866 hektar olarak hesaplanmıştır. Kentin, 1989 yılından 2019 yılına büyüme eğilimleri, topoğrafik yapı, uzaklık ve nüfus kriterleri ile koruma hedefleri doğrultusunda bile 2049 yılında yapay bölgelerin yaklaşık 21 hektar artacağı, tarımsal alanların 16 hektar, orman ve yarı doğal alanların yaklaşık 5 hektar azalacağı görülmektedir. Gelişim senaryosu ile gerçekleştirilen 2049 yılına ilişkin arazi kullanım/arazi örtüsü modeli incelendiğinde, yapay bölgelerin yaklaşık 65 bin hektar artarak, 249.261 hektara ulaşabileceği, tarım alanlarının yaklaşık 25 bin hektar azalarak 74.737 hektar olabileceği, orman ve yarı doğal alanların 220.448 hektara düşebileceği öngörülmektedir. Yapay bölgelerde öngörülen artış miktarı dikkat çekicidir. Yapılan literatür araştırmasına göre, Dinamica EGO modelinin İstanbul'da ve Türkiye'de ilk defa bu ölçekte bir alan için ve ilk defa bir doktora tezinde kullanılması çalışmanın özgün yönüdür. Farklı senaryolar ile ortaya konulan arazi kullanım/arazi örtüsü tahmin modellerinin İstanbul kentinin geleceğine ışık tutması planlanmaktadır
In-silico Mutajenite Tahmini için Hibrit Metasezgisel Tabanlı Özellik Seçimi
Mutagenicity is both a toxic risk to humans and an indicator of carcinogenicity. Hence, estimating mutagenicity in the early stages of drug design is crucial to minimize last-stage failures and withdrawals in drug discovery. Recently, in-silico methods have started to play critical and essential roles in the drug development process because they are low cost and low effort procedures. This study aims to predict mutagenicity of chemicals using in-silico methods. To achieve this goal, a two-phased flexible framework was proposed: 1) searching the effective and representative descriptors subset with Butterfly Optimization Algorithm (BOA) and Particle Swarm Optimization and 2) predicting mutagenicity of chemicals by the selected descriptor using gradient boosted tree-based ensemble methods. The study used two datasets: one including 8167 compounds for descriptor selection and modelling, and another containing 716 external compounds to validate the efficacy of our models. The datasets comprise 162 descriptors calculated using PaDEL. The results of both the cross-validation and the external data showed that descriptors reduced by nearly one-third by BOA (51 descriptors) yielded similar or slightly better predictive results than results obtained with the entire data set. The accuracy range attained by the proposed approach using BOA is approximately 91.9% to 97.91% for the external set and 83.35% to 86.47% for the test set. This research contributes that using optimization techniques for improving early drug design and minimizing risks in drug discovery can be considered as a valuable insights and advances in the field of drug toxicity prediction, based on the findings.Mutajenite hem insanlar için toksik bir risk hem de kanserojenitenin bir göstergesidir. Bu nedenle, ilaç tasarımının erken aşamalarında mutajenitenin tahmin edilmesi, ilaç keşfinde son aşama başarısızlıklarını ve geri çekilmeleri en aza indirmek için çok önemlidir. Son zamanlarda, in-silico yöntemler, düşük maliyetli ve az çaba gerektiren prosedürler olmaları nedeniyle ilaç geliştirme sürecinde kritik ve önemli roller oynamaya başlamıştır. Bu çalışma, in-silico yöntemler kullanarak kimyasalların mutajenitesini tahmin etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaca ulaşmak için iki aşamalı esnek bir çerçeve önerilmiştir: 1) Kelebek Optimizasyon Algoritması (BOA) ve Parçacık Sürü Optimizasyonu ile etkili ve temsili değişken alt kümesinin aranması ve 2) gradyan destekli ağaç tabanlı topluluk yöntemleri kullanılarak seçilen değişkenlere göre kimyasalların mutajenitesinin tahmin edilmesi. Çalışmada iki veri kümesi kullanılmıştır: biri değişken seçimi ve modelleme için 8167 bileşik, diğeri ise modellerimizin etkinliğini doğrulamak için 716 harici bileşik içermektedir. Veri kümeleri PaDEL kullanılarak hesaplanan 162 değişkeni içermektedir. Hem çapraz doğrulama hem de harici verilerin sonuçları, BOA ile neredeyse üçte bir oranında azaltılan değişkenlerin (51 adet), tüm veri setiyle elde edilen sonuçlara benzer veya biraz daha iyi tahmin sonuçları verdiğini göstermiştir. BOA kullanılarak önerilen yaklaşımla elde edilen doğruluk aralığı harici set için yaklaşık %91,9 ila %97,91 ve test seti için %83,35 ila %86,47'dir. Bu araştırma, bulgulara dayanarak, erken ilaç tasarımını iyileştirmek ve ilaç keşfindeki riskleri en aza indirmek için optimizasyon tekniklerinin kullanılmasının, ilaç toksisitesi tahmini alanında değerli bir içgörü ve ilerleme olarak kabul edilebileceğine katkıda bulunmaktadır
Mimarlıkta üretken tasarım ve fabrikasyon modeli üzerinden kitlesel özelleştirme sistem önerisi: Konut örneği
Araştırma, mimarlığın güncel tartışma konularından hesaplamalı tasarım kavramının uygulama ile kesiştiği alan olan dijital fabrikasyon kavramını kitlesel özelleştirme ile kullanıcıya ulaşma sürecini incelemektedir. Bu süreç, konut üretim modelini kullanarak gerçekleştirilmektedir. Araştırma modeli, kullanıcı ile tasarımcıyı arayüzde karşılaştırarak konut ölçeğinde plan düzleminde özelleştirmesini sağlamıştır. Ayrıca, tasarım ve üretim entegre edilerek süreç otomatize edilmiştir. Çalışma kapsamında hesaplamalı tasarım modellerinin sistematikliği araştırılmış ve dijital fabrikasyon yöntemleri kullanarak üretilen konut örnekleri gösterilmiştir. Bu kapsamda araştırılan örneklerden açık kaynaklı tasarım ve üretim sistemi olan Wikihouse blokları kullanılarak yeni üretken fabrikasyon model önerisi yapılmıştır. Araştırma kitlesel özelleştirmeye uygun, hızlı konut planı üretimine imkan veren üretken sistem kullanarak, sürdürülebilir, uyarlanabilir, üretime hazır, geri dönüştürülebilir entegre sistem önerisi yapmaktadır. Araştırılan hesaplamalı tasarım modellerinden üretken tasarım seçilerek kural tabanlı modelleme ile varyasyon üretilmesi sağlanmıştır. Modelin dijital fabrikasyon üretim aracı olan CNC makinesi ile inşa edilmeye hazır düz paket şeklinde üretilmesi amaçlanmıştır. Bu araştırma modeli üretilmeden önce arayüz, kullanıcı ile etkileşime geçerek son ürüne ulaşmadan tasarım aşamasında bulunarak kendi ihtiyaçlarına göre özelleştirecektir. Kullanıcının istediği tasarım sonuç ürünün hesaplamalı üretim modeli üretime gönderilmek üzere hazırlanacaktır. Dijital fabrikasyon araçlarının entegre tasarım ve üretim sisteminin parçası olması, kullanıcının ihtiyacına göre üretkenlik göstermesi ve özelleşmesi, kullanıcının tasarım ve uygulamada aktif rol oynaması tüm sürecin yönetilmesini sağlamıştır. Çalışmanın önemi hızlı konut konusunda dijital fabrikasyon alanındaki mevcut teknolojiler kullanılarak kullanıcı ile tasarımdan üretime etkileşime geçen üretken tasarım tabanlı bir araştırma önermektedir. Günümüzdeki sürdürülebilirlik, erişilebilirlik, hızlı konut, döngüsel ekonomi kavramları ile konunun birleşmesi önem taşımaktadır. Alternatif hesaplamalı sistem önerisi, geleneksel üretim yöntemlerinin dışında verimli ve esnek bir üretim süreci sağlamaktadır. Bu sistemler, dijital tasarım ve üretim teknolojilerini kullanarak, tasarımın gerçekleştirilmesinden ürünün fiziksel olarak inşa edilmesine kadar olan süreçleri optimize etmektedir. Ek olarak bu araştırma, hızlı konut üretimindeki mevcut süreçlere yeni bakış açısı getirerek, açık kaynaklı tasarım ve üretim sistemlerinin potansiyelini ortaya çıkarmış ve gelecekteki konut üretimi yöntemlerine alternatif hesaplamalı sistem önerisi sunmuştur. Tasarım yerinde üretilebilir düz paket hızlı konut üretimi, inşaat sürecini optimize etmek ve zaman maliyet verimliliğini arttırmak için kullanılması gereken bir yöntemdir. Hızlı konut üretimi afet sonrası acil barınma alanlarının oluşturulmasına yönelik yerleşimi de desteklemektedir
Butik otellerdeki yaşam alanlarının iç mekan analizi
Bu araştırmanın amacı butik otellerdeki yaşam alanlarının iç mekân analizlerinin yapılmasıdır. Butik oteller yıldızlı otellerden farklı olarak standartları olan oteller değildir. Son yıllarda değişen turist beklentilerine göre gelişen butik oteller Türkiye'nin birçok farklı bölgesinde farklı konseptlerde görülebilmektedir. Diğer otel türlerinden beklenen konfor özelliği butik otellerden de beklenmektedir. Konaklama bu otellerin de en temel özelliğidir. Ancak butik otel müşterinin otelden tek beklentisi konforlu bir konaklama almak değildir. Bununla birlikte turistler oteli bir butiğin parçası olarak da deneyimlemek istemektedir. Bu talebe cevap verebilme adına butik otellerin hem iç hem de dış mimarisi önem arz etmektedir. Genellikle eski yapıların otele dönüştürülmesiyle ortaya çıkan butik oteller zaman zaman da sıfırdan inşa edilebilmektedir. Ancak butik otellerin dış mimarisiyle de çevresindeki yapılarla uyumlu olması gerekmektedir. Bu araştırmada örnekleme alınan üç otel; Padma Otel, The Central Park Otel ve W İstanbul'dur. Bu üç otel arasından yaşam alanlarının iç mekân analizleri bağlamında Padma otelin öne çıktığı belirlenmiştir. Padma otel butik otel özelliklerini iç mekandaki dizaynla da tasarım ve aksesuar kullanımıyla göstermektedir. Özellikle yaşam alanlarının ayrılması ve işlevsel olması diğer iki otele ayrılmaktadır. Bununla birlikte Padma oteldeki taş kullanımı da estetik bir tasarım katmıştır. Diğer iki otelde de bu tür özellikler görülmemektedir. The Central Park ve W İstanbul otelleri İstanbul'da eski yapıların bulunduğu Taksim ve Beşiktaş gibi iki eski semtte bulunmaktadır. Bu durum iki otelin de dış mimarisinin çevresine uyumlu olmasını sağlamıştır. Otellerdeki yaşam alanlarının iç mekan analizleri yapıldığında ise butik otel özelliklerini yoğun bir şekilde göstermedikleri belirlenmiştir. Bu bağlamda İstanbul'daki iki otelin yıldızlı otel türüne daha yakın olduğu görülmüştür. Özellikle W İstanbul oteli lüks ve konforlu bir iç mekan alanına sahip olsa da butik özellikler sergilememektedir. The Central Park otelinin yaşam alanları iç mekan tasarımında geleneksel çizgilerin öne çıktığı belirlenmiştir. Otelin Osmanlı vurgusu yapması bu tür geleneksel çizgilerin aksesuar ve detaylarla ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sonuç olarak üç otelde de iç mekanların fonksiyonel olmakla birlikte belirtilen otellerin butik tasarıma uzak olduğu görülmüştür
W. A. Mozart'ın Sihirli Flüt Operası'ndaki Tamino karakterinin müzikal ve şan tekniği yönünden incelenmesi
Bu eser metni, Wolfgang Amadeus Mozart'ın Sihirli Flüt operasında yer alan Tamino karakterinin müzikal ve şan tekniği yönünden incelenmesini amaçlamaktadır. Çalışma, Tamino karakterinin opera tarihindeki yerini ve müzikal özelliklerini kapsamlı bir şekilde ele almaktadır. Öncelikle, operanın tarihsel gelişimine genel bir bakış sunulmuştur. Operanın doğuşu ve erken dönem gelişimi 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyılda başlamış, 18. yüzyılda Avrupa çapında yayılmıştır. 19. yüzyıl, romantik dönemin etkisiyle operanın duygusal ve dramatik yapısını zenginleştirirken, 20. ve 21. yüzyıllar modern ve çağdaş opera türlerinin gelişimini beraberinde getirmiştir. Wolfgang Amadeus Mozart'ın hayatı ve kariyeri detaylı bir şekilde incelenmiştir. Leopold Mozart ve Maria Anna "Nannerl" ile olan ilişkileri, Mozart'ın müzikal gelişiminde önemli rol oynamıştır. Salzburg'daki ilk yılları ve Viyana'daki olgunluk dönemi, Mozart'ın müzikal dehasının en belirgin olduğu dönemlerdir. Sihirli Flüt operası, Mozart'ın son yıllarında bestelediği önemli eserlerden biridir. Çalışmada, Sihirli Flüt operasınin tarihsel ve müzikal analizi yapılmıştır. Emanuel Schikaneder'in librettosunu yazdığı bu opera, ilk olarak 1791 yılında sahnelenmiştir. Operanın konusu, iki perde halinde detaylandırılmış ve singspiel formu bağlamında incelenmiştir. Operada yer alan masonik semboller ve alegoriler, eserin derinlikli bir sembolik yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Müzikal analiz bölümünde, operadaki ana temalar, motifler ve karakterlerin müzikal portreleri ele alınmıştır. Tamino karakterinin incelenmesine yönelik olarak, karakter analizi detaylandırılmıştır. Tamino, operanın ana kahramanlarından biri olarak, cesur ve saf bir karaktere sahiptir. Onun müzikal portresi, Mozart'ın tenor ses aralığına uygun olarak bestelenmiş ve karakterin duygusal yolculuğunu yansıtmaktadır.Tamino'nun sahneleri, müzikal açıdan analiz edilerek, performansçılar için önemli ipuçları sunulmuştur. Bu çalışma, Tamino karakterinin müzikal ve şan teknikleri açısından detaylı bir profilini sunarak, performansçılara ve müzikologlara önemli bilgiler sağlamaktadır. Sonuç olarak, bu tez, Wolfgang Amadeus Mozart'ın Sihirli Flüt operasındaki Tamino karakterini derinlemesine inceleyerek, müzikal ve şan teknikleri açısından kapsamlı bir analiz sunmaktadır. Bu çalışma, hem müzik performansçılarının hem de akademisyenlerin bu karakteri daha iyi anlamalarına katkı sağlamayı hedeflemektedir