Mimar Sinan Fine Arts University Institutional Repository
Not a member yet
9810 research outputs found
Sort by
Noticeability of Stencils: The Case of Kadıköy Caferağa
This study investigates the noticeability of stencil prints containing various graphic elements in & Idot;stanbul, Turkey. A designated route was selected, and all stencil applications along this route were systematically documented. A total of 108 distinct stencil prints were identified and recorded, along with their corresponding locations. Eleven volunteers walked the route and completed an online questionnaire. The findings showed strong correlation between the frequency and recall of stencil prints only if they incorporate iconographic elements in addition to typographic elements. No correlation has been found between the average size of stencils and recall. Stencil prints with visual elements or a combination of visual and typographic elements were more likely to recalled than those with only typographic elements. These observations align with human cognitive architecture, suggesting that stencil prints connecting with existing information schemes are easily noticed and retained
Cultural route as an instrument for the conservation of cultural heritage: A study for the Ottoman complexes located along Divanyolu avenue
Kültürel miras ögelerinin özgün değerlerini yitirmeden gelecek nesillere aktarılması için öncelikle kuvvetli bir sahiplenme duygusu gereklidir. Kültürel mirası koruma içgüdüsüne sahip toplumlar aynı zamanda etkileşime girdikleri miras alanlarını sosyal, çevresel ve kültürel yönlerden tanımak ve bu yerlerin kültürel önemini öğrenmek ve saygı göstermek eğilimindedirler. Bu olumlu eğilimi güçlendirmek ve sürdürülebilir kılmak için miras ögeleri ile toplumlar arasında kurulacak bağı güçlendiren bazı pratikler uygulanabilir. Uzun vadede bu sürekli iletişim doğal olarak bireylerin mirası kabullenmeleri ve onu hayatlarının bir parçası olarak değerlendirerek korumalarının da yolunu açar. Kültürel rotalar, kültürel mirasın sürekliliğini ve aktarımını sağlamak için geliştirilebilecek yöntemlerden biridir. Kültür rotaları, toplumun miras ögelerinin farkında olmalarına, anlamalarına ve değerlendirip benimsemelerine yardımcı olur. Bireyleri, mekanlar ve deneyimler aracılığıyla genellikle belirli bir temaya veya hikayeye odaklayarak yönlendirir. Bu sayede bireylerin, kültürel mirası tanıma ve değerlendirme süreçlerinde daha aktif bir rol alması ve kendi deneyimlerini, anlayışlarını genişletmesi bütüncül ilişkileri daha iyi kavramalarını sağlamaktadır. İstanbul Tarihi Yarımada'nın en önemli aksı olarak nitelendirilebilecek Divanyolu Caddesi, Roma Dönemi'nden başlayarak kentin şekillenmesi ve değişimine tanıklık etmiş bir miras alanıdır. Osmanlı Dönemi'nde Divanyolu Caddesi ve çevresi genişlerken en önemli rolü külliyeler oynamıştır. Farklı dönem ve üsluplarda inşa edilmiş görkemli külliye oluşumları, Bizans Dönemi'nde yerlerinde bulunan forum yapılarıyla hem fiziki hem de işlev olarak benzerlik göstermişlerdir. Dönemin önde gelen kişilerinin kimliğini yansıtma ve kanıtlama amacıyla inşa edilmiş olup zaman içinde yaşamsal ihtiyaçların karşılandığı çok işlevli mekanlara dönüşmüşlerdir. Dini yapının merkezde yerleştiği bu kompleksler toplumun eğitim, yeme-içme, sağlık ve sosyal ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Zamanla cami merkezli külliyeler yerlerini medrese merkezlilere bırakmışlardır. Divanyolu Caddesi ve ekseninde bulunan baskın mimari ögeler olan Osmanlı Dönemi külliyeleri, yalnızca fiziksel bir mekansal dönüşümünü yansıtmakla kalmayıp aynı zamanda tarihi öneme sahip şahsiyetlerin yaşamlarını ve folklorik unsurlarını da barındıran bir bir sosyal merkez olarak ön plana çıkarlar. Bugün Divanyolu Caddesi'nin sağında ve solunda dağınık biçimde yerleşen külliye yapıları kontrolsüz turizmin ve ticaretin etkisi ile kolay farkedilemeyen yapılara dönüşmüşlerdir. Özellikle bir bütünün parçaları oldukları anlaşılamamaktadır. Bu bölgenin toplum yeterli algılanamaması, miras alanının sürekliliği önünde engel oluşturmaktadır. Örneklem alanda yer alan miras ögelerinin somut olmayan kültürel değerlerinin de en az somut kültürel değerleri kadar baskın olmasından yola çıkılarak koruma önerisinde bir araç olarak, günümüzde kullanımı yaygınlaşan kültürel rota kurgusu önerilmiştir. Osmanlı Külliyelerinden oluşan duraklar tayin edilmiştir. Bunların yanısıra her durak arasında yer alan ve Divanyolu Caddesi boyunca Beyazıt Meydanı'na kadar uzanan bölgedeki diğer önemli yapılar ve hatırlanması toplumca önemsenen olaylar açıklanmıştır. Ana rota üzerinde Köprülü, Atik Ali Paşa, Koca Sinan Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve Beyazıt külliyeleri yer almaktadır. Ana rotaya ek olarak Divanyolu Caddesi'nin kentsel ve sosyal gelişimine zaman içerisinde destek vermiş olan iki ayrı alternatif rota kurgulanmıştır. Bunlardan birincisinde Seyyid Hasan Paşa, Kuyucu Murad Paşa, Koca Ragıp Paşa, Laleli külliyeleri; ikincisinde ise Nuruosmaniye, Mahmud Paşa külliyeleri yer almaktadır. Kültür rotaları harita üzerinde planlandıktan sonra, çalışma kapsamında bu rotalar kendi içlerinde detaylandırılmış; hayata geçirilirken kullanılan görsel ve işitsel araçlar ve sunum teknikleri konusunda uluslararası iyi örnekler eşliğinde öneriler geliştirilmiştir
Geçmişten günümüze mekân üst örtülerinde biçimsel tasarımın değişimi
Bu çalışmada modern ve sonrası dönemlerdeki üst örtü tasarımlarının geçmiş dönemlerle olan biçimsel ilişkilerinin kurulması amaçlanmıştır. İç mekândan görülen yüzeylerin ele alındığı bu çalışmada üst örtülerin tarihi; lineer, eğrisel, karma biçimler başlıkları altında geçmişten moderne, modern ve modern sonrası dönemlere ayrılarak ele alınmıştır. Araştırmanın konusu biçimsel gelişmelere bağlı olduğundan incelenen örnekler görsel materyaller üzerinden sunulmuştur. Yapılan incelemeler sonucunda tarih boyunca farklı coğrafyalardan ve dönemlerden üst örtülerin geniş bir çeşitliliğe sahip olduğu görülmüştür. Çalışmada farklı örnekler üzerinden yapılan analizlerde birbirini tekrar eden pek çok biçime rastlanmıştır. Daha sık karşılaşılan lineer ve eğrisel üst örtülerin benzer biçimsel türlerin devam etmesine öncü olduğu gözlemlenmiştir. Bununla birlikte malzemenin tanıdığı ve teknolojinin sunduğu imkanlar doğrultusunda daha özgün ve farklı formlar oluşturma imkânı ortaya çıkmış ve bunun için karma biçimli üst örtüler oluşturma yoluna gidildiği görülmüştür. Modern döneme kadar sıklıkla görülen süslemeli üst örtülerin azaldığı ve üst örtüde dekor ögelerinden uzaklaşıldığı, malzeme ve strüktürün kendisi ile bir kimlik oluşturulduğu görülmüştür. Karma üst örtüler, birçok işlevi ve biçimi bir arada bulunduran tasarımlardan oluşmaktadır. Buna göre estetik ve rasyonel ihtiyaca göre şekillenen esnek biçimi sebebiyle ortaya koyulacak yeni üst örtülerin karma biçimlere sahip olacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak; üst örtünün tarihsel gelişimi bir zincir gibi eklemlenerek gelişmiştir. Bu esnada zaman zaman üsluplar arasında bir kopuşa sebebiyet verecek kadar farklı örnekler de doğmuştur. Bununla birlikte biçimin yeniden üretilmesinde sıfır noktasından bir üst örtü tasarımının oluştuğu söylenememektedir. Geçmişle direkt veya bilinçsiz olarak kurulan tasarım ilişkileri gözlemlenmiş olup, üst örtülerin ortak noktalara sahip olduğu, formun kaynağı hakkındaki fikirlerini şekillendiren birtakım tutumların, yöntemlerin ve felsefelerin kültürlerinden miras alındığı görülmüştür
Türk kültüründe toprak ana–kadın ve doğurganlığının tezhip sanatındaki bitkisel motiflerle yorumlanması
Türk tezhip sanatındaki bitkisel motifler, toprak ana ve doğum kavramlarıyla ilişkilendirilerek doğanın yaşam döngüsünü sembolize eder. Bu motifler, estetik öğelerin ötesinde derin anlamlar taşır. Yapraklar, çiçekler, dallar, tomurcuklar gibi bitkisel motifler, doğanın bereketini, verimliliğini ve yeniden doğuşunu yansıtarak yaşamın sürekliliğini ve döngüsünü ifade eder. Mevsimlere ve doğanın ritmine bağlı olarak çeşitlenen motifler, toprak ana ve doğurganlık kavramlarının zamanla evrimini ve sürekliliğini gösterir. Tezhip sanatındaki bitkisel motifler, doğanın güzelliklerini, doğurganlığı, bereketi ve yaşamın sembolünü temsil ederken, İslam sanatında da önemli bir rol oynar. Bu motifler, toprakla kurulan köklü ilişkiyi ve doğa ile insan arasındaki derin bağı vurgular. Bitkisel motifler genellikle doğadaki büyüme ve yaşam döngüsünü temsil eder. Bitkilerin tohumdan büyüme, çiçeklenme, meyve verme ve tekrar tohuma dönme aşamaları yaşamın döngüsünü simgeler. Doğurganlık simgesi olarak kullanılması özellikle, kadın ve doğurganlık tanrıçalarıyla bağlantılıdır. Bitkisel motiflerin doğum kavramıyla ilişkilendirilmesi, doğadaki yaşam döngüsünün sembolizminin bir yansımasıdır ve eserlerin estetik ve anlamsal zenginliğini artırır. Bu motifler, sonsuzluğu ifade eden ve sürekli tekrar eden bir yapıda olduğu için toprakla doğum kavramı arasında temel bir ilişki kurarlar. Doğu kültürlerinde genellikle şans, refah ve yaşamın güzellikleriyle ilişkilendirilirken, batı kültürlerinde bazen ölümsüzlük ve yeniden doğuş sembolleri olarak görülebilirler. Anadolu ve Türk kültüründe toprak ana, kadın doğurganlık yönünden benzerlik taşıması, aralarında kurulan ortak bağın önemiyle oluşan inançlar ve ritüeller, kültürümüz hakkında belge niteliği taşımakta ve büyük öneme sahiptir. Bu çalışma, Türk tezhip sanatındaki motiflerin doğada toprağın bağrında yetişmesi ile bir kadının rahminde oluşan bir bebeğin ortak varoluş yolculuğu incelenmiş ve elde edilen bilgiler ve görsellerden yararlanılarak yeni tasarım ve uygulamalar oluşturulmuştur
Jews in the Crusades
Dünya tarihine yön veren kritik olaylar arasında önemli bir yere sahip olan Haçlı Seferleri, XI. yüzyılın sonlarına doğru başlamış ve yaklaşık iki yüzyıl süresince devam etmiştir. Bu seferler temelde Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında gerçekleşmiş olsa da Haçlı akınlarının etkilerine maruz kalan topluluklardan biri de Hz. İsa’nın ölümünden sorumlu tutulan Yahudiler olmuştur. Seferin başlaması ve devamındaki süreçlerle birlikte düşman algısına yeni figürler eklenmiş; bu kapsamda Yahudiler ile Katolik olmayan Hristiyanlar, Haçlı Seferleri sürecine dâhil edilmiştir. Dinî fanatizm ve ganimet hırsıyla hareket eden Haçlılar, Yahudilerin sahip olduğu zenginliği ele geçirme amacı güderken aynı zamanda onları Hz. İsa’nın katili olmakla suçlayarak katletmişlerdir. Hristiyanlar ise mezhepsel farklılıkları nedeniyle sapkınlıkla itham edilerek öldürülmüşlerdir. Bu süreçte Müslümanlar dinsiz, kutsal mekânları kirleten ve Doğu Hristiyanlarına zulmeden kişiler şeklinde betimlenerek Katolik Kilisesi aracılığıyla hedef haline getirilmişlerdir. Seferler sırasında Yahudi, Müslüman, Hristiyan kimliğine dayalı ayrım yapmadan yaş ve cinsiyet farkı gözetmeyen Haçlılar, dehşet verici bir zalimlikle katliam, işkence, yağma ve tahribat gibi insanlık dışı birçok eylemde bulunmuşlardır. Ayrıca bütün bunları meşru göstermek için çeşitli gerekçeler ileri sürmüşlerdir. Özellikle Avrupa ve Kudüs’te bulunan Yahudi toplulukları üzerinde büyük bir yıkım etkisi bırakan ve Hristiyan toplumundaki antisemit eğilimlerin daha kolay bir şekilde ortaya çıkmasını sağlayan Haçlı Seferleri, Yahudilerin Hristiyan toplumu içerisinde görece sınırlı bir konumda olduklarını net bir şekilde ortaya koymuştur
20. yy Batı Resim Sanatı'nda ateş imgesinin incelenmesi
Ateşin fiziksel özelliklerinin yanında ifade ettiği anlamlara dair tarih boyunca çeşitli fikirler hakim olmuştur ve kimi fikirler arasında ortaklıklar bulunmaktadır. Resim sanatı tarihinde de ateş imgesi üzerine buna paralel bir yaklaşım, bu doğrultuda ateş imgesinin biçimsel ve sembolik olarak farklı kullanımları görülmektedir. Sanayinin ve hızla gelişen teknolojinin, deneyselliğin ve bireyselliğin çağı 20. yüzyılda ateş, ressamlar tarafından biçim ve içerik olarak kendilerine has yorumlarla kullanılmış, dikkat çekici bir imge olarak görülmüştür. Bu eser metninde ateş imgesinin asırlar boyu nasıl ele alındığına dair genel bir değerlendirme yapılmış, 20. yüzyıl Batı Resim Sanatı'ndaki yeri ve kompozisyonlardaki kullanım biçimleri örneklendirilerek ayrıntılı bir inceleme sunulmuştur. 20. yüzyılda ateş imgesini resimlerinde kullanan ressamlar belirlenmiş, resimlerinin biçim-içerik ilişkisi doğrultusunda analizi yapılarak konu ele alınmıştır. Kişisel sorgulamalarım, deneyimlerim ve merakım çerçevesinde ateş, bir seri çalışmamın ana konusu olmuştur. Ateş imgesiyle ilişkili olarak ele aldığım temalar üzerine kurguladığım kompozisyonlardan oluşan bu seri içerisinde yer alan çalışmalarım bu eser metninde açıklamaları ile yer almaktadır
Quarry Industry in Rough Cilicia: The Cases of Dana Island and Kesiktaş
The fame of the construction workers originating from Isauria (Rough Cilicia) is a wellknown phenomenon in Late Antique architectural history. In the late fifth and sixth centuries, textual evidence reported Isaurian architects, masons, quarrymen, and ordinary laborers in construction projects in North Syria, Palestine, and Constantinople. Their emergence coincided with the construction upswing across the Eastern Mediterranean. In Isauria, builders had easy access to ordinary building materials, as variations of limestone bedrock are ubiquitous. In this context, two coastal quarries are unique cases illustrating the development of the quarrying industry and trade in ordinary stones. The first example is Dana Island where settlement and quarries co-existed. Quarrying may have started in the early Roman period, while its transformation into an industrial and commercial endeavor is a Late Antique phenomenon. As large-scale quarrying subsided or ended at the end of antiquity, the infrastructure such as coastal ramps, warehouses, and stockpile areas fell out of use. Decrepit buildings were pillaged, their sites were excavated, and quarries were cut through the coastline that had long served the quarry industry. The second case is Kesikta & scedil;, which functioned exclusively as a quarry of industrial proportions but did not have a permanent settlement. Unlike Dana, the chronology of quarrying at Kesikta & scedil; cannot yet be dated. Nevertheless, the stone industry and trade in ordinary building materials were essential in the economy and crafts of Isauria. These two coastal quarries of industrial proportions are unique case studies to explore the use of local geology for stone extraction, the various techniques of quarrying, the size and types of stone blocks that circulated in the sea lanes, and the logistics of the quarrying industry and stone transport. They provide us snapshots of complex taskspaces where the protagonists were the quarrymen, quarry owners, stonecutters, metal workers, and other supporting laborers.İsaurialı inşaat işçilerinin ünü, Geç Antik
Dönem mimari tarihinde iyi bilinen bir olgudur. Geç beşinci ve altıncı yy.’larda yazılı kaynaklar, İsaurialı mimarların, taş ustalarının, taş
ocakçılarının ve vasıfsız işçilerin, Kuzey Suriye,
Filistin ve Konstantinopolis’teki inşaat projelerinde yer aldığından söz etmiştir. Onların
ortaya çıkışı, Doğu Akdeniz’de yapı faaliyetinin arttığı dönemle eş zamanlıdır. İsauria’da
yapı ustaları sıradan yapı malzemesine kolayca
erişim sağlamışlardır, çünkü farklı türlerdeki
kireçtaşı çok yaygındır. Bu bağlamda, kıyılardaki iki taş ocağı alanı, taş ocakçılığı endüstrisinin ve sıradan taş ticaretinin gelişimini
gösteren benzersiz örneklerdir. Bunların ilki,
yerleşimle taş ocaklarının bir arada bulunduğu Dana Adası’dır. Taş ocakçılığı erken Roma
Dönemi’nde başlamış olabilir; bunun endüstriyel ve ticari bir faaliyete dönüşümü ise Geç
Antik Çağ’da gerçekleşmiştir. Antik Çağ’ın sonunda büyük ölçekli taş ocakçılığı azaldığında veya bittiğinde, kıyı rampaları, depolar ve
stok alanları gibi altyapı unsurları kullanımdan
kalkmıştır. Eski yapılar yağmalanmış, kazılmış
ve uzun zamandır taş ocakçılığı endüstrisine
hizmet veren kıyı şeridine yeni ocaklar açılmıştır. İkinci örnek Kesiktaş, endüstriyel ölçekte
taş ocağı olarak kullanılmıştır; kalıcı yerleşimi
yoktur. Dana Adası’nın tersine, Kesiktaş’taki
taş ocakçılığının kronolojisini henüz bilmiyoruz. Gelgelelim, taş endüstrisinin ve ticaretinin İsauria’nın ekonomisinde ve zanaatlerinde
önemli bir yeri vardı. Kıyı hattında konumlanan
ve endüstriyel ölçekteki bu iki taş ocağı, yerel jeolojinin işlenmesini, taş ocakçılığı tekniklerini, deniz yollarında taşınan blokların boyutlarını ve türlerini, taş ocakçılığı endüstrisinin ve
taş nakliyesinin lojistiğini araştırmak için benzersiz alanlardır. Bu iki örnek, taş ocakçılarının,
taş ocağı sahiplerinin, taşçıların, metal işçilerinin ve bu endüstriye yardımcı başka çalışanların başrolde olduğu karmaşık iş peyzajlarına
(taskspaces) ışık tutmaktadır
Sesin görselleştirilmesi üzerine çağdaş yaklaşımlar ve psikocoğrafik bir ses deneyimi olarak İstanbul
Bu tez çalışması görsel ve işitsel arasındaki etkileşimi araştırmak amacıyla kaynak tarama ve karşılaştırma yolu ile hazırlanmıştır. Bu anlamda ses ve görünen sanat tarihi kronolojik olarak araştırılmıştır. Antik Yunan'dan günümüze kadar iki kavram arasındaki bağ çözümlenmeye çalışılmıştır. Tezin giriş bölümünde amaç, kapsam ve yöntemin açıklanmasından sonra ikinci bölümde işitsel ve görsel olan arasındaki etkileşim, bu etkileşimden doğan erken dönem çalışmalar verilmiş, tezin üçüncü bölümünde 21. yüzyıl içindeki güncel çalışmalara uzanan bir dönem odağında konu araştırılmıştır. Aynı bölümde tezin eser çalışmaları için işitsel ile görsel olan arasında kurulan bağın zemini olarak Psikocoğrafik yöntemler incelenmiştir. Tezin eserler çalışmaları için İstanbul şehri deneyimlenmiştir. Bu anlamada tezin dördüncü bölümünde Türk Edebiyatının en önemli isimlerinden Tanpınar'ın "Huzur" adlı romanında geçen İstanbul kent sesleri ile günümüzün İstanbul kent sesleri arasında bir bağlantı kurulmak istenmiş ve değişen ses manzarası araştırılmıştır. Bu sayede kentsel mekânın birey, toplum ve yaşantı üzerinde dönüşen etkilerine tanıklık edilmektedir
İnsan merkezci olmayan hayvan temsilleri: Antennae dergisi örneği
Etrafımızda dönen bazen bizi saran bazen de akışına kendimizi bıraktığımız zamanı özellikle şimdilerde imgelerden bağımsız düşünmek neredeyse imkansız. Bazen yolda yürürken canlı renkli bilboardlara, bazen bir dergi kapağına bazen de bilgisayar ekranına bakıyoruz. Görmek ve anlamlandırmak istiyoruz. Ama bazen de bakmayı ve görmeyi seçmediğimiz görüntülere maruz kalabiliyoruz. Dünyanın bu zamanında görüntülerle çeperlenmişken görüntüleri iktidarın bir alanı olarak düşünüyor muyuz? Neyi gördüğümüzü ve bunun bizlere nasıl gösterildiğini sorguluyor muyuz? Bu tezdeki ana amaçlarımdan biri görüntülerin de bir iktidar alanı olarak kurgulandığından bahsederek hayvanların bulunduğu görüntüleri tartışmaya açmaktır. İnsan olmayan hayvanların yaygın dolaşımda olan durağan görüntüleri onlara yöneltilen nesneleştirici ve ötekileştirici tutum ve davranışları besler niteliktedir. Görüntüler, hayvanı nesneye indirgeyen ataerkil sistemin görsel temsil alanında nasıl çalıştığını ve egemen bakışa nasıl hizmet ettiğini anlamanın yollarından biridir. Bu çalışmada ilk olarak insanmerkezci bakışın eleştirisinden söz edildi. Hayvanın insan tarafından sömürüsüne dayalı ilişkinin tarihi farklı boyutlarıyla yeniden gözden geçirilmeye muhtaçtır. Eleştirel hayvan çalışmalarının açtığı tartışmalar bu bağlamda yeni kapılar aralarken gündelik hayatın pratiklerini ve etiğini de yeniden sorunsallaştırma imkanı yaratır. Ardından bakışın nasıl şekillendiğini, görmenin ve temsilin iktidar alanı olarak nasıl işlediğini, toplumsal yaşamın imgeler dünyasına nasıl taştığını hayvanların görsel temsilini merkeze alarak tartışma açıldı. Bu bağlamda sanatsal üretimlere odaklanıldı. Hayvanların alışılagelmiş temsillerini eleştirel bir gözle yeniden değerlendiren bir mecra sunan Antennae dergisi merkez alınarak görsel dilin değişmesinin insan dışı varlıklara bakışı, düşünme biçimlerini ve eylemleri de değiştirme potansiyeli olduğuna dikkat çekildi
Osmanlı anıt mezar mimarisinde pencere açıklıklarının gelişimi ve cephe tasarımına katkıları (Bursa, Edirne, İstanbul)
Osmanlı dönemi mezar yapılarında cephe kuruluşunu belirleyen temel unsurlardan biri
olan pencere açıklıkları, cephe elemanı olmakla birlikte mezarın, yapı içerisine
girilmeden ziyaret edilebilmesini sağlayarak kendine özgü bir işlev üstlenmiştir. Söz
konusu bu iki durum Osmanlı dönemi mezar yapılarında pencere açıklıklarının konum
ve düzenini belirlediği gibi pencere açıklıklarının tasarımında boyut ve biçim
bakımından etkili olmuştur. Tez çalışmasında, 14. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyıla
kadar Osmanlı döneminin üç başkenti Bursa, Edirne ve İstanbul’da inşa edilen mezar
yapılarının cepheleri ve pencere açıklıkları incelenmiştir. Tez kapsamında sultanlar,
hanedan ailesine mensup kişiler ile devlet adamlarına ait mezar yapıları olmak üzere
farklı statülerdeki kişilerin mezar yapıları ele alınmıştır.
Dönem üsluplarının belirlenmesi ve yapım tarihlerine göre kıyaslanarak, gelişim
çizgisinin ortaya konulabilmesi amacıyla pencerelerin, malzeme, form ve teknik
özellikleri irdelenirken, cephe bütünlüğüne katkıları ve cephe elemanlarının oransal
ilişkilerine ışık tutabilmek için boyut özellikleri de dikkate alınmıştır. Böylelikle,
cephe tasarımına yansıyan oran ilkeleri, cephelerin doluluk boşluk oranındaki payı ve
diğer cephe elemanlarıyla, düzen, uyum ve dağılımları belirlenmiştir.
“Osmanlı Anıt Mezar Mimarisinde Pencere Açıklıklarının Gelişimi ve Cephe
Tasarımına Katkıları” başlıklı tez çalışması dört ana bölümden meydana gelmektedir.
Birinci bölümde çalışmanın amaç, kapsam ve yöntemi anlatılırken “Pencere Tanımı,
Gelişimi ve Cephe Mimarisindeki Yeri” başlığı altında cephe mimarisinin gelişiminde
pencere açıklıklarının yeri açıklanmıştır. Giriş bölümünün üçüncü kısmında Türk
mimarisinde mezar yapılarının Osmanlı mimarlığına kadarki gelişimi ve cephe
tasarımları açıklanmıştır. Tezin ikinci bölümü, tez kapsamındaki mezar yapılarında
yerinde yapılan incelemeler ile literatür ve arşiv taraması sonucu elde edilen bilgi ve
belgeler ışığında hazırlanmıştır. Mezar yapıları bulundukları Osmanlı dönemi
başkentleri alt başlıklarında kronolojik sıra takip edilerek ele alınmıştır. Üçüncü
bölümde pencere açıklıkları biçim, oran ve boyut bakımından değerlendirilirken,
tasarımlarındaki yerel etkilerini saptayabilmek amacıyla üç başkentteki ve birden fazla
mezar yapısı bulunan külliyeler karşılaştırılmıştır. Osmanlı dönemi mezar yapılarında
pencere açıklıkların konu edildiği tez çalışmasının sonucunda, mezar yapılarında
pencere açıklıklarının şekillenmesinde dönem üslupları ile birlikte baninin kimliğinin,
mimarın, mezar yapısının inşa edildiği bölgenin etkili olduğunu görülmüştür