Mimar Sinan Fine Arts University Institutional Repository
Not a member yet
9810 research outputs found
Sort by
Erken Cumhuriyet Estetiğinde Gökalp, Fındıkoğlu ve Baltacıoğlu’nun Bağlamsal Düşüncesi (1923-1931)
Bu çalışma, Osmanlı son döneminde başlamış ve Erken Cumhuriyet döneminde devam etmiş olan sosyoloji temelli estetik anlayışının entelektüel arka planını açıklama girişimidir. Milliyetçi düşüncelerin, popülizmin ve ulus-devlet inşasının egemen olduğu dönemin estetik tartışmalarında öznellik kaygısı devam ederken paralel olarak sosyolojik estetik (içtimâi bediiyat) de tartışılmaya başlanmış; buna mukabil, özellikle Ömer Seyfeddin (1884-1920), Ali Canib (1887-1967), Ziya Gökalp (1876-1924) gibi yazarlardan oluşan Selanik menşeili Genç Kalemler (1910-1912) dergisi çevresinde gelişen ve zemininde sosyolojik bir kaygı barındıran eden estetik algısı Cumhuriyet’e de miras kalmıştır. Çalışmada, Ziya Gökalp’in formüle ettiği metodolojinin Erken Cumhuriyet döneminde Ziyaeddin Fahri (Fındıkoğlu) ve İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) tarafından yeniden yorumlaması ile estetik anlayışa bağlam düşüncesinin yerleştiği fikri açımlanır. Dönemde yazılmış estetik ve sanat sosyolojisi eserleri üzerinden kavramsal bir takibin yapıldığı çalışma, bir entelektüel tarih ve kavram tarihi çalışması olarak görülebilir
Derrida'nın hayaletleri: Différance'dan adalete yapısöküm ve ötekilik
Bu tez çalışmasının amacı, Jacques Derrida'nın kırk yılı aşkın teorik çalışması boyunca uyguladığı, yapısökümcü yaklaşımına rehber olmuş neredeyse-transandantal düşünce biçiminin sürekliliğini açığa çıkarmaktır. Bunun için öncelikle filozofun semiyotik temelinde kavranmış ve daha çok yorum sorununa odaklanan erken dönem çalışmaları ile etik-politik izleklere yöneldiği geç dönem çalışmaları arasında bir süreksizlik olduğunu iddia eden bir kopuş argümanının hilafına Derrida düşüncesinin tekrar eden dalgasını serimlemek gerekir. Bu tekrar eden dalganın, Derrida'nın olanaklılık koşullarının aynı zamanda olanaksızlık koşulları olduğunu ortaya çıkaran neredeyse-transandantal yaklaşımında bulunabileceği ileri sürülecektir. Transandantali a priori bir yapısal zorunluluk gereği, koşulladığını tam olarak belirleyen bir kaideye dönüştüren klasik eğilimlere karşı Derrida her zaman transandantali paradoksal bir temel haline getiren bir düşünce çizgisini izlemiştir. İnsan bilimlerinin her alanında oldukça zengin bir okuma imkanı sağlayan bu yaklaşım, aynı zamanda yapısökümün erken dönemi ve geç dönemini birbirine bağlayan gizli anahtardır. Yapısöküm mütemadiyen, sistemlerin temelinde logos'a özgü her türlü belirlenime indirgenemez kalan, rasyonel gerekçelendirme ya da çürütme mekanizmalarını işlemez hale getiren aynı yapısal ötekilik mahalinin karar-verilemezliğini açığa çıkaran bir okuma protokolünü izler. Temellerdeki bir kör noktaya işaret eden bu tümüyle ötekilik mahali, sistemlerin kapanı(m)(ş)ını daimi bir zorlantı içinde bırakır; onları sadece kendi nihai olanaksızlığı temelinde olanaklılığı gündeme getirebilir kılacak şekilde koşullar. Derrida'nın mevcudiyet metafiziği olarak teşhis ettiği Batı düşüncesinin genel örüntüsü, merkezi bir mutlak mevcudiyet yanılsaması üzerinden bu kapanı(m)(ş) fantezisine kapılmıştır. Tümüyle ötekilik burada bu kapanı(m)(ş)ı bir fantezi olarak ele veren semptomatik iz olarak söz konusu edilir. Derrida erken dönemde bu izi daha çok örtük bir Freudcu ilhamla tekinsizlik çerçevesinde okumaya yönelmişken geç döneminde bu izin bir vaat deneyimini koşullayan başkalığını mesihsellik izleğiyle birlikte okumuştur. Bu çalışma Derrida'nın iki dönemine tekabül eden iki sözünün kavşağında neredeyse-transandantal mantığın saklı olduğunu açığa çıkarmaya çalışacaktır. Söz konusu mantıksal süreklilik, Derrida'nın bütün metinlerini kat eden hayaletimsilik izleğinin dümen suyunu takip etmekle keşfedilebilir ancak. Zira hayaletimsilik neredeyse-transandantal mantığın hem tekinsiz hem de mesihsel kavislerini beraberce sorunsallaştırmaya olanak tanımasıyla erken dönemi geç döneme bağlayan önemli bir düğüm oluşturur. Derrida'nın hayaletimsiliğe dair bu duyarlığının ardında, Yahudilerin tümüyle öteki olarak Tanrı'yla kurduğu ilişkinin, hep bir namevcut-mevcudun izinde, yorum arayışı ve kurtuluş beklentisiyle koşullanmış psişesinin bulunduğu ileri sürülecektir. Bu sayede Derrida'nın Yahudilikle ilişkisinin, yapısöküme o tekinsiz ama Mesihsel ruhani boyutunu kazandıran özgün bir politik ve varoluşsal maneviyata kapı araladığı da gösterilecektir. Zira Derrida'nın erken döneminde belirgin olan yorum meselesiyle geç dönemine o Mesihsel aurayı katan adalet sorununun aynı zamanda Yahudi kültürünün en önemli iki sorunu olarak tefsir ve eskatolojiye denk düşmesinin bir rastlantı olmadığı söylenebilir. Bu benzerliğin yapısökümün soykütüğünü çıkarmak için sağladığı olanaklar yoklanarak, yapısökümün üstünde yükseldiği politik, felsefi, psikanalitik ve teolojik kaynaklar açığa çıkarılacaktır. Bu amaçla Derrida'nın, kendisinin selefi olarak gördüğü filozoflar, bazı çağdaşları ve günümüzde onun çalışmasına ilgi gösteren filozoflarla olası etkileşimi de ötekilik konusunda süreklilik arz eden bir hat boyunca ele alınacaktır. Tezin ilk bölümünde genel olarak yazı ve différance bağlamında Derrida'nın erken dönemi, Benjamin, Husserl, Levinas, Heidegger, Freud, Baudrillard, Zizek, Lévi-Strauss, Jabès, Rousseau gibi isimlerle ilişkisi dahilinde ele alınacak ve gerek hayaletimsilik izleği gerekse Yahudi hermenötiği, gizemciliği ve teolojisiyle etkileşimi çerçevesinde sorunsallaştırılacaktır. İkinci bölümde ise yapısökümün erken dönemdeki tekinsiz sözünden geç dönemdeki Mesihsel sözüne geçişin anlamlandırılması için yapısökümün soykütüğü çıkarılmaya çalışılacaktır. Bu amaçla Derrida'nın Freud, Artaud, Foucault, Benjamin ve Bloch gibi isimlerle tam da rüya sorunu çerçevesinde nasıl ilişkilenebileceği gösterilecektir. Zira rüya tabiri gelenekleri bağlamında gerçekleştirilecek bu soykütük, melankoli, delilik, bilinçdışı, ideoloji, din, adalet ve miras gibi konu ve hususlarda neredeyse-transandantal yaklaşımın rüştünü ispat etmesi için biçilmiş kaftandır. Bu şekilde Derrida'nın psikanaliz ve Marksizme özgü rüya tabiri gelenekleriyle örtük ama derin etkileşiminin açığa çıkarılması da planlanmaktadır. Son bölümde ise musallat-bilim ve adalet bağlamında Derrida'nın geç dönemi, Levinas, Kafka, Benjamin, Marx ve Kierkegaard gibi isimlere dair okumalarıyla incelenecek ve Derrida'nın Mesihçilikle ilişkisi, politik maneviyat, iman, karar, sorumluluk gibi izlekler dahilinde sorunsallaştırılacaktır. Tez, yapısökümün hep biraz muammalı bulunmuş bütünlüğünü yakalamak için bu iki ayrı döneme özgü iki sözün ekleminde, hep olanaklı kıldığını olanaksız kılmaya meyleden bir müzmin eklemsizliğin ve özdeşsizliğin incelenmesini ön plana alacaktır. Zira tam da bu eklemsiz yerin mahalinde tekinsizliği Mesihsellik için koşullayan tümüyle ötekiliğin gizeminin saklı olduğu öne sürülecektir. Bu sayede günümüz dünyasındaki pek çok varoluşsal, kültürel, politik soruna asgari düzeyde yanıtlar sağlayan yapısökümcü psikosferin peygamberane politik-kripto-teolojisi mercek altına tutulacaktır. Antropolojiden, sosyolojiye, semiyotikten, edebiyata, felsefeden, teolojiye ve psikanalize dek uzanan engin yapısöküm külliyatı neredeyse-transandantal yaklaşım çerçevesinde sorunsallaştırılacaktır. Nihai olarak modern dünyanın uzunca bir süredir müzmin bir bunalım olarak deneyimlediği dünyanın büyüsünün bozulması olgusuna yapısökümcü maneviyatın sunduğu cevapların yeni bir öznelliği ne ölçüde olanaklı kıldığı gösterilmeye çalışılacaktır
Investigation of indoor physical environmental factors in age-friendly spaces and a model proposal for cohousing
Toplumların yaşlanmasıyla birlikte, yaşlı bireylerin yaşam kalitesini artırmaya yönelik çalışmalar giderek daha önemli hale gelmektedir. Yaşlı nüfusun artışı, onların yaşam alanlarının daha güvenli, konforlu ve erişilebilir olmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda, iç mekân tasarımı ve fiziksel çevre faktörlerinin yaşlı bireylerin ihtiyaçlarına uygun şekilde düzenlenmesi büyük bir önem taşımaktadır. Bu tez çalışması, yaş dostu mekânların tasarımı ve yaşlı bireylerin bağımsız, sağlıklı ve sosyal bir yaşam sürmelerini destekleyecek iç mekân fiziksel çevre faktörlerinin belirlenmesi üzerine odaklanmaktadır. Bu çalışmada, yaşlı bireylerin yaşam kalitesini artırmak amacıyla iç mekân fiziksel çevre faktörlerini değerlendirerek yaş dostu mekânlar için bir model önerisi geliştirmeyi hedeflemektedir. Tez, yaşlı bireylerin ihtiyaçlarına uygun, güvenli, erişilebilir ve sosyal etkileşimlerini destekleyici iç mekân standartlarının belirlenmesi üzerine odaklanmaktadır. Araştırma, yaşlı bireylerin iç mekân fiziksel çevre faktörlerini kapsamlı bir şekilde inceleyerek, bu faktörlerin onların günlük yaşam kalitesine olan etkilerini değerlendirmektedir. Bu kapsamda; Görsel, Termal, Akustik, Mekân Organizasyonu faktörleri ve Vibrasyon, Manyetik Alan boyutları gibi unsurlar detaylı olarak analiz edilmiştir. Tezin temel hipotezi; Değişen çağa göre aktif yaşlanma yaklaşımı dahilinde kurumsal bakım hizmetlerinin; kapsamının, kalitesinin, standardizasyonun iç mekân tasarımı ve fiziksel çevre faktörleri bakımından belirlenmesi, Türkiye için uygun bakım hizmetleri veren mekânların tasarlanması için gereklidir. Araştırma, literatür taraması, anketler, görüşmeler ve gözlemler gibi çeşitli yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Yaşlı bireylerin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını anlamak için anketler ve görüşmeler yapılmış, mevcut mekânların durumu gözlemlenerek analiz edilmiştir. Araştırma bulguları, iç mekân fiziksel çevre faktörlerinin yaşlı bireylerin bağımsızlık, güvenlik, erişilebilirlik ve sosyal etkileşim ihtiyaçlarını karşılamada kritik rol oynadığını göstermektedir. Ergonomik tasarım, aydınlatma, malzeme, renk, akustik ve termal etmenlerin optimize edilmesi, yaşlı bireylerin yaşam kalitesini önemli ölçüde artırmaktadır. Tez kapsamında önerilen model, yaşlı bireylerin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılayan, katılımcı ve esnek bir yaşam alanı tasarımını öngörmektedir. Model, yaşlı bireylerin sosyal etkileşimini artıracak ortak yaşam alanları ve bireysel ihtiyaçlarını karşılayacak özel alanların dengeli bir şekilde bir araya getirilmesini hedeflemektedir. Araştırma sonuçları, yaşlı bireylerin yaşam kalitesini artırmak için iç mekân tasarımında dikkat edilmesi gereken fiziksel çevre faktörlerini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, yaş dostu mekânların tasarımında görsel, termal ve akustik konforun sağlanması, sosyal etkileşimi teşvik eden alanların oluşturulması ve bireysel ihtiyaçlara yönelik çözümler sunulması önerilmektedir. Ayrıca, gelecekteki çalışmalar için yaşlı bireylerin mekânsal ihtiyaçlarını daha iyi anlamak ve bu ihtiyaçlara yönelik yenilikçi çözümler geliştirmek amacıyla daha fazla araştırma yapılması gerektiği vurgulanmaktadır
Günümüz sanatında malzeme olarak kullanılan doğal varlıkların sanat yapıtına dönüşümü
İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana, insan yaşadığı çevre ile sürekli mücadele ve etkileşim içinde bulunmuştur. Tarih öncesi çağlardaki insanın doğaya bakış açısı ve yorumlayış biçimi, insan ve doğa ilişkisini anlamlandırabilmek için ışık tutabilmektedir. İnsanın çevresinde şahit olduğu olayları ve gözlemlerini, yontu ya da desen yoluyla belgeleme isteğinin gereksinimler sonucu ortaya çıktığı görülmektedir. Sanatın işlevsel rolü tarihsel süreçte evrimleşerek farklı formlarda gün yüzüne çıkabilmiştir. İnsan ve doğa ilişkisi, insanın çevresiyle etkileşimini, doğanın estetik güzelliğini, vahşi ve ilkel yönünün onun üzerindeki etkisini yansıtan birçok sanat eserinde kendini göstermektedir. Sanat tarihindeki çeşitli dönemlerde bu ilişkinin nasıl yansıtıldığını ve nasıl evrildiğini anlamak önemlidir. Antik dönemlerden itibaren insanlar, doğayı kendi yaratıcı süreçlerinin bir parçası olarak görmüşlerdir. Antik Yunan ve Roma sanatında, doğa tanrıçaları ve tanrıları, toprağın bereketini sembolize eden sahneler sıkça görülmektedir. Ayrıca, doğanın öğretileri ve sembolleri, mitolojik hikayeler ve mitoslar aracılığıyla insan yaşamının bir parçası olarak ele alınmıştır. Orta Çağ boyunca, Hristiyanlık doğayı kutsal bir varlık olarak görürken, sanat eserleri genellikle dini motiflerden oluşmaktaydı. Doğa, insanların koruması gereken Tanrı'nın yarattığı kutsal bir armağan olarak kabul edilen bir olgu olarak vurgulanmıştır. Bu dönemde manastır bahçeleri ve manastır içi freskler, doğanın manevi anlamını yansıtan önemli sanat eserleri olarak görülmektedir. Rönesansla birlikte, insan ve doğa ilişkisi sanatın odak noktası haline gelmiştir. Rönesans sanatçıları, insan bedenini ve doğayı detaylı bir şekilde incelemiş ve bu iki unsuru harmonik bir şekilde birleştiren yapıtlar üretmişlerdir. Sanayi Devrimi ve modernleşme süreciyle birlikte, insan ve doğa ilişkisinin dinamikleri değişmiştir. Endüstrileşme, kentleşme ve doğal kaynakların tüketilmesi, doğa ile insan arasındaki dengeyi bozmuş ve birçok sanatçı bu değişimi eleştirel bir şekilde ele almıştır. Romantizm ve natüralizm gibi akımlar, insanın doğayla uyum içinde yaşaması gerektiğini vurgulamıştır ve doğanın güzelliklerini ve kırılganlığını yansıtan eserlerin örnekleri verilmiştir. Günümüz sanatında, insan ve doğa ilişkisi çeşitli şekillerde ele alınmaktadır. Bazı sanatçılar çevre sorunlarına odaklanırken, diğerleri insanın doğayla olan bağını yeniden keşfetmeye çalışmaktadır. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte, biyo- sanat ve çevresel sanat gibi yeni akımlar ortaya çıkmış ve insanın doğa üzerindeki etkisini sorgulamıştır. 20. yüzyılla beraber çok daha karmaşık pratiklere dönüşen sanat edimlerinde, kavram ve düşüncenin kimi zaman biçimin de önüne geçtiği görülmektedir. İzleyici açısından da okunması giderek zorlaşan kimi zaman bir yaşam tecrübesi sunabilen günümüz sanat yapıtlarının etik sınırları da giderek zorlamakta olduğu görülmektedir. Protest ifade biçimlerini travmatik düzeye taşıyan sanatçılar izleyicide şok etkisi yaratmak için canlılara işkence yapacak kadar ileriye gidebilmişlerdir. Canlılığın basitten giderek karmaşıklaşan yapısına karşı takındığımız tavrı da sorgulayan bu çalışmada, günümüz sanatında organik ve değişken doğal varlıkları sanat eserine dönüştüren sanatçılar incelenmiştir
Helikon Derneği ve Türkiye'de soyut sanatın gelişimi
Türkiye Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı'na girmemiş olsa da savaş sonrasında tüm dünyayı saran etkilerden kendini kurtaramamıştı. Yeni düzende söz sahibi olabilmek için politik anlamda çok partili sisteme geçmesi gerektiğini fark eden Türkiye, 1946 yılında çok partili özgürlükçü demokratik rejimi uygulamaya koymuş; 1950 yılında gerçekleşen seçimlerde de Demokrat Parti devletin başına gelmişti. Cumhuriyet Halk Partisi'nin temsil ettiği her türlü değerin karşısında kendini konumlandıran Demokrat Parti, devlet politikalarında gittiği değişikliklerle devletin sanat ve kültür üzerindeki etkisinin azalmasına, sanatsal davranışların da bireysel özellikler kazanmasına zemin hazırlamıştı. Kültür ve sanat alanında yaşanan bireyselleşmeler, Türk Sanatının gelişmişinde aktif rol oynayan İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademi'sine karşı olarak da benimsenmeye başlamış; bu yıllarda Türk Resminde yaygınlaşmaya başlayan soyut sanat ve soyutlama uygulamaları, ideolojik tavrın bir göstergesi olarak etki alanını günden güne arttırmıştı. Devletin ve Akademinin desteklerinden uzaklaşan sanatçıların alternatif üretim ve sergileme mekânı arayışına cevap olabilmek ve yeni sanatsal eğilimleri desteklemek amacıyla 1952 yılında Ankara'da Helikon Derneği açılmıştı. Bir grup aydın ismin bir araya gelerek açtıkları Dernek, sanatın pek çok alanında yeni olanı tanımak ve tanıtmak amacıyla açılmış olsa da zamanla yaratıcı faaliyetlerde de bulunmuş; gerek Ankara sanat ortamında gerek 1950'lerin sanat ortamında önemli bir yere ulaşmıştı
Aylık E-Bülten
İRHM “Müze Akademi” Açıldı ; Fotoğraf Atölyemizin Arşivi Dijitalleştiriliyor ; Tanpınar Edebiyat Araştırmaları Merkezi’nden Konuşmalar ; Armadillo Parametrik Yapısal Tasarım Atölyesi ve Sergisi ; Mimar Sinan’ın İzinde Mayıs Ayı ; Engelliler Haftası’nda "Birlikte Güzel" Çalıştayı ; Lisansüstü Felsefe Öğrencilerinden Konferans ; Çağdaş Sanatta Doğu’nun Cazibesi ; Konservatuvarımızın Başarısını Kutluyoru
Examination of technopark office spaces in the context of new generation office understanding: Kocaeli bilişim vadisi case
Sanayi devrimi ile gelen değişim ve dönüşüm, ofis mekânlarının yeniden şekillenmesine yol açmıştır. Bu dönüşüm yeni nesil anlayışının ortaya çıkmasında öncü olmuştur. Bu çağdaş ofis anlayışı, geleneksel düzenden uzaklaşarak kendini yaratıcılık ve inovasyon merkezli ofis mekânlarının tasarımlarıyla göstermiştir. Yeni nesil ofis anlayışı, esnek çalışma mekânları, teknoloji adaptasyonu, insan merkezli yaklaşımı ve sürdürülebilir mekân anlayışıyla şekillenmektedir. Yeni nesil ofisler yaratıcılığı ve verimliliği üst düzeyde tutmayı hedeflemektedir. Bu anlayışın merkezinde yenilikçi düşüncelere uyum sağlayan, esnek, refah düzeyi yüksek 'ev gibi' mekânların oluşturulması yatmaktadır. Dünyada ve Türkiye'de teknoloji ve inovasyon odaklı mekânların da temel ihtiyaçlarını karşılayan yeni nesil ofis anlayışı, dünyada teknolojinin ilerlemesinde öncü olan teknoparklarda da ortaya çıkmaktadır. Bu araştırmanın amacı, günümüzde dünyada hızla değişmekte olan çalışma düzeni ile yeni nesil ofis anlayışını anlamayı, teknopark kavramını ve iç mekânlarını incelemektir. Araştırmanın odak noktası günden güne değişim gösteren çalışma düzenlerinin ve teknolojik gelişmelerin ofis tasarımındaki etkilerini görmek ve bu doğrultuda teknopark ofis mekânlarının nasıl bir tasarım anlayışına sahip olması gerektiğini ve çalışanların yaratıcılığı üzerindeki potansiyel etkisini anlamaktır. Bu araştırma, bir teknopark ofis mekânlarının yeni nesil ofis anlayışı kapsamında incelenmesi ve gelecek iş dünyasında nasıl bir rol oynayabileceğine dair bakış açısı kazandırmayı amaçlamaktadır
Sinematografide sabit kadraj ve fotoğraf ilişkisinin karşılaştırmalı incelenmesi
Sabit kadrajın sinematografi üzerindeki etkisi büyüktür. Hareketli kamera görüntüleri karşılaştırıldığında statik kadraj farklı duygular uyandırıp hikayenin ritmini belirler. Sabit kadraj, izleyicinin dikkatini odaklanmış bir şekilde tutarak görsel bilgiyi özümsemesine olanak sağlar. Ayrıca, karakterlerin ve sahnelerin tekrarlanması, hikayenin derinliğini artırarak izleyiciyi anlatıya daha fazla bağlar. Özellikle minimalist sinematografi tarzında kullanılan sabit kadraj, doğal aydınlatma ile birleşerek gerçekçi bir atmosfer oluşturur. Bu sinematik teknik, film yapımcılarının ve yönetmenlerinin özgün bir anlatı tarzı oluşturmasına olanak tanır. Belirli bir sahnenin veya anın uzatılması, izleyici ile karakterler arasında bir yakınlık duygusu yaratarak hikayenin derinliğini artırır. Tüm zamanların en önemli yönetmenlerinden bazıları, sabit kadrajı çekim tekniğini kullanarak unutulmaz eserler yaratmışlardır. Bu teknik, özellikle belirli bir estetik veya duygu ile ilişkilendirilen filmlerde başarıyla uygulanmıştır. Sabit kadrajın sinematik hikaye anlatımındaki önemi ve etkisi üzerine odaklanırken tarafımca çekilmiş "In Between" (Arada - 2019) ve "Displaced" (Yersiz - 2021) filmlerimin üzerinden bu teknikleri nasıl kullanıldığını ve hikayeleri nasıl güçlendirildiğini inceledim. Bu çerçevede, sabit kadrajın görsel estetiğe olan etkisini derinlemesine araştırmayı ve film yapım sürecindeki önemini vurgulamayı amaçladım
Redesigning Games for New Interfaces and Platforms
Redesigning games for crossplatform adaptations and new interfaces (crossplatform game redesign) is to redesign the interface, interaction, user experience (UX), game mechanics, rules, assets, and even the narrative and genre of a game which already existed in its native platform, to fit in the needs, abilities, potentials, and predictions of the new (ported or migrated) platform. Crossplatform game redesign is a broader range of spectrum than game adaptation, between the two extreme points of the original game itself (a game which was designed in its native platform) and a completely different game (a game which is designed in another platform with a different narration, gameplay, rules, assets, UX, and interface)
Çağdaş sanatta anima, animus ve gölge arketiplerinin etkileri
Plastik sanatlarda yaratma eyleminin kaynağına inilerek Jungcu bir yaklaşımla anima, animus ve gölge arketiplerinin çağdaş sanat alanındaki etkileri irdelenmiştir. Çağdaş sanat, psikolojinin derinliklerinden beslenerek, insanın iç dünyasını, kimliğini ve ilişkilerini oldukça geniş bir biçimde ele alır. Carl Gustav Jung'un analitik psikoloji kuramında yer alan anima, animus ve gölge arketipleri, bu sanatsal ifadelerde sıkça görülen ve derin anlamlar taşıyan unsurlardır. Anima ve animus, bireyin içsel dünyasındaki dişil ve eril yönleri temsil eder. Bir erkeğin içinde bulunan "anima", duygusal, yaratıcı ve hassas yönleri simgeler. Bu arketip, sanatta erkek karakterlerin karmaşıklığını ve içsel çatışmalarını yansıtmak için kullanılabilir. Öte yandan bir kadının içsel eril yönü olan animus, kararlılık, mantıklılık ve liderlik gibi özellikleri temsil eder. Sanatta kadın karakterlerin güçlenmesini, kendi kimliklerini keşfetmelerini işaret eder. Gölge ise kişinin kabul etmek istemediği, bilinçdışında saklı tutulan yönlerini yansıtır. Çoğu zaman çağdaş sanatta anti-kahramanlar veya karanlık karakterler olarak karşımıza çıkar. Bu arketip, toplumsal normların ve bireysel değerlerin çatışmasını, insanın içsel çatışmalarını ve karanlık yönlerini açığa çıkarmak için kullanılır. Sembollerden, mitlerden, masallardan koptuğumuz bu çağda söz konusu arketipler Kiki Smith, Paula Rego gibi günümüz dünyasının diliyle geçmişe ait olan mit, masal ve sembollerin dilini birleştirip yeni bir dil yaratan sanatçılar üzerinden incelenmiştir. Çünkü onlar bize bugünün diliyle çoğumuzun unuttuğu ve bağını kopardığı bilinçdışının dilini hatırlatır ve bireyleşme sürecinin kapılarını aralarlar. Çalışmalarımda bilinçdışının iletişim araçları olan rüya ve vizyonlardan yola çıkarak tanıştığım arketipleri öznel bir biçimde yorumlaya çalıştım