Mimar Sinan Fine Arts University Institutional Repository
Not a member yet
9810 research outputs found
Sort by
Denizli geleneksel kumaş dokuma ustası Selahattin Kaçanoğlu ve çalışmaları
Dokumacılık, insanoğlunun örtünme ve korunma ihtiyacından doğan, tarih öncesi çağlara dayanan en eski el sanatlarından biridir. İlk dokuma örneklerinin ağaç kabukları ve doğal liflerden yapıldığı ve Mezopotamya, Mısır, Çin gibi uygarlıklarla birlikte geliştiği bilinmektedir. Anadolu coğrafyası, dokuma sanatının tarihsel gelişimi açısından çok önemli bir konuma sahiptir. Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkan bulgular, dokumacılığın başlangıç noktası ve üretim yöntemleri hakkında bilgi vermektedir. Anadolu'nun, halı, kilim gibi kirkitli dokumaları ve bez dokumacılığı gibi mekikli dokumaları zengin bir dokuma kültürünü oluşturmaktadır. Ege Bölgesi, özellikle Denizli'nin Buldan ilçesi, dokuma sanatının yaşatıldığı ve geliştirildiği önemli merkezlerden biridir. Buldan, dokumacılık tarihi ve kültürel zenginliğini koruyan bir merkez olarak ön plana çıkmakta olup burada dokumacılık faaliyeti, usta çırak ilişkisi çerçevesinde nesilden nesile aktarılmaktadır. Buldan ilçesinin özgün dokuma yapısının korunması ve bu yapının güncel yaşamla uyumlu hale getirilmesi, kültürel değerlerin sanayi ve el dokumasına entegre edilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, Buldan el dokumacılığını araştırmak ve yazılı ile görsel kaynaklar aracılığıyla bu mirası gelecek nesillere aktarmak gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, Buldan'da halen aktif olarak sürdürülen el dokumacılığı ve bu geleneğin korunması, kültürel mirasın devamlılığı açısından ele alınmaktadır. Tez kapsamında, geleneksel Türk dokuma sanatlarının köklü geçmişini ve günümüze kadar süregelen gelişimini ele alarak, Denizli ili Buldan ilçesinde yaşayan geleneksel dokuma ustası Selahattin Kaçanoğlu'nun dokumacılığa nasıl başladığı, gelişim süreci, kullandığı özgün dokuma teknikleri, armür sistemleri ve tahar planları ayrıntılı olarak incelenmektedir. Kaçanoğlu'nun, geleneksel dört çerçeveli tezgâhlar kullanarak gerçekleştirdiği el dokuması ürünlerdeki desen geliştirme yöntemleri ve iplik yapısına göre desenlendirme teknikleri detaylandırılmaktadır. Selahattin Kaçanoğlu'nun dokuma sanatı ve tekniklerine dair teorik bilgiler sunmanın yanı sıra, dokuma alanındaki özgün tasarımlarında geliştirdiği dokuma sistemlerinin ve desen planlarının analiz tabloları ile gelecek nesillere aktarılabilecek örnekler sunulmaktadır. Bu bağlamda, çalışmanın temel amacı, geleneksel dokuma sanatının zenginliğini koruyarak modern tekstil tasarımına entegre edilmesine katkıda bulunmaktır. Ayrıca; Selahattin Kaçanoğlu'nun dokuma çalışmalarında kullandığı teknik, tasarımcı bakış açısıyla değerlendirilip, Anadolu'nun farklı bölgelerindeki dokuma örneklerinde kullanılan, doğal bir lif olan tiftik ipliği kullanıldığında nasıl bir tuşe ve görünüm elde edeceği dokuma tezgâhında çözümlenerek özgün tasarım örneklerinin oluşturulması hedeflenmiştir. Bu tasarım çalışmalarında Buldan dokumacılığının tarihi dokusu araştırılmış ve Buldan'ın ilçe sınırlarında Yenice mahallesinde bulunan Tripolis Antik Kenti'nin dokusal yapısından esinlenilmiştir
Modernist mimaride Archigram'ın yeri ve yakın dönem mimarlığına etkilerinin değerlendirilmesi
Mimarlık deneyimi insanlık medeniyetinin ilerleyişine paralel biçimde tarih boyunca akışını ve gelişimini sürdürmüştür. Modern dönem penceresinde konuyu irdelediğimizde hızlı bir gelişim ile karşılaşırız. Endüstri devrimi sonrası dönem ve özellikle 20. yüzyıl insanlık tarihinde trajediler ve gelişimler açısından çok önemli olayları barındırmaktadır. Medeniyetlerin çöküşleri ve yükselişleri, kitlesel ölümler, siyasi hareketler ve teknolojik gelişmeler bir devinim ile birbirini takip etmiş ve karşılıklı olarak birbirini etkilemiştir. Bu olağanüstü devrimsel dönemde yaşanan toplumsal olayların enerjisi içerisinde modern dönem sanatı ve mimarlığı sıradışı bir hız ile yeni anlayışlar türetmişlerdir. Archigram Grubu'nun ortaya çıktığı 1960'ların mimari atmosferi, o dünyanın sanat ve mimarlık üretimleri, dönemin Modernist yolculuğunun önemli bir aşamasını oluşturmaktadır. Bu birikimin etkileriyle ortaya çıkan Archigram'ın yüzlerce çizimi ve projesi döneminde inşa edilmemiş ve mimarlık pratiğine zaman zaman uzak kalmış olsa da bu uzaklık onlara mimarlık uygulamalarının problemlerine yaklaşımda daha geniş alanda eleştiri yapma ve modern mimarlığın genel kabul görmüş sınırlarını esnetme imkanı vermiştir. Üyelerinin eleştiri yaparken yazı yerine çizimi tercih etmesi ve kendi radikal tarzlarını oluşturmaları geniş kitleler tarafından ilgi görmelerine yol açmıştır. Yarattıkları dinamik ifade şekliyle birlikte çağın hızlı gelişmelerine adaptasyonları ve geniş çaptaki örneklemeleriyle yeni kavramların mimarlık dünyasında daha görünür olmasını sağlamışlar, ardından gelen mimarlar için ufuk açıcı çalışmalar oluşturmuşlardır. Archigram'ın mimariye teknoloji ve popüler kültür odaklı yaklaşımı, hem mimarinin nesne olarak tüketilebilir ve harcanabilir oluşuna dair bir anlayış geliştirmiş hem de çağın gelişen teknolojisinin mimariye daha iyi adapte olması ve geleneksel mimarinin formlarını değiştirme yönündeki isteklerini ifade etmiştir. Mimarlık ürününün karar ve yaratı süreçlerinde yalnızca mimarın değil kullanıcının da önemli ve yetkili olduğu anlayışını geliştirmişler, mimari yapının kullanıcının tüketim alışkanlıklarıyla şekillenen bir forma bürünmesi ve düşük bir çaba ile yenilenebilmesi düşüncesini savunmuşlardır. Archigram, yıllara yayılan çalışmaları boyunca kendi içeresinde de dönüşümler gerçekleştirmiş, kavramsal çeşitlilik yaratmıştır. Üretim tarzları ve yaklaşımları ardından gelenler için mimaride tartışma alanı oluşturmuş, mimarlık alanına kattıkları kavramların izleri yıllar boyu çeşitli çalışmalarda görülmüştür
Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Şehzade Mehmed Koleksiyonu Katı' ciltlerinde tezyinat ve teknik
Kitap ciltlerinde katı' tezyinat, ciltlerde derinin kullanılmaya başlandığı ilk yıllardan itibaren görülen bir tezyinat şekli olmasına rağmen günümüze ulaşan, tarihçe ve uygulama teknikleriyle ilgili bilgileri bizlere aktaran yazılı kaynaklar yeterli değildir. Bu tez ile kitap ciltlerinde katı' tezyinat konusuna bir ışık tutmak amaçlanmıştır. Araştırmamıza konu olan Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Şehzade Mehmed Koleksiyonundaki tüm yazma eserler YORDAM sisteminde incelenmiş, yüz dokuz adet yazma eserden on üçünün katı' tezyinata sahip olduğu tespit edilmiştir. Elde ettiğimiz veriler çalışmamızda sekiz ana başlıkta ele alınmıştır. Giriş bölümünde araştırmamızın amacı, kapsamı, kullanılan yöntemler ve kaynaklar belirtilmiştir. İkinci bölümde cilt sanatı, tarihçesi ve klasik cildin çeşitleriyle ilgili özet bilgilere yer verilmiştir. Üçüncü bölümde katı' sanatı, tarihçesi, katı' sanatının kullanım alanları ve kitap cildinde katı' sanatı konuları anlatılmıştır. Dördüncü bölümde ise araştırmamıza konu olan Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi ve Şehzade Mehmed Koleksiyonuyla ilgili araştırmalar yapılmış ve ulaştığımız bilgiler özet olarak sunulmuştur. Beşinci bölümde incelenen on üç yazma eserin katalog çalışmaları yapılmış, künye bilgileri verilmiş, katı' tezyinatlı olan alanları, kullanılan malzemeleri, teknik ve tezyinat özellikleri detaylı bir şekilde açıklanarak fotoğraf ve çizimlerine yer verilmiştir. Şehzade Mehmed 28 envanter numaralı eser katı' tekniğiyle yekpare deri oyma levha olarak reprodüksiyon çalışması olarak uygulanmıştır. Şehzade Mehmed 66 ve 107 envanter numaralı eserlerin şemse ve köşebent desenleri katı' tekniğiyle deri oyma olarak uygulama yapılmıştır. Uygulamalara ait aşamalar altıncı bölümde detaylı olarak anlatılmıştır. Yedinci bölümde incelenen eserlerin kap içi özellikleri, öncelikle koleksiyon içerisindeki eserlerle ve sonrasında da başka koleksiyonlardaki eserlerle kıyaslanmıştır. Sekizinci ve son bölümde ise Şehzade Mehmed Koleksiyonundaki katı' ciltlerin teknik ve tezyinatlarıyla ilgili ulaşılan veriler ışığında tezin sonuç maddeleri oluşturulmuştur. Bu kapsamda çalışmanın, katı' sanatının kitap cildine nasıl uygulandığı ve hangi tekniklerin kullanıldığına dair önemli bir adım olabileceği düşünülmektedir
Şifa mekânları: Hastane sonrası bakımda destekleyici tasarım
Sağlık alanında artan hizmet talebi ve yüksek maliyetler, hastanede kalış süresini azaltmaktadır. Tıp biliminde, tedavinin hastanenin dışında devamını sağlayan evde bakım desteği, yeni bir yaklaşım olarak giderek önem kazanmaktadır. Evde bakım hizmeti, her hastalık için yeterli olmamakta ve bakım destek merkezilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu bağlamda inceleme, hastanenin iş yükünü alan, hastaneye dönüşleri azaltan, evde bakım hizmeti sunumunu destekleyen sağlık bakım merkezlerinin ve tasarımı anlayışı üzerine odaklanmaktadır. Geniş bir perspektifi ile tasarim anlayışı araştırıldı. Çalışmanın temel araştırma odağı sağlık mekanlarınin tasarim anlayışı oldu. Sağlık mekanlarının tasarım ve ilgli bilim alanlarının etkileşimi incelendi. Araştırmanın ikinci bölümünde, sağlık alanında incelenen mekânlar ve kavramlar anlatılıyor. Sağlık mekânlarının tarihsel arka plan ve tasarım konseptinin kavramsal gelişimi tanıtılıyor Üçüncü bölümde, araştırma metodolojisi olarak veri toplama yöntemi ve araştırma evreni açıklanmıştır. Literatürde iç mimarlık alanının dışında, incelenen disiplinler ve bilimsel veriler tanıtılmaktadır. Bulgular; araştırma ile sağlık merkezlerinin iyleşme sürecindeki rolü ve terapötik tasarım çalışmaları anlatılıyor. Literatür kapsamında incelenen hipotez ve kavramlar tanıtılıyor. Sonuç bölümünde; Hastane sonrası bakım ve terapötik tasarım konularında bulgular bağlamında yeni bakış açıları öneriliyor. Sosyoekonomik durumu, depremselliği ve imar yasası kapsamında yeni uygulamalar ve politikalar tartışılıyor. Araştırma Problemi: Sağlıkta giderek önem kazanan bakım destek merkezlerinin araştırılması. Araştırma Sorusu: Sağlık bakım destek merkezlerinin tasarım anlayışı ne olmalıdır
Yüksek bir konumdan bakışlı manzara resminde kompozisyon
Sanatçılar, yerbilimciler, mimarlar, şehir plancılar, coğrafyacılar, tarihçiler vb. farklı disiplinler tarafından çeşitli amaçlar için kullanılan "manzara" kelimesinin sosyal, kültürel, inanç farklılıkları vs. ye göre anlam ve algı bakımından farklılıklar barındırdığı görülmektedir. Manzara gerçek, yaşanmış ya da hayali yerler olabilir. Hem fiziksel hem de hayal gücüyle etkileşime girilen manzara, insan aktivitesine zemin oluşturur. Manzara dünya yüzeyinde geçmiş dönemlerin tarihini depolayan çok katmanlı bir hafızayı da barındırır. Şekillenmesinde sosyal, mesleki, kültürel, ekonomik ve politik faaliyetler etkili olmaktadır. Manzarayı algılama biçimi, bir toplumun içindeki farklı sosyal yapılar, bölgenin yerlileri, sonradan gelenler ya da bağımsız gözlemcilere göre de farklılıklar gösterebilir. Manzaranın nitelikleri sadece görünen dünya ile değil, kültür ve tarihle bağlantılı olarak da algılanır. 18. yüzyılda İngiltere'de manzara, çitleri sayesinde görülmeden görebildiği yer olarak, insana bir sığınak ve güven duygusu veren bahçe düzenlemeleri olarak anlaşılıyordu. Bunun ortadan kalkmasıyla manzara, estetik bir beğeniye dönüşmüştür. Manzarayı bir nesne değil, ideolojiye dayalı bir görme biçimi olduğunu düşünen Cosgrove'a göre manzara toprak ağalarının varlıklarının bir göstergesidir. 18. yüzyıl Britanya'sında manzarayı ancak zevk sahibi bir erkeğin değerlendirme vasfına sahip olduğu ve kadınların bunu okuyabilecek vasıflardan yoksun olduğu düşüncesini Gillian Rose, erkeksi bir bakışla ilişkilendirmiştir. Yüzyıllar içinde değişen manzara algısı, çevrede oluşan tahribat, ekolojik endişeler, doğal türlerin, sit alanlarının korunması ve çevre ıslahı ile ilgili meselelerin ortaya çıkması ile manzara kavramı, içinde ekoloji, şehir planlamacılığı, peyzaj mimarlığı, çevre ıslahı, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji, coğrafya gibi çeşitli alanları içeren disiplinlerarası bir meseleye dönüşmüştür. Manzarada çiftlikler ve tarla desenleri gibi biçimlere odaklanan Carl Sauer, kültürel manzara formlarını insan faaliyetlerinin bir sonucu olarak görmüştür. Ancak, Sauer manzarayı yaratan insanların kültür ve ideolojilerini görmezden geldiği için de eleştirilmiştir. 20. yüzyılda modernist ve öznel yaklaşımlar manzara tarihini, manzara resminin tarihi üzerinden okumaya çalışmıştır. Postmodernist yaklaşımlarda resmin rolü, göstergebilimsel incelemeleri kapsayan, manzaraları psikolojik veya ideolojik temaların alegorileri olarak ele alan hermenötik bir yaklaşımla ele alınmıştır. Manzara, yalnızca doğal ya da insan müdahaleleri ile şekillendirilen ve yer yüzeyinde bulunan çevre olarak değil, bir ufuk çizgisinin altı ve üstü ile birlikte düşünülmesi gereken bir olgu olarak anlaşılmalıdır. Ufuk çizgisi, manzara resminde hem yeryüzü ile gökyüzünü, hem de ilahi olan ile dünyevi olanı birbirinden ayıran sınırdır. Üstündeki gökyüzü ise rüzgâr, fırtına, kasırga gibi doğa olaylarının temsil edildiği alandır. Bu nedenle manzara resmi sadece kırsal doğa görünümünü değil, gökyüzü ve deniz gibi unsurları da kapsar. Bir manzara resminin gökyüzü, ufuk çizgisi ve yeryüzü olmak üzere üç bölümden oluştuğu söylenebilir. Yüksek görüş noktaları ve kuşbakışı görünümleri bakımından benzerliklere sahip olan haritacılık ve resim sanatında manzara birlikte gelişmiş ve karşılıklı olarak birbirine etki etmişlerdir. Birçok resimde haritanın grafik modu ile resmin yansıtma nitelikleri birleştirilmiştir. Svetlana Alpers, harita ve resim arasındaki sınırın nerede çizildiğinin değil, örtüşmelerin ve benzerliklerin daha anlamlı olduğunu vurgulamıştır. Bu benzerliklerden birisi ufuk çizgisi idi. Resimli haritalarda genellikle bir alan yukarıdan eğik bir açıyla gösterilerek ve üst kenara yakın bir ufuk çizgisine yer verililerek ele alınıyordu. Manzara resimlerinde ise teknik bilgi ile resimsel idealler birleştirilerek araziyi gökten anlama arzusu, Hollandalı sanatçıların öncelikle coğrafyaya ait hedeflere yönelmesinde etkili olmuştur. Bunun sonucunda özellikle kuzeyli sanatçıların manzara kompozisyonları, teknik bilgiyle gözlemin birleşimi ve detaylarının zihinden tamamlanmasıyla, genel etki bakımından yüksek bir konumdan bakılıyormuş etkisi veren ancak; farklı bakış noktalarını bir arada sunan eklektik bir yapıya sahip olmuştur. Manzara resminde doğayı yüksek bir konumdan bakışla göstermedeki etkenlerden biri de seyahatin estetik deneyimi ve manzarayı bir dağın zirvesinden görme olanağıdır. 14. yüzyılın başlarında, sanatçılar, kilise tarafından dayatılan, anlatıların sembollere bürünmüş tekil doğa parçalarını akla dayalı görme biçimini terk ederek, doğa elemanlarını bir bütün olarak görebilme ve gösterebilme özgürlüğüne kavuşmuştur. Bir sonraki aşamada ise manzara doğrusal perspektifin geometrik araçlarıyla başlı başına bir resim türü haline gelmiştir. 20. yüzyıla gelindiğinde ise manzaraların yer seviyesinden görülemeyen topografik görüntülerinin gökyüzünden hava fotoğraflayabilme ve uydu aracılığıyla görüntüleme sistemlerinin gelişmesine bağlı olarak, doğrudan gözlemle değil, fotoğraf ve uydu görüntülerinden yararlanılarak oluşturulan manzara resimleri ortaya çıkmıştır. Geleneksel manzaralardan farklı olarak, havadan görülen manzaralar genellikle herhangi bir ufuk veya gökyüzü manzarası içermez. Düzlemsel görülen yeryüzü şekilleri resimde alanların renk ve ton karşıtlıklarına dayalı soyut kompozisyon anlayışlarına yol açmıştır. Yüksek bir konumdan bakışlı manzara resminin en önemli sanatçılarından biri Joachim Patinir'dir. Patinir, natüralist ayrıntıları lirik fantezi ile birleştirdiği manzaralarında, dağ ya da kayalardan oluşan tuhaf jeolojik kütleleri gruplandırarak uzamsal bir mekân içinde birbirine paralel düzlemler oluşturmuştur. El Greco'nun "Toledo Manzarası" ise Bizans ve Maniyerist geleneklere ait biçimlerin harmanlanmasıyla oluşmuş ve tamamen dışavurumcu özellikleriyle öne çıkmıştır. Sanatçının öznel algısına dayalı olarak resmedilen manzarada mekân ve yeryüzü biçimleri eğilip bükülen, kabaran ya da çöken bir forma dönüştüğü bir düzen sağlanmıştır. Leonardo da Vinci'nin bir uçurumun tepesinden aşağıya doğru bakışla betimlediği Arno Vadisi çiziminde, ufka yakın yerleştirilen ızgaralı zeminin çizgilerine olan vurgu, gerçekçi temsilden ziyade simgesel bir biçim dili olarak perspektif görüşün öznelliği ile belirli bir bakış açısından tasarlanan gerçekliğin vizyona dönüştürülmesine örnek oluşturur. Bruegel, yüksek bir tepeden görülen geniş bir doğa görünümünü ele aldığı "Karda Avcılar" adlı eserinde, manzara elemanlarını perspektif küçülmeyle en yakından en uzak kısımlara kadar derinleşen bir düzen ve hareket şeması ile yerleştirmiştir. Eser metni kapsamında yapılan resim çalışmasında manzara elemanlarını biçimsel olarak çarpıtabilme amacıyla yüksek bir dağın tepesinden aşağıların görüldüğü bir fotoğraftan yararlanılmıştır. Fotoğraf kadrajını birbirine eşit dokuz parçaya bölen bir ızgara; çizim kağıdına ise aynı sayıda ancak oranları ve biçimlerinin çarpıtıldığı bir ızgara çizilerek, fotoğraf üzerindeki karelerde yer alan görüntüler çarpıtılan karelere aktarılmıştır. Elde edilen deforme olmuş bir manzara görüntüsü tekrar karelere bölünerek aynı işlem amaçlanan soyutlama ve uygun kompozisyona karar verilene dek tekrarlanarak, her defasında kaynağından daha fazla uzaklaşan biçimlere sahip kompozisyon alternatifleri elde edilmiştir. Sonuç olarak yüksek bir tepeden bakılan gerçek bir manzara görüntüsünün çarpıtılarak, eğilip bükülerek ya da kaynağından soyutlanarak yeniden tasarlanmasıyla bir manzara kompozisyonu oluşmuştur
Diagnosis of an historical layer from urban context to building scale: The case of Istanbul, Levent Farm and Barracks
This paper presents a methodological approach to the process of identifying the traces of Levent Farm and Barracks in the urban landscape of late 18th- and early 19th-century Istanbul, contextualizing and recording these structures as part of a settlement complex. The research methodology includes the preparation of a prediction map, inter-scale evaluations based on cross-referencing with written sources, and the correlation of the findings with historical geography and the contemporary urban context. In this way, the building traces determined by the exploratory field surveys have been holistically identified as part of the Levent Farm and Barracks and registered as tangible cultural heritage values. The research outputs offer a new perspective on the spatial development of 18th-century Istanbul in the context of urban history and urban archaeology, while revealing the potential of evaluating current planning and design processes together with the cultural heritage of the modern period and the potential of valuing different cultural layers as a whol
Narratives On The TransformationOf Work Through Artificial Intelligence: An Examination In The Framework Of The Sociology Of Future
Bu makalenin amacı yapay zekâyla beraber çalışmanın dönüşümüne dair küresel alanda oluşturulan gelecek tahayyüllerini incelemektir. Makale bu incelemeyi Türkiye’de sosyolojinin bir alt alanı olarak henüz varlık göstermeyen gelecek sosyolojisi çerçevesinde yaparak alana katkı sağlar. Böylece Türkiye sosyolojisine hem yapay zekâ ve çalışma hayatının dönüşümü konularında uluslararası düzeyde yapılan araştırmaları hem de gelecek sosyolojisi alanını tanıtmayı hedefler. Bu sayede, yapay zekâ konusunda son zamanlarda oluşmaya başlayan literatüre katkı yapmayı hem de Türkiye sosyolojisinde gelecek sosyolojisine bir giriş niteliği sağlamayı amaçlar. Makalede küresel kurumların raporlarında yapay zekânın çalışma hayatına gelecekte getireceği değişikliklerin nasıl tartışıldığı incelenecek, bu bağlamda iş gücünün dönüşümü üzerine oluşturulan gelecek tahayyülleri gelecek sosyolojisi literatürü çerçevesinde değerlendirilecektir. Bunun için küresel alanda yapay zekâ konusunda söylem yaratma gücü olan üç kurum ve grup seçilmiştir. Bunlar, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ev sahipliğinde çalışmalar yürüten ve farklı alanlardan uzmanlardan oluşan Yapay Zekâ Küresel Ortaklığı (GPAI)’dır. Makalenin kullandığı metodolojik yaklaşım küresel kurumlar tarafından oluşturulan gelecek senaryosu çalışmalarını metin analizi yoluyla yapısöküme uğratmaktır
90'lara islamcı düşüncenin kültür dünyasından bakmak: Temalar, isimler ve tartışmaları ile Değişim Dergisi (1993-1998) incelemesi
Bu çalışmanın konusu Mart 1993 ile Aralık 1998 yılları arasında 61 sayı yayınlamış, yazar kadrosunda Ahmet Özcan, İhsan Eliaçık, Ümit Aktaş, Dücane Cündioğlu gibi dönemin önemli İslamcı yazarlarının yer aldığı Değişim Dergisi'nin beş yıllık hikayesini başlangıcından bitişine dek geçirdiği kritik dönüşümler ve maddi süreçler odağında incelemektedir. Derginin hikayesini 61 sayılık yazılı envanteri analiz ederek ve derginin bazı yayın kurulu üyeleri, yazarları ve okuyucularının hatırlamalarına başvurarak araştırmaktır. Çalışmada Değişim Dergisi'nin yayın hayatını sürdürdüğü 1993-1998 yılları arasındaki yayınlanmış yazılarda, yazarların Türkiye gündeminden tartışmak ve değerlendirmek üzere tercih ettikleri ağırlıklı konular, temalar ve kavramlar incelenmektedir. Araştırmanın yakın merceğine 1993-1998 yıllarını yerleştirmek üzere, 1990'lı yıllar Türkiye'sinin, Değişim Dergisi içerisinden bakıldığında nasıl bir panorama içinde göründüğü araştırılmaktadır. Değişim Dergisi'nin 1990'lı yıllarda, Türkiye'de yaşanmakta olan aktüel olayları değerlendirdiği ideolojik perspektif incelendiğinde hangi kavramların ve söylemlerin ortaya çıktığı incelenmektedir. Çalışma; derginin yazarlarını, dosya konularını, tartışılan ağırlıklı temalarını ve kavramlarını inceleyerek, Değişim Dergisi'nin 1990'larda yayınlanmış diğer İslamcı düşünce süreli yayınları arasında nerede konumlandığını tartışmaktadır
Preserving collectivity through continuity
The concept of continuity in prehistory has been studied by many scholars mostly through its expression in mortuary practices or symbolism. The study of the 'continuity in buildings' emerged primarily through the study of the Southwestern Asian Neolithic. Renewed excavations at & Ccedil;atalhoy & uuml;k, and then at As,& imath;kl & imath; Hoy & uuml;k, both in Central Anatolia contributed to the studies and enriched the data. From the mid-9th millennium BCE until its abandonment in the last quarter of the 8th millennium BCE, the long-duree occupation at As,& imath;kl & imath; Hoy & uuml;k testifies to technological developments in architecture and spatial continuity in the use of space. The well preserved architectural remains allow the study of the different rythms and motivations of rebuilding through the continous occupation of the site over a long period of one thousand years. The many strands of evidence suggest that continuity at As,& imath;kl & imath; differs conceptually and practically through the habitation history. Strenghtened by oral communication and story-telling, all activities were collective and collaborative from the beginning, but more actively maintained later in the occupation. Collaboration among the members of the community in the early stages of settlement was based mostly on practicality but as time progressed this extended into many other aspects of the social fabric. Rebuilding took on a meaning far beyond functionality, ultimately serving to preserve social memory and structure, social actions and ideology. Continuity manifested itself clearly throughout the 8th millennium BCE and provided stability that lasted for hundreds of years until the abandonment of the settlement.humanity. We are grateful to Natalie Munro for her constructive contributions to our discussions and her editorial guidance during the writing of this article
Adaptif cephelerde gün ışığı performansı üzerine bir analiz çalışması
Bu tez çalışması, mekanda gün ışığı performansını artırmak ve mekan gereksinimlerini karşılamak için adaptif cephe sistemlerinin kullanılabilirliğini araştırmaktadır. Çalışmanın temel hedefi, yapısal enerji giderlerini düşürmek amacıyla büyük cam açıklıkların kullanıldığı ofis yapılarında gün ışığına bağlı konfor sorunlarını çözmek ve mekânda gün ışığını etkin kullanmak amacıyla geliştirilen adaptif cephe çözümlerinin potansiyelini incelemektir. Tezin birinci bölümünde çalışmanın amacı, kapsamı ve yöntemi tanımlanmıştır. Ardından, ikinci bölüme geçilerek gün ışığının mimarlık üzerindeki etkileri, mimarlıkta pasif gün ışığı stratejileri, gün ışığı kontrol yöntemleri ve gün ışığı performans parametreleri incelenmiştir. Üçüncü bölümde, mimarlıkta adaptif kavramı, adaptif cephelerin tanımı ve gelişimi, adaptif cephe türleri, adaptif cephe sistem prensipleri ve sınıflandırmaları incelenerek adaptif cephe örnekleri değerlendirilmiştir. Tezin dördüncü bölümünde ise Antalya'da bulunan ve ClimateStudio programı aracılığıyla gün ışığına bağlı görsel konforsuzluk durumlarının yaşandığı tespit edilen sanal bir ofis yapısı ele alınmıştır. Bu ofis yapısının güney yönüne bakan ofis işlevli mekanlarında görsel optimizasyonu sağlamak amacıyla yapıya sonradan entegre edilecek gün ışığına duyarlı adaptif cephe senaryoları geliştirilmiştir. Adaptif cephe senaryolarının dijital ortamda modellenmesi ise parametrik tasarım aracı olan Rhino-Grasshopper eklentisi kullanılarak yapılmıştır. Ardından, geliştirilen cephe senaryolarının mekânın görsel konfor koşullarına etkileri ClimateStudio programı kullanılarak tespit edilmiştir. Bu bölümde elde edilen bulgular, mevcut durum analiz sonuçlarıyla karşılaştırmalı olarak değerlendirilerek mekandaki görsel konfor gereksinimlerinin karşılanma durumu incelenmiştir. Elde edilen veriler incelendiğinde, geliştirilen adaptif cephe önerisindeki senaryo durumlarının ofis mekânlarının ihtiyaç duyduğu görsel konfor koşullarını sağlamada ve kullanıcı gereksinimlerini karşılamada etkili bir araç olarak kullanılabileceği tespit edilmiştir. Tezin sonuç bölümünde ise literatür ve karşılaştırmalı analiz çalışmasından elde edilen bulgular değerlendirilerek adaptif cephe sistemlerinin ofis yapılarda etkili kullanımına ilişkin çözüm önerileri geliştirilmiştir