DSpace@ATÜ (Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Universiti)
Not a member yet
    3463 research outputs found

    Hidrojenle zenginleştirilmiş metanın özel tasarlanmış bir brülörde yanma performansının analizi

    No full text
    Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Makine Mühendisliği Ana Bilim DalıDue to the increasing global energy demand and growing environmental concerns, efforts have been made to achieve optimal combustion conditions by blending hydrogen gas with conventional fuels at various ratios, taking into account the adverse combustion effects of pure hydrogen. The aim of this study is to investigate the effects of hydrogen addition—at varying concentrations and without premixing—on the flame characteristics of methane combustion within a specially designed burner. The analysis was conducted using ANSYS Fluent computational fluid dynamics (CFD) simulations, and the results were further interpreted and predicted through the application of the artificial neural network (ANN) method. In this study, combustion reactions were performed for 13 different hydrogen concentrations ranging from 0% to 30% in increments of 2.5%, blended with CH4 gas. The simulation results revealed that increasing the hydrogen concentration within the mixture led to higher flame temperatures and generally more stable flame structures. The maximum flame temperature of 2303.82 K was achieved at 30% hydrogen addition. At this concentration, the trend plateaued, indicating rich mixture behavior and a reduced rate of increase. The axial flame profile also became more uniform, with consistent distribution across the burner center. Additionally, maximum velocity values were observed to increase in correlation with rising maximum flame temperatures. As a result of the prediction analyses conducted using ANN and regression equations, the accuracy of the results was calculated, and the reliability of the CFD studies was evaluated. CFD analyses were validated by comparison with various experimental studies, and the results were found to be in agreement.Artan küresel enerji talebi ve çevresel kaygılar nedeniyle, saf hidrojenin olumsuz yanma etkileri göz önünde bulundurularak, hidrojen gazının konvansiyonel yakıtlarla farklı oranlarda karıştırılması yoluyla optimum yanma koşullarının sağlanmasına yönelik çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, özel olarak tasarlanmış bir brülör içerisinde metan gazı ile gerçekleştirilen yanma sürecine, ön karıştırma yapılmaksızın farklı konsantrasyonlarda hidrojen ilavesinin alev karakteristikleri üzerindeki etkilerini incelemektir. Analizler, ANSYS Fluent hesaplamalı akışkanlar dinamiği (HAD) simülasyonları ile gerçekleştirilmiş; elde edilen sonuçlar yapay sinir ağı (YSA) yöntemi ile yorumlanarak tahmin edilmiştir. Bu kapsamda, CH4 gazı ile %0 ila %30 arasında, %2.5'lik artışlarla 13 farklı hidrojen konsantrasyonu kullanılarak yanma reaksiyonları gerçekleştirilmiştir. Simülasyon sonuçlarına göre, karışımdaki hidrojen oranının artmasıyla birlikte alev sıcaklığının yükseldiği ve genel olarak alev yapısının daha kararlı hale geldiği gözlemlenmiştir. Maksimum alev sıcaklığı, %30 hidrojen ilavesinde 2303.82 K olarak elde edilmiştir. Ancak bu konsantrasyonda artış eğiliminin yataylaştığı, karışımın zengin karışım davranışı sergilediği ve sıcaklık artış hızının azaldığı tespit edilmiştir. Ayrıca, brülör merkezindeki eksenel alev profili daha stabil hale gelmiş ve tutarlı dağılımlar gözlemlenmiştir. Elde edilen maksimum sıcaklıklarla doğru orantılı olarak maksimum hız değerlerinde de artış eğilimi gözlenmiştir. YSA ve regresyon denklemleri ile yapılan öngörü analizleri sonucunda, sonuçların doğruluk oranı hesaplanmış ve HAD çalışmalarının güvenilirliği test edilmiştir. HAD analiz sonuçları, literatürdeki çeşitli deneysel çalışmalarla karşılaştırılarak doğrulanmış ve sonuçların uyumlu olduğu belirlenmiştir

    Effect of ultrasound-assisted extraction, fermentation and proniosomal encapsulation on bioactive properties of olive leaf

    No full text
    Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Gıda Mühendisliği Ana Bilim DalıZeytin hasadı ve zeytinyağı üretimi sırasında elde edilen zeytin yaprakları, yüksek fenolik içerikli ekstraktların geri kazanımı için önemli bir yan üründür. Bu tez çalışmasında, ultrasonik destekli ekstraksiyonun (UDE), Lactiplantibacillus plantarum (Lb. plantarum) suşları kullanılarak fermantasyonun ve nano-taşyıcı sistemler olan proniozomal enkapsülasyonun, zeytin yapraklarının biyoaktif özellikleri üzerine etkileri incelenmiştir. Optimize edilen UDE koşulları, fermente olmayan Gemlik çeşidi zeytin yaprakları için %30 genlikte- %70 etanol konsantrasyonda ve 5 dakika ekstraksiyon süresi, Lb. plantarum ATCC 14917 ile fermente edilerek elde edilen eksrakt için %30 ultrasonik genlik- %30 etanol konsantrasyonu- 5 dakika ekstraksiyon süresi ve Lb. plantarum ATCC-BAA 793 ile fermente edilerek elde edilen ekstrakt için %45 ultrasonik genlik- %10 etanol konsantrasyonu- 10 dakika ekstraksiyon süresi olarak belirlenmiştir. 21 günlük fermantasyon işleminin sonunda, Lb. plantarum ATCC 14917 (hidroksitirozol; 126,89 mg/L) suşu, Lb. plantarum ATCC-BAA 793 (85,93 mg/L) suşundan daha yüksek oleuropeinolitik aktivite göstermiştir. Ayrıca, fermente olmayan zeytin yaprağı ekstraktında ve Lb. plantarum ATCC 14917 ile fermente edilen zeytin yaprağının sıvı kısmının ekstraktında yüksek antimikrobiyal aktivite ve plazmid DNA'da H2O2 kaynaklı DNA hasarına karşı koruyucu bir etki belirlenmiştir. Nano-taşıyıcı bir sistem olan proniozomlara yüklenen zeytin yaprağı ekstraktının antioksidan aktivitesinin korunduğu görülmüştür. Laktoz-bazlı proniozomal ekstrakt kademeli bir salım profili sergilemiş ve zeytin yaprağı ekstraktını asidik ortamda bozunmaya karşı korumuştur. Tüm formülasyonlar 200 µg/mL'ye kadar güvenli olarak kabul edilmiştir.Olive leaves obtained during olive harvesting and olive oil production are an important by-product for the recovery of extracts with high phenolic content. In this thesis, the effects of ultrasonically assisted extraction (UDE), fermentation using Lactiplantibacillus plantarum strains and proniosomal encapsulation using nano-carrier systems on the bioactive properties of olive leaves were investigated. The optimum UDE conditions for non-fermented Gemlik variety olive leaves were 30% amplitude, 70% ethanol concentration and 5 min extraction time, in hydroxytyrosol-enriched extract for Lb. plantarum ATCC 14917 30% amplitude, 30% ethanol concentration and 5 min extraction time and for Lb. plantarum ATCC-BAA 793 45% amplitude, 10% ethanol concentration and 10 min extraction time. Following a 21-day fermentation period, the Lb. plantarum ATCC 14917 (hydroxytyrosol; 126.89 mg/L) strain exhibited superior oleuropeinolytic activity in olive leaf brine compared to the Lb. plantarum ATCC-BAA 793 (85.93 mg/L) strain. Furthermore, the unfermented olive leaf extract and the fermented olive leaf extract with Lb. plantarum ATCC 14917 demonstrated high antimicrobial activity and a protective effect against H₂O₂-induced DNA damage in plasmid DNA. It was observed that the antioxidant activity of olive leaf extract was preserved when loaded into proniosomes, a nano-carrier system. The proniosomal extract, based on lactose, exhibited a gradual release profile and demonstrated the ability to protect the olive leaf extract from degradation in an acidic environment. All formulations are considered safe up to 200 µg/mL

    L-prolin baskılı nanofilm kaplı yüzey plazmon rezonans sensörlerinin geliştirilmesi

    No full text
    Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Biyomühendislik Ana Bilim DalıProline has become an important biomarker for the detection and identification of diseases. It has been documented in the literature that metabolic patients with esophageal cancer had significantly lower serum proline levels. In addition hyperprolinemia, a rare metabolic condition, occurs when the level of proline in the blood is elevated. Molecularly Imprinted Polymers (MIPs) are synthetic polymers that use a specific target molecule as a "template" and create recognition sites specific to this molecule in their structure. MIPs, can be used as recognition components in surface plasmon resonance (SPR) sensors. SPR biosensors provide rapid, sensitive, and economical detection of target biomolecules by measuring changes in the refractive index on or near a thin metal film. Furthermore, when combined with MIPs, the selectivity and sensitivity of the sensors can be significantly increased. In this study, aim was to synthesize L-proline imprinted nanofilms on the surface of gold SPR chip to selectively detect the L-proline molecule from human serum. Poly (2-hydroxyethyl methacrylate) (PHEMA)-based Pro-MIP and non-imprinted (NIP) SPR sensors were synthesized and characterized by scanning electron microscope images (SEM), Fourier Transform Infrared Spectroscopy (FTIR), Atomic Force Microscopy (AFM) and contact angle measurements. According to SEM analysis results, it was observed that polymerization occurred homogeneously on the surface. Aqueous L-proline solutions at various concentrations were used in adsorption studies for the real-time detection of prolin and detection limit was obtained as 0,5 µg/mL. The SPR isotherm parameters were determined accordingly, and the results demonstrated that Pro-MIP SPR sensors were more compatible with the Langmuir isotherm model. Selectivity of the SPR sensor for L-prolin was evaluated in presence of competitor molecules L-histidine and L-phenylalanine. In selectivity studies, proline showed 6.4 and 7.5 times higher selectivity than the competing molecules histidine and phenylalanine, respectively. In addition, it was determined that Pro-MIP SPR sensors can be used up to 5 times without significant decrease in adsorption capacity. Outcomes showed that a biosensor was obtained that could determine L-proline in low detection limits, simultaneously. Keywords: L-proline, molecularly imprinted polymers, surface plasmon resonance sensors, nanofilm, cancer biomarkerProlin hastalıkların saptanmasında ve tanımlanmasında önemli bir biyobelirteç haline gelmiştir. Literatürde özofagus kanseri olan metabolik hastaların serum prolin seviyelerinin önemli ölçüde düşük olduğu belgelenmiştir. Ayrıca, kandaki prolin seviyesinin yükselmesiylede nadir görülen bir metabolik durum olan hiperprolinemi ortaya çıkar. Moleküler Baskılanmış Polimerler (MIP'ler), belirli bir hedef molekülü "kalıp" olarak kullanan ve yapılarında bu moleküle özgü tanıma bölgeleri oluşturan sentetik polimerlerdir. MIP'ler, yüzey plazmon rezonans (SPR) sensörlerinde tanıma bileşenleri olarak kullanılabilir. SPR biyosensörleri, ince bir metal film üzerinde veya yakınında kırılma indeksindeki değişiklikleri ölçerek hedef biyomoleküllerin hızlı, hassas ve ekonomik bir şekilde tespit edilmesini sağlar. Ayrıca, MIP'lerle birleştirildiğinde, sensörlerin seçiciliği ve hassasiyeti önemli ölçüde artırılabilir. Bu çalışmada, insan serumundan L-prolin molekülünü seçici olarak tespit etmek için altın SPR çipinin yüzeyinde L-prolin baskılı nanofilmlerin sentezlenmesi amaçlanmıştır. Nanofilm sentezinde kullanılacak en etkili ön-kompleks oranını belirlemek için Pro:VIM ile farklı molar oranlarda ön-kompleksler hazırlanmıştır. Poli (2-hidroksietil metakrilat) (PHEMA) bazlı Pro-MIP ve baskısız (NIP) SPR sensörleri sentezlenmiş ve taramalı elektron mikroskobu görüntüleri (SEM), Fourier Transform Kızılötesi Spektroskopisi (FTIR), Atomik Kuvvet Mikroskopisi (AFM) ve temas açısı ölçümleri ile karakterize edilmiştir. SEM analiz sonuçlarına göre polimerizasyonun yüzeyde homojen bir şekilde gerçekleştiği gözlemlenmiştir. Prolinin gerçek zamanlı tespiti için adsorpsiyon çalışmalarında çeşitli konsantrasyonlarda sulu L-prolin çözeltileri kullanılmış ve tespit limiti 0,5 µg/mL olarak elde edilmiştir. SPR izoterm parametreleri buna göre belirlenmiş ve sonuçlar Pro-MIP SPR sensörlerinin Langmuir izoterm modeliyle daha uyumlu olduğunu göstermiştir. SPR sensörünün L-prolin için seçiciliği, yarışmacı moleküller L-histidin ve L-fenilalanin varlığında değerlendirilmiştir. Yapılan seçicilik çalışmaları sonucunda, prolin yarışamcı moleküller olan histidin ve fenilalanile göre sırayla 6,4 ve 7,5 kat fazla seçicilik gösterdi. Ayrıca, Pro-MIP SPR sensörlerinin adsorpsiyon kapasitesinde önemli bir düşüş olmadan 5 defaya kadar kullanılabileceği belirlenmiştir. Sonuçlar, L-prolini düşük tespit limitlerinde eş zamanlı olarak belirleyebilen bir biyosensör elde edildiğini gösterdi. Anahtar Kelimeler: L-prolin, moleküler baskılanmış polimerler, yüzey plazmon rezonans sensörleri, nanofilm, kanser biyobelirtec

    V2X iletişimi için tavana monte edilmiş araç anteni tasarımı

    No full text
    Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Elektrik-Elektronik Mühendisliği Ana Bilim DalıIn this study, an innovative approach has been developed for designing V2X communication antennas, focusing on achieving good bandwidth, simplicity in fabrication, and low cost. Two novel antenna types are proposed: a dipole patch antenna element and a regular hexagon microstrip antenna. Both are designed to operate within the IEEE 802.11p defined vehicular communication band at a resonant frequency of 5.9 GHz. One of the significant advantages of proposed antennas is their simplified geometry, which facilitates easier fabrication. Moreover, we've mentioned that they can be fabricated at a very low cost, which is crucial for widespread adoption, especially in the automotive industry. We utilized advanced technology, specifically LPKF Laser Welding technology, for engraving the prototype antennas. This suggests a high level of precision in the fabrication process, which is essential for maintaining the antennas' performance characteristics. The antennas are printed on an FR4 epoxy substrate with specific dielectric properties (dielectric constant ε_r = 4.3, loss tangent δ = 0.025) and a thickness of 1 mm. The low-profile design(1 mm height) of the antennas makes them suitable for integration into vehicles, where they can be discreetly mounted on the roof or inside the shark fin for V2V communication. Both antennas exhibit an omni-directional radiation pattern in the horizontal plane, which is desirable for V2X communication applications as it ensures effective communication regardless of the relative orientation of the vehicles involved. Overall, this thesis presents a comprehensive approach to design V2X communication antennas that address key considerations such as performance, cost, ease of fabrication, and suitability for integration into vehicles. This study has the potential to contribute significantly to the advancement of V2X communication technology.Bu çalışmada, V2X iletişim antenlerinin tasarımında iyi bir bant genişliği, üretimde basitlik ve düşük maliyet sağlanmasına odaklanılarak yenilikçi bir yaklaşım geliştirildi. Önerilen iki tür yeni anten, bir dipol-yama anten elemanı ve bir düzenli altıgen mikroşerit antendir. Her ikisi de IEEE 802.11p tanımlı araç iletişim bandında, rezonans frekansı 5.9 GHz'de çalışacak şekilde tasarlanmıştır. Önerilen antenlerin en önemli avantajlarından biri, daha az karmaşık bir geometrik yapıya sahip olmalarıdır. Bu özellik, üretim süreçlerini basitleştirerek maliyet ve zaman açısından verimlilik sağlamaktadır. Bunun yanı sıra, üretim maliyetlerinin son derece düşük olabileceği belirtilmiş olup, bu durum özellikle otomotiv endüstrisinde yaygın olarak benimsenmeleri açısından önemli bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Prototip antenlerin kazıma işlemi, LPKF Lazer Kaynak teknolojisi gibi ileri düzey üretim yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu durum, üretim sürecinde yüksek hassasiyet sağlanmasına katkıda bulunmakta olup, antenlerin performans özelliklerinin korunmasında önemli bir rol oynamaktadır. Antenler, FR4 epoksi bir substrat üzerine (dielektrik sabit ε_r = 4.3, kayıp tanjant δ = 0.025) basılmıştır ve 1 mm kalınlığındadır. Antenlerin düşük profilli olması (1 mm yükseklik), araçlara entegrasyon açısından uygunluk sağlamakta olup, V2X iletişimi için çatıya veya köpekbalığı yüzgeci içine gizli şekilde monte edilebilmelerine olanak tanımaktadır. Her iki anten de yatay düzlemde tüm yönlere ışıma deseni sergilemekte olup, bu özellik, ilgili araçların göreceli yöneliminden bağımsız olarak etkili iletişimi mümkün kıldığı için V2X iletişim uygulamaları açısından avantajlıdır. Bu tez, performans, maliyet, üretim kolaylığı ve araçlara entegrasyon için uygunluk gibi ana hususları ele alan V2X iletişim antenlerinin tasarımına kapsamlı bir yaklaşım sunmaktadır. Bu çalışma, V2X iletişim teknolojisinin ilerlemesine önemli ölçüde katkı sağlama potansiyeline sahiptir

    Use of project management knowledge areas in the construction sector

    No full text
    Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, İnşaat Mühendisliği Ana Bilim Dalıİnşaat sektöründe, projelerin hedeflerine ulaşması etkin bir proje yönetim sistemine bağlıdır. Böyle bir sistem, projenin her aşamasını planlama, izleme ve kontrol etme imkânı sunmaktadır. Bunu sağlamak için tercih edilebilecek pek çok proje yönetim standardı bulunmaktadır. Proje Yönetim Enstitüsü'nün (PMI) hazırladığı, "Proje Yönetim Bilgi Birikim Kılavuzu" (PMBOK) bu alanın temel standartlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Kılavuzda uygulanması gereken faaliyetler, proje yönetim bilgi alanları başlığı altında anlatılmaktadır. Bunlar sırasıyla; entegrasyon yönetimi, kapsam yönetimi, zaman yönetimi, maliyet yönetimi, kalite yönetimi, insan kaynakları yönetimi, iletişim yönetimi, risk yönetimi, tedarik yönetimi ve paydaş yönetimi olarak adlandırılmıştır. Bu çalışma; inşaat sektöründe proje yönetim bilgi alanlarının kullanımı konusunda, çalışanların düşüncesini ve çalıştıkları projelerde bu bilgi alanlarının kullanımını incelemeyi amaçlamıştır. Araştırma kapsamında veri toplanması amacıyla hazırlanan anketler; Türkiye'de sektörde önemli paya sahip Adana, Ankara ve İstanbul illerinde uygulanmıştır. Elde edilen verilerin analizi ise SPSS paket programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. SPSS ile güvenilirlik ve normallik analizi yapılarak veri setine Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve ANOVA testleri uygulanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre; katılımcıların, proje yönetim bilgi alanlarının genel kullanımına yönelik görüşleri ile eğitim, branş, iş deneyimi, projedeki pozisyon, projenin profili ve proje yönetim alanında eğitim alma durumu arasında anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür. Proje yönetim bilgi alanlarının uygulanma düzeyi ile katılımcıların çalıştığı firmanın profili arasında anlamlı bir fark olduğu anlaşılırken; çalıştıkları projenin profili ve projenin bulunduğu şehir arasında anlamlı bir fark olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmadan elde edilen bir diğer sonuç ise; katılımcıların proje yönetim uygulamalarındaki sorunlara yönelik görüşleri ile projedeki pozisyonları, çalıştıkları firmanın profili ve çalıştıkları projenin profili arasında anlamlı bir farklılık olduğudur.In the construction industry, achieving the objectives of projects depends on an effective project management system. Such a system provides the opportunity to plan, monitor, and control each phase of the project. There are many project management standards that can be preferred to achieve this. The "Project Management Knowledge Accumulation Guide" prepared by the Project Management Institute stands out as one of the basic standards in this field. The activities to be implemented in the guide are described under the title of project management knowledge areas. This study aims to examine the opinions of employees on the use of project management knowledge areas in the construction sector and the use of these knowledge areas in the projects they work on. The questionnaires prepared for data collection within the scope of the research were applied in Adana, Ankara and Istanbul, which have a significant share in the sector in Turkey. The analysis of the data obtained was carried out with the help of SPSS package program. Mann Whitney U, Kruskal Wallis and ANOVA tests were applied to the data set after reliability and normality analysis with SPSS. According to the research results, a significant difference was found between the participants' views on the general use of project management knowledge areas and their education, branch, work experience, position in the project, project profile, and whether they received training in project management. It was understood that there was a significant difference between the application level of project management knowledge areas and the profile of the company the participants worked for, while no significant difference was found between the project profile and the city where the project was located. Another finding from the research is that there was a significant difference between participants' views on issues in project management practices and their position in the project, the profile of the company they worked for, and the profile of the project they were involved in

    Analytical study on mild steel corrosion inhibition in acidic environment: DFT modeling and RSM optimization

    No full text
    This study investigates the corrosion inhibition potential of various heterocyclic compounds, including 1,3-Thiazole-4-carbothioamide, 4-aminopyrazolo[3,4-d]pyrimidine, pyrimidine-2-thiocarboxamide, 1,2,4-oxadiazole-3carbothioamide, 1H-imidazole-4-carbothioamide, 2-methyl-1,3-thiazole-4-carbothioamide, 4-aminothieno[2,3d]pyrimidine-2-thiol, and 2-isopropyl-4-methyl-1,3-thiazole-5-carboxylic acid, selected for their structural characteristics that make them effective in fuel applications. The presence of functional groups such as thiol, amide, carboxylic acid, imidazole, and thiazole in these compounds enhances their ability to adsorb onto metal surfaces, forming protective layers that significantly inhibit corrosion. These compounds were chosen not only for their strong interaction with metal substrates but also for their stability and durability under various environmental conditions, which are important for fuel systems. Density Functional Theory (DFT) calculations were performed to give structural insights, which are essential for understanding the corrosion inhibition mechanism of the examined compounds. The inhibition performance of these molecules were investigated in 0.5 M HCl via electrochemical impedance spectroscopy technique for mild steel (MS) containing various inhibitor concentrations (1;3 and 5 mM) and exposure times (1; 24 and 48 h). Particularly, the higher inhibition efficiency of compounds; 2-methyl-1,3-thiazole-4-carbothioamide and 4-aminothieno[2,3-d]pyrimidine-2-thiol from their structural and electronic properties. The variable inhibition efficiency observed among different compounds investigates the importance of methods Response Surface Methodology (RSM) for systematically analyzing concentration, time, and molecular structure interactions. The experimental results indicated that 2-methyl-1,3thiazole-4-carbothioamide and 4-aminothieno[2,3-d]pyrimidine-2-thiol exhibited significantly higher inhibition efficiency at a concentration of 5 mM and an exposure duration of 48 h, with inhibition efficiencies of 98.96 % and 98.66 % respectively

    Düşük reynolds sayisinda naca 0012 kanat profi̇li̇ni̇n aerodi̇nami̇k özelli̇kleri̇ üzeri̇ndeki̇ hücum kenar deği̇şi̇mi̇ni̇n etki̇si̇

    No full text
    Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Havacılık ve Uzay Mühendisliği Ana Bilim DalıIn this study, it is aimed to enhance the aerodynamic performance of the NACA 0012 airfoil with the morphing leading edge method. The investigation was conducted using an airfoil with a chord length of 120 mm under Reynolds number conditions of Re = 105. In addition to the base airfoil, a MATLAB code was developed to generate modified airfoil geometries by specifying the deflection angle and the deflection initiation point (expressed as a percentage of the chord length) as input parameters. The computational analysis considered deflection angles of 2°, 4°, and 6°, initiated at 10%, 20%, and 30% of the chord length. All configurations were analyzed using ANSYS FLUENT and compared aerodynamically with the base case (0° deflection). The performance evaluation focused on maximizing lift coefficient (CL), minimizing drag coefficient (CD), and optimizing the lift-to-drag ratio (CL/CD) as a measure of aerodynamic efficiency. The results demonstrate that airfoils with 6° deflection achieved the highest aerodynamic efficiency relative to the base model in the post-stall regime (e.g., α = 18°), with observed reductions in laminar separation bubbles (LSB) and trailing-edge vortex intensity. At moderate angles of attack (α = 10°), airfoils with 4° deflection exhibited optimal performance, yielding a 73.61% improvement in CL/CD compared to the base model. While stall characteristics revealed limited improvement, all modified geometries demonstrated reduced drag compared to the base model.Bu çalışmada, NACA 0012 kanat profilinin aerodinamik performansının, şekil değiştirebilen hücum kenarı yöntemi ile artırılması amaçlanmıştır. Araştırma, 120 mm veter uzunluğuna sahip bir kanat üzerinde, Reynolds sayısının, Re = 105, koşullarında gerçekleştirilmiştir. Yalın kanat profiline ek olarak, sapma açısı ve sapma başlangıç noktası (veter uzunluğunun yüzdesi olarak ifade edilmiştir) giriş parametresi olarak alınarak değiştirilmiş geometriler oluşturmak üzere bir MATLAB kodu geliştirilmiştir. Hesaplamalı analizde, sapma açıları 2°, 4° ve 6° olan ve sapma başlangıç noktaları veter uzunluğunun %10, %20 ve %30'unda bulunan hava profilleri değerlendirilmiştir. Tüm konfigürasyonlar ANSYS FLUENT yazılımı kullanılarak analiz edilmiş ve aerodinamik olarak sıfır sapmalı (0°) yalın durumla karşılaştırılmıştır. Performans değerlendirmesi, kaldırma katsayısının (CL) maksimize edilmesi, sürükleme katsayısının (CD) minimize edilmesi ve sonuç olarak aerodinamik verimliliğin bir göstergesi olarak kaldırma/sürükleme oranının (CL/CD) optimize edilmesi üzerine odaklanmıştır. Sonuçlar, 6° sapmaya sahip kanatların, stol (tutunma kaybı açısı) sonrası rejimde (örneğin α = 18°) yalın duruma kıyasla en yüksek aerodinamik verimliliği sağladığını ve laminer ayrılma balonunun azaldığını, çıkış kenarındaki girdapların ise zayıfladığını göstermektedir. Orta hücum açılarında (α = 10°), 4° sapmalı kanat profili en iyi performansı sergilemiş ve CL/CD oranında temel modele göre %73,61 iyileşme elde edilmiştir. Stol karakteristiklerinde sınırlı bir iyileşme gözlemlenmiş olsa da, tüm modifiye edilmiş geometriler yalın modele kıyasla daha düşük sürükleme göstermiştir

    Design and analysis of two-stage bidirectional power converter for vehicle-to-grid technology with fuel cell-battery electric vehicle

    No full text
    This paper presents the design and analysis of an isolated bidirectional two-stage power converter for vehicle-to-grid (V2G) technology with a fuel cell (FC) battery electric vehicle (FCBEV). In the first stage, the primary side employs a quadratic boost converter to achieve higher voltage levels, while the secondary side uses a voltage balancer circuit to equalize the DC subgrid terminal voltages. In the second stage, a T-type inverter is used for grid connection, effectively minimizing total harmonic distortion (THD). An Artificial Neural Network (ANN)-based maximum power point tracking technique combined with a Genetic Algorithm (GA) has been used to extract the maximum energy from the FC under changing temperature and pressure conditions in the system. The performance of the proposed converter has been evaluated and validated through simulation studies using MATLAB/Simulink software. The results demonstrate that the performance of the proposed converter is satisfactory under varying operating conditions. The grid current THD is maintained below 2.35 % in accordance with IEEE 519 standards. The proposed converter and control strategy facilitate the integration of EVs with renewable energy sources and bipolar hybrid AC/DC microgrids. © 2024 Elsevier Lt

    25th CONGRESS ON THERMAL SCIENCE AND TECHNOLOGYWITH INTERNATIONAL PARTICIPATION (ULIBTK’25) PROCEEDINGS BOOK

    No full text
    ULUSLARARASI KATILIMLI 25. ISI BİLİMİ VE TEKNİĞİ KONGRESİ (ULIBTK’25) 10-12 Eylül 2025 Adana, Türkiye = 25th CONGRESS ON THERMAL SCIENCE AND TECHNOLOGYWITH INTERNATIONAL PARTICIPATION (ULIBTK’25) 10-12 September 2025 Adana, TurkeyDAİMFED, Doğu Akdeniz İnşaat Müteahhit Birlikleri Federasyonu T.C. Sarıçam İlçe Belediyesi ARES PHE, ARES ISI TRANSFER SİSTEMLER

    K-SALP swarm anomaly detection and link prediction based anomaly prevention

    No full text
    Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Bilgisayar Mühendisliği Ana Bilim DalıAnomaly detection and prevention are critical in various fields, particularly cybersecurity, where early identification and intervention against malicious activities are essential. While traditional studies have predominantly focused on anomaly detection, anomaly prevention has gained increasing importance in identifying and mitigating risks preemptively. This thesis presents a comprehensive framework integrating anomaly detection, prevention, advanced clustering, and nature-inspired algorithms. Our approach leverages the K-medoid clustering method and the Salp Swarm Algorithm for optimal threshold determination. This hybrid method effectively identifies outliers and suspicious nodes within datasets. The framework is applied to real-world datasets, including the widely used Enron email dataset, allowing content-based and node-based anomaly detection. Experimental results demonstrate the success of the proposed method, particularly in the cybersecurity domain, where it outperforms alternative techniques on 5 out of 10 datasets, achieving an AUC value of 0.8651 on the Thyroid dataset. Additionally, the framework introduces a novel concept of "suspicious nodes," identified by data discrepancies between content and structural features. These nodes are labeled for further analysis to prevent potential harmful actions, such as fraudulent behavior or malicious emails. The proposed framework enhances anomaly detection methodologies and pioneers a novel approach to anomaly prevention, offering a proactive solution for mitigating risks before they materialize.Anomali tespiti ve önleme, özellikle siber güvenlik gibi alanlarda, kötü niyetli faaliyetlere karşı erken tespit ve müdahalenin kritik önem taşıdığı görevlerdir. Geleneksel çalışmalar genellikle anomali tespitine odaklanmış olsa da, risklerin önceden belirlenip azaltılmasını sağlayan anomali önleme, giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Bu tezde, gelişmiş kümeleme ve doğadan ilham alan algoritmalar kullanarak hem anomali tespiti hem de önlemesini entegre eden kapsamlı bir çerçeve sunulmaktadır. Önerilen yaklaşım, K-medoid kümeleme yöntemi ile Salp Sürüsü Algoritması'nın (SSA) optimal eşik belirleme işlemiyle birleştirilmesini içermektedir. Bu hibrit yöntem, veri setlerindeki aykırı değerleri ve şüpheli düğümleri etkili bir şekilde tespit etmeyi sağlamaktadır. Bu yöntem Enron e-posta veri seti gibi yaygın olarak kullanılan gerçek dünya veri setlerinde uygulanmış ve hem içerik tabanlı hem de düğüm tabanlı anomali tespitindeki performansı ortaya konmuştur. Deneysel sonuçlar önerilen yöntemin başarısını siber güvenlik alanında ortaya koymaktadır. 10 veri setinin 5'inde alternatif teknikleri geride bırakan yöntem ile Tiroid veri setinde 0.8651 AUC değeri elde edilmiştir. Ayrıca, çerçeve, verideki içerik ve yapısal özellikler arasındaki farklılıklarla belirlenen "şüpheli düğümler" kavramını tanıtmaktadır. Bu düğümler, dolandırıcılık davranışları veya kötü niyetli e-postalar gibi potansiyel zararlı eylemleri önlemek için daha fazla analiz yapılmak üzere işaretlenmektedir. Önerilen çerçeve, sadece anomali tespiti yöntemlerini geliştirmekle kalmayıp, anomali önleme konusunda da yenilikçi bir yaklaşım sunarak, risklerin gerçekleşmeden önce azaltılmasına yönelik proaktif bir çözüm sağlamaktadır

    0

    full texts

    3,463

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    DSpace@ATÜ (Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Universiti)
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇