MAU GCRIS Standard Database (Mardin Artuklu University)
Not a member yet
7418 research outputs found
Sort by
Mikhael Rabo Kroniği’nin 1598 Tarihli Süryanice Nüshası: Kodikolojik ve Tarihsel Bir Değerlendirme
Bu makale, 12. yüzyıl Süryani Ortodoks Patriği ve tarihçisi Mikhael Rabo’nun kaleme aldığı Kronik adlı eserin 1598 tarihli Süryanice elyazmasını kodikolojik ve tarihsel açıdan değerlendirmektedir. Üç sütunlu bir düzenle yapılandırılmış olan Kronik, kilise tarihi, siyasi gelişmeler ve doğa olaylarını bir arada ele alan nadir Süryani kaynaklarından biridir. Yaratılıştan 12. yüzyıl sonlarına kadar uzanan bu kapsamlı anlatı, Mikhael Rabo’nun entelektüel otoritesini ve Süryani tarihçiliği üzerindeki etkisini yansıtmaktadır. Kronik, aynı zamanda dönemin siyasal, mezhepsel ve teolojik çatışmalarına da dolaylı biçimde ışık tutar. Kroniğin günümüze ulaşan en eski Süryanice nüshası olan 1598 tarihli bu elyazması (Urfa-Halep Süryanice Kodeksi), Mikhael bar Barsavmo adlı bir rahip tarafından istinsah edilmiştir. Bar Barsavmo’nun kullandığı ana kaynak, bizzat müellifin metnine dayandığı bildirilen Muşe Savroyo nüshasıdır. Elyazması, yalnızca metni korumakla kalmaz, aynı zamanda geç dönem Süryani istinsah geleneklerine dair önemli bilgiler sunar. Fiziksel özellikleri, yazım tarzı ve kenar notlarına ilişkin kodikolojik gözlemler, metnin üretim ve kullanım bağlamını aydınlatmaktadır. Eserin Ermenice ve Arapça-Garşuni versiyonları ile Fransızca, Arapça ve İngilizce modern çevirileri, Kronik’in geniş bir entelektüel çevrede karşılık bulduğunu göstermektedir. Çalışma, elyazmasının yapısal özellikleri ve tarih yazımı yöntemine odaklanmakta; ayrıca 19. yüzyıl sonlarında nüshanın keşfi ve Süryani Katolik episkoposu Efrem Rahmani ile Fransız oryantalist Jean-Baptiste Chabot’nun katkılarıyla bilim dünyasına kazandırılma sürecini de ele almaktadır
Spor Takımı Taraftarlığında Marka Nefretinin Potansiyel Öncül ve Sonuçları
Spor takımları taraftarlar için sadece bir spor organizasyonu değil, aynı zamanda bir kimlik ve aidiyet kaynağıdır. Günümüzde taraftarların takımlarına olan bağlılıkları kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu tutku, taraftarların başarılar karşısında olumlu, başarısızlıklarda ise olumsuz duygular yaşamalarına yol açmaktadır. Bu çalışma, spor takımı taraftarlığında olumsuz bir duygu olan marka nefretinin öncüllerini ve sonuçlarını incelemeyi amaçlamaktadır. Marka nefreti ve diğer olumsuz duygusal tepkiler üzerine yapılan araştırmaların son yıllarda hızlı bir artış göstermesine rağmen dinamik ve karmaşık bir yapıya sahip olan spor endüstrisi literatürde oldukça az araştırılmıştır. Dolayısıyla sporda marka nefretinin potansiyel öncüllerini ve sonuçlarını ortaya koyan kapsamlı bir çerçeve sunmanın, keşfedilmemiş çeşitli araştırma boşluklarının belirlenmesi yoluyla teoriye ve metodolojiye katkı sunacağı öngörülmüştür. Bu doğrultuda spor pazarlaması alanında yayımlanan ilgili çalışmaların sistematik bir incelemesi yapılmış ve gelecek araştırmacılar için kolaylaştırıcı ve yol gösterici bir model ortaya çıkarılmıştır. Modelde yer alan değişkenlerin neden-sonuç ilişkisi bağlamında yeni araştırma tasarımlarında farklı biçimlerde yer alması, literatürün gelişimi ve uygulayıcıların pazarlama stratejileri üzerinde etki oluşturması bakımından önemli görülmekte ve önerilmektedir
Structural Modeling of Turkish Sports Science Students' Addiction on Social Media and Academic Procrastination: the Mediating Role of Academic Self-Efficacy
Oztunc, Mustafa/0000-0003-3125-1120; /0000-0001-7804-1011Academic procrastination remains a common problem among university students, yet most research overlooks discipline-specific dynamics. The purpose of this study was to examine the structural relationships between social media addiction, academic self-efficacy, and academic procrastination among sports science students, with a particular focus on the mediating role of academic self-efficacy. A correlational design and structural equation modeling were conducted with 1,017 sports science students from Turkish universities during the spring semester of 2023 to 2024. Data were collected using validated scales for social media addiction, academic procrastination and academic self-efficacy and analyzed using SPSS and Jamovi. Results showed that social media addiction positively predicted academic procrastination, while academic self-efficacy negatively predicted both social media addiction and academic procrastination. Importantly, academic self-efficacy significantly mediated the relationship between social media addiction and academic procrastination, accounting for approximately 41% of the indirect effect. The direct effect of social media addiction on academic procrastination remained significant and together social media addiction and academic self-efficacy explained 55% of the variance in academic procrastination. These results emphasize the crucial role of academic self-efficacy in buffering the negative impact of social media addiction on procrastination among sports science students. Considering the cross-sectional design and the fact that the study was based on self-report, future research should use longitudinal studies and mixed methods to confirm these findings and improve generalizability. In general, the study emphasizes the need for targeted educational interventions to strengthen academic self-efficacy and reduce procrastination, especially among digitally engaged student groups
Adaptation of the Vicarious Resilience Scale to Turkish: A Validity and Reliability Study
Isiker Bedir, Deniz/0000-0001-6890-0513; Boz, Canahmet/0000-0001-6008-7636Objective: The 27-item Vicarious Resilience Scale (VRS) is the first tool developed to measure vicarious resilience in mental health professionals working with trauma survivors. Given that the VRS measures the positive impact on therapists resulting from observing the healing process of trauma victims, it is especially significant to evaluate its validity and reliability in Turkish culture. This study aims to adapt the VRS to Turkish and examine its psychometric properties. Method: VRS was adapted and administered via electronic survey to 337 mental health professionals from around the globe working with survivors of severe traumas, such as earthquake survivors. The validity of the VRS was examined using different techniques: confirmatory factor analysis (CFA) and criterion-related validity. Result: CFA yielded seven factors that were consistent with the original form: changes in life goals and perspective, client-inspired hope, increased recognition of clients' spirituality as a therapeutic resource, increased capacity for resourcefulness, increased self-awareness and self-care practices, increased consciousness of power and privilege relative to clients' social location, and increased capacity for remaining present while listening to trauma narratives. The Cronbach's alpha reliability of the VRS was found to be .95; it displayed positive correlations with posttraumatic growth, psychological resilience, and quality of life, indicating convergent validity. However, it had a negative correlation with depression, anxiety, and stress, indicating discriminant validity. Conclusion: The VRS is a valid and reliable measurement scale by professionals working with trauma survivors to aid the recognition and cultivation of vicarious resilience in Turkish mental health professionals
Çocuk Acil Servisinde Kan Alma Girişimleri Sırasında Ebeveynlerin Durumluk ve Süreklilik Anksiyete Düzeyleri
Giriş: Çocuk acil serviste (ÇAS) çocukların kan alma işlemleri sırasında ebeveynlerin yaşadığı stres ve kaygı, çocuğun tıbbi durumu, prosedürlere aşina olmama, sağlık çalışanlarıyla etkileşimler ve ebeveynlerin bilgi eksiklikleri gibi bir dizi faktörün karmaşık etkileşimiyle şekillenir. Bu çalışma, ÇAS’te çocuklarına kan alma işlemi yapılan ebeveynlerin durumluk ve sürekli kaygı düzeylerini belirlemeyi ve bu kaygı düzeylerini etkileyen faktörleri incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Tanımlayıcı kesitsel tipteki bu çalışma, Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan üçüncü basamak bir hastanenin ÇAS’te gerçekleştirilmiştir. Veriler, sosyo-demografik bilgiler formu ve durumluk-sürekli kaygı envanterini içeren bir anket kullanılarak 180 ebeveynden toplanmıştır. Veriler 6 Ocak 2025 ile 20 Şubat 2025 tarihleri arasında toplanmıştır. Veriler, Windows için IBM SPSS istatistik, sürüm 22.0 kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Ebeveynler orta düzeyde kaygı yaşamış olup, durumluk kaygı puanları ortalama 41,494±10,322 ve sürekli kaygı puanları ortalama 39,189±9,370 olarak bulunmuştur. Anneler, babalara kıyasla anlamlı derecede daha yüksek sürekli kaygı düzeyleri bildirmiştir (41,944±9,012’ye karşı 35,056±8,371, p<0,001). Daha düşük anne eğitim düzeyi, çalışmama durumu ve daha düşük gelir, daha yüksek sürekli kaygı ile ilişkilendirilmiştir. Çocuğunun hastalığı hakkında eğitim alan ebeveynlerin kaygı düzeyleri anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sağlık çalışanlarıyla iletişim ve bilgi sağlama konusundaki memnuniyet de azalmış kaygı ile ilişkilendirilmiştir. Sonuç: Bu çalışma, özellikle anneler ve düşük sosyo-ekonomik statüye sahip olanlar arasında, pediatrik kan alma işlemleri sırasında ebeveynlerin yaşadığı önemli kaygıyı ortaya koymaktadır. Eğitim desteği sağlamak ve sağlık çalışanları ile ebeveynler arasındaki iletişimi iyileştirmek, ebeveynlerin kaygısını hafifletmeye yardımcı olabilir. Bu bulgular, ÇAS ortamlarında ebeveynleri desteklemek için gerekli müdahalelere duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır
The Role of Self-Compassion in the Relationship of Posttraumatic Stress Disorder With Posttraumatic Growth in Kahramanmaraş Earthquakes Survivors: A Year on
Posttraumatic stress disorder (PTSD) and posttraumatic growth (PTG) are two common posttraumatic reactions that may co-exist in individuals exposed to or witnessing an earthquake. There are a limited number of studies examining some mediating variables, such as self-efficacy and resilience in the relationship between PTSD and PTG in individuals exposed to traumatic experiences. However, these studies were not carried out with earthquake survivors, and self-compassion was not considered as a mediating variable. Therefore, in order to close this gap in the literature, the current study aims to reveal the mediating role of self-compassion in the relationship between PTSD and PTG in Kahramanmara & scedil; earthquakes survivors. The data of the study were collected from 317 survivors of the February 6 earthquakes in Turkey (78.2% females), aged 18 and 52 (Mean = 24.12 +/- 6.28). The results have indicated that PTSD was negatively correlated with self-compassion, whereas positively correlated with PTG. Self-compassion was found to be positively associated with PTG. More importantly, the findings have also revealed the mediating effect of self-compassion in the relationship between PTSD and PTG after controlling for gender, age, educational level, and marital status. The findings shed light on our understanding that self-compassion may not only play a protective role against the negative consequences of traumatic events, but also may be an effective mechanism in the transformation of PTSD into PTG. Moreover, the findings of the study have suggested that focusing on self-compassion may be functional for intervention programs aiming to prevent PTSD symptoms and increase PTG in earthquake victims.Inonu UniversityThe authors would like to thank all participants of the study
The Effectiveness of HALP Score in Predicting Mortality in Non-ST Myocardial Infarction Patients
Kiliç, Raif/0000-0002-8338-4948;Background:The HALP score, measured based on hemoglobin, albumin, lymphocyte, and platelet levels, is regarded as a novel scoring system that indicates the status of systemic inflammation and nutritional health. Our study aimed to evaluate the relationship between HALP score and prognosis in non-ST-elevation myocardial infarction (NSTEMI) patients. Methods Between 1 January 2020 and 1 January 2022, 568 consecutive patients diagnosed with NSTEMI from a single center were included in the study retrospectively. The patients were divided into two equal groups according to the median HALP cutoff value of 44.05. Patients were followed for at least 1 year from the date of admission. Results The average age of the patients was 62.3 +/- 10.6 years and 43.7% were female. In-hospital and 1-year mortality were found to be significantly higher in the group with low HALP scores (6.0 vs. 2.1%, P = 0.019 and 22.5 vs. 9.9%, P < 0.001, respectively). In receiver operating characteristic curve analysis, a cutoff level of 34.6 of the HALP score predicted 1-year mortality with 71% sensitivity and 65% specificity (area under the curve: 0.707, 95% confidence interval: 0.651-0.762, P < 0.001). In Kaplan-Meier analysis, higher mortality rates were observed over time in the group with lower HALP scores (log-rank test=16.767, P < 0.001). In Cox regression analysis, the HALP score was found to be an independent predictor of 1-year mortality (odds ratio: 0.969, 95% confidence interval: 0.958-0.981, P < 0.001). Conclusion We found that a low HALP score could predict in-hospital and 1-year mortality in patients admitted to the hospital with a diagnosis of NSTEMI
Roles of Loneliness and Life Satisfaction in the Relationship Between Perceived Friend Social Support, Positive Feelings About the Future and Loss of Motivation
Gomez Salgado, Juan/0000-0001-9053-7730; Yildirim, Murat/0000-0003-1089-1380; Aslan, Yavuz/0000-0002-6692-5247Purpose: University students often face psychological challenges, particularly loneliness and hopelessness, which are exacerbated by factors such as limited social interactions, economic uncertainty, lack of employment opportunities, and the increasing prevalence of online education. This study aims to investigate the relationships among perceived friend social support, loneliness, life satisfaction, and the sub-dimensions of hopelessness, which are positive feelings about the future and loss of motivation. Design/methodology/approach: This cross-sectional quantitative study was conducted with 420 university students who completed a series of self-reported measures, including the Multidimensional Perceived Social Support Scale, the UCLA Loneliness Scale, the Satisfaction with Life Scale, and the Beck Hopelessness Scale. Findings: The findings revealed that perceived friend social support was positively associated with life satisfaction and positive future feelings and negatively associated with loneliness and loss of motivation. Both loneliness and life satisfaction individually and serially mediated the relationships between social support and the dimensions of hopelessness. Conclusion: These results highlight the crucial role of friend-based social support in alleviating loneliness and improving life satisfaction, thereby fostering optimism and preventing motivational decline among students. The findings provide valuable insights for designing interventions to enhance emotional well-being and psychological resilience among university populations
İyi Yönetişim İlkelerinin Uygulanması Sürecinde İnsan Kaynağının Rolü ve Önemi
Yönetimde yaşanan değişim ve dönüşümler zamanla yönetsel politika ve ilkelerin de gözden geçirilmesini zorunluluk haline getirmiştir. Yönetimden çok aktörlü yönetişim anlayışına geçişle birlikte yönetime birtakım ilkeler ve yaklaşımlar uyarlanmaya başlamıştır. Yönetimin iyileştirilmesi, etkinleştirilmesi ve süreklilik kazanabilmesi için benimsenen iyi yönetişim ilkeleri yönetsel politika ve stratejilerin belirleyicisi ve şekillendiricisi olmuştur. Kurumsal süreklilik, maddi sermaye ve beşeri sermaye üzerine kuruludur. Kurumların sahip olduğu beşeri sermayesi yönetsel politikaların yürütücüsü olarak kurumun en önemli aktörüdür. Bu öneminden dolayı insan kaynağının iyi yönetişim ilkelerinin uygulanma sürecindeki rolü ve önemi üzerinde durularak kurumsal verimlilik, etkililik ve başarıyı nasıl etkilediğini irdelemek çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Derleme türünde olan bu çalışmada ikincil veri analizi yapılarak literatür taramasından elde edilen bilgiler doğrultusunda iyi yönetişim ilkelerinin uygulanmasında insan kaynağının taşıdığı roller analiz edilmiştir. Yöneticiler ve çalışanlar arasındaki iletişimin başarısı, yönetim politikalarını benimsemesi ve içselleştirmesi kurumun dışarıdaki kitleleri üzerinde yaratacağı etkininin de belirleyicisi olduğu sonucuna varılmıştır. Kurumun dışa yansıyan yüzü olan insan kaynağının iyi yönetişim ilkelerinin amacının ve öneminin bilincinde davranışlar sergilemesi kurumsal algı ve imajı olumlu yönde etkileyerek kurumsal süreklilik ve başarıyı da beraberinde getirir