Bursa Technical University Institutional Repository
Not a member yet
2618 research outputs found
Sort by
Design and analysis of disabled lift for M1 class transportation vehicles
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Makine Mühendisliği Ana Bilim DalıToplumu oluşturan tüm bireylerin her türlü fırsat ve imkanlardan eşit derecede faydalanmaları gerekir. Bu konu hem ulusal hem de uluslararası çeşitli hak ve yasalarca güvence altına alınmıştır. Son yasal düzenlemelere göre 2018 yılından itibaren ülkemizdeki toplu taşıma araçlarında ve özel araçlarda engelli bireylerin araçlarına erişebilmeleri için yeni sistemler geliştirilmeye başlamıştır. Bu çalışmada, M1 sınıfı araçlara uygun 350 kg kapasiteye sahip bir engelli lifti tasarlanmıştır. Tasarlanan liftin platformunun sonlu elemanlar yöntemi ile analizi yapılmıştır. Platform üzerinde kullanılan 30x30 kare profillerin kalınlıkları değiştirilerek analiz sonuçları karşılaştırılmıştır. Platformun olağan koşullarda dayanımlarının ve yorulma ömürlerinin azamiye çıkarılmasına çalışılmıştır. İlk olarak, M1 sınıfı aracın ölçüleri tanımlanıp liftin araca montaj braketi tasarlanmıştır. Montaj braketi tasarlanırken aracın şaseleriyle bağlantılı olması, yüksek mukavemetli, düşük ağırlıklı ve boyutlarının minimum seviyede tutulması gözönünde bulundurulmuştur. Sonrasında montaj braketi ile ana kol bağlantısı arasına parallel kollar tasarlanmıştır. Paralel kollar ile beraber ana kolun tasarımı tamamlanmıştır. İkinci olarak standart bir platform tasarımı yapılmıştır. Platform tasarımında 30x30 kare profili kullanılmıştır. Kare profilin kalınlığı 3 mm olarak seçilmiştir. Platform üzerinde yanlara açılır iki kanat sistemi tasarımı yapılmıştır. Bunun sebebi araç içerisinde acil bir durumda yolcunun sağ ve sol tarafı kullanamaması durumunda arka kapıdan çıkmasını sağlamaktır. Üçüncü aşamada ele alınan platformun 1 mm, 2 mm ve 3 mm kalınlıkları için sonlu elemanlar yöntemiyle analizleri yapılmıştır. Çıkan sonuç değerlerine göre 1 mm profilin sisteme uygun olmadığı anlaşılmıştır. 2 mm ve 3 mm kalınlık değerleri için yorulma ömürleri ve ağırlıkları karşılaştırılmıştır. Lift tasarımı yapılırken 2006/42/AT Makine Emniyet Yönetmeliğinin ve TS ISO 9386-1 Hareket Engelliler için Güç Tahrikli Kaldırma Platformları Emniyet, Boyutlar ve İşlevsel Çalışma ile İlgili Kurallar Bölüm 1: Düşey Kaldırma Platformları yönetmeliğinin kuralları uygulanmıştır. Tasarım ile beraber liftin hidrolik şeması ve elektrik şemaları çizilmiştir. Mekanik tasarım yapılırken CAD programı olan Catia V5 [24], hidrolik şema için FluidSIM [25], elektrik şeması için Proteus [26] ve analiz için Ansys [23] programlarından yararlanılmıştır. Anahtar kelimeler: Engelli lifti, tasarım, yorulma analizi, statik analizAll of the opportunities and opportunities should be distributed fairly among the people that make up the society. Numerous laws and rights at the national and international levels protect this subject. Since 2018, new methods have been developed in our country in compliance with the most recent legislative regulations to allow disabled individuals access to both public transit and private autos. As a result, a disabled lift for M1 class cars was developed in this study with a 350kilogram capacity. The finite element approach was used to assess the platform of the designed lift. The 30x30 square profiles that were employed on the platform had their thicknesses modified, and the analysis's findings were compared. Under typical circumstances, efforts have been made to increase the platform's strength and fatigue life. The measurements of the M1 class vehicle were acquired prior to creating the mounting bracket for the lift to the vehicle. The mounting bracket's connection to the vehicle's chassis, as well as its high strength, low weight, and compact design, have all been taken into account. The mounting bracket was then connected to the main arm with the help of parallel arms. The main arm's design was completed with the parallel arms. Second, a common platform design was created. The platform was designed with a square profile of 30x30. The square profile's thickness was held constant at 3 mm. Two wings on the platform with side openings were planned. The goal is to give the passenger a back door exit in the event they are unable to use the right or left sides of the car during an emergency. The platform presented was examined using the finite element approach in the third stage at thicknesses of 1 mm, 2 mm, and 3 mm. The 1 mm profile is not appropriate for the system, as determined by the result values. Therefore, only the 2 mm and 3 mm platform thicknesses were examined for fatigue lifetimes and weights. While designing the lift, attention was paid to the 2006/42/AT Machinery Safety Regulation and TS ISO 9386-1 Power Driven Lifting Platforms for Disabled of Motion Rules for Safety, Dimensions, and Functional Operation Part 1: Vertical Lifting Platforms. Along with the mechanical design, the hydraulic and electrical diagrams of the lift were drawn. The mechanical design, schematic hydraulic diagram, electrical diagram, and structural analysis were all completed using the CAD software Catia V5, FluidSIM, Proteus, and ANSYS, respectively. Keywords: Disabled lift, design, fatigue analysis, static analysi
Design of a 14-storey reinforced building according to TBDY-2018, considering structure-pile-soil interaction
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, İnşaat Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Yapı Mühendisliği Bilim DalıKazıklı temeller, taşıma gücünün yetersiz olduğu yumuşak zeminlerde inşa edilecek binalar için yatay ve düşey yüklere karşı bir önlem olarak ortaya çıkmıştır. Ülkemizde, Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (TBDY-2018) yürürlüğe girmeden önce kazıklı binaların tasarımı, genel anlamda sadece düşey yükler altında oturmaların sınır değerler altında kalması göz önünde bulundurularak gerçekleştiriliyordu. TBDY-2018 ile birlikte deprem etkileri altında yapı-kazık-zemin etkileşiminin dikkate alınması zorunlu kılınmıştır. Bu tez kapsamında ZE türü yumuşak zemine oturan, taşıyıcı sistemi perde ve çerçevelerden oluşan, iki bodrum, zemin ve 11 kattan oluşan, 14 katlı betonarme bir binanın yapı-kazık-zemin-etkileşimi dikkate alınarak tasarımı gerçekleştirilmiştir. Tez çalışmasında öncelikle yapı-zemin-etkileşimi göz ardı edilerek söz konusu binanın tabanı ankastre olarak modellenmiş ve dayanıma göre tasarımı yapılmıştır. Kesit boyutları ve donatı detayları belirlenen binanın doğrusal olmayan modeli oluşturulduktan sonra seçilen 4 kuvvetli yer hareketinin için 8 zaman tanım alanında doğrusal olmayan analiz (ZTA) gerçekleştirilerek performans değerlendirilmesi yapılmıştır. Performans değerlendirilmesinde, ZTA'lerin her biri için zaman serisi boyunca oluşan mutlak değerce en büyük iç kuvvet, şekildeğiştirme ve yerdeğiştirme büyüklükleri kullanılmıştır. Sonrasında, 8 adet analizden elde edilen büyüklüklerin ortalama, ortalama±standart sapma, en küçük ve en büyük değerleri göz önüne alınarak performans değerlendirilmesi tamamlanmıştır. Değerlendirilen büyüklükler kat kesme kuvvetleri, göreli kat ötelemeleri oranları, kat ötelemeleri, zemin katta yer alan perdelerde oluşan çelik ve sargılı beton şekildeğiştirmeleri ve seçilen bir kolon ile kiriş kesiti için yapı yüksekliği boyunca oluşan plastik dönme değerleri şeklindedir. Ayrıca, ZTA analizlerinden elde edilen ortalama kat yerdeğiştirmeleri, göreli kat öteleme oranları ve kat kesme kuvvetleri mod birleştirme yönteminden elde edilen sonuçlarla karşılaştırılmıştır. Yapılan karşılaştırmalarda dayanıma göre tasarımdan elde edilen ortalama büyüklüklerin büyük ölçüde şekildeğiştirmeye göre tasarım sonuçları ile tutarlı olduğu sonucuna varılmıştır. Deprem etkisi altındaki söz konusu binanın yapı-zemin-kazık etkileşimi alt sistem yaklaşımı dikkate alınarak sağlanmıştır. Bu bağlamda TBDY-2018'de belirtilen Yöntem III kullanılmıştır. Öncelikle, üst yapının eylemsizlik özelliğinin dikkate alınmadığı kinematik etkileşim modeli sadece kazıklar, kütlesiz rijit bina temeli ve bodrum kat perdelerinin modellenmesi ile kurulmuştur. Kazık elemanlar ile zemin arasındaki etkileşim p-y, t-z ve Q-z yayları ile; bodrum perdeleri ile zemin arasındaki davranış ise p-y türü yaylar vasıtasıyla dolaylı olarak dikkate alınmıştır. Kazıklarda grup etkisinden kaynaklı kayıplar yaklaşık olarak ampirik bağıntılarla hesaplanmıştır. Zemin özelliği ZB olarak tanımlanan ana kaya için 11 adet deprem kaydı seçilmiş ve kayıtlar TBDY-2018'de tanımlanan elastik ivme spektrumuyla spektral uyuşum sağlanacak şekilde SeismoMatch programıyla modifiye edilmiştir. Zemin katmanları göz önüne alınarak tek boyutlu serbest zemin davranış analizleri DeepSoil programıyla gerçekleştirilmiştir. Bu analizlerden bina tabanında her bir kayıt için elastik ivme spektrumları oluşturulmuş ve ortalamaları alınarak eylemsizlik etkileşimine esas olan tasarım spektrumu elde edilmiştir. Ancak davranış analizlerinden hesaplanan spektrum ordinatlarının ZE zemin sınıfı için TBDY-2018'de tanımlı olan spektrumdan küçük değerler vermesi üzerine tasarım spektrumu olarak ZE zemin sınıfına uygun spektrum esas alınmıştır. Serbest zemin titreşim analizlerinden deprem kayıtlarının her biri için kazıklar boyunca oluşan maksimum yerdeğiştirme zarfları elde edilmiş ve bina bu yerdeğiştirme zarfları hedef gözetilerek artımsal statik hesap gerçekleştirilmiştir. Kinematik etkileşime esas olacak kazık iç kuvvetleri on bir deprem analizinin her birinden elde edilen mutlak değerce en büyük değerlerin ortalaması alınarak hesaplanmış ve yapı davranış katsayısı oranında küçültülerek azaltılmış iç kuvvet talepleri elde edilmiştir. Eylemsizlik etkileşimi kapsamında, bodrum katlar ve temel üst yapı ile birlikte kütleleri dikkate alınarak modellenmiş ve temel planının ağırlık merkezinde tanımlı bir düğüm noktasında, iki yatay eksen ve bu eksenler etrafında dönme serbestliği doğrultusu için etkileşim yayları tanımlanmıştır. Eylemsizlik etkileşimi mod birleştirme yöntemine göre gerçekleştirilmiş ve bu etkileşimden kaynaklanan azaltılmış kazık iç kuvvetleri hesaplanmıştır. Kinematik ve eylemsizlik etkileşimlerinden elde edilen kuvvetlerin mutlak değerlerinin toplamı kazıklarda tasarıma esas olan kuvvetler olarak hesaplanmış ve kazık donatıları belirlenmiştir.Piled foundations have emerged as a precaution against horizontal and vertical loads for buildings constructed on soft soils with insufficient bearing capacity. In Turkey, prior to the implementation of the Turkish Building Earthquake Code (TBDY-2018), the design of piled buildings was generally based on limiting their settlements under vertical loads. However, TBDY-2018 made it mandatory to consider the interaction between the structure, piles, and soil under earthquake effects. In this thesis, the design of a 14-story reinforced concrete building, founded on a type-ZE soft soil, with a structural system composed of shear walls and frames, 2 basements, ground floor, and 11 above-ground floors, was performed while taking into account the structure-pile-soil interaction. Initially, by neglecting the structure-soil interaction, the building's base was modeled as a fixed support, and its design was conducted based on its resistance. After determining the cross-sectional dimensions and reinforcement details, a nonlinear model of the building was established, and eight time-domain nonlinear analyses (ZTA) were performed considering four selected strong ground motion records to assess the building's performance. The evaluation involved the maximum absolute values of internal forces, displacements, and storey drift ratios over time for each ZTA. Subsequently, by considering the average, average±standard deviation, minimum, and maximum values from the eight analyses, a comprehensive performance assessment was conducted. The evaluated quantities included storey shear forces, relative storey displacements, storey drifts, steel and confined concrete strain in the basement walls, and plastic rotation values along the height of the structure for a selected column and beam section. Additionally, the average storey displacements, relative storey drift ratios, and storey shear forces obtained from ZTA analyses were compared with those obtained using the modal combination method. The results indicated that the average values obtained from the design based on resistance were in good agreement with the design results based on deformation. The structure-soil-pile interaction was considered using the subsystem approach for the building under earthquake effects. In this context, Method III specified in TBDY-2018 was employed. Initially, a kinematic interaction model was developed, considering only the piles, massless rigid foundation, and basement walls. The interaction between pile elements and the soil was considered through p-y, t-z, and Q-z springs, while the behavior between the basement walls and the soil was indirectly taken into account through p-y springs. Losses due to group effects in the piles were approximately calculated using empirical relationships. For the main rock layer characterized as ZB, 11 earthquake records were selected and modified using the SeismoMatch program to match the elastic acceleration spectrum defined in TBDY-2018. One-dimensional free-field soil response analyses were conducted using the DeepSoil program, considering the soil layers. Elastic acceleration spectra were derived at the base of the structure for each record, and their averages were used to obtain the design spectrum based on inertial interaction. However, due to the ZE soil class resulting in small spectrum ordinates from the behavior analyses, the design spectrum compatible with the ZE soil class was adopted. From the free-field vibration analyses, maximum displacement envelopes along the piles were obtained for each earthquake record, and incremental static analysis was performed to achieve the target displacements at the base of the building. For the inertial interaction, masses of the basement floors and foundation were considered in the model, and interaction springs were defined at a designated node at the center of gravity of the foundation plan for two horizontal axes and the rotational degree of freedom about these axes. Inertial interaction was realized according to the modal combination method, and the reduced pile internal forces arising from this interaction were calculated. The sum of the absolute values of the forces obtained from kinematic and inertial interactions was considered as the design forces for the piles, and pile reinforcements were determined
Vibration analysis of the vehicle seat with a finite element model
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Makine Mühendisliği Ana Bilim DalıAraçlarda konforu etkileyen önemli etkenlerden biri taşıt koltuklarındaki titreşimdir. Titreşime maruz kalan yolcu yorgunluk, konsantrasyon eksikliği, bel ağrısı gibi problemlerle karşılaşmaktadır. Bu nedenle, koltuktan yolcuya aktarılan titreşimlerin ortadan kaldırılması veya sınırlandırılması konforlu seyir için kritik öneme sahiptir. Bu noktada koltuğun doğal frekansları, sönüm oranları, mod şekilleri gibi dinamik özelliklerinin tasarım aşamasında belirlenmesi ve bunlara bağlı olan titreşim iletkenliklerinin incelenmesi gerekir. Bu çalışmada, şehir içi ulaşımda kullanılan bir taşıttaki ikili yolcu koltuğunun metal iskeleti ve buna ahşap sırtlıklar eklenmesi halinde modal analizi gerçekleştirilmiştir. Sonlu eleman yazılımı ortamında iskelete eklenen ahşap sırtlıkların doğal frekansları ve mod şekillerini nasıl değiştirdiği gözlenmiştir. Yapılan çalışmada ahşap sırtlıkların 2., 4. ve 5. modlarda koltuğun doğal frekanslarını az da olsa arttırdığı, diğerlerinde ise azalttığı gözlenmiş, sırtlıklar eklendikten sonra bazı mod şekillerinin başlangıca göre değiştiği görülmüştür. Ayrıca iskelet için çekiç testi yapılarak doğal frekansları, sönüm oranları ve mod şekilleri deneyle de ölçülmüştür. Deneysel çalışmada koltuğun bazı frekanslarının sayısal modeldekine yakın ölçüldüğü görülmüş, ilgili modların şekilleri karşılaştırılarak ve Modal Güvence Kriteri (Modal Assurance Criterion–MAC) indisleri hesaplanarak bunlar arasındaki benzerlikler gösterilmiştir. İkinci aşamada yolcu koltuğunun zeminden gelen titreşime karşılık ileri geri doğrultudaki titreşim iletkenliği sayısal olarak incelenmiştir. Hesaplamalar ANSYS Random Vibration ortamında gerçekleştirilmiş, koltuk ayaklarından uygulanan ivme Spektral Güç Yog?unlug?u (Power Spectral Density–PSD) değerlerine karşılık koltuk üst çerçevelerinin üzerinde belirli noktalardan çıkış ivme PSD değerleri hesaplanmış, bu ikisinin oranından iletkenlikler elde edilmiştir. Ahşap sırtlık eklenmesi halinde bazı doğal frekansların biraz arttığı bazılarının da azaldığı görülmüştür. Bu durum, eklenen parçanın hem kütle hem de katılık özelliklerinin koltuğun dinamik özelliklerini etkilediğini göstermektedir. Yapılan çalışmalarda ahşap katman eklendiğinde maksimum iletkenlik değerlerinin düştüğü fakat yüksek frekanslarda özellikle sol ayaktan ivme uygulandığında iletkenliklerin bir miktar arttığı görülmüştür. Ahşap parçanın yapının sönüm ve mod şekillerini etkilemesinden dolayı bu değişimlerin meydana geldiği değerlendirilmektedir. Çalışmanın üçüncü aşamasında profil, sırtlık tahtası kalınlığı ve bağlantı mesafelerindeki değişiklikler mevcut durum ile karşılaştırılarak iletkenliğe etkisi incelenmiştir. İlk durum için profil kalınlığı değişimi incelenmiştir. Kalınlıklar mevcut duruma göre arttıkça veya azaldıkça doğal frekanslar artmıştır. Buna rağmen sol koltuğun ilk doğal frekanstaki iletkenliği kalınlık azaldığında artmış, kalınlık arttığında ise azalmıştır. Fakat sağ koltukta her iki durum için de iletkenlikler artmıştır. İkinci durumda ayak bağlantı mesafelerindeki değişiklik incelenmiştir. Hem orta bağlantı hem de simetrik bağlantı durumunda doğal frekansların mevcut duruma göre arttığı görülmüştür. Ayrıca sol koltukta yine ilk moddaki iletkenlik değerleri hem orta bağlantıda hem de simetrik bağlantıda mevcut duruma göre artmıştır. Sağ koltukta ise iletkenlik her iki bağlantı durumunda da mevcuda göre azalmıştır. Son durumda sırtlık tahtası kalınlığındaki değişimin frekanslara ve iletkenliğe olan etkisine bakılmıştır. Sırtlık tahtasının kalınlığı azaldıkça doğal frekanslar artmış, kalınlık arttıkça ise frekanslar azalmıştır (6.mod hariç). Yine yapının ilk modu ele alındığında sol koltukta kalınlık arttıkça iletkenlik fark edilir şekilde düşmüş ve kalınlık azaldıkça iletkenlik artmıştır. Sağ koltukta benzer bir durum gözlenmiştir. İletkenlikteki değişim oranları hem kalınlık arttığında hem de azaldığında benzerdir.One of the significant factors affecting comfort in vehicles is vibration in seats. Passengers exposed to vibration face problems such as fatigue, lack of concentration, and low back pain. Therefore, eliminating or limiting the vibrations transmitted from the seat to the passenger is critical for comfortable travel. At this point, it is necessary to determine the dynamic properties such as natural frequencies, damping ratios, and mode shapes during the design phase, and accordingly to examine the transmissibility of the seat. In this study, modal analysis was carried out when the metal frame of a double passenger seat in a vehicle used in intercity transportation and wooden backrests are added to it. It was observed how the wooden backrests added to the backrest frame change the natural frequencies and mode shapes in the finite element software. It was noticed that wooden backrests slightly increased the natural frequencies of the seat in the 2nd, 4th and 5th modes, but decreased in the others, and it was seen some mode shapes changed compared to the beginning after the backrests were added. Additionally, the natural frequencies, damping ratios, and mode shapes of the frame structure were measured by the hammer test. It was seen from the experimental study that some natural frequencies of the seat were measured close to those belonging to the finite element model, and the similarities between them were drawn graph by comparing the relevant mode shapes and their Modal Assurance Criterion (MAC) indices. In the second stage, the back-and-forth vibration transmissibility of a double passenger seat against the vibration applied from the floor was investigated numerically using the ANSYS Random Vibration module. The Power Spectral Density (PSD) of the output acceleration from certain points on the upper seat frames versus the PSD input applied to the seat legs were calculated, and the transmissibility was obtained from the ratio of these two PSDs. It has been observed that some natural frequencies are slightly increased, and some are decreased if a wooden backrest is added. This shows that both the mass and stiffness properties of the added part affect the dynamic properties of the seat. In the studies, it was observed that the maximum transmissibility values decreased when the wooden layer was added. However, the transmissibility slightly increased when acceleration was applied especially, from the left foot at high frequencies. It is considered that these changes occur because the wooden part affects the damping and mode shapes of the structure. In the third stage of the study, the changes in profile, wood backrest thickness, and connection distances were compared according to the current situation, and the effect of transmissibility was examined. For the first situation, the profile thickness variation was examined. Natural frequencies increased as the thicknesses increased or decreased compared to the current situation. However, the transmissibility of the left seat at the first natural frequency increased when the thickness decreased and it decreased when the thickness increased. But in the right seat, transmissibility increased for both cases. In the second case, the change in connection distances was examined. It was observed that the natural frequencies increased compared to the current situation in both mid-connection and symmetrical-connection cases. In addition, in the left seat, the transmissibility values in the first mode increased compared to the current situation in both the middle connection and the symmetrical connection. In the right seat, the conductivity decreased in both connection conditions compared to the existing one. In the last case, the effect of the change in the thickness of the backrest on the frequencies and transmissibility was examined. As the thickness of the backrest wood decreases, the natural frequencies increase, and as the thickness increases, the frequencies decrease (except for the 6th mode). Again, considering the first mode of the structure, transmissibility decreased noticeably as the thickness increased in the left seat and it increased as the thickness decreased. A similar situation was observed in the right seat. The rates of change in transmissibility are similar both as thickness increases and decreases
A review of possible application areas of blockchain technolohy in the banking industry
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, İşletme Ana Bilim Dalı, İşletme Bilim DalıBlokzincir teknolojisi merkeziyetsiz, güvenilir ve birçok veri bloğundan oluşan veri kayıtlardan oluşmaktadır. Blokzincir teknolojisi sadece kripto para olarak alışveriş görevi olmayan farklı farklı sektörlerde de kullanılabilen evrensel bir teknolojiyi kapsamaktadır. Farklı sektörlerde kullanılabilen bu teknoloji işletme, sanayi, sağlık ve eğitim kurumlarında kullanıldığı gibi finans ve ekonomi alanlarını da etkilemektedir. Finans alanında en birincil sektör olan bankacılıktaki yeri vazgeçilmez olacaktır. Bu bağlamda bu araştırma kapsamında katılımcılar ile gerçekleştilmiş yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak, 8 adet açık uçlu soru ile toplam 11 kişi ile finans, bankacılık sektörüne ilgi duyan ve ekonomi, kripto paralar ile ilgilenen kişilere derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Bu teknolojinin yeni olması ve herkes tarafından bilinmiyor olmasından dolayı görüşmeye katılan 11 kişinin bu teknolojiye olan bilgisi ve bankacılık sektörüne olan ilgisi aranmıştır. Gerçekleştirilen görüşmedeki temel amaç blokzinciri teknolojisinin bankacılıkta kullanılmasındaki yeri ve önemine bakılmıştır. Katılımcıların yanıtlarına göre elde edilen sonuçlarda blokzinciri ile ilgili birçok çalışmanın bankalarda yapıldığı ve uygulanması ile ilgili bazı ülkelerin kararlar aldığıdır. Ama blokzinciri teknolojisinin şu an günümüz şartlarında bankalarda kullanılabilmesi için bu teknolojinin bankalar tarafından resmen kabul görmesi gerektiğidir. Ülkelerin ve devletlerin bu teknolojiyi kabul ederek bazı hukuki ve yasal düzenlemelerin gerekli olduğu buna istinaden insanların bu teknolojiye olan güvenin artması ve hızlı bir şekilde yayılıp bankalarda kullanılabilir düzeye gelebileceğidir.Blockchain technology is decentralized, reliable and consists of data records consisting of many data panels. Blockchain Technology includes a universal technology that can be used in different sectors that are not just a cryptocurrency exchange. This technology, which can be used in different sectors, affects the fields of finance and economy as well as being used in business, industry, health and education institutions. Its place in banking, which is the most primary sector in finance, will be indispensable. In this context, within the scope of this research, using the semi-structured interview technique conducted with the participants, in-depth interviews were conducted with 8 open-ended questions and a total of 11 people who are interested in finance, banking sector, economy and cryptocurrencies. Since this technology is new and not known by everyone, the knowledge of 11 people participating in the interview and their interest in the banking sector were sought. The main purpose of the meeting was to examine the place and importance of blockchain technology in the use of banking. According to the answers of the participants, the results obtained show that many studies on blockchain have been done in banks and some countries have taken decisions regarding its implementation. But in order for the Blockchain Technology to be used in banks under today's conditions, this technology must be officially accepted by the banks. Countries and states accept this technology and some legal and legal regulations are required, and based on this, people's trust in this technology will increase and it can spread quickly and become available in banks
Investigation of the effect of zinc borate on the performance and flammability of polypropylene in additive manufacturing
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Polimer Malzeme Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Polimer Malzeme Mühendisliği Bilim DalıEklemeli üretim, sağladığı birçok avantajdan dolayı kullanımı son yıllarda artan bir üretim yöntemidir. Polimerler, metaller ve seramikler gibi birçok malzeme bu üretim yönteminin farklı teknikleriyle üretilebilmektedir. Polimerlerin kullanımı hafiflik, tasarım esnekliği, kimyasal direnç, kolay işlenebilme vb. özelliklerinden dolayı gün geçtikçe artmaktadır. Ancak düşük ısıl ve mekanik özellikler polimerlerin başlıca zayıf yönleridir. Polimerlerin özelliklerini iyileştirmek için çeşitli katkılar ile kompozitlerinin hazırlanması oldukça yaygın bir yöntemdir. Polipropilen (PP) küresel olarak en yaygın kullanılan ikinci polimerdir. Ancak çekme kuvvetine karşı düşük mukavemet ve uzama sergilemesi zayıf yönlerinden biridir. Günümüzde alev geciktirici katkı maddeleri, polimerlerin aleve dayanımının arttırılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Çinko borat (ÇB), polimer malzemelerde yangın geciktirici görevi gören bir katkı maddesidir. Bu çalışmada polipropilene farklı oranlarda (kütlece %5, 10, 15 ve 20) ÇB katkılanarak kompozitler hazırlanmıştır. Kompozitlerin hazırlanmasında çift vidalı ekstrüder ile eriyik karıştırma yöntemi kullanılmıştır. Prusa 3D model tipinde açık kaynak bir 3B yazıcı kullanılarak test numuneleri üretilmiştir. Alev geciktirici özelliğe sahip olan ÇB'nin PP üzerindeki etkisini görmek için mekanik, termal, darbe ve yanmazlık testleri gerçekleştirilmiştir. Ayrıca saf PP ve %10 ÇB katkılı PP kompozitlerle farklı dolgu oranlarında (%50, %75, %100) çalışmalar yapılmıştır. Artan ÇB oranıyla numunelerin yoğunluklarının ve eriyik akış indeksi (MFI) sonuçlarının arttığı görülmüştür. Diferansiyel taramalı kalorimetri (DSC) cihazı kullanılarak numunelerin erime sıcaklıkları (Te), erime entalpileri (?He) ve kristalinite dereceleri (Xk) belirlenmiştir. Te benzer sonuç gösterirken katkı oranındaki artış ile ?He ve Xk sonuçları azalmıştır. ISO 527-2 standardına göre çekme test numuneleri üretilmiş ve bir üniversal çekme test cihazı ile çekme testi uygulanarak çekme mukavemeti, kopma uzaması ve elastik modül değerleri belirlenmiştir. Deneysel sonuçlardan artan ÇB oranları ile çekme mukavemeti değerlerinin azaldığı ve kopma uzaması değerlerinin arttığı görülmüştür. Farklı dolgu oranlarında, azalan dolgu oranı ile saf PP ve %10 ÇB katkılı PP kompozitlerde çekme mukavemeti ve kopma uzaması azalmıştır. Elastik modül değerlerinde büyük bir fark görülmemiştir. Yapılan 3 nokta eğme testlerine göre, eğme mukavemetleri çekme mukavemeti değerleriyle benzer sonuç göstermiş ve artan ÇB ile mukavemetler azalmıştır. Dolgu oranlarındaki sonuca göre azalan dolgu oranı eğme mukavemetini azaltmıştır. %10 ÇB katkılı PP kompozitler en yüksek yer değiştirme sonucuna sahip olmuştur. ÇB ilave edildikçe eğme modülünde azalma görülmüştür. Farklı dolgu oranları için bu durum eğme mukavemetleriyle benzerdir ve azalan dolgu oranıyla azalmıştır. Darbe testlerindeki sonuçlar incelendiğinde, ÇB katkısının numunelerin darbe enerjisini azalttığı tespit edilmiştir. Azalan dolgu oranları için de darbe enerjileri azalmıştır. ÇB'nin PP matrisine eklenmesi, kompozitin ısı altında eğilme sıcaklığını (HDT) belli bir orana kadar azaltmış, belli bir orandan sonra artmasına neden olmuştur. Yanmazlık testleri bir yatay yanmazlık test cihazı ile yanma hızı belirlenerek test edilmiştir. Saf PP 66,60 mm/dk yanma hızına sahipken, %20 ÇB katkılı PP kompozitlerin yanma hızı 49,18 mm/dk olarak belirlenmiştir. Artan ÇB oranı ile yanma hızında azalma görülmüştür. Farklı dolgu oranlarındaki sonuçlara göre, tüm dolgu oranları için %10 ÇB katkılı PP kompozitlerin yanma hızları saf PP'ye kıyasla daha düşüktür. Azalan dolgu oranları ile, numunenin içindeki boşluklardan dolayı yanma hızının arttığı belirlenmiştir. Numunelerin boyutsal kararlılığı çarpılma açılarının ölçülmesiyle elde edilmiş ve artan CB katkısı ile %68,6 oranında iyileşmiştir. Farklı dolgu oranları incelendiğinde %10 ÇB katkılı PP kompozitin tüm dolgu oranları saf PP'ye kıyasla en iyi sonucu vermiştir.Additive manufacturing is a production method that use has increased in recent years due to the many advantages it provides. Many materials such as polymers, metals and ceramics can be produced with different techniques of this production method. The use of polymers is increasing due to lightness, design flexibility, chemical resistance, easy processing, etc. day by day. However, low thermal and mechanical properties are the main weaknesses of polymers. It is a very common method to prepare composites with various additives to improve the properties of polymers. Polypropylene (PP) is the second most widely used polymer globally. Although, its low strength and elongation against tensile force is one of its weaknesses. Nowadays, flame retardant additives play an important role for improving the flame resistance of polymers. Zinc borate (ZB) is an additive that acts as a fire retardant in polymer materials. In this study, composites have been prepared by adding ZB to polypropylene at different rates (5, 10, 15 and 20 wt.%). In the preparation of the composites, the melt mixing method with a twin-screw extruder was used. Test samples were produced using an open source 3D printer of the Prusa 3D model type. Mechanical, thermal, impact and non flammability tests were carried out to see the effect of ÇB which has flame retardant properties on PP. In addition, studies have been carried out with different infill ratios (50%, 75%, 100%) for pure PP and 10% ZB filled PP composites. It was observed that the densities and the melt flow index (MFI) results of the samples increased with increasing ZB ratio. The melting temperatures (Te), melting enthalpies (?He) and crystallinity degrees (Xk) of the samples were determined using a differential scanning calorimetry (DSC) device. While Te showed similar results, ?He and Xk results decreased with the increase in the contribution ratio. Tensile test specimens were produced according to ISO 527-2 standard and tensile strength, elongation at break and elastic modulus values were determined by applying a tensile test with a universal tensile test machine. From the experimental results, it was observed that the tensile strength values decreased and the elongation at break values increased with increasing ZB ratios. The tensile strength and elongation at break decreased in pure PP and 10% ZB added PP composites with decreasing infill ratio at different infill ratios. There was no significant difference in elastic modulus values. According to the 3-point bending tests, the bending strengths showed similar results with the tensile strength values, and the strengths decreased with increasing ZB. According to the result in the infill ratios, the decreasing infill ratio decreased the bending strength. 10% ZB added PP composites had the highest displacement result. The bending modulus decreased with the addition of ZB. For different infill ratios, this situation is similar with flexural strengths and decreased with decreasing infill ratio. When the results of the impact tests were examined, it was determined that the ZB additive reduced the impact energy of the samples. Impact energies also decreased for decreasing infill ratios. The addition of ZB to the PP matrix decreased the heat deflection temperature (HDT) of the composite up to a certain rate and increased it after a certain rate. The flammability tests were tested by determining the burning rate with a horizontal flammability tester. While pure PP has a burning rate of 66,60 mm/min, the burning rate of 20% ZB added PP composites is 49,18 mm/min. With increasing ZB ratio, a decrease in burning rate was observed. According to the results at different infill ratios, the burning rate of 10% ZB added PP composites for all infill ratios is lower than that of pure PP. It was determined that with decreasing infill ratios, the burning rate increased due to the voids in the sample. The dimensional stability of the samples was obtained by measuring the warpage angles and improved by 68,6% with increasing ZB ratios. When the different infill ratios are examined, all infill ratios of 10% ZB added PP composite gave the best results compared to pure PP
Development of graphene-reinforced aluminum and copper based innovative materials production by powder metallurgy
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, İleri Teknolojiler Ana Bilim DalıBu çalışmada, elektrik ark deşarj yöntemi (EAD) ile sentezlenen birkaç katmanlı grafenin (FLG), toz metalurjisi (T/M) yöntemi ile Al-Cu, Al-Zn ve Cu esaslı matrise takviye edilip, FLG takviyeli Al-Zn ve Cu esaslı kompozit ve Al-Cu ve Al-Zn esaslı fonksiyonel derecelendirilmiş yenilikçi malzemelerin üretimi, bu malzemelerin yapısal, mekanik ve tribolojik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaç doğrultusunda, öncelikle grafenin birkaç katmanlı ve yüksek saflıkta EAD ile üretimi sağlanmıştır. Takviye malzemesi olarak kullanılan FLG, belirli oranlarda (ağ. %0-0,1-0,2-0,3-0,5-0,7) Al-Cu ve Al-Zn esaslı matrise mekanik alaşımlama (MA) yoluyla ilave edilmiştir. Üretilen FLG takviyeli Al-Cu ve Al-Zn esaslı kompozit tozlar artan FLG içeriğine göre altı katman olacak şekilde tasarlanmış, tek eksenli pres yardımıyla istiflenerek sıkıştırılmış ve ardından sinterleme işlemine tabi tutulmuştur. Relatif yoğunlukları %96 ile %98 arasında değişen FLG takviyeli Al-Cu ve Al-Zn esaslı fonksiyonel derecelendirilmiş malzemelerin (FDM), artan FLG içeriğine göre, ilk katmandan son katmana doğru sertlik değerlerinde %50'ye varan oranlarda artış görülmüştür. Ayrıca, FLG içeriğinin yoğun olduğu bölgelerde, grafenin yağlayıcı etkisine bağlı olarak sürtünme katsayısında (COF) iyileşmeler tespit edilmiştir. FLG takviyeli Al-Cu ve Al-Zn esaslı FDM'lerin; optik mikroskop (OM), taramalı (SEM) ve geçirimli elektron (TEM) mikroskobuyla gerçekleştirilen mikroyapısal incelemelerinde ve X-ışını kırınım (XRD) analizlerinde tespit edilen Al4C3 fazının matris yapısında homojen dağılımı matristen yük aktarımı sağlayarak mekanik özelliklerde iyileşmeye sebep olduğu düşünülmüştür. Ayrıca, her katman boyunca artan sertlik değerlerinin, sünek faza takviye edilen FLG'nin dislokasyon yoğunluğunun ve tane boyutu küçültmesinin artmasına neden olduğu tespit edilmiştir.EAD ile sentezlenen FLG, belirli oranlarda (ağ.%0-0,5-1-2) Al-Zn esaslı matrislere harmanlanmış (as-blended) ve farklı sürelerde (2, 4 ve 8 sa) gerçekleştirilen MA yardımıyla takviye edilmiş ve bu tozlar tek eksenli pres yardımıyla sıkıştırılarak, sinterleme işlemine maruz bırakılmıştır. Relatif yoğunlukları öğütme sürelerine göre %88 ve %99 arasında değişen FLG takviyeli Al-Zn esaslı kompozitlerin, OM ve SEM ile gerçekleştirilen mikroyapısal incelemelerinde FLG'nin matris yapısında homojen olarak dağıldığı görülmüştür. Buna bağlı olarak, 4 sa MA ile üretilen ağ.%2 FLG takviyeli Al-Zn-Mg-Cu esaslı kompozit için 155 HV sertlik değerine ulaşılmış ve Al-Zn-Mg-Cu alaşımına kıyasla sertlik değerinde %63,15 oranında artış görülmüştür.EAD ile sentezlenen FLG, belirli oranlarda (ağ.%0,0,1-0,3-0,5) Cu esaslı matrise farklı sürelerde (5 ve 7 sa) gerçekleştirilen MA yardımıyla takviye edilmiş ve bu tozlar tek eksenli pres yardımıyla sıkıştırılarak, sinterleme işlemine tabi tutulmuştur. Relatif yoğunlukları %88 ile %94 arasında değişen FLG takviyeli Cu esaslı kompozitlerin, OM ve SEM ile gerçekleştirilen mikroyapısal incelemelerinde basınçsız sinterlemeye bağlı olarak porozite tespit edilmiştir. Bununla birlikte, 5 sa MA sonrası matris yapısında deformasyonla göze çarpmıştır. Mevcut bu deformasyonun, matris yapısında FLG'nin aglomerasyonundan kaynaklı olabileceği üzerinde durulmuştur. En yüksek sertlik değerine (101 HV) 7 sa MA sonrası ağ. %0,1 FLG takviyeli Cu esaslı kompozitle ulaşılmıştır. Ayrıca takviyesiz Cu ile karşılaştırıldığında, 7 sa MA sonrasında sinterlenmiş olan ağ. %0,3 FLG takviyeli Cu esaslı kompozitlerin sertlik değerinde yaklaşık %31,8 oranında bir artış elde edilmiştir. Fakat, artan FLG içeriği ile Cu ve FLG arasındaki bağın zayıflığı ile ilgili olduğu düşünülen, ağ. %0,5 FLG takviyeli Cu kompozitlerin sertlik değerinde önemli bir düşüş gözlemlenmiştir. 7 sa MA ile elde edilen FLG takviyeli Cu esaslı kompozitlerin COF değerlerinde azalma gözlenmiştir. Grafenin yağlayıcı etkisinden dolayı, Cu esaslı kompozitlerin aşınma özelliklerini iyileştirdiği tespit edilmiştir.In this study, it is aimed that few-layered graphene (FLG) synthesized by electric arc discharge (EAD) was reinforced to Al-Cu, Al-Zn and Cu based matrix by powder metallurgy (P/M) and FLG reinforced Al-Zn and Cu based composites and Al-Cu and Al-Zn based functionally graded innovative materials, investigating the structural, mechanical and tribological properties of these materials. For this purpose, firstly, graphene was produced with few layers and high purity by EAD. The FLG, which is used as a reinforcement material, is added to Al-Cu and Al-Zn based matrix at various amounts (0-0.1-0.2-0.3-0.5-0.7 wt%) by mechanical alloying (MA). The produced FLG reinforced Al-Cu and Al-Zn based composite powders were designed to be as six layers according to the increasing FLG content, were compacted by stacking via an uniaxial press and, then subjected to sintering process. The relative density of the FLG reinforced Al-Cu and Al-Zn based functionally graded materials (FGM) changes from 96% to 98% and these FGMs showed an increase up to 50% in hardness values from the first layer to the last layer according to the increasing FLG content. Moreover, in regions with high FLG content, improvements in the coefficient of friction (COF) were determined due to the lubricating effect of graphene. The homogeneous distribution of the Al4C3 phase detected in the microstructural examinations performed by optical (OM), scanning (SEM) and transmission electron (TEM) microscopy and X-ray diffraction (XRD) analyzes in the matrix structure was considered to cause an improvement in mechanical properties by providing load transfer from the matrix. In addition, it was determined that increasing hardness values along each layer caused an increase in dislocation density and grain size reduction of the FLG reinforced to the ductile phase. FLG synthesized by EAD was reinforced to the Al-Zn based matrix via MA with different milling durations (0, 2, 4 and 8 h) performed at various amounts (0-0.5-1-2 wt%) Al-Zn based matrix and these composite powders were compacted by an uniaxial press and then exposed to the sintering process. In the microstructural examinations of FLG reinforced Al-Zn based composites, whose relative density vary between 88% and 99% according to the milling time and it was observed that FLG was homogeneously distributed in the matrix structure. Accordingly, the hardness value of 2 wt% FLG reinforced Al-Zn-Mg-Cu based composite produced with 4h-MA was reached 155 HV and the hardness value increased by 63.15% compared to the Al-Zn-Mg-Cu alloy. FLG synthesized by EAD was reinforced to the Cu-based matrix at various amount (0,0.1-0.3-0.5 wt%) via MA performed at different milling times (5 and 7 h), and these composite powders were compacted by an uniaxial press and then subjected to the sintering process. The porosity was determined due to pressureless sintering in the microstructural examinations which was performed by OM and SEM of FLG reinforced Cu based composites with relative density vary on 88% to 94%. Moreover, after 5h-MA, the deformation was observed in the matrix structure. It has been emphasized thas this deformation may be caused by the agglomeration of the FLG in the matrix structure. It was achieved the highest hardness value (101 HV) for the 0.1 wt% FLG reinforced Cu-based composite after 7h MA
Yeni 8-aril-1,3-dimetilksantin türevlerinin sentezi ve karakterizasyonu
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Kimya Ana Bilim DalıKsantin, pürin adı verilen heterosiklik aromatik organik bir bileşiktir. Kahve yaprakları ve çekirdeklerinde bulunan kafein, siyah ve yeşil çay yapraklarındaki teofilin ve teobroma, kakao ağacının tohumlarındaki teobromin gibi doğada pek çok türevi bulunmaktadır. İki önemli pürin türevi olan adenin ve guanin iskeletlerinin ksantin iskeleti ile benzerliği, ksantinin önemli bir terapötik molekül olduğunu göstermektedir. Bu nedenle son zamanlarda çeşitli hastalıkların tedavisi için ksantin türevlerinin kullanımı hedeflenmektedir. Ksantin moleküllerindeki sübstitüe grupların çeşitliliği, anti-Alzheimer ve anti-parkinsonizm, anti-kanser, anti-astım ve bronkodilatasyon, anti-depresan, anti-inflamatuar, anti-diyabetik, diüretik, anti-mikrobiyal, sirtuin inhibitörleri ve adenosin reseptör alt tiplerinin ligandları dahil olmak üzere birçok tedavide ilaç adayı olmasına önem verilmektedir. Moleküldeki C-8 pozisyonu, biyolojik aktivite üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu tez çalışmasında, salisilaldehit, 5,6-diamino-1,3-dimetilurasil ile reaksiyona sokularak Schiff-bazları oluşturulmuştur. Elde edilen Schiff bazlarının, iyot kullanılarak gerçekleştirilen halka kapama reaksiyonu sonucu yeni 8-sübstitüe ksantin türevleri sentezlenmiştir. Spektroskopik yöntemler kullanılarak sentezlenen 8-aril ksantin türevlerinin yapı tayini gerçekleştirilmiştir. Ksantin türevlerinin su ve organik çözücülerdeki sınırlı çözünürlüğü bu bileşiklerin tam karakterizasyonunun gerçekleştirilmesinde, özellikle 13CNMR spektrumlarının eldesinde sorun teşkil etmiştir. 8-Aril ksantinlerin çözünürlüğünü arttırmak amacıyla deneysel çalışmalarda bulunulmuştur. Bu amaçla ksantin türevinin sodyum hidroksit ile reaksiyonu sonucu ksantin sodyum tuzlarının elde edilmesi planlanmıştır. Ksantin sodyum tuzlarının suda çözünür oldukları belirlenmiş ancak D2O ile gerçekleştirilen NMR analizlerinden beklenen sonuç elde edilememiştir. Son olarak salisilaldehitin aromatik hidroksili üzerinden gerçekleştirilecek sililleme reaksiyonu ile ksantin türevlerinin organik çözücülerdeki çözünürlüğünün arttırılması hedeflenmiştir. Silillenmiş aldehitin, 5,6-diamino-1,3-dimetilurasil ile reaksiyonu sonucu silillenmiş Schiff-bazları elde edilmiştir. Son adım da ise halka kapama reaksiyonu ile diklorometan içinde çözünür silillenmiş ksantin ürünü elde edilmiştir.Xanthine is a heterocyclic aromatic organic compound belongs to purine bases. It has many derivatives present in nature, such as caffeine in coffee leaves and beans, theophylline in black and green tea leaves, and theobromine in seeds of the Theobroma cocoa tree. Because of the similarity between the xanthine skeleton and the skeleton of two important purine derivatives, adenine and guanine, it is considered as an important therapeutic molecule. Thus, recently the treatments of various diseases are targeted by xanthine derivatives. The diversity of the substituted groups in xanthine molecules gives it importance to be a drug candidate in many treatments, including anti-parkinsonism and anti-Alzheimer's, anti-cancer, anti-asthmatic and bronchodilation, anti-diabetic, anti-depressant, anti-inflammatory, diuretic, anti-microbial, sirtuin inhibitors and ligands of adenosine receptor subtypes. C-8 position in the xanthine molecule have a significant impact on biological activity. So many prodrugs were designed through 8-substitution. In this thesis, new 8-substituted xanthine derivatives were synthesized by reacting the corresponding aldehydes with 5,6-diamino-1,3-dimethyluracil to form Schiff bases and then performing the ring-closing reaction using iodine. Spectroscopic methods were applied to confirm the structures of the synthesized xanthine derivatives. The poor solubility of these derivatives in water and common organic solvents limited the techniques used to characterize the products, especially the 13CNMR analysis. Experimental attempts have been made to solve this solubility problem. Thus, the xanthine derivatives were reacted with sodium hydroxide to form xanthine sodium salts. The solubility of the products in water significantly improved and the product completely dissolved in water, but the expected results could not be obtained from NMR analysis which was performed in D2O. Then we planned to improve the solubility of the products in common organic solvents by converting it to silyl derivatives. The silyl derived Schiff bases were obtained by reacting silylated salicylaldehyde derivative and 5,6-diamino-1,3-dimethyluracil. In the final step, silyl derived xanthine derivative, which was completely soluble in dichloromethane, was obtained
Investigation of the effects of ultrasound treatments on the quality properties of orange-carrot juice blend
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Gıda Mühendisliği Ana Bilim DalıBu çalışmada 60:40 oranında hazırlanan portakal-havuç suyu karışımı, geleneksel pastörizasyon (PST) (90 °C, 1 dakika), ultrasonikasyon (US) (30 dakika) ve 40 °C, 50 °C ve 60 °C sıcaklıkta termosonikasyon (US+°C) işlemlerine tabi tutulmuştur. Uygulanan işlemler sonrasında elde edilen portakal-havuç suyu karışımı örnekleri buzdolabı (4±0,5 ºC) ve oda sıcaklığı (25±0,5 ºC) şartlarında 28 gün boyunca depolanmıştır. Kontrol (işlem uygulanmamış), PST, US, US+40 ºC, US+50 ºC ve US+60 ºC örneklerinin 0., 14., ve 28. gün örneklerine belirlenen kalite ve mikrobiyolojik analizleri yapılmıştır. Farklı işlemler uygulanan portakal-havuç suyu örneklerinin buzdolabı (4±0,5 ºC) ve oda sıcaklığı (25±0,5 ºC) şartlarında 28 gün boyunca depolanması sonucunda PST, US+50 ºC ve US+60 ºC örneklerinin mikrobiyolojik raf ömürlerinin devam ettiği ve tüketilebilir durumda oldukları belirlenmiştir. Sonikasyon uygulamaları ile örneklerin titrasyon asitliği değerleri kontrole kıyasla önemli bir değişiklik göstermezken (p>0,05), °briks değerleri ise kontrole göre düşmüştür (p0,05). Toplam fenolik madde miktarında kontrol örneğine göre azalma olmuştur (p0,05). PST örneğinin askorbik asit miktarında ise kontrol örneğine kıyasla azalma olduğu saptanmıştır (p0,05).In current study, the mixture of orange and carrot juice prepared at a ratio of 60:40 was processed with traditional pasteurization (PST) at 90 °C for a min, ultrason (US) for a 30 min and thermosonication (US+heat) at 40 °C, 50 °C and 60 °C for 30 min. The obtained orange-carrot juice mixture were stored at both room temperature (25±0.5 ºC) and cold storage (4±0.5 ºC) for 28 days. the selected quality and microbiological analyses of control (untreated), PST, US, US+40 ºC, US+50 ºC and US+60 ºC samples were performed on days 0, 14, and 28. It was determined that PST, US+50 ºC and US+60 °C samples pursued their microbiological shelf life and consumable properties at the end of 28 days of cold storage (4±0.5 ºC) and room temperature (25±0.5 ºC). While the titratable acidity values of the samples did not show a significant change compared to the control (p>0.05), the °brix values were shown a decrease compared to the control (p0.05). After 28 days of storage, no significant difference was observed between the pH values of the PST and US+60 ºC samples (p>0.05). The total phenolic compounds of samples exposed to US were shown a significant decrease compared to the control sample (p0.05). PST sample showed a decrease in the ascorbic acid content compared to the control sample (p0.05) for sensory evaluation of orange-carrot juice samples
Production of zinc borate reinforcement polymer composite shielding materials and determination of their properties
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Enerji Sistemleri Mühendisliği Ana Bilim DalıTeknoloji dünyasındaki gelişmeler, radyasyonun birçok alanda yaygın olarak kullanılmasını sağlamıştır. Bu sebepten dolayı, radyasyonun faydaları ile birlikte zararları da ortaya çıkmıştır. Radyasyondan yararlanırken zararını da en aza indirme ihtiyacı birçok araştırmanın başlığına konu olmuştur. Radyasyondan korunmak için çok sayıda yöntem vardır. Radyasyon zırhlama korunmak için en önemli yöntemlerin başında gelir. Radyasyonun çeşidine bağlı olarak zırhlama malzemeleri de çeşitlilik arz etmektedir. Malzemenin yoğunluğu, toksik özellik gösterip göstermemesi, hafifliği, esnekliği, maliyeti ve kolay elde edilebilir olması gibi özellikleri zırhlama malzemesi seçiminde etkilidir. Malzemelerin bu vasıflarından hareketle yola çıkılarak literatürde üzerinde çalışılan seramik, cam, çelik, beton ve polimerler sınıfından pek çok malzeme mevcuttur. Bu çalışmada ise çinko borat katkılı polimer kompozitlerin nötronlar ve gama ışınlarına karşı zırhlama özelliği araştırılmak istenmiştir. Çalışma kapsamında termoplastik poliüretan (TPU) malzemeye sırasıyla %5, %10, %20, %30, %40 ve %45 oranlarında çinko borat ve polipropilen (PP) malzemeye ise sırasıyla %5, %10 ve %20 oranlarında çinko borat katkılandırılmıştır. Numunelerin kütle azaltma katsayıları sırasıyla 31, 59,5, 81, 276, 302, 356, 384, 661,6 1172 ve 1332 keV enerji değerlerinde hem deneysel hem de XCOM programı ile teorik olarak hesaplanmıştır. Nötron doz ölçümlerinden faydalanılarak deneysel makroskopik tesir kesitleri hesaplanmıştır. Ayrıca numunelerin çekme dayanımı, elestisite modülü ve kopma uzaması gibi mekanik özellikleri test edilmiştir. Elde edilen sonuçlar hem TPU hem de PP örnekleri için 31, 59,5 ve 81 keV enerji değerlerinde artan katkı oranı ile kütle azaltma katsayılarının arttığı gözlenmiştir. Enerjinin artan değerlerinde çinko borat oranının artmış olmasının kütle azaltma katsayıları bakımından çok anlam ifade etmediği görülmüştür. Genel olarak nötron doz transmisyonu değerlerinin artan numune kalınlığı ve artan katkı oranına bağlı olarak azalma eğiliminde olsa da katkı maddesinin homejen olmayan dağılımına atfedilebilecek anomalilerin oluştuğu net bir şekilde gözlenmektedir. Öte yandan artan katkı oranına bağlı olarak çekme dayanımı ve kopma uzaması gibi numunelerin mekanik özellikleri azalış gösteriken, elastiklik modülünün artış gösterdiği gözlenmiştir. Sonuç olarak gerçekleştirilen analiz ve testler göstermiştir ki; çinko borat katkılı TPU ve PP örneklerinin nötronlar ve x-ışınları/düşük enerjili gama ışınları için alternatif bir zırh malzemesi olabilme potansiyeli vardır.Advances in the world of technology have enabled the widespread use of radiation in many areas. Though there are important benefits of radiation in different fields, its harms need to be addressed equally. The need to minimize the damage due to radiation has been the subject of many research. Radiation shielding materials are one of the most important subjects in this regard. Depending on the type of radiation, shielding materials may also vary. Properties such as density, non-toxicity, lightness, flexibility, cost and easy availability of the material are effective in the selection of shielding materials. There are various materials that could be considered as shielding materials such as ceramics, glass, steel, concrete and polymers. In this study, the goal was to investigate the shielding properties of zinc borate added polymer composites against neutrons and gamma rays. Within the scope of the study, 5%, 10%, 20%, 30%, 40% and 45% zinc borate was added to thermoplastic polyurethane (TPU), and 5%, 10% and 20% zinc borate was added to polypropylene (PP), respectively. The mass absorption coefficients of the samples were calculated both experimentally and theoretically with the XCOM software at energy values of 31, 59.5, 81, 276, 302, 356, 384, 661.6, 1172 and 1332 keV. Experimental macroscopic cross sections were calculated using neutron dose measurements. In addition, mechanical properties such as tensile strength, modulus of elasticity and elongation at break were also tested. The obtained results showed that the mass absorption coefficients increased with increasing zinc borate ratio at 31, 59.5 and 81 keV energy values for both TPU and PP samples. No significant effect was observed in terms of absorption coefficients at higher energy values. Although the neutron dose transmission values did decrease due to increasing sample thickness and increasing zinc borate ratio, the reason behind the anomalies at higher energy levels were thought to be the result of inhomogeneous zinc borate distribution in the polymer material. On the other hand, it was observed that the tensile strength and elongation at break characteristics of the samples decreased, while the modulus of elasticity increased with increasing zinc borate ratio. As a result, the analyses and tests carried out showed that zinc borate doped TPU and PP samples have the potential to be used as shielding material for neutron, x-rays and low-energy gamma ray radiation
Preparation of stimulant paste containing biological extract and applicaton in the resin tapping
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Orman Endüstri Mühendisliği Ana Bilim DalıÜlkemizde reçine üretimine elverişli türler, özellikle Akdeniz, Ege ve Marmara bölgesinde başta kızılçam (Pinus brutia Ten) ve sahil çamı (Pinus pinaster) olmak üzere yüksek reçine oranı olan zengin ibreli ağaç envanterimiz bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki ülkemizde reçine üretimi son derece kısıtlı olup, ilgili sanayiler bu kalemde dışa bağımlı durumdadırlar. Kullanım alanlarının genişliği ile de dikkat çeken reçinedeki terebentinden; dezenfektan parfüm, yapıştırıcı, böcek ilaçları, zamk, temizlik kimyasal katkıları ve tekstil katkı kimyasallarına kadar çok sayıda ürün elde edilmektedir. Kolofandan, kâğıt, sabun, deterjan, kozmetik, boya, vernik, kauçuk ve yüzey parlatma endüstrisinde de faydalanılmaktadır. Planlamadaki yetersizlikler, üretim metotlarının geliştirilememesi, ürün kalitesinin yükseltilememesi ve yüksek maliyetler gibi sebeplerle ülkemizde reçine üretimi istenilen ölçüde yapılamamaktadır. Akma reçine üretiminde kullanılan uyarıcı nitelikteki kimyasallar, çoğunlukla verimi arttırmak ve yara donmasını geciktirmek için tatbik edilmektedir. Terebentinin uçarak açık yaraların hızla donması ve reçine akışının durması reçine üretiminde istenmeyen bir durumdur. Bu durumda yaraların işçiler tarafından tazelenmesi ve stimulant (uyarıcı kimyasal) uygulamasının tekrar tekrar yapılması gerekir ki bu doğal olarak işçilik maliyetlerini yükseltmekte ve bu alana yatırımı engellemektedir. Asit pasta metodunda kullanılan asitli kimyasalların işçi ve çevre sağlığına zararlı etkileri bulunmaktadır. Ayrıca asitli bileşenler reçine kanallarını tahrip ederek kanallarda reçine birikmesine (çıralanma), koyu kırmızı renk oluşmasına neden olduğu bilinmektedir. Çıralanma reçine üretildikten sonra sanayide kullanılacak odunun kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada kullanılan kızılçam zararlısı olan kabuk böcekleri, Orthotomicus erosus (Akdeniz çam kabuk böceği) ve Ips sexdentatus'un (Oniki dişli çam kabuk böceği) ergin bireyleri Balıkesir Orman Bölge Müdürlüğü'nde yürütülen bir çalışmadan temin edilmiştir. İbreli ağaç zararlısı olan kabuk böcekleri ağaçlara arız oldukları ve reçine salgısını tetikleyebildikleri doğal ortamlarında saldırdıkları ağaçların yakınlarına kurulan türe has feromon tuzaklarına çekilerek toplanmış ve kısa sürede laboratuvar ortamına getirilerek toz haline getirilmiştir. Kabuk böcekleri kullanılarak yeni bir biyolojik pasta üretilmiş ve kızılçam ağaçları üzerinde açık yaralar üzerinde uygulanarak reçine salgısına etkileri gözlemlenmiştir. Kabuk böcekleri kullanılarak hazırlanan ekstrakta, etil alkol ve gliserol katkısı ile biyolojik katkılı stimulant 3 farklı konsantrasyonda hazırlanarak standart asit pasta ile verim, safsızlık, terebentin yüzdesi, terebentinde GC-MS analizi ve kolofan örneklerinde FTIR analizi gerçekleştirilerek reçine ve bileşenleri kimyasal içerik karakterizasyonu karşılaştırması yapılmaya çalışılmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda biyolojik pasta formülasyonlarının kullanılmasıyla ticari asit pasta örneklerinde görülen yaralı bölgeyi çok tahrip edip koyu kırmızı renk oluşumunun görülmediği, reçine verim sonuçlarında biyolojik pasta kullanılan örneklerde pozitif artışlar olduğu, biyolojik pasta formülasyonunda kullanılan gliserinin başarılı sonuçlar verdiği, reçine safsızlığı için reçine üretimi yapılacak alanların işletme amacına uygun şekilde hazırlanması gerektiği görülmüştür. GC-MS analizleri sonucunda üç farklı stimulant tipinde, terebentinde en fazla bulunan bileşenler ?-pınene, delta3-carene, 2-?-pınene, limonene, alpha-terpineol, camphene ve caryophyllene olarak bulunmuştur. Kabuk böcekleri ile geliştirilen biyolojik pastanın geleneksel ticari asit pasta yerine kullanabileceğine inanılmaktadır. Kabuk böceklerinin feromon tuzaklarda toplanması ve faydalı bir ürüne dönüştürülmesi çalışmanın dikkat çeken diğer önemli ve inovatif çıktısı sayılabilir. Bununla birlikte bu çalışmanın konu hakkında çok sayıda ve detaylı yeni araştırmalara da yol açabileceğine inanılmaktadır.Suitable species for resin production in our country, especially red pine (Pinus brutia Ten) and maritime pine (Pinus pinaster) naturally growing in the Mediterranean, Aegean, and Marmara regions, have a high resin content. Unfortunately, resin production in our country is extremely limited and related industries are dependent on imports in this regard. Turpentine, which stands out with its wide range of uses, is used to obtain numerous products ranging from disinfectant perfumes, adhesives, insecticides, varnishes, cleaning chemical additives, and textile additives. It is also used in industries such as rosin, paper, soap, detergents, cosmetics, paints, varnishes, rubber, and surface polishing. Due to inadequacies in planning, inability to develop production methods, inability to improve product quality, and high costs, resin production in our country cannot be carried out to the desired extent. Stimulant chemicals used in crude resin production are usually applied to increase productivity and delay wound healing. It is an undesirable situation in resin production when turpentine evaporates, causing open wounds to heal rapidly and resin flow to stop. In this case, the wounds need to be refreshed by workers, and the application of the stimulant chemical needs to be repeated, which naturally increases labor costs and hinders investment in this field. The acidic chemicals used in the acid paste method have harmful effects on worker and environmental health. Additionally, acidic components are known to damage resin channels, leading to resin accumulation (gummosis) in the channels and the formation of a dark red color. Gummosis adv In this study, adult individuals of bark beetles Orthotomicus erosus (Mediterranean pine bark beetle) and Ips sexdentatus (Twelve-spined pine bark beetle), which are harmful to red pine, were obtained from a study conducted by the Balıkesir Regional Directorate of Forestry. Bark beetles, which are harmful to needle trees, attack trees in their natural environments where they cause damage and trigger resin secretion. They are attracted to species-specific pheromone traps placed near the attacked trees and are collected, then quickly brought to the laboratory and turned into powder. A new biological paste was produced using bark beetles, and its effects on resin secretion were observed by applying it on open wounds on red pine trees. An extract prepared using bark beetles was prepared in three different concentrations with the addition of ethanol and glycerol to create a biologically enhanced stimulant. The resin and its components were chemically characterized in terms of yield, impurity, terpentine percentage, GC-MS analysis of terpentine, and FTIR analysis of rosin samples and the effects of stimulants on results were discussed. As a result of the studies, it was observed that the use of biological paste formulations did not cause significant damage to the wounded area or the formation of a dark red color, which are commonly seen in commercial acid paste samples. There were positive increases in resin yield results when biological paste was used. Glycerol used in the biological paste formulation yielded successful results. It was observed that areas for resin production should be prepared in accordance with the operational purpose for resin impurity. GC-MS analyses revealed that the most abundant components in the three different stimulant types were ?-pinene, Delta3-carene, 2-?-pinene, limonene, alpha-terpineol, camphene, and caryophyllene. It is believed that the biological paste developed with bark beetles can be used as an alternative to traditional commercial acid paste. Collecting bark beetles in pheromone traps and turning them into a useful products can be counted as remarkable and inovative output of this study. It is also believed that this study may lead to numerous and detailed new studies on the subjects