DergiPark Akademik
Not a member yet
63137 research outputs found
Sort by
Neo-Liberalizm Çağında Sosyal Demokrat Partiler, Ekonomide Ulusalcılık ve Anayasaya Aykırılık İddiaları (1983-1991)
1980 sonrasında meydana gelen bazı ekonomik ve siyasi gelişmeler, kendilerini sol/sosyal demokrat/sosyalist aynı zamanda Kemalist olarak nitelendiren çevrelerde ulus-devletin tehdit altında olduğu algısını uyandırmıştır. Böylece ulusalcılık adı verilen savunmacı bir düşünce akımı ortaya çıkmıştır. Ekonomide ulusalcılık, dünyadaki küreselleşme dalgasının etkisiyle Türkiye’de neo-liberal politikaların benimsenmesine karşı olan bir eğilimdir. Ulusalcılığın ekonomideki görünümleri şunlardır: Kemalizm’in ilkelerinin benimsenmesi, emperyalizm karşıtlığı söylemiyle sol bir hava verilen milliyetçilik, ekonomik bağımsızlık anlayışı ve yabancıların ekonomideki etkisinden kaynaklanan tedirginlik, serbest piyasa ekonomisine soğukluk ve buna bağlı olarak devletin ekonomideki rolünün genişletilmesi, kamu iktisadi teşebbüslerine Kemalist/milliyetçi bir duygusallıkla atfedilen önem, özelleştirmelere muhalefet. 12 Eylül 1980 darbesini izleyen dönemde diğer partiler ile birlikte feshedilen CHP’nin yerine kurulan Halkçı Parti (HP), Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ve Sosyaldemokrat Halkçı Parti’de (SHP) ulusalcı eğilimler vardır. Bu eğilimler, TBMM’de temsil edilmediğinden dolayı Anayasa Mahkemesine iptal davası açmamış olan SODEP’in dışındaki partilerin davalarına yansımıştır. 1983’te Turgut Özal’ın liderliğinde iktidara gelen Anavatan Partisi’nin (ANAP) ekonomi alanındaki icraatları ile ilgili kanunlara karşı açılan bu davalarda ileri sürülen tezler ve tarihten verilen bazı örnekler ile Kemalist-ulusalcı bir “beka kaygısı” söylemi geliştirilmiştir. Etkisiz bir muhalefet yapmakla ve 12 Eylül yönetiminin güdümünde kurulmuş olmakla eleştirilen HP, özelleştirmeler, yabancılara mülk satışı ve kıyılardaki yapılaşma ile ilgili kanunlara karşı açtığı iptal davalarında ulusalcı bir tutum benimsemiştir. Kısa ancak çalkantılı bir ömrü olan bu parti, “solda birlik” düşüncesi çerçevesinde 1985’te SODEP ile birleşerek SHP’ye dönüşmüştür. SHP, ekonomi ile ilgili açtığı iptal davalarında HP gibi ulusalcı tavır benimsese de zamanla bu eğilimini yumuşatmıştır. Bunda Kemalizm’den uzaklaşması ve serbest piyasa ekonomisine yakınlaşması rol oynamıştır. Kaldı ki SHP’nin selefi SODEP de HP’ye göre Kemalizm’e daha mesafelidir. İptal davaları çerçevesinde ulusalcılık, HP’den SHP’ye gittikçe zayıflayan bir eğilim halinde devam etmiştir. Neticede SHP, 1991’de merkez sağdaki Doğru Yol Partisi (DYP) ile koalisyon hükümeti kuracaktır. Ulusalcılık akımı, 1990’larda siyasi partilerden çok bazı akademisyenler ve gazeteci-yazarlar tarafından basın-yayın organlarında ve bazı sivil toplum örgütlerinde seslendirilecektir
Apparently Similar Solutions to Different Problems: Durkheim, Gökalp and Ethics
Sosyoloji tarihi çalışmaları Gökalp-Durkheim ilişkisini, yazarların kullandıkları kavramlar arasında koşutluk kurarak “etki” ve “uyarlama” gibi genel-geçer terimlerle ele alır. Oysa iki yazarın ahlak öznesi anlayışları arasında önemli bir mesafe vardır. Gökalp ferdi fizyolojik/maddi çıkarlarına yönelen biyolojik bir varlık gibi ele alırken, şahsiyeti estetik, dinî ve ahlakî hazları kovalayan, vicdan sahibi, toplumsal bir varlık gibi düşünür. Toplumsal fayda için ferdiyet geride bırakılmalı ve şahsiyete ulaşılmalıdır. Durkheim de bireysel ahlakın imkansızlığını savunur, ancak insana, toplumsal işleyişi anlamasını ve böylece ahlakî eylemde bulunabilmesini sağlayan bir düşünme yetisi izafe eder, akıl ve idraki, görev ve disiplinden sonra ahlakın üçüncü dayanağı sayar. İki yazar arasındaki bu mesafe, yaşadıkları dönemin güncel sorunlarıyla da birleşerek din ve meslek ahlakı anlatılarına yansır. Gökalp din ve tasavvufu, içinde benliklerin bütünleşeceği bir “eritme potası” olarak görürken, Durkheim, itaat kadar, anlamak ve ikna olmanın da dinin bir parçası olduğunu savunur. Buradan hareketle, körü körüne itaati emreden edilgen ahlakın yerine, uygun bir zamanlamayla, anlamaya ihtiyaç duyan etken ahlakı koymayı önerir. Yazarların fikirleri arasındaki mesafenin başka bir sonucu da Durkheim’in kadir-i mutlak devlete karşı bireyselliklerin korunması için tampon bir kurum olarak meslek örgütlenmesini savunurken, Gökalp’in devlete rakip olarak gördüğü her türden özerk yapıya aslında muhalif iken sadece “milli” oldukları için meslek örgütlerini onaylamasıdır.Bu çalışma iki yazarın fikirleri arasındaki farkın, birey anlayışları arasındaki mesafe kadar dönemlerinin özgün siyasî gündemleri nedeniyle farklılaşan ilgilerinden de kaynaklandığını öne sürüyor. Gökalp din-ahlak ilişkisi üzerine görüşlerini, dinin otoritesinin ve hükümet içindeki ağırlığının gözden geçirildiği II. Meşrutiyet döneminde ortaya koyar. Benzer şekilde Durkheim’in din-ahlak arasındaki ilişkilere ait yorumları III. Cumhuriyet’in laikleşme girişiminde yaşanan tereddütleri barındırır. Durkheim’in meslek ahlakı ve korporasyon kuramı, III. Cumhuriyet’in bölgecilik, adem-i merkeziyetçilik ve tampon kurumlar tartışmalarına yönelik bir öneridir. Milli esnaf cemiyetlerine ilgisi 1. Dünya Savaşı’nın özgün sermaye birikim sürecinde yoğunlaşan Gökalp, Durkheim’e atfen kullandığı dayanışma ve korporatizm kavramlarıyla aslında bu süreci meşrulaştırmak ister.Studies on history of sociology examine the relationship between Gökalp and Durkheim with vague terms such as “influence” and “adaptation”, establishing parallels among the concepts used by the authors. However, there is a significant gap between their approaches to the subject of ethics. While Gökalp considers the individual as a biological being oriented toward physiological and material interests, he envisions personality as a socially endowed being with a conscience, pursuing aesthetic, religious, and moral pleasures. Personality should overcome individuality for the benefit of the society. Durkheim, on the other hand, argues that individual ethics is impossible but attributes a thinking ability to subjects, enabling them to understand social mechanisms and engage in moral action. Thus, he considers intellect and understanding as the third pillar of ethics, after duty and discipline. This divergence between the two authors, along with the contemporary problems of their time, is reflected in their discussions on religion and professional ethics. Gökalp imagines religion and mysticism as a “melting pot” where individualities merge, while Durkheim maintains that, besides obedience, individual understanding and persuasion are indispensable components of religion and piety. Consequently, instead of a passive ethics that blindly commands obedience, Durkheim proposes introducing, at the appropriate time, an active ethics based on understanding. Another consequence of the distance between the authors’ ideas is that Durkheim advocates for corporations acting as buffer or intermediate institutions (“corps intermédiaires”), protecting individualities from the omnipotent state, while Gökalp, although perceiving autonomous structures as rivals to the state, approves of corporations only because they are recognized as “national.”This study suggests that the difference between the authors’ ideas arises not only from the gap in their understanding of the ethical subject but also from their diverging interests as a consequence of the political agendas specific to their respective periods. Gökalp presented his views on the relationship between religion and ethics during the Second Constitution when the authority and status of religious institutions within the government were under review. Similarly, Durkheim’s comments on the relationship between religion and ethics encompassed the uncertainties experienced in the laicization project of the Third Republic. Durkheim’s theory of professional ethics and corporatism proposed a solution to the debates on regionalism, decentralization and buffer institutions during this period. Gökalp’s interest in “national” artisan societies was intensified during World War I, under the unique conditions of capital accumulation, which he aimed to legitimize using the concepts of solidarity and corporatism borrowed from Durkheim
Reflections of Right-Wing Populism in the Covid-19 Pandemic: An Analysis of Trump and Bolsonaro’s Approaches
Bu çalışma, sağ popülist düşünce ve pratiği, Donald Trump ve Jair Bolsonaro’nun COVID-19 pandemisi sürecindeki yönetimleri üzerinden incelemektedir. Buna göre iki liderin Covid-19 pandemisindeki söylem ve uygulamalarının, neredeyse birbirinden ayırt edilmesi olanaksız bir biçimde benzerlik göstermesinin, iki liderin sağ popülist yönelimlerinden kaynaklandığı görülmektedir. Bu paralelde çalışma, popülist sağın temel unsurlarıyla Trump ve Bolsonaro’nun salgın döneminde gösterdikleri yönetimin uyumunu konu edinmektedir.Çalışma, popülizmin genel kavramsal çerçevesini ele alarak başlamaktadır. Popülizmin, elitlere karşı halk egemenliğini savunan ve halkın doğrudan sesini duyurmasını teşvik eden bir yaklaşım olduğu vurgulanmaktadır. Popülizmin bu bağlamda lider-halk özdeşleşmesi, elit karşıtlığı, liderin basit ve anlaşılır dil kullanımı ve halkla doğrudan iletişim kurması gibi unsurlar üzerinden analiz edilmiştir. Çalışma, sağ popülizmin temel karakteristik özelliklerine de odaklanarak onun milliyetçiliğe, ekonomik korumacılığa, muhafazakârlığa ve neoliberalizme dayanan kritik yaklaşımlarını da incelemektedir.Çalışma sağ popülist liderlerin, pandemiyi nasıl ele aldıklarını ve bu süreçte hangi stratejileri benimsediklerini, önemli kritik açıklama ve uygulamaları üzerinden değerlendirmiştir. Bu bağlamda Donald Trump’ın pandemi yönetimi, aşı ve maske kullanımı konusundaki kararsızlığı, sağlık önlemlerine karşı tutarsız yaklaşımları ve bilim dünyası tarafından kabul edilmeyen bazı uygulamaları halka önermesi ekseninde açıklanmıştır. Ayrıca Trump’ın önerilen sağlık önlemlerine yönelik değişken tutumu ve halkla özdeşlik kurarak kendi politik programını hayata geçirme çabaları, sağ popülizmin kriz yönetimindeki somut çıktıları olarak incelenmiştir. Jair Bolsonaro’nun pandemi sürecindeki yönetimi ise yine aşı ve maske karşıtlığı, sağlık uzmanlarına mesafeli yaklaşımı, birtakım komplocu görüşleri ve ekonomiyi önceleyen tutumu bağlamında ele alınmıştır. Bolsonaro’nun sağlık önlemlerine karşı olan eleştirileri ve bu eleştirilerin sağ popülizmle olan bağlantısı da ayrıca analiz edilmiştir. Sonuç olarak bu çalışma, Trump ve Bolsonaro’nun pandemi sürecindeki yönetimlerinin sağ popülizmin temel unsurlarıyla ilişkisini, başka bir ifadeyle bu liderlerin kriz yönetimindeki stratejileri ve pratiklerinin popülist sağın temel yönelimleriyle uyumluluğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu çalışma, sağ popülizmin somut bir kriz döneminde nasıl şekillendiğini ortaya koyarak söz konusu liderlerin yönetimlerini belirli bir teorik bağlama oturtmayı denemektedir.This study examines right-wing populist thought and practice through the administrations of Donald Trump and Jair Bolsonaro during the COVID-19 pandemic. Accordingly, it is seen that the almost indistinguishable similarity of the two leaders’ discourses and practices during the Covid-19 pandemic stems from their right-wing populist orientations. This study focuses on the alignment between the basic elements of the populist right and the governance of Trump and Bolsonaro during the pandemic.The study begins by discussing the general conceptual framework of populism. It is emphasized that populism is an approach that defends popular sovereignty against elites and encourages the direct voice of the people. In this context, populism is analyzed through elements such as leader-public identification, anti-elite, the leader’s use of simple and understandable language and direct communication with the public. The study also focuses on the main characteristics of right-wing populism and examines its critical approaches based on nationalism, economic protectionism, conservatism and neoliberalism.The study evaluates how right-wing populist leaders have handled the pandemic and what strategies they have adopted in this process through important critical statements and practices. In this context, Donald Trump’s management of the pandemic is explained in terms of his ambivalence about the use of vaccines and masks, his inconsistent approaches to health measures, and his recommendation of some practices that are not accepted by the scientific world. In addition, Trump’s variable attitude towards the proposed health measures and his efforts to implement his own political program by identifying with the public are examined as concrete outputs of right-wing populism in crisis management. Jair Bolsonaro’s management of the pandemic process is also discussed in the context of his opposition to vaccines and masks, his distant approach to health experts, some conspiratorial views and his attitude prioritizing the economy. Bolsonaro’s criticisms of health measures and their connection to right-wing populism are also analyzed.In conclusion, this study demonstrates the relationship between Trump and Bolsonaro’s governance during the pandemic and the core elements of right-wing populism, in other words, the compatibility of their crisis management strategies and practices with the core orientations of the populist right. Therefore, this study attempts to place the governance of these leaders in a specific theoretical context by revealing how right-wing populism is shaped in a concrete crisis period
Osmanlı/Türk Taşra Yönetim Sisteminin Örgütlenme İlkeleri Bakımından Tarihsel Dönemlendirilmesi
Osmanlı/Türk taşra yönetim sisteminin gelişimi Türk kamu yönetimi yazınında Osmanlı Tarihi’nin geleneksel dönemlendirilmesine koşut olarak incelenmektedir. Gerileme paradigmasına dayanan bu yaklaşım taşra yönetim kurumlarının teşekkül sürecini anlamayı güçleştirmektedir. Mülki idare birimlerinin bizatihi kendi örgütlenme ilkelerinin tespit edilmesi ve bu ilkelerin zaman içinde uğradığı değişimin takip edilmesiyle yapılacak bir incelemenin taşra yönetim kurumlarının tarihsel gelişimini daha doğru bir zemine oturtacağı düşünülmektedir. Bunun için merkezi idare ile taşra birimleri arasındaki ilişki biçimini ve taşra yönetim birimlerinin kendi aralarındaki görev ve yetkilerin paylaşılmasını belirleyen usulleri tespit etmek gerekmektedir. Özellikle yerel ekonomik kaynakların yönetilmesi konusunda yetkilerin bölüşümünü belirleyen esaslar burada anahtar rol oynamaktadır. Bu esaslar taşrada yönetimin paydaşı olan farklı statü gruplarının toplumsal kökenlerinin ve bunların arasındaki ağların değişim ve dönüşümüyle belirlenmektedir. Bu çerçevede yapılan bu araştırma Osmanlı/Türk taşra yönetim sisteminin teşekkülünü tarihsel olarak üç evreye ayırarak ele almaktadır. 1362-1695 yılları arasını kapsayan ‘merkezi denetim ve yerel güçler arasında denge’ döneminde adalet dairesi temelinde reayanın şikayetlerini çözme ve taleplerini karşılama kaygısı, toplumsal sınıflar arasında geçişsizlik, yerleşik kuralların kabulü, yerelde farklı grupları kapsayıcı ve esnek/popüler bir dini anlayış taşrada örgütlenmenin ana unsurları olmuştur. 1695-1842 yılları arasında ise bu ilkeler köklü değişiklikler geçirmiş, reayanın içinden çıkan ve gücünü iktisadi girişimlerinden alan servet sahibi kişilerin taşra yönetimine doğrudan katıldığı ‘oligarşik yerel yönetim’ süreci yaşanmıştır. Bu dönemde taşrada ekonomik kaynaklar ve kamusal yetkiler yerel aktörlerin şiddetli rekabeti ve müzakeresi sonucunda paylaşılmıştır. Kamusal hizmetler ayan-ı vilayet denilen yerel elitlerin müşterek çalışması ile yürütülmüştür. Farklı ölçeklerde nüfuz alanları oluşturan yerel oligarşik güçlerin katılımıyla kurulan yerel meclisler taşra yönetiminin temeli haline gelmiştir. 19. yüzyılın başlarından itibaren girilen ‘hiyerarşik örgütlenme’ döneminde (1842-1949) ise merkezi idare yerel ekonomik kazançların merkezi hazineye aktarılmasını sağlamaya çalışmıştır. Bu amaçla taşra yönetim birimleri ve görevlileri hiyerarşik bir kurumsallaşma sürecine girmiştir. Yerel elitlerin taşrada idareye katılımı devam etmiş, ancak yeni dönemde yerel aktörler yarı memur statüsünde merkeziyetçi sisteme entegre edilmiştir. Taşra yönetim sisteminin inşası Erken Cumhuriyet Dönemi’nde katı merkeziyetçi ve hiyerarşik örgütlenme ilkeleri temelinde sürmüştür
Kültür Politikaları ve Örgütlenme Üzerine Söyleşiler
Kuruluşunun yirmi üçüncü yılını kutlayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, iktidarları süresince giderek büyüyen bir biçimde siyasi ve ekonomik alanı domine eden ve tek güç haline gelen yapısı, sosyo-kültürel alanda benzer “başarıyı” elde edememiştir. Parti lideri ve partililerce defaatle dile getirilen bu durumun üstesinden, İslamcı ideolojiyi popüler kültürle sentezleyerek aşmaya çalışan AK Parti yönetiminin, “milli ve yerli kültürü” İslami zeminde popüler kültürle kaynaştırma çabası, arzu edilen düzeye erişememiş ve kültürel hegemonya kurulamamıştır. Ancak kültürel hegemonyanın kurulamaması resmi kültür politikalarını, hükümetin takip ettiği izlekten azade kılmamış; kültürel alanda atılan adımlar hükümetin ideolojisinin tesiri altında ilerlemiştir. Bu bağlamda sanat ve sanat emekçisi, neoliberalizmin kurucu unsur olduğu, yerli ve millilik söyleminin İslami sosla harmanlandığı kültür politikasının içinde bir var oluş girdabına girmiştir. Kutuplaştırıcı siyasetin etkilerinin de çeşitli biçimlerde gözlemlendiği sosyo-kültürel saha, bir yandan devlet güdümünde yaratılmaya çalışılan ve beslenen bir “biz” yaratırken; öte yanda da muhalif bir “onları” var etmiştir. Kültürel hegemonyayı AK Parti iktidarına bırakmayan ancak yoğun biçimde güç kaybeden muhalif kesim için ise mücadele alanları giderek kısıtlanmıştır. Söz konusu mücadele alanlarının başında gelen sivil örgütlenmeler, bugün kültür sanat emekçileri için hayati öneme sahip olmakla birlikte karşılaştıkları siyasi ve ekonomik baskı ilgili örgütlenmeleri belirli konulara hapsetmiştir. Örneğin, devletin üstlenmesi gereken sanat hakkı yurttaşlık hakkı temelinde tartışılamamış ve örgütlenmeler kendi üyelerinin hak arayışlarına dahi yeterli ölçüde yön ve karşılık verememiştir. Bu doğrultuda ve böylesi bir fikri iddia ışığında, sanat, emek ve hak temelli örgütlenmenin buluşma noktası olarak sendikaların, kooperatiflerin ve kültür-sanat temelli sivil toplum kuruluşlarının günümüz sanat politikalarına ve anayasal bir hak temelinde ele alınması gereken sanat hakkına bakışlarını anlamak için gerçekleştirdiğim söyleşilerde, birbirinden farklı altı birimden altı isim ile aynı sorular etrafında buluştuk. Söyleşileri ortaklaştıran ve ayrıştıran hususlar olmakla beraber, bu tarz bir alt çizmenin söyleşi türünün amacını aşacağı düşüncesiyle söyleşi yorumlarını siz kıymetli okurlara bırakıyorum
Tasarruf Tedbirleri mi? Kemer Sıkma mı?
13 Mayıs 2024 tarihinde Mehmet Şimşek ve Cevdet Yılmaz tarafından ‘Kamuda Tasarruf ve Verimlilik Paketi ’ adı altında bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Özetle fiyat istikrarının sağlanması için parasal sıkılaştırma adımlarının yanında maliye politikalarında ilave adımların atılacağı ilan edildi. Bunun ardından 17 Mayıs 2024 tarihinde resmi gazetede ‘Tasarruf Tedbirleri Genelgesi’ yayımlandı. Üç yıl süreceği açıklanan tedbirlerle kamuda yaklaşık 100 milyar TL tasarruf elde edileceği tahmin edilmektedir.Bu yazıda öncelikle 2024 bütçesindeki bazı önemli veriler paylaşılmakta ve bu veriler elde edilmesi beklenen tasarruf miktarı ile karşılaştırılmaktadır. Bu verilere bakıldığında tasarruf tedbirlerinin aslında iktidarın kamu kaynaklarının israf edildiği eleştirisine karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasından ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü ne Cumhurbaşkanlığı harcamalarına ne de sermaye sınıfına türlü biçimlerde aktarılan kaynaklara dair herhangi bir tasarruf tedbiri söz konusu değildir
Doğrudan veya Dolaylı Banka Garantilerinde Uygulanacak Hukukla İlgili Değerlendirmeler
Teminatı amaçlayan garanti sözleşmesiyle muhatap ile garanti sözleşmesi yapan banka, lehtar ile muhatap arasındaki temel ilişkide lehtarın edimini ifa etmemesi nedeniyle muhatap bakımından ortaya çıkan rizikoyu üstlenmektedir. Teminatı amaçlayan garanti sözleşmesinin doğrudan garanti sözleşmesi ve dolaylı garanti sözleşmesi olmak üzere iki alt türü bulunmaktadır. Doğrudan garanti sözleşmesinde garanti veren banka lehtarın kendisine doğrudan başvurusu üzerine muhataba garanti vermektedir. Dolaylı garanti sözleşmesinde lehtar kendi ülkesindeki bankaya garanti talebiyle başvurmakta, bu banka muhatabın ülkesindeki bankadan muhataba garanti verilmesini talep etmektedir. Makalemizde garanti veren banka ile muhatap arasındaki gerek doğrudan garanti sözleşmesine gerekse dolaylı garanti sözleşmesine uygulanacak hukuk ve bu garanti ilişkilerinde ortaya çıkabilecek olası kanunlar ihtilafı meseleleri ele alınmaktadır. Bu bağlamda dolaylı garanti yapısında bankalar arası ilişkiye uygulanacak hukuk ile bu hukukun garanti ilişkisi bakımından taşıdığı önem incelenmektedir. Garanti bankasının muhatabın ülkesinde teyit bankası veya muhabir banka kullanması hâlinde muhatap ile teyit bankası veya muhabir banka arasındaki ilişkilere uygulanacak hukukun yanı sıra garanti bankası ile teyit bankası veya muhabir bankası arasındaki hukuki ilişkiye uygulanacak hukuk da değerlendirilmektedir. Garanti sözleşmesine uygulanacak hukuk bakımından kamu düzeni müdahalesi ve doğrudan uygulanan kuralların uygulanacak hukuka etkisi de makalemizde ele alınmaktadır. Garanti ilişkisi kapsamında ortaya çıkabilecek sebepsiz zenginleşme taleplerine uygulanacak hukuk da incelenmektedir. Makalemizde bütün bu hukuki ilişkilere uygulanacak hukuk belirlenmiş ve bu hukukların uygulanmasının garanti ilişkisi açısından doğurduğu sonuçlar değerlendirilmiştir
Eşya Müsaderesinin Olumsuz Koşulu: Eşyanın İyiniyetli Üçüncü Kişiye Ait Olmaması
Eşya müsaderesi, normal koşullarda, fail veya şeriklerin eşyalarına yönelik olarak uygulanabilen bir ceza hukuku yaptırımıdır. Ancak kanun koyucu, TCK m. 54 hükmünde, iyiniyetli olmayan üçüncü kişilerin eşyalarının da müsadere edilebileceğini belirterek bu kurala önemli bir istisna getirmiştir. Çalışmada, eşya müsaderesinin olumsuz nitelikteki bu koşulu, öğretideki görüşlerden ve Yargıtay’ın konuya ilişkin kararlarından hareketle incelemeye tabi tutulmuştur. Bu kapsamda; eşya müsaderesinin hukukî niteliği ortaya konulmuş, inceleme konumuzu teşkil eden şarta Kanun’da yer verilmesinin gerekli olup olmadığı tartışılmış, TCK m. 54 hükmünün formülasyonuna ilişkin çeşitli eleştirilere yer verilmiş ve son olarak iyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak biçimindeki şartın içeriğine ilişkin hususlarda ayrıntılı açıklamalar yapılmıştır. Bahsi geçen koşulla ilgili tartışmalar yapılırken, ceza hukukunun temel kaideleri de göz önünde bulundurulmuş ve Kanun’da bu şarta yer verilmesinin doğurduğu teorik problemler hakkında çeşitli çözüm önerileri dile getirilmeye çalışılmıştır