DergiPark Akademik
Not a member yet
63137 research outputs found
Sort by
The Nation-Founding Text: An Outline on the Relationship Between Literary Field and Nationalism
Modern meşru siyasal örgütlenme biçimi olarak ‘ulus’ konseptinin ortaya çıkışında entelektüellerin rolü, sıklıkla üzerinde durulan bir mesele olmuştur. Milliyetçilik kuramları içerisinde gerek inşacı gerekse özcü kuramlar, ulusun inşasında ya da uyanışında belirli isimlerin hususi etkilerini hesaba katmışlardır. Özellikle ‘kültürel uyanış’ olarak adlandırılan ve milliyetçi söylemin kristalize olup ideal bir kimlik tahayyülünün ortaya çıktığı süreçte, milliyetçi entelektüellerin katkısı belirgin bir önemdedir. Bununla beraber literatürde ulusların ortaya çıkışında belirli entelektüellerin tekil metinlerinin etkisini ortak ve karşılaştırmalı bir şekilde analiz etmeye yarayacak bir kuramsal model geliştirilmiş değildir. Bu çalışmanın amacı; yazınsal alan ya da entelektüel tarih ile milliyetçilik arasındaki ilişkiyi somutlaştıracak bir şekilde, ‘ulus-kurucu metin’ olarak adlandırılan belirli bir metin türünü, Weberci manada ‘ideal’ bir kavram olarak önermektir. Böylece farklı milliyetçilik türleri arasında bazı ortaklıklar tespit edilip edilemeyeceğinin sorunsallaştırılması ve özellikle kuruluş ya da tasarlanış (‘uyanış’) dönemlerindeki benzerliklerin karşılaştırılması hedeflenmektedir. Milliyetçilik çalışmaları literatüründe, farklı milliyetçilik türlerini ortak birtakım kategoriler etrafında tasnifleme girişimleri oldukça yaygın olsa da bu girişimler genellikle milliyetçiliği bir ‘ideoloji’ ya da ‘toplumsal hareket’ olarak ele almaktadır. Bu çalışmada benimsenen esas düstursa; milliyetçiliğin, bireylerin dünyayı aynı şekilde yorumlamalarını sağlayıp onlara ortak bir aidiyet biçimi atayan bir söylem biçimi olduğudur. İdeolojiden farklı olarak söylem, dünyayı açıklayan ve eylemi yönlendiren bütüncül bir düşünce sisteminden ziyade kurucu niteliği ağır basan, anlam ve kimlik üreten bir yapı olarak ifade edilebilir. Milliyetçiliğin bu şekilde iktidarla yakından bağlantılı ‘kurucu’ bir edim olarak ele alınması, onun teorik art alanını gündeme getirir ve bu noktada milliyetçi söylemi şekillendiren entelektüellerin çalışmaları önemli bir hal alır. Nitekim bu çalışmanın en temel hipotezi; milliyetçi kimlik tahayyüllerini mümkün kılan ve onun kendi hususi karakterini oluşturan bazı kurucu metinler olduğu ve bu metinleri ihtiva eden ortak bir kategorinin tasarlanabileceğidir. Çalışmada öncelikle bu metin tipini ‘kurmayı’ mümkün kılacak teorik alt yapının izleri sürülecek, bu bağlamda Foucault ve Bourdieu’nün kavram setlerine başvurulacaktır. Bourdieu’nün, ortak yazar ve metinlerden müteşekkil, aynı şekilde ‘çalışan’ kompozisyonları detaylıca incelemek için ileri sürdüğü ‘alan’ kavramı ve Foucault’nun söylem konseptiyle alakalı geliştirdiği öznellik kipi olarak ‘söylemsellik kurucusu yazar’ tipi, çalışmada ileri sürülen savları temellendirecek teorik sacayakları olacaktır. Ardından ‘kurucu metin’ olarak adlandırılabilecek kavramsallaştırma girişiminin sınırları ve problemleri ile bu metin tipine girebilecek çalışmaların dahil olabileceği bazı kıstaslar belirlenmeye çalışılacaktır. Bu süreçte, bazı milliyetçi söylem biçimleri ve bunları‘kurduğu’ iddia edilebilecek bazı entelektüellerin çalışmaları ele alınacaktır. Son olarak, ulus-kurucu metin kategorisine girebileceği düşünülen tarihsel metinlerle farklı milliyetçi söylem biçimleri arasındaki ilişki üzerinden, bu metinlerin çalışma prensipleri ortaya koyulacaktır.The role of intellectuals in the emergence of the ‘nation’ as a legitimate form of modern political organization has been a widely discussed. Both constructivist and essentialist theories of nationalism have emphasized the unique contributions of certain figures in the construction or awakening of nations. These contributions are particularly significant during periods of ‘cultural revival,’ when nationalist discourse crystallizes and gives rise to an idealized vision of identity. Despite this emphasis, the literature lacks a theoretical model to analyze collectively and comparatively the influence of individual texts by nationalist intellectuals on nation formation. This study aims to address this gap by proposing the concept of the ‘nation- founding text,’ conceptualized as an ideal type in the Weberian sense, to concretize the relationship between the literary field, intellectual history, and nationalism. It investigates whether commonalities can be identified across different forms of nationalism, particularly in their formative or revival phases. While existing literature often categorizes nationalism as an ideology or social movement, this study approaches it as a discourse that enables individuals to interpret the world similarly, creating a shared sense of belongingUnlike ideology, discourse is better understood as a structure that prioritizes the construction of knowledge and social order over offering a totalizing worldview, functioning as a generator of meaning and identity. This foundational nature of nationalism underscores the significance of intellectual contributions in shaping its discourse. Drawing on Foucault’s concept of the ‘author-function’ and Bourdieu’s notion of the ‘field,’ this study develops a theoretical framework to define ‘nation-founding texts.’ It analyzes how nationalist discourse operates as a performative act, shaping both collective identity and the political imaginaries of emerging nations. It also examines the extent to which intellectuals, through specific works, act as mediators of historical memory, connecting past narratives to present aspirations. By exploring the interplay between historical texts, intellectual agency, and nationalist discourse, this study aims to establish criteria for identifying ‘nation-founding texts.’ Finally, operational principles these texts will be analyzed to understand their centrality in constructing national identity
Yeşil Aklamanın (Greenwashing) Haksız Rekabet ve Reklam Hukuku Boyutuyla Türk ve Avrupa Birliği Hukukları Kapsamında Değerlendirilmesi
The increasing environmental awareness among consumers is influencing their choices and encouraging them to purchase environmentally friendly products and services. Additionally, the green transition laws force businesses to produce more environmentally friendly products and services. However, businesses sometimes make false or misleading green claims. This practice is referred to as ‘greenwashing’. Greenwashing can strengthen the market reputation and credibility of businesses and affect consumer preferences. Therefore, greenwashing has an impact on the competition in green market. Ensuring that environmental claims are accurate, fair, and understandable also contributes to the establishment of a fair competition environment. The European Union has adopted Directive 2024/825, which prohibits greenwashing practices and empowers consumers by ensuring they receive correct and reliable information about the environmental impacts of products and services. However, there is no provision in the Turkish Commercial Code that directly regulates greenwashing. Since greenwashing activities mislead consumers and affect the reputation and credibility of businesses, they have a negative impact on the competitive environment. For this reason, it is necessary to examine to what extent the provisions on unfair competition can limit greenwashing activities. As greenwashing actions are usually carried out through green marketing, it is also essential to assess the legality of these actions within the scope of advertising law.Tüketicilerde artan çevre bilinci tüketicilerin tercihlerinde etkili olmaktadır. Ayrıca ülkelerin kabul ettikleri yeşil dönüşüm yasaları işletmeleri daha çevreci ürün ve hizmetleri üretmeye yönlendirmektedir. Ancak işletmeler bazen ürün ve hizmetlerinin veya kendilerinin çevre üzerindeki etkileri hakkında yanlış veya yanıltıcı beyanlarda bulunabilmektedir. Bu durum yeşil aklama (boyama) olarak ifade edilmektedir. Yeşil aklamayı kullanan işletmelerin ticari itibarı yeşil tüketiciler nezdinde güçlenmektedir. Dolayısıyla bu işletmeye ait ürün ve hizmetlerin tüketiciler tarafından tercih edilme olasılığı artmakta olup yeşil aklama rekabet ortamını etkilemektedir. Bu nedenden ötürü çevresel beyanların doğru, adil ve anlaşılabilir olmasının sağlanması dürüst bir rekabet ortamının oluşmasına da hizmet edecektir. Avrupa Birliği, yeşil aklama uygulamalarını yasaklamak, tüketicilerin ürün ile hizmetlerin çevresel etkileri hakkında doğru ve sağlıklı bilgi alabilmelerini sağlamak amacıyla 2024/825 sayılı Direktifi kabul etmiştir. Türk Ticaret Kanunu’nda ise yeşil aklamayı doğrudan düzenleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Yeşil aklama faaliyetleri tüketicileri yanılttığından ve işletmelerin güvenilirliğini etkileyebildiğinden dolayı rekabet ortamı üzerinde olumsuz etkisi bulunmaktadır. Bu bakımdan haksız rekabet hükümlerinin yeşil aklama faaliyetlerini hangi ölçüde sınırlandırabildiğinin incelenmesi gerekmektedir. Yeşil aklama eylemleri genellikle yeşil pazarlama aracılığıyla gerçekleştiğinden bu eylemlerin hukuka uygunluğunun reklam hukuku boyutuyla değerlendirilmesi de zorunludur
Ticaret Unvanı Uyuşmazlıklarında Sessiz Kalma Yoluyla Hak Kaybı İlkesi: Uygulama Üzerinden Bir İnceleme
Ticaret unvanını korunmasında sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesi önemli bir yer tutmaktadır. Korumanın sınırını belirleyen bu ilkenin mahkemeler tarafından ne şekilde uygulandığının belirlenmesi son derece önemlidir. Sınai Mülkiyet Kanunu m. 25/6’da markalar yönünden açıkça öngörülen sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesi, ticaret unvanı bakımından normatif bir temele dayanmamakta olup ilke Yargıtay içtihatları ile şekillenmiştir. Çalışmamızda TTK m. 52 ile ticaret unvanına sağlanan korumanın sınırları, sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme, ticaret sicilinin olumlu etkisi ile basiretli tacir gibi hareket etme yükümlülüğü çerçevesinde bir sonuca varılmasını zorunlu kılmaktadır. Zira basiretli tacir gibi davranma yükümlülüğü, hem ticaret unvanını tescil ettiren yeni tacire hem de daha önce tescil ettirmiş olan tarafa sorumluluk yükler. Tescil edilen bilgiler üçüncü kişilerce biliniyor kabul edildiğinden, sonradan unvan seçen kişinin aynı ya da benzer unvanları kullanmaktan kaçınması gerekir. Ancak ticaret sicilinin olumlu etkisi gereği, kendisiyle aynı ya da benzer bir unvan tescil ettirildiğinde haberdar olan tacirin de gerekli aksiyonları alması gerekmektedir. Nitekim ticaret unvanına yönelik ihtilaflarda, hem sicilin olumlu etkisi hem de tacirin basiretli davranma yükümlülüğü bir arada değerlendirilmekte ancak sessiz kalınan sürenin uzun sürmesi hakkın kaybı için belirleyici olmaktadır
Medeni Usul Hukukunda Fer’i Müdahale Etkisinin Ortaya Çıkabileceği (Asıl Taraf ile Üçüncü Kişi Arasındaki) Hukuki İlişki ve Talepler
Türk hukukunda fer’i müdahale etkisine ilişkin düzenleme, tıpkı ihbara ilişkin düzenlemede (HMK m.61/1’de) olduğu gibi asıl taraf ile üçüncü kişi arasındaki hukuki ilişkinin niteliğine dair bir belirleme içermektedir. Buna göre fer’i müdahilin, tarafla rücu ilişkisinde, asıl davadaki kararın müdahale etkisine sahip olacağı ifade edilmiştir (HMK m.69/2 c.1). İşte bu makalede, Kanun’daki bu nitelendirmenin sınırlı bir sayım olup olmadığı incelenecektir. Bu çerçevede müdahale etkisinin sonuç doğuracağı, dikkate alınacağı müteakip davaya konu hukuki ilişki ve taleplerin maddi hukuk bakımından niteliği genel çerçevede belirlenecek, ardından Kanun’daki rücu ilişkisi kavramı içinde yer almayan ve özellik arz eden bazı hukuki ilişkiler müdahale etkisi doğurmaya elverişli olup olmadıkları bakımından incelenecektir
Açık Sigorta: Sigorta ile İlgili Verilere Erişim ve Paylaşım
Açık sigorta, sigorta sektöründe bilgi paylaşımını mümkün kılar. Sigorta şirketleri ile müşterileri arasında daha dijital ve açık ilişkiler oluşturur ki bu ilişkiler güvene, anlayışa ve büyük miktarda veriye dayanır. Sigorta ilişkisinin taraflarının ihtiyaçlarını anlamaya yardımcı olur ve taraflara maksimum fayda sağlar. Bu faydalar sigorta şirketleri için kazanç sigorta ürünleri hakkında daha iyi içgörüler elde etmek olup; tüketiciler için kazanç ise daha keyifli sigorta deneyimleridir.Açık sigorta, bir yazılım ürününden diğerine veri aktarımını sağlayan programlama kodları setleri olan Uygulama Programlama Arayüzleri üzerine kuruludur. Uygulama Programlama Arayüzleri, sigorta şirketlerinin veri kaynaklarını açmasına ve tüketicilerinden, rakiplerinden ve üçüncü taraflardan veri toplamasına olanak tanır.Açık sigorta hakkında halen Genel Veri Koruma Yüzleri ve diğer veri koruma standartları uygulanmakla birlikte açık sigortanın yasal çerçeve ve dayanağına ilişkin somut yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu bağlamda açık sigorta düzenlemesi kapsamında, sigorta şirketlerinin, potansiyel sigortalı tüketicilerin kişisel ve kişisel olmayan sigorta bilgilerini üçüncü taraflarla paylaşmak için standartlaştırılmış yöntemler geliştirmeleri yasal olarak zorunlu hale gelecek ve bu durum sigorta sektörü ve ilişkisine dahil herkes için güvenlik sağlayacaktır.Açık sigorta, sigorta ilişkisinin her aşamasında bilinçli kararlar alınmasını, ayrıca sorunsuz geçiş ve kolay yönetim imkânlarını beraberinde getirir. Tüketiciler, mevcut sigorta bilgilerini zahmetsizce paylaşabilir, alternatif bir poliçeyle şeffaf bir karşılaştırma yapabilir ve tüm poliçelerini dijital olarak tek bir platformda topladıktan sonra, yeni bir poliçeyi tamamen dijital ortamda satın alabilirler.Açık sigorta, sigorta sektöründe daha sadeleştirilmiş ürünler ve teklifler, her müşteri için özelleştirilmiş çözümler, geliştirilmiş müşteri ilişkileri ve rakip analizinden doğan artan inovasyon gibi değerli faydalar sağlayacaktır
Severance Pay in Press Labor Law after the Constitutional Court\u27s Annulment Decision on Severance Pay
Basın İş Kanunu 1952 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu Kanunda, iş sözleşmesiyle çalışan gazetecilerin iş sözleşmesinin yapılması, tarafların hak ve borçları ile iş sözleşmesinin sona ermesine ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Kanunda gazeteciler bakımından düzenlenen en önemli haklardan biri de kuşkusuz kıdem tazminatıdır. Kıdem tazminatı, iş sözleşmesinin Kanunda öngörülen hallerde sona ermesi halinde belirli bir kıdem süresine sahip olan gazeteciye ödenmesi gereken bir miktar paradır. Basın İş Kanununda gazetecinin kıdem tazminatına hak kazanması için en az beş yıllık kıdeme sahip olması gerektiği öngörülmüştü. Ancak bu düzenleme Anayasa Mahkemesinin 2023 tarihli kararıyla iptal edilmiştir. İptal kararı sonrasında gazetecilerin kıdem tazminatına hak kazanmaları için gereken kıdem süresi ve bu konuda hangi kanun hükmünün uygulanması gerektiğine ilişkin duraksama söz konusu olmuş ve bazı sorular gündeme gelmiştir. Çalışmamızda ilk olarak gazeteci kavramı üzerinde durulmuştur. Ardından, Basın İş Kanununda kıdem tazminatının esasları ele alınmış, son olarak da AYM’nin iptal kararı sonrasında basın iş hukukunda kıdem tazminatının uygulaması hakkında değerlendirmelere yer verilmiştir.The Press Labor Law entered into force in 1952. This Law regulates the conclusion of the employment contract, the rights and obligations of the parties and the termination of the employment contract for journalists working under an employment contract. One of the most important rights regulated in the Law for journalists is undoubtedly severance pay. Severance pay is a sum of money that must be paid to a journalist with a certain period of seniority in the event of termination of the employment contract in the cases stipulated in the Law. The Press Labor Law stipulated that a journalist must have at least five years of seniority in order to be entitled to severance pay. However, this regulation was annulled by the Constitutional Court in 2023. Following the annulment decision, there has been hesitation regarding the seniority period required for journalists to be entitled to severance pay and which provision of the law should be applied in this regard, and some questions have been raised.In our study, firstly, the concept of journalist is emphasized. Then, the principles of severance pay in the Press Labor Law are discussed, and finally, the application of severance pay in the press labor law after the Constitutional Court\u27s annulment decision is evaluated
The Validity of Employment Contract Provisions Concerning Compensation for Overtime Work
Fazla çalışma ile fazla sürelerle çalışmanın karşılığı zamlı “ücret” ya da “serbest zaman”dır. “Ücrete” ya da “serbest zamana” ilişkin taraflarca yapılan anlaşmaların geçerliliği uygulama açısından önemlidir. Uygulamada özellikle fazla saatlerle çalışma ücretlerini temel ücrete dahil eden hükümlere iş sözleşmelerinde yer verilmektedir. İşçinin ücretine fazla saatlerle çalışma ücretini dahil eden sözleşme hükümlerinin İş Kanunundaki emredici düzenlemelere aykırı olup olmadığının değerlendirilmesi önemlidir. Anılan yöndeki bir hükmün iş hukukunun emredici yapısına aykırı olmadığı benimsense bile, hükme sınırsız bir şekilde geçerlilik tanınamaz. Hükmün hangi şartlar altında geçerli sayılabileceği ve uygulama alanı bulacağı incelenmelidir. Taraflar fazla saatlerle çalışma ücretinin miktarlarına ve ödeme zamanlarına ilişkin de iş sözleşmesinde kurallara yer vermiş olabilirler. Bunların da geçerliliği incelenmelidir. Ücrete ilişkin yapılan anlaşmalar dışında serbest zamana yönelik yapılan anlaşmalara uygulamada çok sık rastlanmasa da, bunların da hangi şartlar altında geçerli olacağı açıklanmalıdır.Compensation for overtime work and work performed beyond the statutory working hours consists of either an increased remuneration or time off in lieu. The enforceability of agreements concluded between the parties concerning remuneration or time off is of particular importance in practice. Employment contracts frequently incorporate provisions stipulating that overtime pay is included within the employee’s basic wage. It is therefore essential to examine whether such contractual provisions, which integrate overtime compensation into the regular wage, contravene the mandatory provisions of labor law. Even if it is accepted that such a clause does not, in principle, conflict with the imperative nature of labor law, its validity cannot be recognized in an unrestricted manner. The conditions under which such a provision may be deemed valid, and the scope of its enforceability, must be carefully analyzed. Furthermore, the parties may regulate, within the employment contract, the amount and timing of payments for overtime work. The validity of such stipulations must also be subject to scrutiny. Although agreements providing for time off in lieu are less frequently encountered in practice than wage-related agreements, the conditions under which such arrangements may be considered legally valid likewise require clarification
Uluslararası Ceza Hukukunda Soykırım Suçu ve Soykırım Suçuna Teşebbüs
International criminal law has developed as a branch of law aimed at holding individuals accountable before the international community for serious crimes they commit. In this context, the crime of genocide, as one of the most heinous crimes in human history, holds a special place in international criminal law. Genocide, as defined by the 1948 Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, encompasses acts committed with the intent to destroy, in whole or in part, a national, ethnic, racial, or religious group.However, the completion of genocide is not always a prerequisite. Sometimes, despite the perpetrator\u27s actions being carried out with the intent of committing genocide, the crime may not be completed for various reasons. This situation gives rise to the concept of “attempted genocide” in international criminal law. Attempt refers to a situation where the commission of a crime has been commenced directly and seriously but has not been completed. Attempt has particular significance in international criminal law, as this institution makes it possible for individuals to be held responsible for uncompleted crimes. Although it is possible to attempt genocide, there is no case law on this subject. In this sense, although it has not been sufficiently addressed in doctrine, the attempt to commit this crime must be examined in view of the importance of the subject.In terms of attempting genocide, each alternative act must be assessed separately. When making the assessment, it must be determined whether a result other than the act itself is sought. When making this determination, the structure of the crime of genocide must be taken into account, and the assessment must be made in accordance with the principles applicable in criminal law, taking all possibilities into consideration.Uluslararası ceza hukuku, bireylerin işledikleri ciddi suçlardan dolayı uluslararası toplum nezdinde sorumlu tutulmalarını amaçlayan bir hukuk dalı olarak gelişmiştir. Bu bağlamda, soykırım suçu, insanlık tarihinin en ağır suçlarından biri olarak, uluslararası ceza hukukunda ayrıcalıklı bir yere sahiptir. 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile tanımlanan soykırım, belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dini grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi amacıyla gerçekleştirilen fiilleri kapsar. Ancak, her zaman soykırımın tamamlanması söz konusu olmayabilir. Bazen failin icrasına yönelik eylemler soykırım kastı taşımasına rağmen çeşitli nedenlerle tamamlanamaz. Bu durum, uluslararası ceza hukukunda “soykırım suçuna teşebbüs” kavramının gündeme gelmesine yol açmaktadır. Teşebbüs, suçun icrasına doğrudan ve ciddi bir şekilde başlanmış olmasına rağmen tamamlanamaması halini ifade eder. Uluslararası ceza hukukunda teşebbüsün özel bir önemi bulunmakta olup bu kurum, bireylerin tamamlanmamış suçlardan da sorumlu tutulabilmesini mümkün kılmaktadır. Soykırım suçuna teşebbüs mümkün olmakla beraber bu konu hakkında herhangi bir içtihat mevcut değildir. Bu anlamda her ne kadar kendisine öğretide de yeterince yer bulmuş olmasa da konunun önemine binaen, bu suça teşebbüsün de irdelenmesi gerekir. Soykırım suçuna teşebbüs açısından, her bir seçimlik hareket ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Değerlendirme yapılırken fiil haricinde ayrıca bir sonuç aranıp aranmadığı tespit edilmelidir. Tespit yapılırken soykırım suçunun yapısı dikkate alınmalı ve değerlendirme, bütün ihtimaller dikkate alınarak ceza hukukunda geçerli olan ilkeler dikkate alınarak yapılmalıdır