DergiPark Akademik
Not a member yet
63137 research outputs found
Sort by
İşçinin Ayırt Etme Gücünden Yoksunluğu Nedeniyle Hizmet Sözleşmesinin Kesin Hükümsüzlüğü
Bu çalışmada, işçinin ayırt etme gücünden yoksunluğu nedeniyle hizmet sözleşmesinin kesin hükümsüzlüğü, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) madde 394/III ve buna bağlı olarak verilmiş Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 13/7/2012 tarihli kararı ekseninde incelenmiştir. Yüksek mahkeme, sözleşmenin devamı sırasında yakalandığı bir akıl hastalığı neticesinde ayırt etme gücünü kaybeden işçinin, hizmet sözleşmesinin geçersiz hâle geldiğine karar vermiştir. Sözleşmenin geçersizliği bakımından hatalı bir niteleme içeren bu kararda mahkeme, ilgili olaya TBK madde 394/III’ün tatbik edilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bu çalışmada evvelâ, ayırt etme gücünün sözleşmenin geçerliliğine etkisi irdelenmiş ve mahkemenin geçersizlik olgusuna verdiği anlam izah edilmiştir. Sözleşmenin kesin hükümsüzlüğüne dair karardaki isabetsiz sonuca rağmen konunun incelenmesi önem arz etmektedir. Zira ayırt etme gücünden yoksun olan işçinin bir hizmet sözleşmesine taraf olması, 6098 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden hemen sonraki bu kararda TBK m. 394/III’ün uygulanmasına neden olmuştur. Bu nedenle çalışmada ayrıca, fiil ehliyeti bulunmayan işçinin taraf olduğu hizmet sözleşmesinin kesin hükümsüzlüğünün etkisi irdelenmiştir. Son olarak, hizmet sözleşmesinin kesin hükümsüzlüğünün, feshe karşı koruma ve kıdem tazminatı bakımından ortaya çıkardığı sonuçlar izah edilmiştir
Çocuk Tarafından Ana ve Babaya Uygulanan Şiddet- Çocuğa Karşı Ana ve Babanın Korunması
When the terms child and violence are used in the same sentence, the first thing that comes to mind is violence against the child. Many legal measures have been taken to protect children who are in a weak position vis-à-vis their parents. However, sometimes the opposite can also be the case. In the event that a child commits violence against his/her parents who raised him/her, who often live together in the same household, and who have the right of custody, these persons should be protected against their own children.Although there are no special provisions in the Turkish Civil Code regarding violence committed by the child, since the protection of the child often means protecting other members of the family, measures for the protection of the child will also address the needs of the parents. In this context, it is possible to take measures without resorting to violence by referring the child who shows a tendency to violence to an expert by the judge to investigate the cause of this tendency, to give advice, orders and prohibitions to the child. In addition, if the child\u27s development is jeopardized or the child is mentally abandoned, a measure to take the child away from the parents and place him/her in an institution will protect both the child and the parents as it will reduce the possibility of violence. On the other hand, the weakness of the parents, who are sometimes unable to refuse the wishes of the child due to the child\u27s threats, may lead to the risk of losing their assets. In this case, it is possible to protect their property by appointing a trustee or legal counsellor.Çocuk ve şiddet kelimeleri aynı cümle içinde kullanıldığında akla öncelikle çocuğa uygulanan şiddet gelmektedir. Ana ve baba karşısında zayıf durumda olan çocukları korumak için pek çok yasal düzenleme yapılmıştır. Ancak bazen bu durumun tersi de görülebilir. Çocuğun kendisini yetiştiren, çoğu zaman aynı evde birlikte yaşayan, velayet hakkı sahibi olan ana ve babasına şiddet uygulaması halinde kendi çocuklarına karşı bu kişilerin korunması gerekmektedir. Çocuğun uygulayacağı şiddete ilişkin Türk Medeni Kanunu’nda özel hükümler bulunmamakla birlikte çocuğun korunması, çoğu zaman ailenin diğer bireylerini de korumak anlamına geldiğinden, çocuğun korunmasına ilişkin tedbirler, ana ve babanın ihtiyacına da cevap verecektir. Bu kapsamda şiddet eğilimi gösteren çocuktaki bu eğilimin sebebinin araştırılması için hakim tarafından bir uzmana yönlendirilerek şiddete başvurmadan tedbir alınması, çocuğa tavsiyeler, emirler verilip, yasaklar koyulması mümkündür. Ayrıca çocuğun gelişmesinin tehlikeye girmesi veya manen terkedilmiş olması halinde ana ve babadan alınarak bir kuruma yerleştirilmesine yönelik tedbir de şiddet uygulama ihtimalini azaltacağı için hem çocuğu hem ana ve babayı koruyacaktır. Öte yandan bazen çocuğun tehditleriyle isteklerini reddedemeyecek duruma gelen ana ve babanın bu zayıflıkları, malvarlıklarını kaybetmeleri riskini doğurabilir. Bu durumda kendilerine kayyım veya yasal danışman atanarak mallarının da korunması mümkündür
Denizcilik Çalışma Sözleşmesi (MLC 2006) Perspektifinden Türk İş Sağlığı ve Güvenliği Mevzuatı: Tespitler, Değerlendirmeler, Öneriler
Bu çalışma, Türk iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının Denizcilik Çalışma Sözleşmesi (MLC 2006) karşısındaki durumunu değerlendirmeyi amaçlamaktadır. MLC 2006, denizcilik sektöründe çalışanların sağlık ve güvenliğini korumaya yönelik kapsamlı bir uluslararası çerçeve sunarken, taraf ülkelere iş sağlığı ve güvenliği bakımından ulusal düzenlemeler yapma yükümlülüğü getirmektedir. Türkiye, sözleşmeyi henüz onaylamamış olsa da, uluslararası sefer yapan Türk bayraklı gemilerde fiilen uygulanmaktadır. Türk hukukunun temel dayanağı olan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu genel hükümler içermekle birlikte, gemi çalışanlarının özgün ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalabilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararıyla birlikte gemi çalışanlarının bu kanun kapsamına alınması gerektiği açıkça ortaya konmuştur. MLC 2006’nın öngördüğü risk değerlendirmesi, eğitim, bilgilendirme ve önlem alma yükümlülükleri Türk mevzuatında büyük ölçüde yer alsa da, bu yükümlülüklerin gemi özelinde yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Çalışma, Türk iş sağlığı ve güvenliği mevzuatında yapılması gereken ikincil düzenlemelere ve MLC 2006 ile uyum sağlama yollarına dair öneriler sunmaktadır. Ayrıca, uluslararası normlara uyumlu risk değerlendirme sistemleri ve gemi çalışanlarına özgü eğitim programlarının gerekliliği vurgulanmaktadır. Bu bağlamda MLC 2006, yalnızca hukuki uyumun değil, aynı zamanda denizcilik sektöründe adil ve sürdürülebilir çalışma koşullarının sağlanması için de kritik bir araçtır. Türkiye’nin sözleşmeyi onaylaması ve gerekli düzenlemeleri tamamlaması, gemi çalışanlarının korunması açısından önemli bir adım olacaktır
Offence of Breach of Confidentiality in Mediation- Law on Mediation in Civil Disputes Article 33
Bu çalışmada 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 33. maddesinde düzenlenen arabuluculukta gizliliğin ihlali suçu incelenmektedir. Bu çerçevede ilk olarak arabuluculuk ve arabulucu kavramı, arabuluculuğun tarihi gelişimi, arabuluculukta gizlilik ilkesi ele alınmıştır. Gizlilik ilkesiyle, arabuluculuk sürecine tarafların güven duyarak müzakerelere katılması ve paylaştıkları bilgi ve belgelerin korunması açısından önemi izah edilmiştir.Çalışmanın ikinci bölümünde HUAK m. 33’teki suçla korunan hukuki değer, fail, mağdur, suçun konusu, fiil, netice ve illiyet bağı ifade edilmiştir. Manevi unsur başlığında suçun olası kastla işlenmesi ihtimali üzerinde durulmuştur. Hukuka uygunluk nedenleri bakımından özellikle ilgilinin rızası değerlendirilmiştir. Ayrıca suçun özel görünüş biçimlerinin, HUAK m. 33 bakımından uygulanabilirliği, özellikle benzer suçlar bakımından farklı neviden fikri içtima veya görünüşte içtima durumları örneklerle açıklanmıştır.Arabuluculukta gizliliğin ihlali suçu, arabuluculuk sürecinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve tarafların sürece olan güvenini sağlamak açısından önemli ve bağımsız bir ceza normudur. Çalışmada söz konusu suça ilişkin yargı içtihatları doğrultusunda değerlendirmelere yer verilmiştir.This study examines the offence of breach of confidentiality in mediation, regulated under Article 33 of the Law on Mediation in Civil Disputes (Law No. 6325). Within this framework, the concepts of mediation and mediator, the historical development of mediation, and the principle of confidentiality in mediation are first addressed. The significance of the confidentiality principle, in terms of enabling the parties to participate in the mediation process with confidence and ensuring the protection of the information and documents they share, is explained.In the second part of the study, the legally protected interest, perpetrator, victim, subject matter of the crime, act, result, and causal link stipulated in Article 33 are discussed. Under the heading of mens rea, the possibility of the crime being committed with eventual intent is considered. Regarding grounds of justification, particular emphasis is placed on the consent of the person concerned. In addition, the applicability of the special forms of appearance of the offence in the context of Article 33, especially in relation to similar offences, is analysed with examples in the context of different types of ideal concurrence or apparent concurrence.The offence of breach of confidentiality in mediation constitutes an important and independent criminal norm for ensuring the proper conduct of the mediation process and maintaining the parties’ trust in the process. The study includes evaluations in line with judicial precedents concerning the crime in question
The Board of Directors’ Role within the Scope of the Universal Shareholders’ Meeting
Bu çalışmada, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 416. maddesinde düzenlenen çağrısız genel kurul kapsamında yönetim kurulunun rolü incelenmiş ve anılan hükümde muafiyet tanınan "çağrıya ilişkin usule" dair kuralların yalnızca TK 414’te öngörülen şekil şartına bağlı bildirim, ilan yükümlülükleri ve asgari süre sınırlamasına özgü olduğu sonucuna varılmıştır. Mevcut kanun ve ikincil mevzuat hükümleri, çağrısız genel kurul toplantılarında yönetim kurulunun tamamen devre dışı bırakılamayacağını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda yönetim kurulunun toplantı yapılmasına karar verme, genel kurula katılabilecekler listesini hazırlama, toplantı nisabının oluştuğunu tespit ederek toplantıyı açma gibi temel görevleri devam etmektedir. Pay sahiplerinin bu işlemleri kendilerinin gerçekleştirmesi ise hukuken ve fiilen mümkün değildir. Çalışmada İsviçre ve Türk hukuku arasındaki organlar arası yetki bölüşümü bakımından temel farklılığa ve incelenen hukuki sorunun kuramsal zeminine etkisi ortaya konulmuştur. Ayrıca İsviçre hukukunda çağrısız genel kurul kapsamında gerçekleştirilen kanun değişikliğinin Türk hukukuna yansıtılmadığı vurgulanmaktadır. Olması gereken hukuk bakımından ise, az ortaklı ortaklıklarda sıklıkla uygulanan çağrısız genel kurul mekanizmasının öngörülebilir ve hızlı şekilde uygulanabilmesi için mevzuat değişikliği gerektiği savunulmaktadır.This paper examines the role of the board of directors in universal shareholders’ meetings (Universalversammlung) regulated under Turkish Commercial Code (TCC) 416 and concludes that the rules regarding the "procedure for convening" exempted by the aforementioned provision are specific only to the notification and announcement obligations, and minimum time limits stipulated in TCC 414. Existing law and secondary legislation stipulate that the board of directors cannot be completely excluded from universal meetings. In this context, the board of directors continues to exercise its fundamental duties, such as deciding to hold a meeting, preparing the list of eligible attendees, and determining whether the quorum is reached and opening the meeting. However, it is not legally or de facto possible for shareholders to carry out these procedures themselves. The study also highlights the fundamental difference between Swiss and Turkish law regarding the division of authority between corporate bodies; it emphasizes that the legal amendments implemented in Swiss law have not been reflected in Turkish law. Regarding the current legal framework in force, it argues that legislative amendments are necessary to ensure the predictable and swift implementation of the universal meeting mechanism, which is frequently used in closed companies
The First Professional Law Newspaper: Hukuk (Analysis-Index)
19. yüzyılda yenileşme hareketleri ile birlikte devletin her alanında reform çalışmaları yapılmıştır. Yapılan çalışmalar hukuk alanında da kendini göstermiş ve kanunlaştırma hareketleri başlamıştır. 1840 Ceza Kanunnamesi Osmanlı hukukunda kanunlaşmanın ilk adımı olmuştur. Akabinde ticaret, ceza ve arazi gibi önemli alanlarda kanunnameler/nizamnameler yayımlanmıştır. Çıkarılan bu yeni kanunnameler/nizamnameler Düstûr’da toplanmıştır. Bu sayede devletin mevzuat kitabı olurken aynı zamanda herkesin ulaşabileceği bir yayın meydana getirilmiştir. Çünkü Düstûr, düzenli olarak çıkarılmış ve neredeyse günümüze kadar ulaşmıştır. Düstûr’a ek olarak Ceride-i Mehâkim ve bu gibi resmî yayınlarla kanunnameler yayımlanmıştır. Hukuk alanında süreli yayınların arttığı bu dönemde ticaret ve eğitim alanlarında çok öncesinde bireysel yayınlar ve mesleki gazeteler çıkarıldığı görülmüştür. Bu yayınlar incelendiğinde herkesin takip edebileceği özelliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Hukuk alanında da resmî kurumlarca çıkarılan yeni düzenlemelerin hukuk alanında çıkarılacak bir mesleki gazete ile yaşanılan dönüşümün topluma duyurulması gerekmektedir. Hukuk alanındaki mesleki gazeteye hukuk reformundan ihtiyaç duyulmuştur. 1890 yılında Osmanlı’da ilk hukuk gazetesi Hukuk adıyla Doktor ve hukukçu İlyas Matar ile hukukçu İlyas Ressam tarafından çıkarılmıştır. Hukuk Gazetesi’nin yaklaşık altı yıl süren yayın hayatında toplam 50 sayı çıkarılmış ve 1896 yılında maddi destek görememesinden dolayı yayın hayatına son verilmiştir. Gazetede, genel olarak yayın dönemi içerisinde çıkarılan kanunlar, açıklanmaya muhtaç olan mahkeme ilamları ve önemli konularda makaleler farklı mesleklerden kişiler tarafından kaleme alınmıştır. Bu çalışmada, hukuk alanında ilk meslek gazetesi olan Hukuk Gazetesi’nde yazılan makalelerin muhtevasının tespiti ile yaşanan değişimin gazeteye yansıdığı hususları ve gazetenin temel amacına ulaşıp ulaşmadığı gibi sorulara cevap aranmıştır. Belirtilen hedeflere somut örnekler sunmak ve gelecekte yapılacak araştırmalara kaynak teşkil edebilmek amacıyla, çalışmanın sonuna Hukuk Gazetesi’nin dizini eklenmiştir.In the 19th century, modernization efforts in the Ottoman Empire led to reforms across various state institutions, including the legal system. The 1840 Penal Code marked the beginning of legal codification, followed by regulations in areas such as commerce, criminal law, and land tenure. These were compiled in the Düstûr, which functioned both as a legislative compendium and a publicly accessible resource, published regularly and enduring through the years. Alongside it, official periodicals like Ceride-i Mehâkim published legal texts. While legal publications expanded during this period, earlier individual and professional journals in commerce and education had already appeared. These publications were designed to be understandable to a general audience. As legal reforms increased, the need to convey these developments to the public through a professional legal newspaper became evident. This need materialized with the founding of Hukuk in 1890 by Dr. and lawyer İlyas Matar and lawyer İlyas Ressam. The newspaper ran for six years, publishing 50 issues before ceasing in 1896 due to financial constraints. Hukuk featured new laws, judicial interpretations, and legal commentary written by contributors from various professional backgrounds, serving as an essential medium for legal communication and public engagement with jurisprudential developments.This study seeks to identify the content of the articles published in ‘Hukuk’, the first professional legal newspaper in the Ottoman legal field, and to examine how the ongoing legal transformations were reflected in its pages. It also investigates whether the newspaper achieved its fundamental objectives. In order to provide concrete examples aligned with the stated objectives and to serve as a foundation for future research, an index of ‘Hukuk’ has been appended to the conclusion of the study
Investigation of the Industrial Policies of the State in the Early Republican Period from the Perspective of Management and Business History: The Case of Sümerbank Textile Factories
Anadolu’da tekstil, tarihi köklere sahip uzun bir geçmişe sahiptir. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde önemli bir ekonomik faaliyet olan dokumacılık, üretim ve ticaretin temel alanlarından biri hâline gelmiş ve ülke ekonomisine büyük katkılarda bulunmuştur. Ancak, 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’daki Sanayi Devrimi ile tekstil üretiminde yaşanan makineleşme süreci geleneksel üretim biçimlerinin rekabet gücünü azaltmış ve Türkiye tekstil üretimi konusunda geride kalmaya başlamıştır. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türkiye, ekonomik kalkınma ve toplumsal modernleşme hedefleri doğrultusunda sanayileşmeye büyük önem vermiştir. Bu süreçte sanayileşme politikaları çerçevesinde tekstil sektörü stratejik bir alan olarak değerlendirilmiş ve Türkiye adına hayati bir rol oynamıştır. Devletin öncülüğünde kurulan Sümerbank aracılığıyla bu sektördeki yatırımlar hızlandırılmış ve kalkınma süreci planlı bir biçimde yönetilmiştir. Sümerbank çatısı altında kurulan tekstil fabrikaları, Türkiye’nin tekstil üretimindeki kapasitesini artırmış, istihdama katkılar sağlamış, sosyal ve kültürel dönüşümün de aktörleri olmuşlardır. Bütün bu bilgiler ışığında bu çalışmanın amacı, Türkiye’de erken Cumhuriyet döneminde kurulan üç tekstil fabrikasının karşılaştırmalı vaka analizi yöntemiyle değerlendirilmesidir. Bu bağlamda fabrikaların kuruluş amaçları, üretim faaliyetleri, istihdam oranları, sosyal yapı ve sosyal yaşam şeklinde kriterler belirlenmiş ve bu kriterlere dayanarak, devlet merkezli sanayileşme modelini somut biçimde yansıtan üç fabrika -Kayseri Bez Fabrikası, Aydın-Nazilli Bez Fabrikası, Konya-Ereğli Bez Fabrikası- vaka olarak alınmıştır. Veriler, arşiv belgeleri, gazete haberleri ve literatür taraması gibi ikincil kaynaklardan elde edilmiştir. Belirlenen kriterlere göre fabrikaların analizi sonucunda, Kayseri Bez Fabrikası’nın üretim kapasitesi ve bölgeye ekonomik katkılarıyla öne çıktığı, Aydın-Nazilli Bez Fabrikası’nın sosyal modernleşme ve işçi refahı alanında örnek uygulamalar sergilediği, Konya-Ereğli Bez Fabrikası’nın da bölgesel kalkınma ve sanayi altyapısının geliştirilmesinde aktif rol oynadığı tespit edilmiştir. Temelinin atılacağı yerden, üretimde kullanacağı makine ve teçhizatlarına kadar özenle seçilip kurulan bu fabrikalar, yalnızca birer sanayi kuruluşu olmaktan öte Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme ve kalkınma hedeflerini sağlam bir zemine oturtan toplumsal projelerdir. Fabrikalar bulundukları bölgelerde yarattıkları ekonomik dinamizm ile istihdam olanakları yaratmış ve toplumsal refah düzeyini artırarak modern yaşamı teşvik etmiştir.Textile production in Anatolia has a long and rich history. Weaving, especially durng the Seljuk and Ottoman periods, became a key area of economic activity, contributing significantly to trade and the broader economy. However, with the Industrial Revolution in Europe in the 18th century, the mechanization of textile production reduced the competitiveness of traditional methods, and Turkey began to fall behind. Following the proclamation of the Republic, Turkey attached great importance to industrialization in line with its goals of economic development and social modernization. Within this framework, the textile sector was considered as a strategic area and played a vital role for Turkey. Through the state–led establishment of Sümerbank, investments in this sector were accelerated and managed through planned industrial policies. Factories founded under Sümerbank not only increased production and employment but also became agents of social and cultural transformation. In the light of all this information; this study aims to evaluate three textile factories established in the early Republican period through a comparative case analysis. The selected cases—the Kayseri Factory, the Aydın- Nazilli Factory, and the Konya-Ereğli Factory—were chosen based on criteria including their establishment purposes, production activities, employment levels, and social impacts. Data were gathered from secondary sources such as archival documents, newspaper articles, and academic literature. The analysis reveals that the Kayseri Factory stands out for its production capacity and economic contributions, the Aydın-Nazilli Factory exhibits exemplary practices in the field of social modernization and worker for its worker welfare and role in social modernization, and the Konya-Ereğli Factory for fostering regional development and industrial infrastructure. These factories, meticulously planned and implemented, were more than industrial ventures; they were also social projects aligned with the Republic’s broader modernization objectives. They provided employment, stimulated regional economies, and promoted modern lifestyles by enhancing social welfare
Düzce’de Deprem Sonrası Mekânsal Örgütlenmenin Dinamikleri ve Kırılgan Gruplar
This article examines the processes of reconstruction, urban organization, and social change in Düzce a quarter of a century after the 17 August and 12 November 1999 earthquakes, from the perspective of different social actors. Based on the preliminary findings of a qualitative study conducted in the summers of 2023 and 2024, in-depth interviews were carried out with a total of 15 participants, including city residents from the Güzelbahçe and Demetevler neighborhoods of the Permanent Houses, city planners, employees of the Ministry of Family and Social Services and AFAD, and former members of the Earthquake Victims Association (Düzce Depremzedeler Derneği), using a semi-structured interview guide. In addition, notes prepared from informal conversations and observations conducted in the city centre and Kalıcı Konutlar (the Permanent Houses, currently known as Bahçeşehir) area were utilized.The thematic analysis of the findings revealed several key themes: the characteristics of Kalıcı Konutlar built after the earthquake; the spatial segregation of different social groups in the context of return-to-city and housing policies; access to shared consumption spaces; transportation and environmental problems; and earthquake preparedness. The findings point out that, a quarter of a century after the earthquake, urban recovery in Düzce has progressed very slowly and has neglected the interests of vulnerable social groups such as tenants, women, the elderly, and Romans. It is evident that spatial segregation among different social groups. has accelerated, and although the urban poor have become concentrated in the earthquake-safe Permanent Houses, their access to shared consumption spaces remains limited. As a result of economic incentives and misguided policies during the post-earthquake reconstruction process, over-industrialization, air pollution, and transportation issues have also emerged as other significant problems in the city.The findings further point to the limited existence and implementation of rightsbased policies aimed at earthquake preparedness, post-disaster protection, and empowerment of vulnerable social groups in the city. Local policies and the process of capital accumulation have played a decisive role in shaping the planning and reorganization of the city. Indeed, another important finding of the study is that local capital owners and political authorities were influential in the decisionmaking processes during and after the earthquake, while the scope of intervention remained limited in line with earthquake preparedness plans. The existence of earthquake victims’ own resources and solidarity networks, the strengthening of civil society’s role, and the implementation of preparedness activities in areas such as psychological support and education, while considering intersecting social categories such as gender, class, ethnicity, disability, and age, can lead to more effective solutions to post-disaster problems.Bu yazı, 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinden çeyrek yüzyıl sonra Düzce’deki yeniden yapılanma, kentsel örgütlenme ve toplumsal değişim süreçlerini farklı toplumsal aktörlerin perspektifinden incelemektedir. 2023 ve 2024 yaz aylarında yapılan nitel bir araştırmanın ön bulgularına dayanan bu çalışma kapsamında Kalıcı Konutlar’daki Güzelbahçe ve Demetevler mahallerindeki kent sakinleri, Belediye çalışanları, Aile ve Sosyal Hizmetler ile AFAD çalışanları, eski Depremzedeler Derneği üyelerinden oluşan toplam 15 kişi ile yarı-yapılandırılmış soru rehberi aracılığıyla derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Ayrıca, kent merkezi ile Kalıcı Konutlar bölgesinde gerçekleştirilen enformel sohbetler ve gözlemlerden yararlanılarak hazırlanan notlar kullanılmıştır.Tematik olarak analiz edilen bulgularda deprem sonrası oluşturulan Kalıcı Konutlar’ın (şimdiki adıyla Bahçeşehir) özellikleri, kente geri dönüş ve kentteki konutlaşma politikaları çerçevesinde farklı toplumsal grupların mekânsal ayrışması, ortak tüketim alanlarına erişim, ulaşım ve çevre sorunları ile depreme hazırlık başlıca temalar olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın bulguları, Düzce’de depremden çeyrek yüzyıl sonra kentsel yeniden yapılanmanın çok yavaş olduğuna ve kiracılar, kadınlar, yaşlılar ya da Romanlar gibi kırılgan toplumsal grupların çıkarlarını ihmâl ettiğine işaret etmektedir. Kentteki farklı toplumsal gruplar açısından mekânsal ayrışmanın hızlandığı ve kent yoksullarının deprem açısından güvenli olan Kalıcı Konutlar’da yoğunlaşmasına rağmen; ortak tüketim alanlarına erişimlerinin kısıtlı kaldığı anlaşılmaktadır. Deprem sonrası yeniden yapılanma sürecindeki ekonomik teşvikler ve yanlış politikalar sonucu kentte aşırı sanayileşme, hava kirliliği ve ulaşım diğer önemli sorunlar olarak tespit edilmektedir. Bu çalışmanın bulguları, kentte kırılgan toplumsal grupları hedefleyen depreme hazırlık ve deprem sonrası koruma ve güçlendirmeye dayalı hak temelli politikalar ile bu politikaların yürütülmesinin kısıtlı olduğuna işaret etmektedir. Kentin planlamasında ve yeniden örgütlenmesinde kapitalist sermaye birikim süreci ve yerel politikalar belirleyicidir. Nitekim deprem hazırlık planları doğrultusunda, deprem sırasında ve sonrasında alınan kararlarda yerel sermayedarların ve siyasi iktidarların belirleyici olması ve müdahale alanının kısıtlanması, bu çalışmanın işaret ettiği bir diğer önemli tespittir. Depremzedelerin kendi öz kaynaklarının ve dayanışma ağlarının varlığı, sivil toplumun rolünün geliştirilmesi, psikolojik destekler ve eğitim gibi alanlarda depreme hazırlık çalışmalarının yapılması, toplumsal cinsiyet, sınıf, etnisite, engellilik ve yaş gibi kategorileri kapsayan farklı toplumsal grupların hesaba katılmasıyla afet sonrasındaki sorunlara daha etkili çözüm üretilebilmektedir
Türkiye’de Gönüllü Emeğinin Hukuki Niteliği Sorunu ve Bir Çözüm Önerisi
Voluntary work is the activities carried out by individuals for social benefit without expecting any financial return. It is possible to meet the needs that the state is insufficient to meet through volunteers without imposing an additional burden on the public sector. This reality paves the way for the state, which is the largest employer, to use volunteer labour as an important resource in the provision of public services. The emergencies that Turkey has faced in recent years have transformed volunteer labor from an alternative for state institutions to an important source of labor. As a matter of fact, the Civil Participation Project conducted by the General Directorate of Civil Society Relations and the Green Book published within the scope of this project clearly demonstrate the state\u27s view of volunteer labor. While the state wants to make use of volunteer labor in many areas, especially in times of disaster, it tries to avoid problems that may arise especially in terms of labor law. However, the lack of a clear definition of volunteerism in Turkish legislation and abuses in practice raise serious questions about the use of volunteer labor by the state. The article analyzes the negative effects of the Green Paper\u27s proposals to define the legal nature of volunteerism on the state and the motivation of volunteers and proposes a solution based on the concept of federation.Gönüllü çalışma, bireylerin maddi karşılık beklemeden toplumsal fayda sağlamak amacıyla yürüttüğü faaliyetlerdir. Devletin karşılamakta yetersiz kaldığı ihtiyaçların gönüllüler eliyle kamuya ilave bir yük getirmeden giderilmesi mümkündür. Bu gerçeklik, gönüllü emeğinin en büyük işveren konumundaki devlet tarafından kamu hizmetlerinin görülmesinde önemli bir kaynak olarak değerlendirilmesinin önünü açmaktadır. Son yıllarda Türkiye’nin maruz kaldığı afet ve acil durumlar, gönüllü emeğini devlet kurumları nezdinde kullanışlı bir alternatif olmaktan çıkararak önemli bir işgücü kaynağı haline getirmiştir. Nitekim Sivil Toplum İlişkileri Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen Sivil Katılım Projesi ve bu proje kapsamında yayımlanan Yeşil Kitap, devletin gönüllü emeğine bakışını açık bir şekilde göstermektedir. Devlet, afet halleri başta olmak üzere pek çok alanda gönüllü emeğinden faydalanmayı istemekle birlikte, özellikle iş hukuku bakımından ortaya çıkabilecek sorunlara muhatap olmanın önünü kesmeye çalışmaktadır. Ancak gönüllülüğün Türk mevzuatında açıkça tanımlanmamış olması ve uygulamadaki suiistimaller, gönüllü emeğinin devlet tarafından kullanımında ciddi soru işaretleri oluşturmaktadır. Makale, Yeşil Kitap’ta gönüllülüğün hukuki niteliğini belirlemeye yönelik ortaya atılan tekliflerin devlet ve gönüllülük motivasyonu üzerinde doğuracağı olumsuz etkilerin tespiti ve federasyon kavramı üzerinde şekillenen bir çözüm önerisini içermektedir
Rekabet Yasağı ve İş Sözleşmesinin Kesin Geçersizliğinin Yasağa Etkisi
Even if the duty of loyalty is not explicitly stipulated in the employment contract, it is an obligation that applies to every employment contract. On the other hand, the obligation not to compete with the employer after the termination of the employment contract arises when the parties explicitly agree on it. In this sense, the non-compete obligation takes effect and produces its consequences after the termination of the employment contract. This study will focus on the non-compete clause agreed upon by the parties after the termination of the employment contract and the effect of the invalidity of the employment contract on the non-compete clause. Since the main subject of this study is the effect of the definitive invalidity of the employment contract on the non-compete obligation, the study will focus on the scope and conditions of the non-compete clause, as well as how the non-compete obligation is affected when the employment contract is deemed invalid. Therefore, the consequences of violating the non-compete clause and the termination of the non-compete obligation will not be addressed.Sadakat borcu iş sözleşmesinde açıkça kararlaştırılmasa da her iş sözleşmesinde geçerli olan bir borç iken işçinin iş sözleşmesi sona erdikten sonra işvereni ile rekabet etmemesi tarafların bunu açıkça kararlaştırması hâlinde söz konusu olmaktadır. Bu anlamda rekabet etmeme borcu iş sözleşmesi sona erdikten sonra hüküm ve sonuçlarını doğurmaktadır. Bu çalışmada iş sözleşmesi sona erdikten sonrasına yönelik olarak taraflarca kararlaştırılan rekabet yasağı ve iş sözleşmesinin kesin geçersizliğinin yasağa etkisi ele alınacaktır. Söz konusu çalışmanın esas konusu iş sözleşmesinin kesin geçersizliğinin rekabet yasağına etkisi olduğundan bu çalışmada rekabet yasağının kapsam ve koşulları ile iş sözleşmesinin geçersiz olması durumunda rekabet yasağının bundan nasıl etkileneceğine odaklanılacaktır. Bu nedenle rekabet yasağına aykırılığın sonuçları ve rekabet yasağının sona ermesi konularına değinilmeyecektir