DergiPark Akademik
Not a member yet
63137 research outputs found
Sort by
Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcılarının Tehlike Sorumluluğu
Legal regulations for the crypto asset sector are of increasing importance both at national and international levels. An important development in this field in Turkey is the enactment of Law No. 7518 on Amendments to the Capital Markets Law so called “Cryto Assets Law”. While the main purpose of this regulation is to ensure the protection of customer assets and prevent money laundering and terrorism financing, Law No. 7518 also regulates the legal liability of crypto asset service providers by referring to Article 71 of the Turkish Code of Obligations. This paper aims to discuss the practical applicability and possible effects of the relevant regulation by addressing the legal liability of crypto asset service providers within the scope of Article 71 of the Turkish Code of Obligations.Kripto varlık sektörüne yönelik yasal düzenlemeler, ulusal ve uluslararası düzeyde artan bir öneme sahiptir. Türkiye’de bu alandaki önemli bir gelişme, “Kripto Varlık Yasası” adıyla anılan 7518 sayılı Sermaye Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un yürürlüğe girmesidir. Söz konusu düzenlemenin temel amacı, müşteri varlıklarının korunmasını sağlamak, kara para aklanmasını ve terörizmin finansmanını önlemek olmakla birlikte 7518 sayılı Kanun, aynı zamanda kripto varlık hizmet sağlayıcılarının hukuki sorumluluğunu da Türk Borçlar Kanunu’nun 71. maddesine atıf yaparak düzenlemiştir. Bu çalışma, kripto varlık hizmet sağlayıcılarının hukuki sorumluluğunu, Türk Borçlar Kanunu’nun 71. maddesi kapsamında ele alarak ilgili düzenlemenin uygulanabilirliği ve olası etkilerini tartışmayı amaçlamaktadır
Tatil Günlerinin Bonoda Ödeme İçin İbraz ve Ödememe Protestosu Çekme Sürelerine Etkisi
Bonoda ödeme günü, ödeme için ibraz ve ödememe protestosu çekme süreleri bononun vade türüne göre belirlenir. Vadenin resmi tatil gününe rastlaması halinde sürelerin hesaplanmasında Türk Ticaret Kanunu’nun 778. maddesindeki atıfla poliçelere ilişkin Türk Ticaret Kanunu’nun 752. maddesi bonolar hakkında da uygulama alanı bulur. Bu madde uyarınca vadenin pazara veya diğer bir resmi tatil gününe denk gelmesi halinde bononun ödenmesi ancak tatili izleyen ilk iş günü istenebilir. Bonoya ilişkin protesto işlemleri de iş gününde yapılabilir. Bonoya ilişkin işlemlerden birinin son gününün pazara veya başka bir resmi tatil gününe rastlayan süre içinde yapılması gerektiği takdirde, bu süre onu izleyen ilk iş gününe kadar uzar. Aradaki tatil günleri süre hesabına dahildir.Türk Ticaret Kanunu’nun 752. maddesi doğrultusunda bonoda vade ve ödeme günü farklı tarihler olarak ortaya çıkabilir. Öte yandan, bonoya ilişkin işlemlerde son günün tatil gününe denk gelmesi halinde ilgili maddede yer alan aradaki tatil günlerinin süre hesabına dahil edileceğine ilişkin cümlenin herhangi bir uygulama alanı bulunmamaktadır.Çalışmamızda bonoda vade türlerine göre tatil günlerinin vade, ödeme günü, ödeme için ibraz ve ödememe protestosu çekilmesine ilişkin sürelere etkisi doğrultusunda Türk Ticaret Kanunu’nun 752. maddesinin uygulama alanı ele alınmıştır
Değer Kaybı Tazminatının Motorlu Kara Taşıtları İhtiyari Mali Mesuliyet Sigortası Kapsamı Dışına Çıkarılmasının Hukuki Sonuçları
Uygulamada, Motorlu Kara Taşıtları İhtiyari Mali Mesuliyet Sigortası kapsamında yer alan değer kaybı tazminatının poliçeye koyulan özel bir şartla teminat dışına çıkarıldığı görülmektedir. Poliçeye eklenen özel şart, sigorta ettiren ve zarar görenin haklarını etkileyebilecek niteliktedir. Nitekim poliçede bu yönde özel şart bulunması halinde, Yargıtay zarar görenin sigortacıdan değer kaybı tazminatı alamayacağını kabul etmektedir. Ancak Sigorta Tahkim Komisyonu itiraz hakemlerinin Yargıtay kararlarının aksi yönde kesin kararları da bulunmaktadır. Birbiriyle çelişen yargı kararları hukuki güvenirliği zedeleyecek niteliktedir. Bu çalışma, poliçeye eklenen özel şartın sigorta ettiren ve zarar görene etkilerini ortaya koymayı ve çelişkili kararlar nedeniyle ortaya çıkan belirsizliğe ilişkin çözüm getirmeyi amaçlamaktadır.Çalışmada öncelikle, değer kaybı tazminatı kısaca açıklanmıştır. Sonrasında değer kaybı tazminatının İMMS koruması kapsamı dışına çıkarılmasına ilişkin özel şartın geçerli olup olmadığı değerlendirilmiştir. Daha sonra söz konusu özel şartın sigorta ettirene ve zarar görene karşı ileri sürülüp sürülemeyeceği ayrı ayrı ele alınmıştır. Son olarak, zarar görene değer kaybı tazminatı ödemek zorunda kalan sigortacının, sigorta ettirene rücu imkânı incelenmiştir
Yargı Kararları Çerçevesinde İşyerinde Psikolojik Tacizin İspatı
İşyerinde psikolojik taciz (mobbing), genel olarak, bir işçinin, işveren, işveren vekili veya diğer işçiler tarafından; rahatsız edici, ahlaka aykırı, sistematik ve sürekli nitelikteki söz ve davranışlarla hedef alınması suretiyle, onur ve saygınlığının zedelenmesine yol açan bir süreçtir. Mağdurun mesleki itibarına ve psikolojik bütünlüğüne zarar veren, işyerindeki konumunu sarsan bu tür eylemler, çalışma ortamını katlanılmaz hâle getirmekte ve bir çeşit psikolojik terör niteliği taşımaktadır. Günümüzde psikolojik taciz, çalışma hayatında sıklıkla karşılaşılan ciddi bir risk unsurudur. Bu tür davranışlara maruz kalan işçilerin yalnızca ruhsal değil, bedensel sağlıkları da zarar görmekte; sosyal ilişkileri, iş verimlilikleri ve ekonomik durumları olumsuz etkilenmektedir. Sonuç olarak, psikolojik tacize uğrayan işçinin kişilik hakları, sağlığı ve mesleki geleceği ciddi şekilde zarar görmekte; bu durum yalnızca mağduru değil, işyeri ortamını ve dolaylı olarak toplumsal yapıyı da olumsuz yönde etkilemektedir. Psikolojik tacizi daha karmaşık hale getiren bir diğer husus ise, bu tür eylemlerin ispatının oldukça güç olmasıdır. Taciz davranışlarının, çoğu zaman gizli, dolaylı ve süreklilik arz eden bir biçimde gerçekleşmesi nedeniyle, mağdur hem bu eylemleri hem de eylemlerle uğradığı zarar arasındaki illiyet bağını ortaya koymakta ciddi zorluklar yaşamaktadır. Bu bağlamda, psikolojik tacizin tespiti ve önlenmesi bakımından ispat süreci, belirleyici bir işlev üstlenmektedir. Çalışmamızda, “Yargı Kararları Çerçevesinde İşyerinde Psikolojik Taciz” konusu ele alınmıştır. Bu doğrultuda öncelikle, psikolojik taciz kavramının tanımı ve terminolojisine yer verilmiş; hukuki çerçevenin belirlenebilmesi amacıyla ilgili yasal düzenlemeler ile yargı içtihatları değerlendirilmiştir. Ardından, psikolojik tacizin ispatına ilişkin olarak, ispat kavramı, ispat yükünün dağılımı, delil türleri ve bunların değerlendirilmesine ilişkin ölçütler, yargı kararları ışığında ayrıntılı biçimde incelenmiştir
Minimum Capital Requirements and Entrepreneurial Activity in Limited Liability Companies: An Empirical Analysis
Asgari sermaye gereksinimleri, 2000’li yılların başından beri Avrupa’da tartışılmaktadır. Bir yandan düşen alım gücü karşısında alacaklıları yeterince korumadığı ileri sürülen müessese, diğer yandan girişimciliği olumsuz etkilediği ve sermayenin yurt dışına kaçışına sebep olduğu gerekçesiyle eleştirilmektedir. AB içerisinde sermayenin İngiltere başta olmak üzere, asgari sermaye gereksinimleri bulunmayan ülkelere kaçışına engel olmak amacıyla, limited şirketlerde asgari sermaye gereksinimleri alanında bir dizi reform gerçekleştirilmiş, pek çok hukuk sisteminde eşikler önemli ölçüde yumuşatılmış yahut tümüyle kaldırılmıştır. Söz konusu eğilimde şüphesiz, düşük sermayeyle hayata geçirilebilen yenilikçi iş modellerinin gelişmesi de etkili olmuştur. Türk hukuk literatüründe de asgari sermaye gereksinimlerinin artırılması gerektiğini savunan görüşlerin yanı sıra eşiklerin yükseltilmesinin girişimcilik üzerinde olumsuz etkileri olabileceğine yönelik çekinceler de bulunmaktadır. Asgari sermaye gereksinimleri konusunda yasa koyucu pasif bir yaklaşım sergilemiş; nihayet 2018 yılında 7099 sayılı Kanunla limited şirketlerde nakit sermaye taahhütlerinin dörtte birinin nakden ödenmesi koşulu kaldırılmış, 2023 yılında 7887 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla asgari sermaye gereksinimleri beş kat artırılmıştır. Çalışmada asgari sermaye gereksinimlerini doğrudan veya dolaylı etkileyebilecek yasal düzenlemelerin, girişimcilik üzerindeki etkileri araştırılmaktadır. Bu amaçla 2010 yılından 2024 yılı sonuna kadar Türkiye’de kurulmuş anonim ve limited şirketler ile bunların kuruluş sermayeleri analiz edilmiş ve yasal düzlemdeki değişikliklerin etkileri tartışılmıştır.Minimum capital requirements have been a topic of debate in Europe since the early 2000s. On one hand, the system is criticized for failing to adequately protect creditors in the face of declining purchasing power. On the other hand, it is also seen as a barrier to entrepreneurship and a driver of capital relocation to jurisdictions with regulatory frameworks lacking such requirements. In response, a series of reforms have been enacted across Europe to prevent the flow of capital to countries—particularly the United Kingdom—that impose no minimum capital thresholds. Many legal systems have either substantially lowered these thresholds or abolished them altogether. At the same time, a parallel trend has emerged, driven by the rise of innovative business models that require only modest capital to launch. In Turkish legal literature, there are both arguments supporting the increase of minimum capital requirements and concerns that such increases might negatively affect entrepreneurship. The Turkish legislature has adopted a relatively passive stance in this area. In 2018, the requirement for upfront payment of one-quarter of subscribed cash capital in limited liability companies was removed. In 2023, the minimum capital thresholds were increased fivefold through Presidential Decree No.7887. This study investigates the impact of legal reforms that directly or indirectly affect minimum capital requirements on entrepreneurial dynamics. To this end, it analyzes all joint-stock and limited liability companies incorporated in Türkiye between 2010 and the end of 2024, as well as their founding capital levels, and discusses the influence of these regulatory changes on entrepreneurial dynamics
Evaluation of Special Cases in Terms of the Element of Deception of the Crime of Fraud
Teknolojik gelişmeler doğrultusunda, yeni suç işleme tekniklerinin ortaya çıkması sebebiyle günümüzde yaygın olarak işlenen suçlardan biri de dolandırıcılıktır. Bu minvalde, dolandırıcılığı diğer suçlardan ayıran temel kriter olan hile kavramından ne anlaşılması gerektiği açık bir şekilde ortaya konulmalıdır. Türk Ceza Kanunu’nda hilenin tanımı yapılmamış, hilenin fikri muhtevasını belirlemek, öğreti ve uygulamaya bırakılmıştır. Ancak hilenin taşıması gereken özelliklerle ilgili Yargıtay tarafından geliştirilen ölçütler, hilenin kavramsal olarak sınırlarını çizmek noktasında yeterli fikri ve hukuki temelleri sağlamaktan uzaktır. Bu sebeple, çalışmada hilenin dolandırıcılık suçunu oluşturabilmesi için hangi güce sahip olması gerektiğiyle ilgili değerlendirmelere yer verilmiştir. Ayrıca Türk ceza hukuku öğretisinde tartışmalı olan, ihmali davranışla işlenen dolandırıcılığın cezalandırılıp cezalandırılamayacağı meselesine değinilmiş, bu meselenin örneklerle izah edilmesine gayret edilmiştir. Böylece öğreti ve uygulamaya katkı sağlamak amaçlanmıştır.With the emergence of new methods of committing a crime appearing in parallel to technological improvements, fraud has become one of the most prevalent types of crime these days. In this regard, the concept of deception, which serves as the main criteria differentiating fraud from other types of crime, is supposed to be clarified. Deception has not been defined in Turkish Criminal Law, leaving the conceptual content of the term to be specified through legal doctrine and judicial practice. Nevertheless, the criteria developed by the Court of Cassation regarding deception fall short of providing a sufficient conceptual and legal basis as to demarcate the boundaries of deception. Hence, this study includes evaluations regarding the degree of influence deception must possess in order to constitute the offense of fraud. Furthermore, the study addresses the controversial issue in Turkish criminal law doctrine of whether fraud committed through an act of omission can be subject to punishment, and endeavours to explain this matter through examples. In this way, the study aims to contribute to both legal doctrine and practice
The Bounced Cheque Offence
Karşılıksız çek suçu, 5941 sayılı Çek Kanunu’nda özel ve bağımsız bir suç tipi olarak düzenlenmiştir. Kanun koyucu, bu suç vasıtasıyla bir ödeme aracı olmasına rağmen kredi aracı olarak kullanılan çeklere yönelik güveni korumayı amaçlamaktadır. Zira özellikle, doktrinde “Türk Tipi” çek uygulaması olarak adlandırılan ileri tarihli çek düzenleme alışkanlığı, karşılıksız çek vakalarının artmasına neden olmuş ve bu durum çekin ekonomik hayattaki itibarını ve güven fonksiyonunu ciddi şekilde sarsmıştır. Bu itibarla 5941 sayılı Çek Kanunu m. 5/1’de karşılıksız çek suçu; üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içerisinde ibraz edilen bir çek hakkında, karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişinin hamilin şikâyeti üzerine, her bir çek bakımından ayrı ayrı adli para cezasıyla cezalandırılacağı hüküm altına alınmak suretiyle düzenlenmiştir. Bu çalışmada 5941 sayılı Çek Kanunu m. 5/1’de düzenlenen karşılıksız çek suçu; öğretide ileri sürülen görüşler ve yargı kararları bağlamında kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır.The bounced cheque offence is regulated as a distinct and autonomous type of offence under the Cheque Law No. 5941. Through this offence, the legislator aims to preserve confidence in cheques, which, although originally a means of payment, are widely used as credit instruments. In particular, the practice of issuing post-dated cheques, referred to in doctrine as the “Turkish-Type” cheque application, has led to an increase in bounced cheque cases, seriously undermining the prestige and trust function of the cheque in economic life. In this respect, the bounced cheque offence is regulated in Article 5/1 of the Cheque Law No. 5941 by stating that the person who causes a cheque to be bounced within the period of legal presentation according to the issue date written on it shall be punished with a judicial fine for each cheque separately, upon the complaint of the cheque holder. This study comprehensively examines the bounced cheque offence regulated under Article 5/1 of the Cheque Law No. 5941 in light of legal doctrine and judicial decisions
Bazı Arabuluculuk Uzlaşmalarında Mahkeme Tasdik Mecburiyeti: Zorunlu İcraedilebilirlik Şerhi (HUAK m.17B/4, 18B/3)
AbstractThe enforceability annotation in mediation reconciliation is, as a rule, a procedural opportunity that depends on the needs and preferences of the parties (HUAK art.18/2-3). However, within the scope of recent legislative work in Türkish legal order, a requirement for an enforceability annotation has been introduced for mediation settlement documents regarding lease and property law disputes (HUAK art.17B/4,18B/3). There are important differences between the two separate enforceability annotations in question (optional- mandatory) in terms of function-effect and procedure.The voluntary enforceability annotation, in terms of the material law effect, is basically aimed at the accrual of mediation settlement of obligations related to the delivery/delivery of movable property (relative or real claim for movable property) and immovable property delivery debts (not related to the annotation of real rights ) and the fulfillment of a business / transaction non-performance debt; it gives the documents of the receivable by extrajudicial means the quality of a document in the form of a decision (HUAK m.18/2; MTK art.15B). Mandatory enforceability clause (HUAK art.17B/3 and 18B/4) material law effect is based on construction effect and is based on the substitution function of litigation and forced execution. In terms of the mediation settlement document containing the obligation to make a declaration of will on the construction effect in question (creating a new legal situation), property law disputes, changes in the land registry and, as a rule, registration-abandonment-modification (and relative annotation of rights ) subject to the contractual facility, the official deed (form of health) required by law.Furthermore, although the mediation settlement document does not constitute a res judicata effect as of procedural law, as a rule, it terminates the dispute as an out-of-court settlement and does not need to have an enforceability annotation for this (HUAK m.18/5). However, although the mediation settlement document, which is one of the disputes subject to the annotation obligation, has the quality of an extrajudicial peace, the termination of the dispute depends on the receipt of an enforceability annotation, since the settlement agreement is fulfilled together with this annotation.In Türkish legal order, the enforceability annotation is a non-contentious judicial decision of the court; the situation is the same for the mandatory version. However, in the mandatory enforceability annotation, in addition to the content of the agreement, a validity check will also be made. From this point of view, in those who are subject to property law dispute, compliance with real estate legislation (absolute mandatory rules); in those who are subject to rent law dispute, compliance with rent legislation of an absolute mandatory nature for the protection of third-party interests with the enlightened consent of the tenant; it is necessary to conduct a compliance audit.ÖzetArabuluculuk uzlaşmasında icraedilebilirlik şerhi kural olarak tarafların ihtiyaç ve tercihlerine bağlı bir usûli imkandır (HUAK m.18/2-3). Bununla birlikte, hukuk düzenimizde yakın zaman önceki yasama çalışmaları kapsamında kira ve eşya hukuku uyuşmazlıklarına ilişkin arabuluculuk uzlaşma belgesi için icraedilebilirlik şerhi zorunluluğu getirilmiştir (HUAK m.17B/4,18B/3). Söz konusu iki ayrı icraedilebilirlik şerhi (ihtiyari- mecburi) arasında, işlev-etki ve prosedür bakımından önemli farklılıklar mevcuttur. İhtiyari icraedilebilirlik şerhi, maddi hukuk etkisi bakımından, temelde, taşınır mal konulu verme/teslim borçları (taşınır mala ilişkin nisbi veya ayni hak talebi) ve taşınmaz mal teslim borçları ( ayni hakka-nisbi hak şerhine sari olmayan) ile bir iş/işlem yapma-yapmama borcu ifasına ilişkin eda taahhüdünü havi arabuluculuk uzlaşmasının tahakkukuna yönelik olup; mahkemedışı yollardan sadır alacak belgelerine ilam hükmünde belge vasfı kazandırır (HUAK m.18/2; MTK m.15B). Zorunlu icraedilebilirlik şerhinin (HUAK m.17B/3 ve 18B/4) maddi hukuk etkisi ise, inşa(i) etki tabanlı olup; dava ve cebri icrayı ikame işlevi kaynaklıdır. Söz konusu inşai etki (yeni bir hukuki durum meydana getirme), eşya hukuku uyuşmazlıklarında, tapu sicilinde değişiklik doğurucu mahiyette ve kural olarak akitli tesise tabi tescil-terkin-tadil (ve nisbi hak şerhi ) konulu irade beyanı edimi taahhüdü içeren arabuluculuk uzlaşma belgesi bakımından, kanunen gerekli resmi senet (sıhhat şekili) istihsali; istisnai olarak da, akitsiz tesise tabi tescil-terkin- tadil (veya nisbi hak şerhi) konulu irade beyanı edimi içerenler bakımından, kanunen gerekli resmi belge (isbati şekil) istihsali; suretiyle hasıl olmaktadır. Keza, diğer uygulama alanı olan, kira ilişkisinden kaynaklı uyuşmazlıklardan yeni dönem kira bedelinin tesbiti ve uyarlanması içerikli uzlaşma belgelerine ilişkin zorunlu icraedilebilirlik şerhi de, hukuki ilişkide değiştirmek suretiyle hasıl olur. Ayrıca, tipik maddi hukuk etkisi olan icrai etki (icra edilebilirlik) de, eşya hukuku alanında elkoyulan taşınmaz iadesi (istihkak-yeddin iadesi) ve kira hukuku alanında da mecur tahliye-teslim içerikli uzlaşma / anlaşma belgesini ilamlı icra dayanağı kılma suretiyle tezahür edecektir. Öteyandan, arabuluculuk uzlaşma belgesi, usul hukuku etkisi itibariyle, kesin hüküm teşkil etmemekle birlikte, kural olarak mahkemedışı sulh olarak uyuşmazlığı sona erdirir ve bunun için icraedilebilirlik şerhini havi olması gerekmez (HUAK m.18/5). Ancak, şerh zorunluluğuna tabi uyuşmazlıklardan sadır arabuluculuk uzlaşma belgesi (de) mahkemedışı sulh vasfını haiz ise de, uyuşmazlığı sona erdirmesi icraedilebilirlik şerhi alınmasına bağlıdır; zira, uzlaşma anlaşması bu şerhle birlikte tekemmül etmektedir. Hukuk düzenimizde icraedilebilirlik şerhi mahkemenin çekişmesiz yargısal kararı olup; zorunlu versiyon bakımından da durum aynıdır. Ancak, zorunlu icraedilebilirlik şerhinde, farklı olarak uzlaşmanın içeriği itibariyle de, geçerlik denetimi yapılacaktır. Bu açıdan, eşya hukuku uyuşmazlığından sadır olanlarda taşınmaz mevzuatına (mutlak emredici mahiyetteki kurallara); kira hukuku uyuşmazlığından sadır olanlarda da kiracının aydınlanmış onamı ile üçüncü kişi menfaatlerinin gözetilmesine yönelik mutlak emredici mahiyetteki kira mevzuatına; uygunluk denetimi yapılmak gerekir
The Legal Nature of Corporate Social Responsibility from Voluntary Commitments to Mandatory Regulations A Comparative Study of the EU, the UK, and Türkiye
Kurumsal Sosyal Sorumluluk esas olarak gönüllü, etik temelli bir fikir olarak görülmektedir. Genellikle bir şirketin topluma, ekonomiye ve çevreye karşı ahlaki bir yükümlülüğü olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışma, kurumsal sosyal sorumluluğun gönüllü, etik temelli bir fikir olmaktan çıkıp şirketler için nasıl yasal yükümlülükler haline dönüştüğünü incelemektedir. Çalışma, Avrupa Birliği, Birleşik Krallık ve Türkiye’yi karşılaştırarak her bir hukuk sisteminin gönüllü kurumsal sosyal sorumluluğun kısıtlamalarıyla nasıl başa çıktığına ve sürdürülebilirlik, şeffaflık ve insan haklarının korunmasına yönelik küresel taleplere nasıl yanıt verdiğine odaklanmaktadır. Araştırma, öncelikle kurumsal sosyal sorumluluğun temel kavramlarını ve tarihini inceleyerek başlamaktadır. Hissedar önceliği ve menfaat sahipleri teorisi arasındaki tartışmayı ve küresel düzeyde sürdürülebilirlik yönetimine doğru hareketi özetlemektedir. Ardından, Avrupa Birliği’nin Gönüllü Olmayan Finansal Raporlama Direktifinden Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifine ve Kurumsal Sürdürülebilirlik Özenli Etki Değerlendirmesi Yönergesine uzanan gelişen düzenleyici modelini incelemektedir. Ayrıca, güçlü raporlama ve piyasa denetimi ile aydınlanmış hissedar değerini birleştiren Birleşik Krallık’ın karma yaklaşımını incelemektedir. Türkiye’nin parçalı ve çoğunlukla gönüllülük esas sistemi, Avrupa Birliği entegrasyonu ve yatırımcı beklentileri bağlamında değerlendirilmektedir. Çalışma, Türkiye için Avrupa Birliği standartlarına uyumlu kademeli bir reform stratejisi önererek sonuçlanmaktadır. Bu strateji, bağlayıcılık ile esnekliği dengelemeyi, yerli firmaların rekabet gücünü korurken sosyal ve çevresel sorumluluğu artırmayı amaçlamaktadır.Corporate Social Responsibility is mainly seen as a voluntary, ethics-based idea. It is often viewed as a company’s moral obligation to society, the economy, and the environment. This study looks into how Corporate Social Responsibility is changing from a voluntary, ethics-based idea to a set of legal obligations for companies. It compares the European Union, the United Kingdom, and Türkiye, focusing on how each legal system deals with the limitations of purely voluntary Corporate Social Responsibility and reacts to global demands for sustainability, transparency, and human rights protection. The research starts by exploring the basic concepts and history of Corporate Social Responsibility. It outlines the debate between shareholder primacy and stakeholder theory, as well as the global move toward sustainability governance. Next, it examines the European Union’s evolving regulatory model, from the Non-Financial Reporting Directive to the Corporate Sustainability Reporting Directive and the Corporate Sustainability Due Diligence Directive. It also analyse the United Kingdom’s mixed approach, which combines enlightened shareholder value with strong disclosure and market oversight. Türkiye’s disjointed and mostly voluntary system is evaluated in the context of European Union integration and investor expectations. This work wraps up by suggesting a gradual reform strategy for Türkiye that aligns with European Union standards. This strategy aims to balance enforceability with flexibility, helping domestic firms remain competitive while enhancing social and environmental responsibility
Sosyal Güvenlik Hukukunda İş Kazasının Belirlenmesinde Dış Etken Unsuru
This study comparatively examines the position of the external factor element in the determination of the concept of occupational accident under Turkish and German social security law. In Turkish law, the requirement of an external factor is not explicitly stipulated in the legislation, and judicial decisions apply the provision on the matter in a manner favorable to the insured, treating any sudden event as an occupational accident. In contrast, German law regards the external factor as a mandatory element for the classification of an occupational accident. However, the concept has been interpreted broadly by the case law of the German Federal Social Court, thereby strengthening the protective function of social insurance. Within the scope of this study, a joint evaluation of both legal systems reveals that Turkish law, in practice, provides more comprehensive protection for the insured but departs from conceptual clarity, whereas German law, while maintaining theoretical consistency, ensures protection through flexible jurisprudence.Bu çalışma, iş kazası kavramının belirlenmesinde dış etken unsurunun Türk ve Alman sosyal güvenlik hukuklarındaki konumunu karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Türk hukukunda dış etken unsuru kanunda açıkça öngörülmemekte ve yargı kararları da konuya ilişkin hükmü, sigortalı lehine bir yaklaşımla her türlü ani olayı iş kazası olacak şekilde uygulamaktadır. Buna karşılık, Alman hukukunda dış etken, iş kazası nitelemesi bakımından zorunlu unsur olarak kabul edilmektedir. Ancak söz konusu kavram, Alman Federal Sosyal (Güvenlik) Mahkemesi içtihatlarıyla geniş yorumlanarak sosyal sigortanın koruma işlevi güçlendirilmektedir. Çalışmamız kapsamında her iki hukuk sisteminin birlikte değerlendirilmesi neticesinde, Türk hukukunun uygulamada sigortalıyı daha kapsamlı koruduğu ancak kavramsal netlikten uzaklaştığı, buna karşılık, Alman hukukunun ise teorik tutarlılığı koruyarak esnek içtihatlarla koruma sağladığı tespit edilmiştir