27605 research outputs found
Sort by
Gastro-Jejunal Ileal Interposition with Bipartition: A Salvage Procedure for Severe Protein-Energy Malnutrition After Transit Bipartition
BackgroundIntractable diarrhea or excess weight loss associated with protein-energy malnutrition (PEM) can occur after Transit Bipartition (TB). This study evaluates the effect of transposing the alimentary limb to the proximal intestines.MethodsBetween 2017 and 2024, ten patients with malnutrition and diarrhea underwent Gastro-Jejunal Ileal Interposition (GJIB) surgery after TB. We prospectively monitored protein-energy malnutrition postoperatively and retrospectively analyzed demographic data, laboratory findings, and anthropometric measurements. Gastric transit scintigraphy was performed on symptomatic and asymptomatic patients to evaluate gastric evacuation diversity between the pylorus and the gastro-ileostomy.ResultsTen patients (male/female, 6/4) were operated on. The preoperative mean age was 49.4 +/- 9.19 years. The mean body mass index (BMI) was 22.19 +/- 1.13 kg/m2, the mean excess BMI loss (%EBMIL) percentage was 123.26 +/- 14.85%, and the total weight loss percentage (%TWL) was 42.35 +/- 0.33. Eighty percent of food passed through the gastroileostomy in all patients. The mean follow-up period was 50.56 +/- 57.28 months.Postoperatively, the mean BMI increased to 28.16 +/- 2.2 kg/m2 (p = 0.001), %EBMIL decreased to 79.88 +/- 21.53% (p = 0.001), and %TWL decreased to 27.31 +/- 10.1. Albumin levels rose from a median of 2.1 mg/dl to an average of 3.8 +/- 0.78 mg/dl (p = 0.001), and stool frequency decreased from 11.56 +/- 0.71 to 2.1 +/- 2.12 per day (p = 0.001). The excluded bowel length percentage (Exl.B%) decreased significantly from 72.4 +/- 3.18% to 12.3 +/- 1.99% after conversion (p = 0.005). All patients were diabetic before and had remission after TB. Glycemic control was preserved after the conversion, with a median HbA1c of 5.4% compared to 5.8% before conversion.ResultsTen patients (male/female, 6/4) were operated on. The preoperative mean age was 49.4 +/- 9.19 years. The mean body mass index (BMI) was 22.19 +/- 1.13 kg/m2, the mean excess BMI loss (%EBMIL) percentage was 123.26 +/- 14.85%, and the total weight loss percentage (%TWL) was 42.35 +/- 0.33. Eighty percent of food passed through the gastroileostomy in all patients. The mean follow-up period was 50.56 +/- 57.28 months.Postoperatively, the mean BMI increased to 28.16 +/- 2.2 kg/m2 (p = 0.001), %EBMIL decreased to 79.88 +/- 21.53% (p = 0.001), and %TWL decreased to 27.31 +/- 10.1. Albumin levels rose from a median of 2.1 mg/dl to an average of 3.8 +/- 0.78 mg/dl (p = 0.001), and stool frequency decreased from 11.56 +/- 0.71 to 2.1 +/- 2.12 per day (p = 0.001). The excluded bowel length percentage (Exl.B%) decreased significantly from 72.4 +/- 3.18% to 12.3 +/- 1.99% after conversion (p = 0.005). All patients were diabetic before and had remission after TB. Glycemic control was preserved after the conversion, with a median HbA1c of 5.4% compared to 5.8% before conversion.ConclusionsGJIB may be a viable revision procedure for resolving PEM and related complications without compromising the metabolic benefits of the initial surgery on diabetes resolution by decreasing the Exl.B%.Trakya University; Begona Rodriguez RuedaBegona Rodriguez Rueda, a Lecturer in the Fine Arts Faculty of Trakya University, Edirne, Turkiye, drew the illustrations. e-mail: [email protected] and [email protected]
The awarenes level of skin cancer and its risks in Edirne city
Küresel ısınma ve atmosferdeki değişimler sonucunda yeryüzüne ulaşan ultraviyole ışınları her geçen gün artarak bireylerin güneşe maruziyetini arttırmaktadır. Bunun sonucunda da cilt kanserinin insidansı yıllar içerisinde artmaktadır. Cilt kanserleri koruyucu davranışlar yardımıyla önlenebildiği için koruyucu sağlık hizmeti veren hekimlere önemli görevler düşmektedir. Bu çalışmada Edirne merkez nüfusunda cilt kanseri ve risklerine dair farkındalık düzeyinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışmaya 392 kişi katılmıştır. Katılımcılara uygulanan ankette sosyodemografik bilgiler, cilt, fenotipik özellikler (Fitzpatrick skalası kullanılarak), Deri Kanseri ve Güneş Bilgi Ölçeği kullanılmıştır. Katılımcıların ölçek puanlarının ortalaması 14,09±3,30 olarak saptanmış olup bilgi düzeyi ortalama düzeyde bulunmuştur. Güneşten korunmak için koruyucu önlem almayanların oranı %16,33 olarak bulunurken %60,2'sinin güneş koruyucu krem kullandığı, ancak kremi yıl boyunca kullananların oranı %32,63 olarak saptanmıştır. Krem kullanmama sebepleri %42,86'sının alışkanlıklarının bulunmaması, %18,37'sinin gerekliliğine inanmamaları, %10,20'si unuttukları için, zararlı olabileceğini düşündükleri içindi. Kadınların bilgi düzeyleri erkeklerden, açık tenlilerin, buğday ve koyu kahverengi tenlilerden, güneş koruyucu ürünleri tüm yıl kullananların, güneşten koruyucu krem alırken güneş koruma faktörü, fiyat, deri tipi uygunluğu, emilim düzeyine göre tercih edenlerin bilgi düzeyleri diğerlerinden daha yüksek saptanırken göz renginin, doğal saç renginin, çil varlığının, güneş yanığı olmasının bilgi düzeyini etkilemediği sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç olarak bireylerin bilgi düzeyleri yeterli olsa da güneşten korunma davranışlarına bilgiyi aktaramadıkları görülmekte olup bireyleri cilt kanseri, güneşin zararlı etkileri konusunda bilgilendirirken bir yandan da bu bilgileri davranışlara dönüştürme ile ilgili çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Aile hekimliği disiplini bireylerin ilk temas noktasıdır bu nedenle hastaların hem primer korunmasında hem de sekonder ve tersiyer korunmasında çok önemli yere sahiptir. Anahtar kelimeler: Fitzpatrick cilt skalası, cilt kanseri, güneş kremi.As a result of global warming
Kronik Hastalığı Olan Bireylerin Sağlık Okuryazarlık ve COVID-19’a Yönelik Bilgi Düzeyleri Arasındaki İlişki
Amaç: Çalışmada, kronik hastalığı olan bireylerin sağlık okuryazarlık düzeyleri ve COVID-19’a yönelik bilgi düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel olarak planlanan bu araştırma, 138 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Veriler “hasta bilgi formu”, “Türkiye Sağlık Okuryazarlık Ölçeği-32 (TSOY-32)” ve “COVID-19’a Yönelik Bilgi, Tutum ve Davranış Ölçeği (COVID-19 BTDÖ)” kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde parametrik ve non-parametrik testler ile ortalama, standart sapma, medyan ve sayı (%) kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 55,88±15,19 olup, %70’i erkek, %80’i evli ve %42,8’i ilkokul mezunudur. Katılımcıların TSOY-32 toplam puan ortalaması 30,85±9,63 ve COVID-19 BTDÖ 7,82±1,70 olarak bulunmuştur. Hastaların sağlık okuryazarlık düzeyleri ile COVID-19’a yönelik bilgi düzeyleri arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca bireylerin bazı sosyo-demografik, hastalık ve COVID-19’a ilişkin özellikleri ile TSOY-32 ve COVID-19 BTDÖ puan ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Araştırma sonuçlarına göre hastaların “sorunlu-sınırlı sağlık okuryazarlığı” düzeyine sahip olduğu ve COVID-19’a yönelik bilgilerinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca bireylerin sağlık okuryazarlık düzeyi arttıkça, COVID-19 bilgi düzeylerinin de arttığı bulunmuştur. Buna göre yüksek sağlık okuryazarlık düzeyinin, COVID-19 bilgi düzeyini arttırdığı saptanmış olup, pandeminin kontrol altında tutulabilmesinde bireylerin sağlık okuryazarlık düzeylerinin yükseltilmesinin önemli bir bileşen olduğu düşünülmektedir
Bir Kapsam Sorunu: Değerli Kağıtlar Kanunu
Değerli Kağıtlar Kanunu, 1963 yılında kendisinden önce birçok vergi, resim ve harcı kaldırarak kamu geliri sistemimiz içine giren bir kanundur. Kanunda sayılmış kağıtların bizatihi varlığı üzerinden alın- maktadır. Bedeli, 1980 yılına kadar kanunda yazılı maktu tutarlar üze- rinden ilgililerden alınmıştır. Ancak 1980 yılında yapılan bir kanun deği- şikliği ile değerli kağıtlar bedelinin belirlenmesi konusunda Hazine ve Maliye Bakanlığı yetkilendirilmiştir. Anayasamızda vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümlülükler için yasallık ilkesi ortaya konul- muş, bu konuda indirim, oran, istisna ve muafiyet hususlarında sınırlı yetki devrinin sadece Cumhurbaşkanına ve yine sadece kanunda belirti- len sınırlar içinde yapılabileceği belirlenmiştir. Çalışmamızda Değerli Kağıtlar Kanunu ile kapsama alınan kamu gelirinin teşebbüs ve mülk gelirleri kapsamında değerlendirilemeyeceği aksine onun resim ya da harç olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla Değerli Kağıtlar Kanunu’nun 1’inci maddesiyle bedelini Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın belirleme yetkisine ilişkin düzenlemenin Anayasanın 73’üncü madde- sindeki kanunilik ilkesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır
Cognitive flexibility in children and adolescents with autism spectrum disorder: current status and research directions
ObjectivesThis study investigated cognitive flexibility (CF) in Turkish children and adolescents with Autism Spectrum Disorder (ASD), examining the influence of key demographic and clinical variables such as age, gender, autism severity, parental education, family income, and the presence of additional disabilities.MethodsThe study included a sample of parents and teachers of 248 students with ASD from various schools in Istanbul. Data were collected using two primary instruments: the Cognitive Flexibility Scale (CFS) to assess CF and the Childhood Autism Rating Scale (CARS) to determine autism severity.ResultsGender was found to significantly differentiate CF, but only in the Routines/Rituals sub-dimension, where males showed greater flexibility than females. Autism severity had a varied impact: it was inversely related to flexibility in the Routines/Rituals and Generativity sub-dimensions but directly related to flexibility in the Special Interests sub-dimension. The presence of additional disabilities was associated with greater flexibility in Special Interests but less flexibility in Generativity. No significant relationships were observed between CF and age, parental education, or family income.ConclusionsThe findings suggest that CF in ASD is a multidimensional construct, with factors like autism severity and additional disabilities exerting differential effects across its sub-dimensions. This highlights the need for tailored and individualized interventions. The study also underscores the importance of future research incorporating objective, performance-based measures to overcome the limitations of parent-report data
Febril Konvülsiyonlu Olgularımızın Demografik, Klinik, Laboratuvar Bulguları ve Tedavilerinin Değerlendirilmesi: Tanımlayıcı Araştırma
Objective: In this study, we aimed to determine the sociodemographic, clinical and laboratory characteristics, responses to treatment options, and risk factors for the development of epilepsy in cases who presented to our clinic with febrile convulsions (FC) and were diagnosed with FC. Material and Methods: 200 patients who applied to Trakya University Faculty of Medicine, Department of Pediatrics Outpatient Clinic and Child Neurology Polyclinic between January 2014-December 2018 and were diagnosed with febrile convulsion were evaluated retrospectively. In recurrent simple febrile convulsions and in all complicated febrile convulsions, electroencephalography (EEG) was performed. In case of abnormal EEG findings, appropriate treatment was started. Results: The male/female ratio was 1.22/1, 78% were term births. The average age at diagnosis was 21.82±12.69 months. 52.5% were complicated. The common source of fever was upper respiratory tract infection (83%). 10% had a family history of epilepsy and 25% had a history of febrile convulsions. The recurrence rate was 22.5%. Abnormal EEG was detected in 8% of the patients. Patients with recurrence had higher platelet counts and patients with epilepsy had higher C-reactive protein levels. Conclusion: Epilepsy was observed in %13 of febrile convulsions. The rate of epilepsy diagnosis was high in those with abnormal EEG (81%). As a result; monitoring of febrile convulsions is important due to the increased risk of epilepsy and frequent recurrence compared to the general population. Although we found no significant difference between treatment options in preventing recurrence, rectal diazepamand antipyretics may be preferred since it is easy to apply and has few side effects. © 2025 Elsevier B.V., All rights reserved
Students' views and behaviors towards mathematics: Evidence from PISA 2022
Bu araştırma, öğrencilerin matematiğe yönelik görüşleri ile matematiği öğrenmek için sergiledikleri davranışları belirlemeyi ve bu görüş ve davranışların bazı demografik değişkenlere göre farklılık gösterip göstermediğini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından gerçekleştirilen Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2022 Türkiye örneklemi kullanılmıştır. Araştırmada 7.250 öğrenciye ait veriden yararlanılmıştır. Araştırmada nicel veriler ile çalışılmış veri seti uygun istatistik paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Öğrencilerin matematiğe yönelik görüşleri ile bu derse ilişkin çaba düzeyleri frekans ve yüzde gibi betimsel istatistiksel yöntemlerle analiz edilmiştir. Ayrıca, cinsiyet değişkenine göre gruplar arasında anlamlı bir fark olup olmadığını belirlemek amacıyla Mann-Whitney U testi uygulanmış; kardeş sayısı, anne ve baba eğitim düzeyi gibi çoklu grupların yer aldığı değişkenler için ise Kruskal-Wallis H testi kullanılmıştır. Bulgular, öğrencilerin matematiğe yönelik görüşlerinin, kaygı odaklı olduğunu göstermiştir. Cinsiyet ile anne ve baba eğitim düzeyinin öğrencilerin kaygı düzeylerinde anlamlı farklılıklar oluşturduğu; kardeş sayısının matematiğe yönelik kaygı düzeyinde etkili olamadığı belirlenmiştir. Öğrencilerin matematik öğrenmek için gösterdikleri davranışların olumlu çabalar içerdiği sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte cinsiyet, kardeş sayısı, anne ve baba eğitim düzeyinin öğrencilerin matematiği öğrenmek için sergiledikleri davranışlarında anlamlı farklılıklar oluşturduğu da belirlenmiştir. Bu bulgulardan hareketle öğrencilerin matematik öğrenmek için belli bir düzeyde kaygıya sahip olmalarının matematik öğrenmek için gösterecekleri davranışları olumlu etkildiği söylenebilir.This study aims to identify students' vi
The impact of preprocedural pulmonary artery systolic pressure on acute kidney injury related to transcatheter aortic valve replacement
Introduction: Transcatheter aortic valve replacement (TAVR) may lead to acute kidney injury (AKI), potentially associated with an unfavorable prognosis in the short and long term. Aim: The goal of this analysis was to explore the predictive potential of pulmonary artery systolic pressure (PASP) for the evolution of AKI following TAVR in an effort to more reliably establish potential risk factors for this expanding population. Material and methods: This single-center retrospective analysis included subjects (n = 90) with severe aortic stenosis (AS) undergoing TAVR. Subjects were categorized into two groups based on the evolution of TAVR-associated AKI. Logistic regression analysis was harnessed to determine predictors of TAVR-associated AKI. Results: The overall incidence of TAVR-associated AKI was found to be 25.6%. Regarding the baseline PASP values, the TAVR-associated AKI(+) group demonstrated higher PASP values compared with those without AKI (55.4 +/- 14.0 vs. 37.1 +/- 16.3 mm Hg, p 39 mm Hg as an AKI predictor in the post-TAVI setting (with specificity and sensitivity of values of 70.7% and 82.6%, respectively). Conclusions: PASP at baseline was found to be independently associated with TAVR-associated AKI evolution. In other words, a higher PASP value in the pre-TAVI setting might serve as a potential marker of AKI evolution following TAVI
Quality Determination in Confectionery Sunflower
Confectionery sunflower is one of the most preferred and consumed snacks both in Turkey and worldwide. Turkey's confectionery sunflower planted area is approximately 80,000 to 100,000 hectares, with seed production around 160,000 to 170,000 tons, primarily located in Denizli, Kayseri, Aksaray, Bursa, and Konya provinces, where local populations such as Inegol are generally cultivated. However, hybrid varieties with high yield, quality, and homogeneous seeds should be integrated into Turkish production to replace these local varieties. Confectionery sunflower has higher export potential but has not developed sufficiently, resulting in economic losses due to low production and poor homogeneity during processing. Furthermore, Turkey imports sunflower seeds for around 100 million dollars annually from China; these imported seeds are preferred by consumers primarily due to their taste. No detailed scientific study has been conducted in Turkey or globally regarding the properties associated with flavor in confectionery sunflower. In this study, domestic candidate hybrids, white-striped local Inegol types, and Chinese varieties were used as materials. Based on the results, the seed yield of the varieties ranged between 1,280 and 4,010 kg ha-1. Seed colors varied among black, white, and striped. Protein values ranged between 17.87% and 30.05%. For fatty acids, linolenic acid varied between 0.13% and 1.27%, and oleic acid between 31.25% and 48.25%. Consumer sensory analysis was performed, with varieties ranked from lowest to highest score, and the browning index was determined. As a result, the TG 400 variety stood out in terms of multiple quality parameters and can be used as a standard variety in future evaluations of taste and other yield elements.Trakya University [TUBAP 2022/19]; Trakya UniversityThe study results were funded by Trakya University with TUBAP 2022/19 project. We would like to thank to Trakya University or financial supports
Analysis of the impact of zoning plans on building quality using the DQI system: The case of Sabuni Neighborhood
Kentleşmenin hızla arttığı günümüzde, yapı kalitesi; yaşam konforu, çevresel sürdürülebilirlik ve kent estetiği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, yerel yönetimlerin hazırladığı imar planları, kentsel mekânların niteliğini doğrudan etkileyen temel araçlardır. Ancak bu planların, uygulanmadan önce yapı kalitesi üzerindeki olası etkileri çoğu zaman dikkate alınmamaktadır. Bu çalışmada, imar planlarının uygulanmadan ya da revize edilmeden önce yapı kalitesi üzerinde yaratacağı etkinin Tasarım Kalite Göstergesi (DQI) yöntemiyle ölçülmesinin mümkün olup olmadığı araştırılmıştır. Böylece, plan kararlarının yapısal kaliteye katkısı önceden analiz edilerek, hem planlama süreci hem de uygulama süreci daha rasyonel ve verimli şekilde yönetilebilecektir. Bu doğrultuda Edirne ili Merkez ilçesi Sabuni Mahallesi çalışma alanı olarak seçilmiş; bu bölgede yer alan bir yapı adası, hem mevcut durumu hem de öngörülen imar planı açısından DQI kriterleri ile değerlendirilmiştir. Analiz sonuçları, plan kararlarının yapı kalitesi üzerinde nasıl bir etki yarattığını ortaya koymakta ve planlama ile kalite arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Çalışmanın amacı, yerel yönetimlerin planlama süreçlerine kalite odaklı bir yaklaşım kazandırmak ve DQI gibi ölçülebilir araçların kentsel dönüşüm süreçlerinde nasıl stratejik fayda sağlayabileceğini göstermektir.In today's world, whe